60. bölüm / 74
Kader ÇizgisiBölüm 57: Aşk Sarhoşu
Bölümler 74Şu an: Bölüm 57: Aşk Sarhoşu
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime · Okuduğun bölüm
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Helin’in arabadan inişiyle birlikte kapı yüzüme sertçe kapandı. Onun o son sözü, "Ben senin yokluğuna bile ihanet etmedim..." cümlesi, gitgide daha da ağırlaşan kafamın içinde yankılanıp duruyordu. Ama durup düşünecek, vicdan yapacak halde değildim. Alkol kanımda son sürat dönmeye devam ediyor, beni dipsiz bir karanlığın içine doğru çekiyordu.
"Giden gitsin lan," diye mırıldandım hırsla. "Herkes gitsin."
Elimi titreyerek start düğmesine uzattım. Parmağımı sertçe bastırdığım an, arkamdaki o koca motor canavarca bir kükremeyle uyandı. Arabanın o yırtıcı, gürültülü egzoz sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi yardı, kalenin taş duvarlarında yankılanıp durdu. Farlar aniden yanıp Mardin’in o dar, taş duvarlı sokağını kör edici bir beyazlıkla aydınlattı.
Kafam öyle bir dönüyordu ki önümdeki yol sanki ikiye katlanmış, dalgalı bir deniz gibi yukarı aşağı sallanıyordu. Direksiyonun arkasındaki vites kulakçığına dokunup aracı harekete geçirdim.
Ayağımı frenden çekip gaza yüklendiğim an, o devasa beygir gücü arabayı taş zeminde deli gibi öne fırlattı. Arka lastikler mıcırlı yolda boşa dönüp acı bir feryat kopardı, arabanın arkası hafifçe savruldu. Direksiyonu iki elimle sıkıca kavramıştım ama yoldaki virajları, o daracık taş sokakların keskin köşelerini neredeyse hiç seçemiyordum.
Aracın o muazzam, hırçın ivmelenmesi sarhoş bilincimi koltuğa iyice çiviledi. Sadece basıyordum gaza; içimdeki bu yangından, bu şehirden, sırtımdaki o koca enkazdan kaçmak ister gibi, gözümü karartmış gidiyordum. Motor devri yükseldikçe egzozun sesi Mardin’in dar sokaklarında bir savaş çığlığı gibi patlıyordu.
Önümdeki o acımasız taş duvar farların ışığında hızla üzerime doğru gelirken, içimdeki o hayatta kalma güdüsü alkolün uyuşturduğu beynimi son bir gayretle tetikledi. Son saniyede ayağımı gaza basan bacağımdan çekip frene abandım, iki elimle direksiyona asılıp sola doğru kırdım.
Arabanın arkası deli gibi savruldu, lastikler taş zeminde çığlık çığlığa bir feryat kopardı. Araç duvarın milim uzağından yanlayarak geçti, o muazzam güç sayesinde savrulsa da yolda kalmayı başardı. Kafam sertçe yana doğru yalpaladı ama durmadım. Vitesi hemen toparlayıp gaza tekrar yüklendim, Mardin’in o dolambaçlı yollarından aşağı, ovaya doğru akıp gittim.
Yol boyunca gözümün önü sürekli dumanlansa da, direksiyonu bırakmamak için dişlerimi sıktım. Yolun nasıl bittiğini, o dar sokaklardan geniş caddeye nasıl çıktığımı bile hatırlamıyordum. Tek odaklandığım şey, sığınabileceğim tek yer olan evimdi.
Sonunda arabanın burnu konağın o büyük kapısına doğru yanaştı. Motoru stop ettiğim an, arkamdaki o kükreme yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Farları kapattım.
Koltukta dakikalardadır nefesimi tutuyormuşum gibi derin bir soluk verdim. Elim kapının kulbuna gitti, zor bela kendimi dışarıya, gecenin o soğuk ayazına bıraktım. Ayaklarım yere bastığı an dünya yine ekseninden kaydı. Kaportadan destek alarak, sendeliye sendeliye konağın kapısına doğru yürüdüm. Bugünü, bu geceyi, yaşanan her şeyi arkamda bırakıp sızmaktan başka hiçbir şey istemiyordum.
Konağın büyük ahşap kapısından içeri adımımı atar atmaz, avludaki sessizlik ayak seslerimin yalpalamasıyla bozuldu. Dengemi korumak için duvara tutunmaya çalışırken, karanlığın içinden hızla bir gölge belirdi.
Ferhat, endişeli adımlarla yanıma doğru koştu. Koluma girip beni dengede tutmaya çalışırken yüzümdeki o darmadağın ifadeye baktı.
