33. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 31: Annem!
Geceyi, kaybolan yıllarımın tüm acısını annemin şefkatine sığınarak, o huzurlu kollarda tüketmiştim. Sabahın ilk ışıkları odaya sızıp uykumu böldüğünde, yan tarafımdaki boşlukla beraber gerçek dünya tekrar üzerime çöktü. Henüz mahmurluğu üzerimden atamamışken, ceketimin iç cebinden gelen o keskin bildirim sesi dün yaşanan her şeyi bir film şeridi gibi zihnime kazıdı.
İlayda. Onu koca bir belirsizliğin, cevapsız soruların ortasında öylece bırakmıştım.
Kendime öfkelenerek telefonu kaptım; ancak ekranda beklediğim o sitem dolu fırtınadan eser yoktu. Tuhaf, hatta ürkütücü bir sessizlik... Vakit kaybetmeden adını tuşladım. Telefon inatla çaldı, çaldı ve sonunda o soğuk sessizliğe gömüldü. Aceleyle bir mesaj karaladım: Özür diledim, her şeyin yoluna girdiğini ve ona anlatacak çok güzel haberlerim olduğunu yazdım. Duru’nun durumunu da sormayı ihmal etmeyerek telefonu komodinin üzerine fırlattım.
Aynadaki aksime şöyle bir baktığımda, dünyada takım elbiseyle uyuyabilen tek canlının ben olduğuma dair inancım tescillendi. Saçlarımı alelacele düzeltip odadan çıktım; şu an tek ihtiyacım, zihnimi berraklaştıracak buz gibi bir duştu. Ancak kendi odamdaki banyoya daldığım an, hayatımın en absürt manzaralarından birine tosladım: Karşımda yarı çıplak bir Ferhat ve beni gördüğü an utançtan kıpkırmızı kesilen Zelal.
Keyifli bir şaşkınlıkla küvetin kenarına ilişip bu manzarayı sindirmeye başladım. "Benim konağımda, benim banyomda, benim yardımcımla yarı çıplak ne işin var acaba?" diye sordum, sesimdeki muzip tınıyı saklama gereği duymadan.
Zelal panikle yerdeki temizlik malzemelerine sarıldı. "Ağam, sandığın gibi değil..."
"Şşşt, dur Zelal," diyerek sözünü kestim. "Senin yanlış bir yola sapmayacağını biliyorum zaten ama şu karşımdaki 'keko' için aynı kefili veremem." Kurduğum cümlenin üzerine Zelal kaşlarını çatarak saf bir şekilde soru sordu. “Keko nedir ağam?"
Gerçekten anlamamıştı. Bu saflığı eğlencemi ikiye katlasa da Zelal’in daha fazla yerin dibine girmesine kıyamadım. Gülümseyerek ona döndüm: "Zelal, sen annemin yanına git, bir ihtiyacı var mı bak. Kahvaltısını hazırla, sonra da haber salın Burak gelip bir muayene etsin onu."
Ferhat hemen celallendi: "Hamalın mı var şerefsiz? Kalk kendin yapsana, ne istiyorsun kızdan?"
Zelal mahcup bir tavırla kapıya yönelirken, "Olur mu öyle beyim?" dedi, "Berzan ağama ve ailesine hizmet etmek benim boynumun borcudur."
O odadan çıkar çıkmaz kendimi tutamayıp kahkahayı patlattım. Ferhat’ın uyuz olmuş ifadesi umurumda bile değildi. Bir adım üzerime gelip, "Ne gülüyorsun lan?" diye çıkıştığında, derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
"Tamam, tamam... Sustum." Sakinleştiğimde bakışlarım ciddileşti. Zor bela kendimi dizginleyip ayağa kalktım, hala bıyık altından gülüyordum. Ferhat ise sanki her an üzerime atlayacakmış gibi dik dik bakmaya devam ediyordu. Elimi dostane bir şekilde omzuna koydum, yüzümdeki o alaycı ifadeyi biraz olsun silmeye çalışarak gözlerinin içine baktım.
"Anlat bakalım Ferhat," dedim ciddiyetimi toplamaya çalışarak. "Bu banyo baskınının bendeki 'keko' tanımı dışında, mantıklı bir açıklaması var mı? Yoksa sadece banyoları mı karıştırdın, ya da Zelal’i etkilemek için seçilebilecek en absürt mekanı mı keşfettin?”
