43. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 40: Doktorların kardeşi
Bu lanet odada saat yoktu, delirmek üzereydim. Kaç saattir buradaydım bilmiyorum ama sabah doğan güneş dağların arkasında kaybolarak yerini ürkütücü bir karanlığa bırakmıştı. Duyduğum İtalyanca konuşmalar ile kendimi kapıdan uzaklaştırdım.
Odanın içindeki o yoğun, sinir bozucu sessizlik, dışarıdaki koridordan gelen sert ayak sesleriyle bozuldu. Pencereden sızan o son kızıllık da yerini zifiri bir karanlığa bırakırken, duyduğum yabancı kelimelerle irkildim. Sırtımı o devasa yatağın başlığına yaslayıp dizlerimi kendime çektim.
Kapının hemen ardında iki erkek sesi yükseldi. Biri, o sabahki buz gibi, otoriter sesin sahibiydi; Simon. Diğeri ise daha önce hiç duymadığım, daha iğneleyici ve tok bir ses tonuna sahipti.
"L'hai lasciata a digiuno tutto il giorno, Simon? Sei diventato proprio un bastardo, eh!" (Onu tüm gün aç mı bıraktın Simon? Ne kadar büyük bir piç oldun çıktın böyle, ha!)
Söylediklerini tek kelime dahi anlamıyordum ama "Simon" adını ve ardından gelen o kaba, saldırgan tınıyı seçebiliyordum. Sanırım sabah yanıma gelen adamın adı Simon’du.
"Non è un'ospite. Finché queste faccende non saranno risolte, è considerata la mia schiava." (O bir misafir değil. Bu işler halledilene kadar benim kölem sayılır.)
Hemen ardından metalik bir ses duyuldu. Anahtar kilidin içinde ağır ağır döndü. Kapı yavaşça aralanırken koridorun ışığı, karanlığa gömülmüş odanın zeminine uzun, ince bir bıçak gibi saplandı. Adının Simon olduğunu varsaydığım adam içeriye girdi. Hemen arkasında ise daha uzun boylu, yüzünde daha korkutucu bir gülümseme olan o diğer adam vardı.
"Vaffanculo, Simon! Sei un maledetto animale!" (Siktir git Simon! Lanet olası bir hayvansın!)
Simon’u sertçe omzundan iterek kapının eşiğinden uzaklaştırdı. Simon, bu ani tepki karşısında şaşırmış gibi görünse de o heybetli duruşunu bozmadı, sadece gözlerini kıstı. Ancak diğer adam durmaya niyetli değildi.
Odaya tam anlamıyla daldı ve elini kapıya doğru savurarak Simon’a gürledi: "Fuori! Esci subito da questa stanza! (Dışarı! Derhal çık bu odadan!)
Simon, bir süre sessizce adama baktı. Aralarındaki gerilim o kadar yüksekti ki oda sanki her an patlayacak bir barut fıçısına dönmüştü. Simon sonunda alaycı bir nefes verip, hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve koridorun karanlığında kayboldu.
O yabancı adam, Simon’ın gidişinden sonra kapıyı sertçe çarparak kapattı. Göğsü öfkeyle inip kalkıyordu. Bana doğru döndüğünde, bakışlarında Simon’ın o aşağılayıcı soğukluğu yoktu; aksine, suçlulukla karışık bir koruma içgüdüsü seziliyordu.
Masanın kenarında durup derin bir nefes aldı. Az önceki öfkesi yerini tuhaf bir disipline bırakmıştı. Birden arkasına dönüp, sesinin tüm koridorda yankılanmasına izin vererek bağırdı:
"Alexandra!"
Daha sesinin yankısı sönmeden, sanki kapının hemen ardında hazır kıta bekliyormuş gibi, siyah-beyaz hizmetçi üniforması içinde genç bir kadın belirdi. Başını saygıyla öne eğmiş, emir bekliyordu. Adam, ona dönerek sert ama net bir tonda İtalyanca talimatlarını verdi:
"Porta un bel pasto per la signora e chiama Büşra, subito!" (Hanımefendiye güzel bir yemek getirin ve derhal Büşra’yı çağırın!)
"Büşra" adını duyduğumda kalbim tekledi. Bu İtalyan şatosunun ortasında kulağıma çarpan bu tanıdık isim, bir serap gibiydi. Adam tekrar bana döndü. Gözlerindeki o karmaşık ifadeyi çözemiyordum; merhamet miydi yoksa daha büyük bir oyunun parçası mı?
"Yemek yiyeceksin," dedi, yetersiz ve aksanlı Türkçesiyle. "Ve Büşra... O seninle ilgilenecek. O bizden ama... senin dilini konuşur."
