60. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 57: Aşk Sarhoşu
Helin’in arabadan inişiyle birlikte kapı yüzüme sertçe kapandı. Onun o son sözü, "Ben senin yokluğuna bile ihanet etmedim..." cümlesi, gitgide daha da ağırlaşan kafamın içinde yankılanıp duruyordu. Ama durup düşünecek, vicdan yapacak halde değildim. Alkol kanımda son sürat dönmeye devam ediyor, beni dipsiz bir karanlığın içine doğru çekiyordu.
"Giden gitsin lan," diye mırıldandım hırsla. "Herkes gitsin."
Elimi titreyerek start düğmesine uzattım. Parmağımı sertçe bastırdığım an, arkamdaki o koca motor canavarca bir kükremeyle uyandı. Arabanın o yırtıcı, gürültülü egzoz sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi yardı, kalenin taş duvarlarında yankılanıp durdu. Farlar aniden yanıp Mardin’in o dar, taş duvarlı sokağını kör edici bir beyazlıkla aydınlattı.
Kafam öyle bir dönüyordu ki önümdeki yol sanki ikiye katlanmış, dalgalı bir deniz gibi yukarı aşağı sallanıyordu. Direksiyonun arkasındaki vites kulakçığına dokunup aracı harekete geçirdim.
Ayağımı frenden çekip gaza yüklendiğim an, o devasa beygir gücü arabayı taş zeminde deli gibi öne fırlattı. Arka lastikler mıcırlı yolda boşa dönüp acı bir feryat kopardı, arabanın arkası hafifçe savruldu. Direksiyonu iki elimle sıkıca kavramıştım ama yoldaki virajları, o daracık taş sokakların keskin köşelerini neredeyse hiç seçemiyordum.
Aracın o muazzam, hırçın ivmelenmesi sarhoş bilincimi koltuğa iyice çiviledi. Sadece basıyordum gaza; içimdeki bu yangından, bu şehirden, sırtımdaki o koca enkazdan kaçmak ister gibi, gözümü karartmış gidiyordum. Motor devri yükseldikçe egzozun sesi Mardin’in dar sokaklarında bir savaş çığlığı gibi patlıyordu.
Önümdeki o acımasız taş duvar farların ışığında hızla üzerime doğru gelirken, içimdeki o hayatta kalma güdüsü alkolün uyuşturduğu beynimi son bir gayretle tetikledi. Son saniyede ayağımı gaza basan bacağımdan çekip frene abandım, iki elimle direksiyona asılıp sola doğru kırdım.
Arabanın arkası deli gibi savruldu, lastikler taş zeminde çığlık çığlığa bir feryat kopardı. Araç duvarın milim uzağından yanlayarak geçti, o muazzam güç sayesinde savrulsa da yolda kalmayı başardı. Kafam sertçe yana doğru yalpaladı ama durmadım. Vitesi hemen toparlayıp gaza tekrar yüklendim, Mardin’in o dolambaçlı yollarından aşağı, ovaya doğru akıp gittim.
Yol boyunca gözümün önü sürekli dumanlansa da, direksiyonu bırakmamak için dişlerimi sıktım. Yolun nasıl bittiğini, o dar sokaklardan geniş caddeye nasıl çıktığımı bile hatırlamıyordum. Tek odaklandığım şey, sığınabileceğim tek yer olan evimdi.
Sonunda arabanın burnu konağın o büyük kapısına doğru yanaştı. Motoru stop ettiğim an, arkamdaki o kükreme yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Farları kapattım.
Koltukta dakikalardadır nefesimi tutuyormuşum gibi derin bir soluk verdim. Elim kapının kulbuna gitti, zor bela kendimi dışarıya, gecenin o soğuk ayazına bıraktım. Ayaklarım yere bastığı an dünya yine ekseninden kaydı. Kaportadan destek alarak, sendeliye sendeliye konağın kapısına doğru yürüdüm. Bugünü, bu geceyi, yaşanan her şeyi arkamda bırakıp sızmaktan başka hiçbir şey istemiyordum.
Konağın büyük ahşap kapısından içeri adımımı atar atmaz, avludaki sessizlik ayak seslerimin yalpalamasıyla bozuldu. Dengemi korumak için duvara tutunmaya çalışırken, karanlığın içinden hızla bir gölge belirdi.
Ferhat, endişeli adımlarla yanıma doğru koştu. Koluma girip beni dengede tutmaya çalışırken yüzümdeki o darmadağın ifadeye baktı.
"Berzan! İyi misin?" dedi, sesindeki telaşı gizleyemeyerek. "Bu ne haldir, ne oldu sana?"