Ferhat omzundaki elimi sertçe itti, hala burnundan soluyordu. "Ne anlatayım lan? Musluk bozuk dediler, geldik tamir etmeye. Kız da yardım ediyordu işte, hemen kafanda kurmuşsun senaryoyu. Senin bu şehirli beynin her şeyi yanlış anlamaya pek meyilli."
"Tabii canım, musluk tamiri...Klasik bir başyapıt. O yüzden mi yarı çıplaksın? Su fışkırınca üstün başın ıslanmasın diye mi soyundun yoksa kas şovun bölünmesin diye mi?" diye ekledim, tekrar kahkaha atmamak için kendimi zor tutarak.
Ferhat, elindeki İngiliz anahtarını sanki bir gürz tutuyormuşçasına sıktı. "Lan Berzan, sabrımı zorlama! Su patladı diyorum, üzerim sırılsıklam oldu. Ne yapaydım, zatürre mi olayım senin o meşhur misafirperverliğin yüzünden?"
"Valla Ferhat," dedim, hâlâ küvetin kenarında keyifle sallanarak. "Zatürre olmanı istemem tabii, ama şu halinle tam bir 'tesisatçı fantezisi' filminin başrolü gibisin. Tek eksiğin arka planda çalacak bir saksofon müziği."
Ferhat küfür savurur gibi bir bakış attı ama bu sefer sesi biraz daha alçaldı. “Kızın bir suçu yok, ben çağırdım fener tutsun diye.” Bu sefer gerçekten ciddileştim. Ferhat’ın korumacı tavrı, Zelal’in o ürkek ama sadık duruşu... Bu toprakların sertliği içinde böyle saf duyguları görmek her zaman mümkün olmuyordu. Ayağa kalktım, üstümdeki ceketimin tozunu silker gibi yaptım.
"Biliyorum Ferhat, biliyorum. Zelal bu konağın namusudur, ona kimse laf edemez. Ama senin şu 'su patladı' bahanesiyle sabahın köründe benim banyomda boy göstermen... Bu konuyu ömrümün sonuna kadar her rakı masasında meze yapmazsam ben de Berzan değilim."
Ferhat hafifçe sırıttı, sonunda o gerginlik dağılmaya başlamıştı. "Yaparsın, senin o dille neler yapacağını bilmez miyim?"
Ferhat’ın o savunmacı ama bir o kadar da komik hali karşısında daha fazla dayanamadım. Gardıroba doğru yürüyüp rastgele bir tişört ve altına geçirebileceği bir eşofman altı çıkardım. Hepsini top yapıp tam göğsünün ortasına, sertçe fırlattım.
"Al şunları da adam akıllı bir şeye benze," dedim, yüzüme yerleştirdiğim o sahte tiksinti dolu ifadeyle. "Hadi ikile şimdi! Boşalt banyomu, seni sapık tesisatçı!" Ferhat havada yakaladığı kıyafetlere bakıp tam ağzını açacaktı ki, parmağımı susması için havaya kaldırdım. "Tek kelime daha edersen Zelal’e 'Ferhat aslında musluğu bozup seni içeri çağırdı' derim, ömrün boyunca peşinde dolanır durursun. Yürü!"
"Lan oğlum, iyilik de yaramıyor..." diye mırıldanarak, söylene söylene banyodan çıktı.
Banyoda yankılanan o son tartışma sesleri de kesilince, kendimi odaya hakim olan ağır sessizliğin içine bıraktım. Ferhat’ın gidişiyle odada kalan o tuhaf enerji, yerini yavaş yavaş şahsi hesaplaşmalarıma terk etti. Aynadaki Berzan’a son bir kez baktım; üzerinde bir gecenin yorgunluğu, kırışmış bir takım elbise ve zihninde bin parçaya bölünmüş bir hayat...Ceketimi bir kenara fırlatıp, üzerimdeki o ağır kumaşlardan bir bir kurtuldum.
Her bir parça yere düştüğünde, sanki üzerimdeki sorumlulukların da bir kısmı zemine seriliyordu. Duş kabininin cam kapısını açıp suyu sonuna kadar çevirdim.