Hizmetçi kız hızla odadan çıkarken, ben hâlâ yatağın köşesinde büzülmüş, bu hızla değişen dengeleri anlamaya çalışıyordum. Simon’ın karanlığına karşı bu adamın nezaketi gerçek olabilir miydi?
“Sen… Türkçe biliyorsun,” dedim şaşkınlıkla. Derin derin nefes almaya başladığımda bu heyecandandı. Gözümün önünde bir umut belirlemişti.
Adam, sorum üzerine derin bir iç çekip masanın hemen yanındaki koltuğa, Simon'ın aksine daha mütevazı bir tavırla oturdu. Gözlerimi üzerimde gezdirdi; bakışlarında beni süzmekten ziyade, başıma gelenlerden dolayı duyduğu bir tür rahatsızlık vardı.
"Az çok," dedi, kelimeleri seçmeye çalışarak. Aksanı o kadar belirgindi ki, bazen durup doğru kelimeyi zihninde arıyordu. "Annem... Buralı değildi. Bana o öğretti. Ama çok uzun zamandır konuşacak kimsem yoktu."
Gözlerimdeki o cılız umut ışığını görmüş olmalıydı. Hafifçe öne doğru eğildi, ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. "Heyecanlanma hemen," diye uyardı sesi ciddileşerek. "Burada umut, pek işe yaramaz. Simon'ın az önce söylediklerini anlamamış olman senin için bir şanstı, ama ben onun gibi düşünmüyorum. Seni bir eşya gibi bu odaya kapatamaz. Güvende olman için uğraşacağım."
Daha fazla bir şey söylemesine fırsat kalmadan kapı tekrar açıldı. Alexandra elinde gümüş bir tepsiyle içeri girdi. Tepside taze pişmiş ekmek kokusu, sıcak bir çorba ve meyveler vardı. Odanın o lüks kokusu bir anda mutfağın sıcaklığıyla dağıldı. Ama benim asıl beklediğim yemek değil, merak ettiğim o Türk kızıydı.
Sırtımı yavaşça yaslandığım yatak başlığından çektim. Sesim hâlâ titriyordu ama içimdeki o deli merak korkumu bastırmıştı.
"Sen..." dedim, gözlerimi onun kusursuz kesim lacivert takım elbisesinde ve keskin yüz hatlarında gezdirerek. "Sen kimsin? Adın ne?"
Adam, sorum üzerine hafifçe gülümsedi. Simon’un o alaycı, avcı gülümsemesi değildi bu; daha çok bir tanışma selamı gibiydi. Bir adım öne çıktı ve elini hafifçe göğsüne koyarak o aksanlı Türkçesiyle cevap verdi:
"Giovanni," dedi. Sesi odanın içinde güven veren bir tınıyla yankılandı. "Ben Giovanni. Simon’un ikiz kardeşiyim. Ama merak etme, sadece yüzümüz aynıdır, ruhumuz değil."
Onun Simon’un ikizi olduğunu duymak içimi ürpertse de, bana karşı olan tavrı bir nebze olsun nefes almamı sağlamıştı. Ama hala çözemediğim bir şeyler vardı. Az önce bağırdığı o ismi, bana yardım edeceğini söylediği o kişiyi düşündüm.
"Peki az önce seslendiğin o kişi..." dedim, gözlerimi kapıya dikerek. "Büşra... O kim? Neden benimle ilgileneceğini söyledin?"
Giovanni tam cevap verecekken kapı aralandı ve içeriye duru güzelliğiyle, görenin bir daha bakacağı kadar asil bir kız girdi. Giovanni’nin bakışları o an yumuşadı, sert çehresi bir anda aydınlandı. Elini kıza doğru uzatarak bana döndü.
"Büşra benim nişanlım," dedi hayranlık ile, sesindeki o gurur ve sevgi gizlenemezdi. "Ve o, bu evde güvenebileceğin tek insan. Seni bu cehennemde yalnız bırakmayacak olan tek kişi."
Dev cüssesiyle zarif nişanlısının yanında dururken, az önceki öfkeli adamdan eser kalmamış gibiydi. Elini Büşra’nın beline yerleştirip onu sahiplenici bir tavırla kendine çekti.
