30. bölüm / 74
Kader ÇizgisiBölüm 28: Duru Neva
Bölümler 74Şu an: Bölüm 28: Duru Neva
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Teklifini kabul edemem,” dedi. Sesi sakindi ama kararlıydı. Gözlerini kaçırmadı. Kaçsaydı daha kolay olurdu belki ama kaçmadı. Yüzü ciddileşti, az önceki yumuşaklık yerini daha net bir duruşa bıraktı.
“Benim kendimden bile önce düşünmem gereken bir kızım var.”
Cümle masanın ortasına bırakılmış gibiydi. Sessizlik bir an daha ağırlaştı. İçimdeki bütün düşünceler o tek kelimenin etrafında döndü. Kızım. Gözlerimi ondan ayırmadım. Ama bakışlarım sert değildi artık. İçimde başka bir şey vardı. Daha yumuşak. Daha tanımadığım bir his. “İsmi ne?” dedim. Sesim… beni bile şaşırttı. Yumuşaktı. İçinde istemsiz bir şefkat vardı. İlayda bir an durdu. Beklemiyordu bu tonu. Gözlerinde kısa bir şaşkınlık geçti. Sonra dudakları aralandı.
“Duru.” İsmi söylerken bile sesi hafifçe değişti. Yumuşadı. O tek kelimenin içinde bir anne vardı. Koruyan. Sahiplenen. “Duru Aladağ…” dedim. Dudaklarımda hafif bir tebessüm oluştu. “Kulağa hoş geliyor.”
Cümle çıktığı an İlayda’nın yüzü değişti. Kaşları çatıldı. Gözleri keskinleşti. Bu sefer gerçekten tepki verdi. “Ne?” dedi. Sesi yükselmedi ama sertleşti. “Saçmalama Berzan. Kızımın adının yanında senin soyadının ne işi var.” Bu sefer geri çekilmedim. Bakışlarımı ondan ayırmadım. İçimde bir şey netleşmişti. “Bizim kızımız,” dedim.
“Kızımız, İlayda.”
Cümle bittiğinde mekânın içindeki sessizlik değişti. Bu sefer sadece gerilim yoktu. İçinde başka bir şey de vardı. İlayda bana baktı. Uzun uzun. Sanki ilk defa görüyormuş gibi. Gözleri hâlâ bendeydi ama içinde bir kabullenmişlik vardı. Sanki cevabın ne olacağını biliyor, yine de duymak istiyordu.
“Babasının bile kabullenemediği bir kız çocuğunu sen neden kabul edesin ki?”
Bir an sustum. Bu sefer hemen cevap vermedim. Gözlerimi ondan ayırmadım ama içimde ne varsa toparlamaya çalıştım. Bu öyle alelade verilecek bir cevap değildi.
“Seni hayatıma alacaksam…” dedim. Sesim sakindi ama kararlıydı. “…kızını da alırım.” Cümle kısa kaldı ama yeterliydi. Gözlerim hâlâ gözlerindeydi. “Kızın… kızım olur.” Koltukta ona doğru biraz daha yaklaştım dizlerimiz birbirine değiyordu. Sözlerim bu sefer daha yavaş çıktı. “Acın… acım olur.” Nefes aldım. “Mutluluğun… mutluluğum olur.” İlayda’nın yüzündeki ifade değişmeye başladı. Ama ben durmadım.
İlayda’nın bakışlarındaki o savunmacı duvarın yıkıldığını, göz pınarlarında titreyen o ilk damlanın düşmek üzere olduğunu gördüm. Ama ben durmadım. “İyi, kötü… neyin varsa,” dedim. “Geçmişinle, yüklerinle, korkularınla…” Bir an durdum. Kalbinin atışını dizlerimin değdiği noktada hissedebiliyordum. Sonra en net halimle söyledim: “Seni istiyorum İlayda.” Sesim yükselmedi, alçalmadı; sadece hakikatle doluydu. Karşımda, az önce korkuyla bakan o kadının yerinde şimdi yüzünde dünyanın en güzel tebessümüyle beni izleyen bir kadın vardı. Ben artık hayatımı İlayda ve Duru’ya adamaya yeminliydim. Senelerdir hayatıma bir anlam arayan o Berzan Azad Aladağ, artık hayatın ta kendisini bulmuştu.