"Berzan! İyi misin?" dedi, sesindeki telaşı gizleyemeyerek. "Bu ne haldir, ne oldu sana?"
Ona cevap verecek fermanım yoktu, kafamı sallamakla yetindim. Tam o sırada Ferhat’ın peşinden Zelal avluya çıktı. Üzerindeki tülbenti düzelterek, telaşla bize doğru adımladı. Halimi görür görmez ellerini önünde birleştirdi, yüzünde derin bir saygı ve endişeyle konuştu:
"Ağam hoşgelmişen... Ben sana hemen bir kahve yapayım, ayıltsın seni."
Gözlerim yarı açık, onların bu telâşlı hallerini izlerken sadece konağın serin taş zeminine ve odama ulaşıp sızmanın hayalini kuruyordum.
Ferhat’ın omuzuna iyice yüklenirken, Zelal’in sesi kafamın içindeki o uğultunun arasında bir yerlerde yankılandı. Şehrin bütün kiri, pası, İlayda’nın gidişi ve Helin’in o zehirli sözleri üzerime çökmüştü; şimdi konağın bu tanıdık kokusu genzime doluyordu.
"İstemez..." diye mırıldandım, sesim boğazımdan güçlükle, kupkuru çıktı. "Kahve mahve istemez Zelal, çekilin önümden."
Ferhat beni bırakmadı, sanki bıraksa o asırlık taş avluya yığılıp kalacağımı biliyordu. Adımlarımı odama giden merdivenlere doğru yönlendirdi. Her basamakta dizlerim biraz daha kırılıyor, her adımda Mardin’in o dik kalelerinden aşağı yuvarlanıyormuş gibi hissediyordum.
"Yavaş lan, yavaş... Bastığın yere dikkat et," diye fısıldadı Ferhat, sesini konağın diğer odalarında uyuyanlar duymasın diye iyice kısarak.
Zelal arkamızdan çaresizce bakakaldı. Sonunda odanın kapısına ulaştığımızda, Ferhat kapıyı omzuyla itip beni içeri soktu. Kendimi yatağın o ağır, geniş gövdesine adeta fırlattım. Ayakkabılarımı bile çıkaracak dermanım yoktu. Sırtüstü uzandım, gözlerimi tavanın o eski taş işlemelerine diktim. Odadaki her şey dönüyordu.
Ferhat kapının eşiğinde durmuş, gitmekle kalmak arasında tereddütle bana bakıyordu. "Bir emrin, isteğin var mı? Başında bekleyeyim mi?"
Gözlerim tavanın o dönen taş işlemelerine kilitlenmişken, içimde biriken o çaresiz öfke yeniden kabardı. Alkolün verdiği o cüretle, kapının eşiğinde bekleyen sadık adamıma doğru döndüm. Sesim, sarhoşluğun getirdiği o boğuk ve hırçın tonla odada yankılandı.
"Ferhat..." dedim, gözlerimi kısıp ona bakarak. "Ne istersem yapacak mısın lan? Ne dersem yapar mısın?"
Ferhat tek bir an bile tereddüt etmedi. Saygıyla başını eğdi, sesindeki o mutlak sadakatle duruşunu dikleştirdi.
"Yaparım tabi," dedi, hiç düşünmeden. "Canım feda, ne istersen yaparım."
Duyduğum bu kesin cevap içimdeki o devasa uçurumu kapatmaya yetmedi ama dudaklarımdan o tek, zehirli isteğin dökülmesine sebep oldu. Sırtüstü yattığım yataktan kafamı zorlukla kaldırıp gözlerimi onun gözlerine diktim.
"İlayda'yı istiyorum..." dedim, sesim bir ferman gibi ama bir o kadar da çaresizce çıktı. "Bana İlayda'yı getir Ferhat. Git, ne yaparsan yap, onu bana geri getir."
Ferhat, kurduğum bu cümleden sonra tek bir adım bile atmadı. Yüzündeki o sarsılmaz, güçlü ifade anında yerini derin bir çaresizliğe ve kedere bıraktı. Gözlerini benden kaçırıp yere dikti, omuzları ilk defa bu kadar ağır bir yükün altında kalmış gibi çöktü.
Bana doğru bir adım attı, ellerini önünde birleştirip dudaklarını sıktı. Ağzını açtı, kapattı; kelimeler boğazına diziliyor gibiydi. En sonunda nefesini hırçın bir çaresizlikle dışarı verip gözlerimin içine baktı.
"Yapma ağam..." dedi, sesi ilk defa bu kadar çaresiz, ilk defa bu kadar yalvarır gibi çıktı. "Her şeyi iste benden... Canımı iste, gözümü kırpmadan vereyim. Ama onu isteme benden."