Ona cevap verecek fermanım yoktu, kafamı sallamakla yetindim. Tam o sırada Ferhat’ın peşinden Zelal avluya çıktı. Üzerindeki tülbenti düzelterek, telaşla bize doğru adımladı. Halimi görür görmez ellerini önünde birleştirdi, yüzünde derin bir saygı ve endişeyle konuştu:
"Ağam hoşgelmişen... Ben sana hemen bir kahve yapayım, ayıltsın seni."
Gözlerim yarı açık, onların bu telâşlı hallerini izlerken sadece konağın serin taş zeminine ve odama ulaşıp sızmanın hayalini kuruyordum.
Ferhat’ın omuzuna iyice yüklenirken, Zelal’in sesi kafamın içindeki o uğultunun arasında bir yerlerde yankılandı. Şehrin bütün kiri, pası, İlayda’nın gidişi ve Helin’in o zehirli sözleri üzerime çökmüştü; şimdi konağın bu tanıdık kokusu genzime doluyordu.
"İstemez..." diye mırıldandım, sesim boğazımdan güçlükle, kupkuru çıktı. "Kahve mahve istemez Zelal, çekilin önümden."
Ferhat beni bırakmadı, sanki bıraksa o asırlık taş avluya yığılıp kalacağımı biliyordu. Adımlarımı odama giden merdivenlere doğru yönlendirdi. Her basamakta dizlerim biraz daha kırılıyor, her adımda Mardin’in o dik kalelerinden aşağı yuvarlanıyormuş gibi hissediyordum.
"Yavaş lan, yavaş... Bastığın yere dikkat et," diye fısıldadı Ferhat, sesini konağın diğer odalarında uyuyanlar duymasın diye iyice kısarak.
Zelal arkamızdan çaresizce bakakaldı. Sonunda odanın kapısına ulaştığımızda, Ferhat kapıyı omzuyla itip beni içeri soktu. Kendimi yatağın o ağır, geniş gövdesine adeta fırlattım. Ayakkabılarımı bile çıkaracak dermanım yoktu. Sırtüstü uzandım, gözlerimi tavanın o eski taş işlemelerine diktim. Odadaki her şey dönüyordu.
Ferhat kapının eşiğinde durmuş, gitmekle kalmak arasında tereddütle bana bakıyordu. "Bir emrin, isteğin var mı? Başında bekleyeyim mi?"
Gözlerim tavanın o dönen taş işlemelerine kilitlenmişken, içimde biriken o çaresiz öfke yeniden kabardı. Alkolün verdiği o cüretle, kapının eşiğinde bekleyen sadık adamıma doğru döndüm. Sesim, sarhoşluğun getirdiği o boğuk ve hırçın tonla odada yankılandı.
"Ferhat..." dedim, gözlerimi kısıp ona bakarak. "Ne istersem yapacak mısın lan? Ne dersem yapar mısın?"
Ferhat tek bir an bile tereddüt etmedi. Saygıyla başını eğdi, sesindeki o mutlak sadakatle duruşunu dikleştirdi.
"Yaparım tabi," dedi, hiç düşünmeden. "Canım feda, ne istersen yaparım."
Duyduğum bu kesin cevap içimdeki o devasa uçurumu kapatmaya yetmedi ama dudaklarımdan o tek, zehirli isteğin dökülmesine sebep oldu. Sırtüstü yattığım yataktan kafamı zorlukla kaldırıp gözlerimi onun gözlerine diktim.
"İlayda'yı istiyorum..." dedim, sesim bir ferman gibi ama bir o kadar da çaresizce çıktı. "Bana İlayda'yı getir Ferhat. Git, ne yaparsan yap, onu bana geri getir."
Ferhat, kurduğum bu cümleden sonra tek bir adım bile atmadı. Yüzündeki o sarsılmaz, güçlü ifade anında yerini derin bir çaresizliğe ve kedere bıraktı. Gözlerini benden kaçırıp yere dikti, omuzları ilk defa bu kadar ağır bir yükün altında kalmış gibi çöktü.
Bana doğru bir adım attı, ellerini önünde birleştirip dudaklarını sıktı. Ağzını açtı, kapattı; kelimeler boğazına diziliyor gibiydi. En sonunda nefesini hırçın bir çaresizlikle dışarı verip gözlerimin içine baktı.
"Yapma ağam..." dedi, sesi ilk defa bu kadar çaresiz, ilk defa bu kadar yalvarır gibi çıktı. "Her şeyi iste benden... Canımı iste, gözümü kırpmadan vereyim. Ama onu isteme benden."