İlayda bir süre konuşamadı. Sanki kurduğum cümlelerin ağırlığı altında ezilmekten değil, o ağırlığın bir başkası tarafından paylaşıldığını fark etmenin verdiği hafiflikten nefesi kesilmişti. Gözlerinden süzülen o tek damla yaş, yanağından çenesine doğru yol alırken elimi uzatıp başparmağımla o izi sildim.
"Berzan..." diye fısıldadı. Sesi, yıllardır bir fırtınanın ortasında kalmış da sonunda limana varmış gibi yorgun ama huzurluydu. "Bizim yükümüz ağır. Duru’nun dünyası da, benim geçmişim de... kolay değil."
Gülümsedim. Bu, hayatım boyunca verdiğim en gerçek gülümsemeydi. Elini tuttum; parmaklarım parmaklarının arasına kenetlendi.
"Kolay olanı herkes ister İlayda," dedim, sesimdeki o sarsılmaz eminlikle. "Ben zoru değil, sizi istiyorum. Duru yarın sabah uyandığında, karşısında sadece annesini değil, arkasında dağ gibi duracak bir adam görecek. Buna yemin ederim."
İlayda, elini kalbinin üzerine koydu. O an sadece bir kadını değil, bir anneyi de iyileştirdiğimi biliyordum. Sessizlik aramızda bir yemin gibi büyüdü. Artık o koltukta iki yabancı değil; birleşmiş iki hayat, ortak bir kader ve her şeyden önemlisi, Berzan Azad Aladağ’ın asla geri dönmeyeceği o kutsal söz vardı.
Kalkıp ona sarıldığımda, başını göğsüme yasladığı o an anladım: Benim savaşım bitmişti. Benim asıl hikayem, bu iki canı korumak için şimdi başlıyordu.
Tam o sırada tüm mekanı topuk sesleri ile dolduran bir kaç tık sesi geldi. Kapının eşiğinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde rahatsız edici alaycı gülümsemesiyle Bircan duruyordu. Topuklu ayakkabılarının parkede çıkardığı her "tık" sesi, az önce kurduğum o huzurlu dünyayı tehdit eder gibiydi.
"Aman Allahım..." dedi Bircan, sesindeki sahte hayranlık odaya bir zehir gibi yayıldı. "Sahneye bak! Berzan Azad Aladağ, hayatının anlamını bir meyhanede koltuk köşesinde bulmuş. Üstelik paket program; bir alana küçük versiyonu bedava, öyle mi Berzan?"
İlayda, parmaklarını ellerimin arasından hızla çekti. Bakışlarındaki o yeni yeşeren güvenin yerini anında o eski, tanıdık savunma refleksi aldı. Bircan, adımlarını ağırlaştırarak bize doğru yaklaştı, gözleri doğrudan İlayda’nın titreyen ellerine kilitlenmişti.
"Yüklerini, geçmişini, hatta çocuğunu bile Aladağ markasının altına sokuşturmak..." Bircan durdu, İlayda’nın üzerinde aşağılayıcı bir süzüş gezdirdi. "Müthiş bir plan tatlım, gerçekten. Ama unutma ki bu soyadı taşımak sadece omuzlara yük bindirmez, bazen o omuzları çatır çatır kırar. Sen bu ağırlığın altında ezilmeye hazır mısın?"
"Bircan," dedim, adını bir uyarı gibi telaffuz ederek. "Dua et ki hala ablamsın. Yoksa bu odaya böyle destursuz girmenin bedeli, senin ödeyemeyeceğin kadar ağır olurdu."
İlayda’nın omuzlarının çökeceğini, gözyaşlarına boğulup odayı terk edeceğini sanan Bircan, hayatının hatasını yaptığını saniyeler içinde anlayacaktı. İlayda yavaşça ayağa kalktı. Az önceki o kırılgan kadın gitmiş, yerine evladını korumak için pençelerini çıkaran bir anne gelmişti.
İlayda, Bircan’a doğru bir adım attı. Aralarındaki boy farkına rağmen, duruşuyla odayı doldurdu.