Başını iki yana sallarken gözleri dolmuştu. Haklıydı, o da biliyordu İlayda’nın bu gece arkasında nasıl bir enkaz bırakıp gittiğini.
"Onu sana getiremem ağam," diye devam etti fısıldayarak. "O kadın kendi rızasıyla çekti gitti. Zincire vursam, kapına getirsem yine ruhu buralarda durmaz. Her şeyi iste, ama benden imkansızı isteme..."
Ferhat’ın bu kesin reddi içimdeki o yangını daha da körükledi. Alkolün kafamda yarattığı o tehlikeli cesaretle yattığım yerden doğruldum, ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtıp gözlerimi hırsla Ferhat’a diktim. Madem imkansız diyordu, madem canını veriyor ama sevdiğim kadını getiremiyordu, o zaman onu kendi kalbinden vuracaktım.
Acı bir gülüş yerleşti dudaklarıma. "Büyük konuşuyorsun Ferhat," dedim, sesim odanın taş duvarlarında yankılanırken. "Peki, giden Zelal olsa ne yapardın ha? Zelal çekip gitseydi ne yapardın Ferhat?"
Bu soru odadaki havayı anında bıçak gibi kesti. Ferhat adeta donakaldı. Zelal’in adını duymasıyla birlikte o sarsılmaz duruşu tamamen dağıldı, göz bebekleri titredi. Sorduğum soru onun en zayıf, en korumasız yerine saplanmıştı.
Bir süre sustu, düşündü. Kafasının içinden geçen o ihtimal bile renginin atmasına yetti. Derin, titrek bir nefes aldı. Gözlerini yerden kaldırıp bu kez bambaşka bir kararlılıkla, adeta yemin eder gibi gözlerimin içine baktı.
"Kapısında yatarım ağam..." dedi, sesi bu kez fısıltıyla ama içten gelen bir yakarışla çıktı. "Gider kapısında yatarım. Yalvarır yakarır, ayaklarına kapanır yine de getiririm."
Lafını bitirdikten sonra yutkundu, gözlerindeki o ham ve dürüst acıyla bana bakmaya devam etti. Kendi gerçeğini, kendi canının nerede yandığını benim yüzüme vurmuştu. "Kapısında yatsam affeder mi?"
Ferhat’ın sözleri odanın soğuk taş duvarlarına çarpıp yankılanırken, içimdeki o son gurur kırıntısı da alkolün karanlığında eriyip gitti. Koskoca Aladağların ağasıydım ama şu an kalbi sökülmüş bir çocuktan farkım yoktu. Gözlerimi Ferhat’ın dürüstlükle parlayan gözlerine diktim, sesimdeki o titremeyi gizleme gereği bile duymadan sordum:
"Kapısında yatsam... Affeder mi Ferhat? İnat etmeyi bırakıp açar mı o kapıyı?"
Ferhat, sorduğum bu soruyla birlikte sanki canından can gitmiş gibi kasıldı. Bir bana baktı, bir de o yere göğe sığmayan ağalığıma. Gözlerindeki o hüzün derinleşirken, başını yavaşça iki yana salladı.
"Yatmazsın ağam..." dedi, sesi hem bir emir kadar kesin hem de bir kardeş kadar yaralı çıktı. "Yatmazsın sen. Sen Berzan Aladağ'sın. Bu konak, bu aşiret, arkandaki bunca insan senin tek bir dik duruşuna bakıyor. Sen o kapıya diz çökersen, bu topraklarda senin de bizim de başımız bir daha yerden kalkmaz."
Bana doğru bir adım daha atıp yatağın kenarına, tam karşımda durdu.
"Hem İlayda... O senin ağalığına, senin bu dünyana, buranın töresine arkasını dönüp gitti ağam. Sen gidip o kapıda yatsan, o senin sevdana değil, sadece düştüğün bu çaresizliğe acır. Kendini bu kadar ezdirme, kurbanın olayım sana yakışmaz..."
Gözlerim öfkeden ve çaresizlikten kararmış bir halde oturduğum yerden hızla doğruldum. Ferhat’ın o 'ağalık' lafları, omuzlarıma yüklediği o töre muhabbeti zaten yanmakta olan içimi daha da deliye döndürmüştü. Yakasından kavramak ister gibi elimi havaya kaldırdım, sesim odanın içinde adeta bir yıldırım gibi patladı.
"Yemişim aşiretini de töresini de Ferhat!" diye kükredim, sendelesem de öfkemden aldığım güçle dik durmaya çalışarak. "Onu getirmek için elimden ne geliyorsa yapmaya razıyım ben! Duymuyor musun beni? Gerekirse o kapıda da yatacağım, gerekirse bu konağı da yakacağım!"