Büşra’nın gözlerine bakarken ifadesi tamamen yumuşadı. Eğilip dudaklarına kısa ama derin, romantik bir öpücük bıraktı. Bu, Simon’ın karanlık dünyasına inat, bu evin içinde hâlâ bir parça ışık olduğunun kanıtıydı. Ardından ayrılmadan, alnını Büşra’nın alnına yaslayarak o derin ve etkileyici sesiyle İtalyanca konuştu:
"Fai tutto quello che desidera, amore mio. Troverò il modo di mandarla via di qui, te lo prometto." (Ne isterse yap sevgilim. Onu buradan göndermenin bir yolunu bulacağım, söz veriyorum.)
Büşra’yı son bir kez daha sıkıca tutup benden yana kısa bir bakış fırlattıktan sonra, odadan sessiz ve asil adımlarla çıktı. Kapı kapandığında bu kez o korkutucu kilit sesi gelmedi.
Büşra, Giovanni’nin arkasından sevgi dolu gözlerle baktıktan sonra bana döndü. Yüzündeki o asil ama içten gülümsemeyle yatağın kenarına, yanıma oturdu.
"Duyduğunu anlamadın ama..." dedi Büşra, ellerimi tutup güven verircesine sıkarak. "Seni buradan göndereceğine dair bana söz verdi İlayda. Giovanni sözünü tutar. Şimdi anlat bakalım, neye ihtiyacın var? Önce karnını doyuralım mı?"
Büşra’nın sıcak elleri ellerimi bulur bulmaz, içimde saatlerdir tuttuğum o baraj kapakları bir anda patladı. Giovanni’nin gidişiyle oda sessizleşince, içimdeki o tek ve en büyük feryat dudaklarımdan döküldü. Artık ne oda, ne İtalya, ne de Simon’un tehditleri umurumdaydı.
"Kızım!" diye inledim, sesim hıçkırıklarımın arasından zar zor seçiliyordu. "Büşra, yalvarırım... Kızımın sesini duymak istiyorum! O daha çok küçük, bensiz ne yapar? Korkar, ağlar o..."
Büşra’nın ellerine bir can simidine sarılır gibi sımsıkı yapıştım. Gözlerimden gelen yaşlar yanaklarımdan süzülüp dizlerime düşüyordu. Kendimi kaybetmiş gibiydim, tek bir nefesim kalmıştı o da Duru'ydu.
"Yalvarırım beni kızımla konuştur! Bir yolunu bulamaz mıyız? Türkiyeyi arayalım, Berzan'ı arayalım... O halleder, o bizi kurtarır. Sadece bir kez, sadece bir saniye sesini duyayım, yaşadığını bileyim yeter!"
Hıçkırıklarım odayı doldururken Büşra’nın dizlerine kapandım. "Sen de bir kadınsın, belki de annesin, sen de birini seviyorsun... Halimden anlarsın. Lütfen, yardım et bana. Kızımı benden ayırdılar Büşra, kalbimi söküp aldılar!"
Büşra, gözleri dolarak beni kucakladı, saçlarımı okşayıp sakinleştirmeye çalıştı ama o an dünyadaki hiçbir kelime içimdeki o evlat yangınını söndüremezdi. Sadece o sesi duymaya, o kokuyu tekrar içime çekmeye ihtiyacım vardı.
Büşra, hıçkırıklarımın arasında beni göğsüne bastırırken o da benimle birlikte ağlıyordu. Saçlarımı şefkatle okşayıp geri çekildi, yaşlı gözlerimin içine bakarak ellerimi yüzüme koydu.
"Tamam," dedi fısıltıyla, sesi kararlı ama titreyerek. "Tamam canım, halledeceğiz. Giovanni’nin çalışma odasında bir telefon var, Simon’ın haberi olmadan seni oraya götürürüm ya da ben gizlice ararım. Söyle bana..."
Derin bir nefes alıp gözlerini gözlerime dikti:
"Söyle numarasını... Kimin numarasını biliyorsan ver, hemen arayalım Türkiye'yi. Berzan'ı mı, evini mi? Kimin numarası ezberinde?"
Büşra’nın bu sorusuyla bir an için hıçkırıklarım kesildi. Dudaklarım aralandı, kelimeler boğazıma dizildi. Zihnimde bir numara aradım. Berzan’ın o her zaman ulaştığım hattını, Cihan eniştemin numarasını, hatta kendi numaramı...
Duraksadım.
Zihnim sanki beyaz bir kağıt gibi bomboştu. Rakamlar birbirine karışıyor, bildiğim her şey karanlık bir boşluğa yuvarlanıyordu. Hafızamı zorladım, kalbim deli gibi çarpmaya başladı ama yoktu. Hiçbir rakam belirmiyordu.
"Ben..." dedim, sesim korku dolu bir boşlukla yankılandı. "Bilmiyorum..."