"Paket program öyle mi?" dedi İlayda. Sesi buz gibiydi ama titremiyordu. "Senin 'bedava' dediğin o hayatın içinde, senin hayal bile edemeyeceğin bedeller ödendi Bircan Hanım. Ben bu hayatta her şeyi tırnaklarımla kazıyarak, senin o çok güvendiğin soyadın gölgesine sığınmadan başardım."
Bircan bir an afalladı, ağzını açacak oldu ama İlayda eliyle onu susturdu.
"Bana bak," dedi, gözlerini Bircan’ın gözlerine dikerek. "Benim omuzlarımın neyi taşıyıp neyi taşımayacağı senin vizyonunu aşar. Eğer Berzan’ın yanındaysam, bu onun soyadı için değil, onun yüreği içindir. Ama senin o zehirli dilin bir kez daha kızım hakkında böyle pervasızca bir sohbete girerse... İşte o zaman Aladağ soyadının bile seni benim elimden kurtaramayacağına emin olabilirsin."
Ben ise olduğum yerde çakılı kalmış, nefes bile almadan İlayda’yı izliyordum. Göğsüm gururla kabarmıştı. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim; bir kraliçe gibi mağrur, bir savaşçı gibi keskin.
Bircan’ın o kibirli yüzündeki ifadenin dağılışını izlemek keyif vericiydi ama benim gözlerim sadece İlayda’daydı. Saçlarının her bir teline, o dik duruşuna, öfkesindeki asalete hayran kalmıştım. Hayatımda ilk kez bir kadının bir başkasına haddini bildirmesinden bu denli zevk alıyordum.
İlayda bana döndüğünde, az önceki o keskin bakışlar yerini yeniden o derin hüzne ama bu sefer kararlılıkla harmanlanmış bir sevgiye bıraktı.
İçimden, 'İşte benim kadınım,' dedim. 'İşte Aladağların gerçek sultanı.'
Bircan sinirden kıpkırmızı kesilmişken ben sadece gülümsedim. "Duydun Bircan," dedim, sesimdeki o hayranlığı gizlemeden. "Şimdi yavaşça o kapıdan çık ve bir daha buraya destur almadan gelme. Çünkü karşında artık terk edip gittiğin o küçük çocuk yok." Bircan topuklarının üzerinde hışımla dönüp giderken, İlayda’ya doğru bir adım attım. Onu sadece istemiyor, ona artık tapıyordum.
Bircan’ın gidişinden sonra oda yeniden o anason kokulu sessizliğine gömüldü. İlayda hala ayaktaydı, az önceki öfkesinin yerini yavaş yavaş bir bitkinlik alıyordu. Masaya, yarım kalan rakı kadehlerinin yanına döndük.
"Otur hadi," dedim, sandalyemi ona doğru biraz daha çekerek. "Bircan’ın zehri rakıyı bozmasın."
İlayda oturdu, kadehinden derin bir yudum aldı. Rakının o sert beyazlığı boğazından geçerken yüzünü hafifçe ekşitti. Göz ucuyla bana bakıyordu; beni anlamaya, çözmeye çalışıyordu.
"Seni tanımıyorum bile Berzan," dedi, sesi bu sefer daha mesafeli ama merak doluydu. "Neden yapıyorsun bunu? Bir adam durup dururken neden tanımadığı bir kadının ve çocuğunun yüküne omuz atar?"
Gülümsedim. Kadehimden bir yudum alıp sırtımı arkaya yasladım. "Tanımıyor muyum? İki saattir karşımda oturuyorsun ama sanki seni yıllardır tanıyorum. O dik duruşunu, Bircan’a verdiğin o cevabı... Bunlar benim için yeterli referanslar."
Gözlerimi ondan ayırmadan kadehimi hafifçe masaya vurdum. "Hem ben 'yük' demedim İlayda. Sen öyle görüyorsun. Ben sadece... hayatımda ilk kez gerçek bir şey gördüm ve bırakmak istemiyorum."
İlayda bardağındaki buzla oynarken hafifçe gülümsedi. O "aşık" bakışlardan ziyade, birbirini tartan iki yabancı gibiydik ama aradaki elektrik odayı ısıtmaya yetiyordu.
"Aladağların erkeği hep böyle mi kestirip atar?" diye sordu, bu sefer sesi biraz daha oyuncuydu.