Başını iki yana sallarken gözleri dolmuştu. Haklıydı, o da biliyordu İlayda’nın bu gece arkasında nasıl bir enkaz bırakıp gittiğini.
"Onu sana getiremem ağam," diye devam etti fısıldayarak. "O kadın kendi rızasıyla çekti gitti. Zincire vursam, kapına getirsem yine ruhu buralarda durmaz. Her şeyi iste, ama benden imkansızı isteme..."
Ferhat’ın bu kesin reddi içimdeki o yangını daha da körükledi. Alkolün kafamda yarattığı o tehlikeli cesaretle yattığım yerden doğruldum, ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtıp gözlerimi hırsla Ferhat’a diktim. Madem imkansız diyordu, madem canını veriyor ama sevdiğim kadını getiremiyordu, o zaman onu kendi kalbinden vuracaktım.
Acı bir gülüş yerleşti dudaklarıma. "Büyük konuşuyorsun Ferhat," dedim, sesim odanın taş duvarlarında yankılanırken. "Peki, giden Zelal olsa ne yapardın ha? Zelal çekip gitseydi ne yapardın Ferhat?"
Bu soru odadaki havayı anında bıçak gibi kesti. Ferhat adeta donakaldı. Zelal’in adını duymasıyla birlikte o sarsılmaz duruşu tamamen dağıldı, göz bebekleri titredi. Sorduğum soru onun en zayıf, en korumasız yerine saplanmıştı.
Bir süre sustu, düşündü. Kafasının içinden geçen o ihtimal bile renginin atmasına yetti. Derin, titrek bir nefes aldı. Gözlerini yerden kaldırıp bu kez bambaşka bir kararlılıkla, adeta yemin eder gibi gözlerimin içine baktı.
"Kapısında yatarım ağam..." dedi, sesi bu kez fısıltıyla ama içten gelen bir yakarışla çıktı. "Gider kapısında yatarım. Yalvarır yakarır, ayaklarına kapanır yine de getiririm."
Lafını bitirdikten sonra yutkundu, gözlerindeki o ham ve dürüst acıyla bana bakmaya devam etti. Kendi gerçeğini, kendi canının nerede yandığını benim yüzüme vurmuştu. "Kapısında yatsam affeder mi?"
Ferhat’ın sözleri odanın soğuk taş duvarlarına çarpıp yankılanırken, içimdeki o son gurur kırıntısı da alkolün karanlığında eriyip gitti. Koskoca Aladağların ağasıydım ama şu an kalbi sökülmüş bir çocuktan farkım yoktu. Gözlerimi Ferhat’ın dürüstlükle parlayan gözlerine diktim, sesimdeki o titremeyi gizleme gereği bile duymadan sordum:
"Kapısında yatsam... Affeder mi Ferhat? İnat etmeyi bırakıp açar mı o kapıyı?"
Ferhat, sorduğum bu soruyla birlikte sanki canından can gitmiş gibi kasıldı. Bir bana baktı, bir de o yere göğe sığmayan ağalığıma. Gözlerindeki o hüzün derinleşirken, başını yavaşça iki yana salladı.
"Yatmazsın ağam..." dedi, sesi hem bir emir kadar kesin hem de bir kardeş kadar yaralı çıktı. "Yatmazsın sen. Sen Berzan Aladağ'sın. Bu konak, bu aşiret, arkandaki bunca insan senin tek bir dik duruşuna bakıyor. Sen o kapıya diz çökersen, bu topraklarda senin de bizim de başımız bir daha yerden kalkmaz."
Bana doğru bir adım daha atıp yatağın kenarına, tam karşımda durdu.
"Hem İlayda... O senin ağalığına, senin bu dünyana, buranın töresine arkasını dönüp gitti ağam. Sen gidip o kapıda yatsan, o senin sevdana değil, sadece düştüğün bu çaresizliğe acır. Kendini bu kadar ezdirme, kurbanın olayım sana yakışmaz..."
Gözlerim öfkeden ve çaresizlikten kararmış bir halde oturduğum yerden hızla doğruldum. Ferhat’ın o 'ağalık' lafları, omuzlarıma yüklediği o töre muhabbeti zaten yanmakta olan içimi daha da deliye döndürmüştü. Yakasından kavramak ister gibi elimi havaya kaldırdım, sesim odanın içinde adeta bir yıldırım gibi patladı.
"Yemişim aşiretini de töresini de Ferhat!" diye kükredim, sendelesem de öfkemden aldığım güçle dik durmaya çalışarak. "Onu getirmek için elimden ne geliyorsa yapmaya razıyım ben! Duymuyor musun beni? Gerekirse o kapıda da yatacağım, gerekirse bu konağı da yakacağım!"