Büşra şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Nasıl yani? Ezberinde değil mi?"
Dehşet içinde ellerimi başıma götürdüm. "Bilmiyorum Büşra! Hatırlamıyorum! Hiçbir numara gelmiyor aklıma... Tanrım, deliriyor muyum? Tek bir numara bile yok zihnimde!"
O an anladım; korku ve yaşadığım travma zihnime öyle bir kilit vurmuştu ki, beni hayata bağlayan o rakamları bile benden söküp almıştı. Avuç içlerimi şakaklarıma bastırırken tüm dünyayı dışarıda bırakmaya çalıştım. O karanlık boşluğun içinde bir isim yankılandı: Eliz.
En yakınım, sırdaşım, her anımda yanımda olan Eliz... Onun numarasını binlerce kez çevirmiştim. Parmaklarımın o tuşlar üzerindeki hareketini hayal etmeye çalıştım. Rakamların sırasını, o ritmi hatırlamak için kendimi zorladım.
"Eliz..." diye fısıldadım kendi kendime. "Hadi İlayda, odaklan. Sadece on bir rakam... Sadece on bir tane."
Zihnimde parça parça görüntüler belirmeye başladı. İlk rakamlar... Sıfır, beş... Gerisi bulanıktı. Sanki biri beynimin o kısmını buzlu bir camla kaplamıştı. Alnımdan aşağı soğuk bir ter boşaldı. Dişlerimi birbirine geçirdim.
"Büşra, bekle... Geliyor gibi," dedim kesik kesik nefes alarak. "Sıfır beş yüz... beş yüz..."
Gözlerimin önüne Eliz'in gülen yüzü geldi, son konuştuğumuz an, bana sarılışı... O anın sıcaklığıyla zihnimdeki sis bir anlığına dağılır gibi oldu. Birkaç rakam daha netleşti.
"Sıfır beş yüz otuz iki..." dedim bir anda, sesimdeki heyecan odayı doldurdu. Devamını getirmek için kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Rakamlar zihnimde birer birer yanıp sönmeye başladı. Bir tane daha, bir tane daha...
Büşra hemen yanımda, nefesini tutmuş, sanki ben bir mucizeyi gerçekleştiriyormuşum gibi bana bakıyordu. "Hadi canım, hadi hatırla," diye mırıldandı.
Parmaklarım hayali bir telefonda tuşlara basar gibi hareket ediyordu. O numarayı bulursam, Duru'ma giden yolu da bulacaktım. Berzan'a ulaşan köprüyü o rakamlarla kuracaktım. Ama son dört rakam... O son dört rakam hala bir sis perdesinin arkasındaydı.
"Sekiz... altı..." diye mırıldandım, sesim gittikçe kısılarak. "Sonrası... sonrası neydi Büşra?"
"Bilmiyorum hayatım," dedi sesi titreyerek. "Keşke bilsem, keşke bir sihirli değneğim olsa da o rakamları zihnine dizebilsem..."
Nefesim iyice daralmaya, ellerim titremeye başladığında Büşra panikle omuzlarımdan tuttu. Sanki her an bayılacakmışım gibi duruyordum. Sesini biraz daha yükselterek ama şefkatini hiç bozmadan beni sarsmaya başladı.
"Dur! İlayda, bak bana! Sakin ol, lütfen sakin ol!" dedi, beni göğsüne bastırarak. "Tamam, numaraları hatırlamıyor olabilirsin, bu çok normal. Şoktasın, zihnin kendini korumaya almış. Ama bak, başka bir yolumuz var."
Geri çekilip yaşlı gözlerimin içine umutla baktı.
"Adları ve soyadları ne? Kim bu insanlar? Eliz’in soyadı ne? Ya o bahsettiğin Berzan’ın? Tam isimlerini ver bana. Giovanni’ye söyleyeceğim. Onun imkanları çok büyük; eğer bir isim varsa, o ismi dünyanın öbür ucunda olsa bulur, numarasını da adresini de önümüze koyar. Giovanni’ye araştırtalım onları, tamam mı?"
Büşra’nın bu teklifi karanlık odada sönmek üzere olan mumumu yeniden alevlendirmişti. Numaraları unutmuş olabilirdim ama isimler... İsimler ruhuma kazınmıştı. Onları benden kimse alamazdı.
"Berzan..." dedim yutkunarak. "Berzan Azad Aladağ. Ve Eliz Dupont Beylerbeyi."
"Ne?" dedi, sesi neredeyse bir fısıltı gibi çıktı. "Berzan Azad Aladağ mı..." Gözleri irileşmiş, rengi bir anda solmuştu. Bu isim onda neden böyle bir etki yaratmıştı? Sanki sadece bir isim değil, bir felaketin habercisini duymuş gibiydi.