"Sadece ne istediğini bilenleri," dedim. Kolumu sandalyesinin arkasına uzattım ama ona dokunmadım. Sadece yakınlığımı hissetmesini istedim. "Seni hayatıma alacaksam, Duru’yu dışarıda bırakacak halim yok ya? Mantık basit."
İlayda başını hafifçe yana eğip beni süzdü. "Mantığın basit olabilir ama hayatın karmaşık Berzan Azad. Ben o karmaşaya dahil olmaya hazır mıyım, bilmiyorum."
"Hazır olman için buradayız ya," dedim, kadehimi ona doğru kaldırarak. "İçelim, tanıyalım... Bakarsın sabah olduğunda birbirimize o kadar da yabancı gelmeyiz."
Rakıların beyazında birbirimizin yansımasını izlerken, aradaki o soğukluk yavaş yavaş kırılıyordu. Evet, henüz "aşk" demek için erkendi; ama bu masadan ikimizin de tek parça kalkamayacağı belliydi. Bu saatten sonra geri dönüşümüz yoktu ve bunun farkında olmanın huzurunun bu kadar büyük olacağı aklıma gelmezdi, İlayda ile yaşayacağımız çok güzel olacağına adım gibi emindim.
Adım demişken, aklıma gelmişti. İlayda beni Berzan olarak tanıyordu ve ben Berzan olmayı hiç sevmiyordum, o ismi birinin dudaklarının arasından duyduğum her an karanlık gecelerim aklıma geliyordu. Bu yüzden ikinci adımı hep daha çok sevmiştim. Bir anlık düşünce ile bakışlarımı ona çevirerek konuşmaya başladım. “Tanışmadık diyordun…” Elimi tokalaşmak için ona uzatarak çekici göründüğünü düşündüğüm bir gülümseme ile onu izlemeye başladım. “Ben Azad, tanışalım mı güzel bayan?”
Söyledğim cümle karşısında kaşlarını çatarak kollarını göğsünün altında birleştirerek dudaklarını araladı. “Azad mı? Azad kim Berzoş?”
“Neyzoş?”
“Sana Berzoş diyebilirim değil mi? Bence diyebilirim. Çok tatlı oldu, sana da çok yakıştı. Değil mi Berzooşşş?”
Gülümsemem minik bir kahkahaya çevirmişti kendini. “Ben de tam bana Berzan demeni istemiyorum diyecektim…”
Sorgulu bakışlar ile beni izlemeye başladığında devam etmemi beklediğini anlamıştım. “Kötü anılarım var o isim ile…” Anlamış görünüyordu, onaylar gibi kafasını olumlu şekilde salladıktan sonra küsmüş gibi dudaklarını büzerek konuşmaya başladı. “Berzoş demeyi çok sevmiştim oysa ki…” Bir kez daha gülümsemeden edemedim.
“Bir kere daha Berzoş diyerek dudak büzersen sana aşık olmak zorunda kalacağımdan korkuyorum…” Bunu yaparken o kadar güzel, o kadar tatlıydı ki. “Ol, aşk kadar güzel bir şey yok bu dünyada…”
“Öyle mi dersiniz güzel hanımefendi?”
“Öyle derim beyefendi, bir insanın başına gelmiş ve gelebilecek en güzel şey aşk. Ama öyle aşk sanılan şey değil, gerçek aşk. Uğruna şiirler, şarkılar yazdıran. Uğruna öl dese ölünen, kendinden çok sevdiğinin iyiliğini düşündüren o aşk… A harfi büyük yazılan, The Aşk.”
Yutkunmadan edinemedim, bir gün o duyguları tadabilir miydim bilmiyordum, sonuçta şu an yaptığımız şey bunun tam tersiydi. Severek evlenmeyi değil, evlendikten sonra sevmeyi planlıyordum ben. Bunun yanlış olduğunun farkındaydım ancak bu ihtimal diğer tüm ihtimallerden en iyisiydi. “Tatmadım o duyguyu…” Tek bir cümleye sığdırmaya çalışmıştım içimde ki yarayı. Sevilmek nasıl bir şeydi? Gerçek anlamda sevilmek nasıldı gerçekten merak ediyordum. Gerçek anlamda sevilmek sayılmak istiyordum. Bu hayatta en çok bunun hayalin kuruyordum. Şartsız koşulsuz beni ben olduğum için seven biriyle tanışmak… Bu kişi İlayda olabilir miydi bilmiyordum ama Helin olmadığından adım gibi emindim.