Nefes nefese kalmıştım, alkolün etkisiyle göğsüm hızla inip kalkıyordu. Gözlerimi Ferhat’ın yüzüne sabitledim.
"Kazanacağım hiçbir şey, arkamda bırakacağım hiçbir güç onun yokluğundan daha ağır değil. Anlamıyor musun? Ben İlayda olmadan koca bir hiçim bu konakta. Şimdi bana töre anlatmayı bırak da ne yapacaksak yapalım!"
Ferhat, kükreyişim karşısında tek bir adım bile geri atmadı. Ama yüzündeki o sadık keder, yerini ilk defa hayal kırıklığıyla karışık sert bir öfkeye bıraktı. Yumruklarını sıktı, çenesi kasıldı. Gözlerimin içine bakarken ses tonunu bilerek dikleştirdi, bu kez bir ağaya değil, yıllardır omuz omuza yürüdüğü dostuna konuşur gibiydi.
"Eski dostumu tanıyamıyorum ağam..." dedi, sesi odanın taş duvarlarında buz gibi yankılandı. "Eski dostumu tanıyamıyorum Berzan! Sen ne ara bu kadar dağıldın? Dünyaya karşı tek başına dursan o dik duruşundan vazgeçmezdin sen! Şimdi bir kadın için her şeyi yakıp yıkmaya, kendini ayaklar altına almaya hazırsın. Sana yazık değilse, arkandaki bize yazık!"
Ferhat’ın bu lafları kafamdaki alkolün yarattığı yangına adeta benzin döktü. Gözlerim karardı, içimdeki o zehirli öfke kontrolden çıktı. En derindeki, en kırıcı cümle dökülüverdi dudaklarımdan. Alaycı ve hırçın bir gülüşle üzerine doğru bir adım attım.
"Sen de karından vazgeçmezdin Ferhat!" diye bağırdım, sesim konağın avlusuna taşacak kadar yüksek çıkmıştı. "Bana burada erkeklik taslama! Benim evimde çalışan kadına göz diktin, benim çatımın altındaki Zelal'e sevdalandın, ne oldu? Sen kendi sevdana düşüp töreyi, kuralları unuttun da... Şimdi bana gelmiş dik duruş mu anlatıyorsun lan?!"
Söylediğim o son zehirli kelime odanın içinde henüz yankısını bitirmemişti ki, açık duran kapının eşiğinden keskin, gürültülü bir ses yükseldi.
Porselen fincanların taş zemine çarpıp tuzla buz olan sesi, odadaki o hırçın havayı bıçak gibi kesti. Ferhat da ben de aniden kafamızı kapıya doğru çevirdik.
Zelal oradaydı. Elindeki gümüş tepsi ayaklarının dibine düşmüş, az önce iyi niyetle yaptığı o sıcak kahve taş zemine dalga dalga yayılıyordu. Aslında Ferhat’ın geçmişini, eski eşini ve kalbindeki o saklı sızıyı zaten biliyordu Zelal; aralarında konuşulmuş, çoktan kabullenilmiş bir gerçekti bu. Ama bu gerçeğin, koskoca konağın ağası tarafından, hem de bu kadar aşağılayıcı ve suçlayıcı bir dille yüzlerine vurulmasını hiç beklemiyordu. Bir "hata", bir "göz dikme" gibi kirletilerek ortaya döküleceğini tahmin edememişti.
Zelal’in dudakları titredi. Yüzündeki o incinmiş ifade, saniyeler içinde derin bir utanç ve haksızlığa uğramışlık hissine dönüştü. Gözleri anında tepeleme yaşla doldu. Önce bana baktı; hani o canını feda ettiği, abisi bildiği ağasına... Ardından çaresizlikle kasılmış olan Ferhat’a çevirdi bakışlarını. Duydukları ruhuna o kadar ağır gelmişti ki, orada daha fazla kalmaya gücü yetmedi.
Arkasını döndüğü gibi, göz yaşları yanaklarından aşağı süzülürken konağın karanlık koridorunda hızla koşarak uzaklaştı. Ayak sesleri avluda yankılanıp kaybolurken, odada kalan o ağır sessizlik az önceki bağırışlarımızdan çok daha yakıcıydı.
Ferhat, Zelal’in gittiği boş kapı eşiğine bakarken yumruklarını öyle bir sıktı ki, parmak boğumlarının beyazladığını görebiliyordum. Bakışlarını yavaşça kapıdan çekip bana çevirdiğinde, gözlerinde artık ne bir dostun merhameti ne de bir adamın sadakati vardı; sadece saf, kapkara bir nefret ve kırgınlık duruyordu.