Nefes nefese kalmıştım, alkolün etkisiyle göğsüm hızla inip kalkıyordu. Gözlerimi Ferhat’ın yüzüne sabitledim.
"Kazanacağım hiçbir şey, arkamda bırakacağım hiçbir güç onun yokluğundan daha ağır değil. Anlamıyor musun? Ben İlayda olmadan koca bir hiçim bu konakta. Şimdi bana töre anlatmayı bırak da ne yapacaksak yapalım!"
Ferhat, kükreyişim karşısında tek bir adım bile geri atmadı. Ama yüzündeki o sadık keder, yerini ilk defa hayal kırıklığıyla karışık sert bir öfkeye bıraktı. Yumruklarını sıktı, çenesi kasıldı. Gözlerimin içine bakarken ses tonunu bilerek dikleştirdi, bu kez bir ağaya değil, yıllardır omuz omuza yürüdüğü dostuna konuşur gibiydi.
"Eski dostumu tanıyamıyorum ağam..." dedi, sesi odanın taş duvarlarında buz gibi yankılandı. "Eski dostumu tanıyamıyorum Berzan! Sen ne ara bu kadar dağıldın? Dünyaya karşı tek başına dursan o dik duruşundan vazgeçmezdin sen! Şimdi bir kadın için her şeyi yakıp yıkmaya, kendini ayaklar altına almaya hazırsın. Sana yazık değilse, arkandaki bize yazık!"
Ferhat’ın bu lafları kafamdaki alkolün yarattığı yangına adeta benzin döktü. Gözlerim karardı, içimdeki o zehirli öfke kontrolden çıktı. En derindeki, en kırıcı cümle dökülüverdi dudaklarımdan. Alaycı ve hırçın bir gülüşle üzerine doğru bir adım attım.
"Sen de karından vazgeçmezdin Ferhat!" diye bağırdım, sesim konağın avlusuna taşacak kadar yüksek çıkmıştı. "Bana burada erkeklik taslama! Benim evimde çalışan kadına göz diktin, benim çatımın altındaki Zelal'e sevdalandın, ne oldu? Sen kendi sevdana düşüp töreyi, kuralları unuttun da... Şimdi bana gelmiş dik duruş mu anlatıyorsun lan?!"
Söylediğim o son zehirli kelime odanın içinde henüz yankısını bitirmemişti ki, açık duran kapının eşiğinden keskin, gürültülü bir ses yükseldi.
Porselen fincanların taş zemine çarpıp tuzla buz olan sesi, odadaki o hırçın havayı bıçak gibi kesti. Ferhat da ben de aniden kafamızı kapıya doğru çevirdik.
Zelal oradaydı. Elindeki gümüş tepsi ayaklarının dibine düşmüş, az önce iyi niyetle yaptığı o sıcak kahve taş zemine dalga dalga yayılıyordu. Aslında Ferhat’ın geçmişini, eski eşini ve kalbindeki o saklı sızıyı zaten biliyordu Zelal; aralarında konuşulmuş, çoktan kabullenilmiş bir gerçekti bu. Ama bu gerçeğin, koskoca konağın ağası tarafından, hem de bu kadar aşağılayıcı ve suçlayıcı bir dille yüzlerine vurulmasını hiç beklemiyordu. Bir "hata", bir "göz dikme" gibi kirletilerek ortaya döküleceğini tahmin edememişti.
Zelal’in dudakları titredi. Yüzündeki o incinmiş ifade, saniyeler içinde derin bir utanç ve haksızlığa uğramışlık hissine dönüştü. Gözleri anında tepeleme yaşla doldu. Önce bana baktı; hani o canını feda ettiği, abisi bildiği ağasına... Ardından çaresizlikle kasılmış olan Ferhat’a çevirdi bakışlarını. Duydukları ruhuna o kadar ağır gelmişti ki, orada daha fazla kalmaya gücü yetmedi.
Arkasını döndüğü gibi, göz yaşları yanaklarından aşağı süzülürken konağın karanlık koridorunda hızla koşarak uzaklaştı. Ayak sesleri avluda yankılanıp kaybolurken, odada kalan o ağır sessizlik az önceki bağırışlarımızdan çok daha yakıcıydı.
Ferhat, Zelal’in gittiği boş kapı eşiğine bakarken yumruklarını öyle bir sıktı ki, parmak boğumlarının beyazladığını görebiliyordum. Bakışlarını yavaşça kapıdan çekip bana çevirdiğinde, gözlerinde artık ne bir dostun merhameti ne de bir adamın sadakati vardı; sadece saf, kapkara bir nefret ve kırgınlık duruyordu.
Bölüm etkileşimi