“Sanırım ben de tatmadım, bilmiyorum…” İlayda’nın bu itirafı üzerine bakışlarımı onda kenetledim, devam etmesini umuyordum ama o kendine bir rakı bardağı daha doldurmakla meşguldü. Bir süre izlemeye devam ettim, gözünün önüne gelen bir saç tutamını gülümseyerek kulağının arkasına yerleştirdiğimde oda gülümsedi. “Ne o? Yeşilçam teknikleri ile beni mi tavlayacaksınız bayım?”
Yüzümdeki tebessüm daha büyük bir sırıtmaya döndüğünde konuşmaya başladım. “Seni tavlamak için Yeşilçam’a ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum güzel bayan…”
“Neye ihtiyacın var o zaman?” Ses tonu davetkar ve istekli çıkmıştı, bunu fırsat bilerek etrafımda bir çiçek, dal aradım ama bir şey yoktu. “Mardin’li yakışıklı bir ağa olmam yetiyor sanmıştım…”
“Öyle mi dersin ağam?”
Normalde birinin bana ağa demesinden rahatsız olurdum, ancak İlayda’nın dudaklarının arasından çıkan ağam kelimesi ilk defa kulağıma bu kadar çekici gelmişti. “Bir daha desene…”
“Ağam mı? Olur, ağamda ağam. Paşamda paşam. Berzoşumda berzoşummm.”
“Nasıl oluyorda başkası söylese kriz geçirmeme sebep olacak kelimeleri senin dudaklarının arasından duymak için can atıyor hale geliyorum…”
Gülümsemeden az önce kulağının arkasına yerleştirdiğim saç tutamını yerinden çıkararak saçlarını düzeltti, kıyafetini kontrol etti ve yüzündeki mükemmel bir gülümse ile, hayatındaki en güzel cümleyi söylermiş gibi konuşmaya başladı. “İşte The Aşk, tam olarak bahsettiğim The Aşk.”
“Öyleyse sevdim ben o The Aşk’ı.”
Bir süre birbirimizin gözlerinin içine bakmaya başladık, tam o sıra mekanın alt tarafı dolmaya başladığı için müzik açılmıştı. Üst katı kapatmalarını istemiştim, alt hala halka açık olduğu için sessizliğimizi bozmuştu. Ancak çalan şarkı bu kadar olayı anlatabilirdi.
Okuduğum bir yerde şöyle diyordu, sevda duyarmış ona seslenirsen…
“Ey İlayda, duy beni,” dedikten hemen sonra ona doğru yaklaşarak gözlerimi kapatarak dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Bana karşılık vermesini bekliyordum ama bu birkaç saniyenin bu kadar güzel olacağı aklıma gelmezdi. Başta sadece hafif bir temas, bir ürpertiydi; ancak teninin sıcaklığı dudaklarıma değdiği an, ruhumun buz tutmuş köşeleri birer birer çözülmeye başladı. Beklediğim o tereddüt saniyeleri, yerini bir mucizeye bıraktı. İlayda’nın elleri önce kararsızca havada asılı kaldı, ardından parmak uçları ceketimin kumaşına tutunarak beni kendine daha çok çekti.
Bir elimi yavaşça beline indirip onu kendime daha sıkı çekerken, diğer elim saçlarının arasına sızdı; ipek gibi tellerin parmaklarımın arasından akıp gidişi, bu anın gerçekliğini kalbime kazıyordu. Nefeslerimiz artık tek bir ritim tutturmuştu. Yakınlığı, baş döndürücü bir sarhoşluk gibiydi. Göğsünün göğsüme her çarpışında, sanki yıllardır eksik olan bir parçam yerine oturuyordu. Gözlerimi açmaya korkuyordum; çünkü bu anın bir rüya olamayacak kadar kusursuz, bir gerçek olamayacak kadar masalsı bir tarafı vardı. Dudaklarındaki o tatlı kararsızlığın tamamen kaybolup yerini tutkulu bir karşılığa bıraktığı o zirve noktasında, zaman tamamen hükmünü yitirdi.