Su, başlangıçta buz gibi aktı; tam da o an ihtiyacım olan ayılma hissi buydu. Adımımı o soğuk şelalenin altına attığımda, suyun tenime değen ilk darbeleri nefesimi kesti. Başımı geriye atıp suyun doğrudan alnıma, oradan da tüm vücuduma süzülmesine izin verdim. Tenime çarpan her damla, uykusuzluğun ve yorgunluğun verdiği o uyuşukluğu söküp atıyordu. Avuçlarımı duvara yaslayıp suyun ensemden aşağı süzülüşünü bir süre öylece bekledim. Ardından hızlı hareketlerle saçlarımı ve vücudumu köpürtüp sabun kokusuna büründüm.
Su sıcaklığını hafifçe artırıp son kez durulandıktan sonra suyu sertçe kapattım. Duşun ardından buharın kapladığı kabinden dışarı adımımı attım. Kenarda duran büyük, beyaz havluyu çekip sıkıca belime doladım. Vücudumdan süzülen su damlaları parke zemine düşerken, tek önceliğim diğer odada bıraktığım , komodinin üzerinde bıraktığım o küçük ekrandı.
Saçlarımı kurulamaya bile tenezzül etmeden, ıslak ayak izleri bırakarak yatağa doğru ilerledim. Telefonu adeta bir can havliyle kaptım. Başparmağım ekranı hızla aydınlatırken, gözlerim İlayda’dan gelecek o tek bir yeşil bildirimi, o ismin ekranda belirmesini arıyordu.
Ekranda hâlâ o kahredici boşluk vardı. Ne bir mesaj, ne bir geri dönüş... Sadece benim cevapsız bıraktığım çağrılarımın ve biraz önce attığım o umut dolu mesajın soğuk izi.
"Hadi be kızım, bir ses ver," diye mırıldandım kendi kendime. Dişlerimi sıkarak rehbere girdim, ismini bulup tekrar arama tuşuna bastım. Telefonu kulağıma götürürken odanın içinde ıslak adımlarla volta atmaya başladım.
Telefon çalmaya başladı... Her 'dıııt' sesinde göğüs kafesim biraz daha daralıyordu. Bir, iki, üç... Sanki karşı tarafta telefon çalmıyor da, koca bir uçurumun derinliklerinde yankılanıyordu. Her saniye sinir kat sayım biraz daha artarken, telefonun o ruhsuz bir şekilde kapanma ihtimali canımı sıkıyordu.
"Aç şu telefonu İlayda, aç ki her şeyi anlatayım."
Telefon uzun uzun çaldı, tam umudumu kesip kapatacakken o koca sessizliğe tekrar mahkûm oldum. Cevap yoktu. Belirsizliğin verdiği o huzursuzlukla daha fazla vakit kaybedemezdim. Yatağın üzerine fırlattığım telefonu cebime atıp hızla giyinmeye başladım. Bu sefer takım elbiseyle değil, daha rahat ama her an her yere yetişebilecek bir tempoya uygun giyindim.
Merdivenleri ikişer ikişer inip yemek odasına daldım. Masada o taze ekmek kokusu ve kahvaltılıkların renkli cümbüşü vardı ama benim iştahım çoktan kesilmişti. Annem, başköşede oturmuş, yüzünde geceki yorgunluğun izlerini taşıyan ama beni görünce parlayan bir gülümsemeyle bekliyordu.
Yanına gidip eğildim, ellerini avuçlarımın arasına alıp şefkatle öptüm. Sonra da alnına sıcak bir öpücük kondurdum. "Günaydın sultanım," dedim sesimi yumuşatarak.
"Otur oğlum, bak en sevdiğin kaymağı getirtmişim," dedi annem, sandalyeyi işaret ederek.
"Affet anne, çok acil bir işim var. Gelince uzun uzun otururuz, söz," diyerek geri çekildim. Masadakilerin meraklı bakışlarını üzerimde hissetsem de durmadım. Kapıya doğru yönelirken arkamdan seslendiğini duydum ama zihnim çoktan konağın kapısından çıkmış, İlayda’nın yanına varmıştı.