"Sen..." dedi kekeleyerek, bana bakarken sanki ilk kez kim olduğumu gerçekten anlıyormuş gibiydi. "Sen onun... ” Daha fazla soru sormama fırsat kalmadan hızla ayağa kalktı. Üzerindeki o asil ve sakin hava dağılmıştı, yerine büyük bir telaş gelmişti.
"Ben hemen Giovanni’ye sormalıyım," dedi kapıya doğru koşar adım ilerlerken. Sesi titriyordu. "Hemen ona söylemem lazım. İlayda, sakın buradan çıkma, bekle beni!"
Büşra’nın anlatımı:
Kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. Mermer koridorlarda koştururken sadece ayak seslerimi değil, kendi nabzımı da kulaklarımda duyuyordum.
Giovanni’yi çalışma odasının kapısında bulduğumda nefesim kesilmişti. Beni gördüğü an o çatık kaşları hemen yumuşadı, güçlü elleriyle omuzlarımdan tutup beni kendine çekti. "Büşra? Ne bu halin, ne oldu?" diye sordu endişeyle.
Gözlerimin içine o kadar güvenle bakıyordu ki, birazdan söyleyeceklerimin bu güveni nasıl sarsacağını bilmek içimi acıttı.
"Gio!! Acil durum!" dedim, kelimeleri dışarı fırlatırcasına. "İlayda sıradan biri değil... Simon’un ne yaptığından haberi yok! O kız Berzan Aladağ’ı tanıyor, onunla bir bağı var!"
Giovanni bir an duraksadı. O keskin yüz hatlarında hiçbir tanıdıklık belirtisi yoktu. Simon gibi bu işlerin kirli ve derin kısmıyla ilgilenmediği için bu ismin ağırlığını henüz kavrayamamıştı. Beni sakinleştirmek ister gibi ellerini yanaklarıma koydu ve o her zamanki soğukkanlılığıyla sordu:
"Berzan Aladağ mı? O kim, sevgilim? Kim bu adam da seni bu kadar korkuttu?"
Onun bu cehaleti beni daha da dehşete düşürdü. Ellerini tuttum, parmaklarım zangır zangır titriyordu.
"Gio, o sadece bir adam değil..." diye fısıldadım. "Eğer Simon o adamın dünyasından birini buraya, bu odaya kapattıysa... Bu hepimizin sonu olur. Simon bir arı kovanına çomak sokmadı Gio, o doğrudan cehennemin kapısını tekmeledi!"
Giovanni’nin o sakin, korumacı tavrı bir anda yerle bir oldu. Ellerini yanaklarımdan çekip odaya doğru bir adım attı, çenesi kasılmış, gözlerinde o bildiğim fırtına öncesi sessizlik belirmişti. Benim bu kadar paniklemem onu hem şaşırtmış hem de sinirlendirmişti. Sesi bu kez bir emir gibi buz gibi çıktı:
"Büşra! Berzan kim diyorum sana? Bu adam kim ki benim evimde senin ellerini titretiyor?"
Sesinde Simon’u andıran o otoriteyi hissettiğimde yutkundum. Giovanni bu dünyadan uzak durmaya çalıştıkça, Simon’un pislikleri onu içine çekiyordu. Gözlerimi gözlerine diktim, sesim kısık ama her kelimesi birer kurşun gibi ağırdı:
"Sadece doktorların kardeşi o, Gio..." dedim, nefesim kesilerek. "O adamın oğlu..."
Giovanni bir an duraksadı. "Doktorlar" ve "O adam" tabirleri, yeraltı dünyasının en derin dehlizlerinde bile fısıldanırken insanların dizlerini titreten isimlerdi. Giovanni'nin göz bebekleri küçüldü, sırtının bir yay gibi gerildiğini gördüm. Simon sadece bir kadını kaçırmamıştı; o, dokunulmazlığı olan bir hanedanlığın damarına basmıştı.
"Sen ne diyorsun Büşra?" dedi Giovanni, sesi bir fısıltıya dönmüştü ama bu bağırmasından daha korkunçtu. "Simon o adamın ailesine mi el uzattı? Kendi ölüm fermanını mı imzaladı bu aptal?"
Başımı hızla onaylarcasına salladım. "İlayda, Berzan’ın her şeyi... Eğer o adam buraya gelirse, bu evde taş üstünde taş bırakmaz. Gio, bir şeyler yapman lazım, Simon hepimizi ateşe atacak!"