Tam o sırada, bu büyülü sessizliği vahşi bir bıçak gibi kesen o ses duyuldu. İlayda’nın masanın üzerine ters bir şekilde bıraktığı mavi İPhone 15’i son ses bir şekilde çalıyordu. İlayda, sanki uykusundan aniden uyandırılmış gibi hafifçe irkilerek geri çekildi. Dudakları dudaklarımdan ayrılırken bıraktığı o boşluk hissi, tenimde soğuk bir esinti gibi yayıldı. Başta bu sesi görmezden gelmeye çalıştı, elleri hâlâ ceketimin üzerinde asılıydı ve gözleri benimkilerden ayrılmak istemiyordu. Ancak telefonun susmaya niyeti yoktu ve ısrar ile çalıyordu. "Bakmam lazım..." diye fısıldadı sesi titreyerek.
Geri çekilip telefonu eline aldığında ekranın ışığı, az önceki tutkunun izlerini taşıyan yüzünü aydınlattı. Arayan Eliz’di. İlayda’nın en yakın dostu, her şeyi olan kadındı. İlayda kaşlarını çatarak telefonu açıp kulağına götürdüğü an, karşı taraftan gelen sesin yüksekliği benim olduğum yere kadar ulaşıyordu.
"İlayda! Neredesin sen?" Eliz’in sesi panik ve korku doluydu. "Hemen buraya gelmen lazım, Duru’nun ateşi çok yükseldi! Düşüremiyorum, " İlayda’nın yüzündeki o sıcak renk bir anda çekildi, yerini korkunç bir solgunluğa bıraktı. Az önceki o büyüleyici anın yerinde yeller esiyordu; şimdi karşımda duran sadece korku dolu bir anneydi.
"Ne? Nasıl olur... Tamam, tamam geliyorum Eliz, beş dakikaya oradayım!"
Telefonu kapatırken ellerinin titrediğini gördüm. Bana baktığında gözlerinde az önceki aşktan eser yoktu, sadece derin bir çaresizlik ve suçluluk duygusu vardı. Dudakları bir şeyler söylemek için aralandı ama kelimeler boğazına düğümlendi. Az önce ruhumuzu eriten o yakınlık, yerini saniyeler içinde dondurucu bir gerçeğe bırakmıştı. "Gitmem lazım," dedi sesi kırılırken. "Kızım... O iyi değil."
“Tamam, beraber gidelim.” Yüzünde minnet ve teşekkür eder bir bakış vardı ama bunun nedenini anlamamıştım, küçücük bir bebeği ateşler içinde bırakacak değildim. Kimse bunu yapamazdı.
Arabaya bindiğimizde İlayda’nın elleri hala dizlerinin üzerinde birbirine kenetliydi, parmak eklemleri bembeyaz olana dek sıkıyordu kendini. Motoru çalıştırıp gaza bastığımda, yan koltuktan gelen o kesik nefes sesleri içimi parçalıyordu. Yol boyunca tek kelime etmedi ama bakışları sürekli camdaydı, sanki dışarıdaki sokak lambalarını değil de kendi içindeki o korkunç senaryoları izliyordu. Arada bir telefonunu kontrol ediyor, Eliz’den gelecek tek bir mesajı bekliyordu. Göz ucuyla ona baktığımda, o az önceki tutkulu kadından eser kalmadığını gördüm; şimdi karşımda sadece canı yanan, her saniyesi ızdırap olan bir anne vardı.
"Berzan, biraz daha hızlı..." diye fısıldadı sesi titreyerek. Hiçbir şey söylemeden vitesi yükselttim. Onu bu halde görmek, o çaresizliğine ortak olmak garip bir koruma içgüdüsünü tetiklemişti içimde. Evet, bu bebekle bir kan bağım yoktu belki ama İlayda’nın kalbindeki o sızıyı kendi göğsümde hissedebiliyordum.