Yol boyunca zihnimde kurduğum binbir senaryo, İlayda’nın kapısının önüne geldiğimde yerini buz gibi bir kararlılığa bıraktı. Arabadan inip seri adımlarla kapıya ulaştım ve zile bastım. Bir süre ses gelmedi, tam tekrar basacakken kapı yavaşça aralandı.
İlayda, karşımda bitkin ama bir o kadar da mesafeli duruyordu. Gözlerindeki o kırgınlık ve hayal kırıklığı duvar gibi aramıza örülmüştü. Tam ağzımı açıp "İlayda, bak her şeyi anlatacağım..." diyecekken, o tek bir kelime bile etmeme izin vermedi.
Bakışları yüzümde saniyelerce asılı kaldı, sanki karşısında bir yabancı varmış gibi baktı bana.
Derin bir nefes aldı ve buz gibi bir ses tonuyla sadece şu cümleyi kurdu: “Haber vermeyene, cevap vermem Berzan." Daha ne olduğunu anlamama, tek bir savunma yapmama fırsat tanımadan kapıyı sertçe yüzüme kapattı. Yumruğumu kapıya vururcasına zile asıldım. "İlayda! İlayda aç şu kapıyı!" diye bağırdım. Kapı tekrar aralandığında, gözlerindeki o sert öfkeyi gördüm ama bu sefer konuşmasına fırsat tanımadım. Kelimeler ağzımdan bir çocuk heyecanıyla, birbirine karışarak dökülmeye başladı.
"Cevap vermeme falan değil mesele, aç bak yüzüme!" dedim, sesim titreyerek. "Annem... İlayda, annem artık felçli değil! Konuşuyor... Benimle konuştu. Elimi tuttu, bırakmadı. Gece boyu kollarında uyuttu beni, inanamazsın..."
Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımdan aşağı süzülürken, yüzümdeki o çocuksu tebessümü durduramıyordum. Yılların biriktirdiği o ağır taş, göğüs kafesimden kalkmış gibiydi. İlk defa karşısında gardımı düşürmüş, sadece Berzan olarak ağlıyordum. Hem de mutluluktan, hıçkıra hıçkıra…
"Yıllar sonra 'oğlum' dedi bana. Duydum onu İlayda! Annem beni duyuyor, beni biliyor..."
Hâlâ şaşkınlıkla bana bakan İlayda’nın eline yapıştım. Hiçbir itirazı kabul etmeyecek bir kararlılıkla ama bir o kadar da nazikçe onu dışarı doğru çekiştirmeye başladım.
"Hadi, gel benimle. Tanış onunla... Bak gör, nasıl güzel bakıyor artık. Annemle tanışmanı istiyorum İlayda, lütfen! Şimdi gidiyoruz, hemen!"
Ona düşünme fırsatı bile tanımadan, üzerindeki şaşkınlık dalgasını fırsat bilip kolundan tuttuğum gibi arabaya doğru yönlendirdim. Artık ne gurur kalmıştı ne de kapı arkası sitemleri; sadece annemin mucizesi ve bu mucizeyi paylaşmak istediğim o tek kadın vardı.
İlayda, koluna yapışmış, gözyaşları içinde çocuk gibi sevinen halimi gördüğünde önce taş kesildi.
Yüzündeki o sarsılmaz buz dağı, kelimelerimle beraber saniye saniye erimeye başladı. Kapının kolunu tutan eli yavaşça gevşedi, bakışlarındaki öfke yerini derin bir şaşkınlığa ve merhamete bıraktı. Daha önce beni hiç böyle görmemişti. Beni değil, sadece annesine kavuşmuş o küçük çocuğu görüyordu karşısında.
"Berzan... Dur, ne diyorsun sen?" diye mırıldandı, sesi titreyerek.
Yanağımdan süzülen bir damla yaşı elinin tersiyle sildi. "Gerçek mi bu? Gerçekten konuştu mu seninle?" diye sordu, gözlerinin içi dolarak. Ben başımı deli gibi onaylarcasına sallarken, İlayda yüzünde tarif edilemez bir tebessümle bana baktı.
"Tamam... Tamam, gidelim. Ağlama artık dur deli,” dedi, sesi anneminkine benzer bir şefkatle yankılandı. "Hadi, gidelim tanışalım.”