Cihan abinin konağının olduğu sokağa girdiğimizde biraz daha hızlandım. Konağın kapısına geldiğimizde İlayda araba daha tam durmadan kapıya asıldı ve fırladı. Ben de hemen arkasından indim. İçeri dalıp merdivenleri ikişer ikişer çıkarken, içimdeki o soru işareti hala oradaydı: Neden bana o kadar minnetle bakmıştı? Sadece bir insanlık görevini yerine getiriyordum ama onun için bu, o an dünyalara bedel gibiydi.
Kapı daha biz çalmadan, kucağında ağlayan küçük bir çocukla perişan haldeki Eliz tarafından açıldı. İçeriden gelen o bebek ağlaması, gecenin karanlığına karışan en acı sesti. İlayda, "Anneciğim!" diye bir feryat kopararak kızına doğru atıldı. O an anladım ki; aşk, tutku, öpücükler... Hepsi bu küçücük canın tek bir nefesi yanında hükümsüzdü.
İlayda bebeği kucağına alıp ateşiyle yanan alnını kendi yüzüne yasladığında, göz göze geldik. O bakışta artık sadece korku yoktu; "Yanımda olduğun için sağ ol" diyen, kelimelere dökülemeyecek kadar ağır bir teşekkür vardı. Bakışlarım, İlayda’nın kollarının arasında bir kor gibi yanan küçük canlıya kaydı.
Duru... İsmi gibi duru, masum ve o kadar güzel bir bebekti ki, onu gördüğüm ilk an kalbimde tarifini yapamadığım bir sıcaklık hissettim. Ateşten dolayı pembeleşmiş yanakları, terden ıslanmış minik sarı bukleleri ve yarı açık gözlerindeki o masum hüzün, içimdeki tüm sert köşeleri bir anda törpüledi. Hayatımda daha önce bu kadar savunmasız ama bir o kadar da güçlü hissettiren bir şey görmemiştim.
“Hastaneye gidelim mi?” diye sordum, sesimdeki kararlılık tartışmaya kapalıydı.
İlayda’nın gözleri bir anda doldu, inanamıyormuş gibi yüzüme baktı. “Gerçekten mi… Götürür müsün bizi hastaneye?” diye fısıldadı. Sesindeki o titreyiş içimi paramparça etmişti.
“Neden götürmeyeyim?” dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Sorumun cevabı, onun geçmişinin karanlık bir köşesinden yankılanarak geldi.
“Çünkü…” dedi yutkunarak, “Babası olsa götürmezdi. ‘Duşa sok, ateşi düşer, hastaneye boşuna para vermeyelim’ derdi.”
Duyduklarım karşısında boğazımda koca bir yumru oluştu. Bir babanın, kendi evladı ateşler içinde yanarken kurduğu bu hesapçı cümleler kanımı dondurmuştu. Zorlukla yutkunarak cevap verdim; kalbimde Duru’ya karşı büyüyen o koruma içgüdüsü, yerini sarsılmaz bir kararlılığa bırakmıştı.
"Ben o değilim İlayda," dedim, sesim her zamankinden daha kalın ve kararlı çıkarak. Gözlerinin içine, o korku dolu derinliğe bakıp devam ettim: "Asla da olmayacağım. Şimdi o parayı da, o adamı da, geçmişteki her şeyi de siliyorsun zihninden."
İlayda bebeği battaniyesine sarıp hastaneye gitmek için kapıya yönelirken, refleks olarak öne atıldım.
"Ver bana, ben taşıyayım," dedim, sesimin en yumuşak tonuyla.
İlayda bir an tereddüt etse de çaresizlikle Duru'yu kollarıma bıraktı. O küçücük bedeni kucağıma aldığımda, ağırlığı sanki tüy gibiydi ama kalbimdeki yükü bir o kadar fazlaydı. Başını boynumun çukuruna yasladı; o sıcak nefesi tenime değdiği an, içimde bir yerlerde bir babalık içgüdüsü değilse bile, onu dünyadaki tüm kötülüklerden koruma arzusu filizlendi.
"Şşşt, geçecek güzel kızım, geçecek..." diye fısıldadım kulağına doğru.
Onu kucağımda taşırken, o minik elinin bilincizce gömleğimin yakasına tutunması ruhumu paramparça etti. O kadar güzel, o kadar eşsiz bir bebekti ki...
Bölüm etkileşimi
