Kader Çizgisi kitap kapağı

23. bölüm / 74

Kader Çizgisi

Bölüm 21 - Yüzleşme

Vaveyla Yazarı: Eliz’in Hikayeleri

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 74Şu an: Bölüm 21 - Yüzleşme
  1. 1 Tanıtım 🔗167 kelime
  2. 2 - UYARI -286 kelime
  3. 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
  4. 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
  5. 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
  6. 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
  7. 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
  8. 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
  9. 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
  10. 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
  11. 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
  12. 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
  13. 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
  14. 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
  15. 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
  16. 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
  17. 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
  18. 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
  19. 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
  20. 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
  21. 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
  22. 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
  23. 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime · Okuduğun bölüm
  24. 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
  25. 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
  26. 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
  27. 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
  28. 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
  29. 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
  30. 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
  31. 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
  32. 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
  33. 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
  34. 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
  35. 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
  36. 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
  37. 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
  38. 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
  39. 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
  40. 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
  41. 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
  42. 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
  43. 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
  44. 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
  45. 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
  46. 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
  47. 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
  48. 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
  49. 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
  50. 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
  51. 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
  52. 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
  53. 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
  54. 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
  55. 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
  56. 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
  57. 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
  58. 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
  59. 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
  60. 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
  61. 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
  62. 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
  63. 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
  64. 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
  65. 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
  66. 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
  67. 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
  68. 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
  69. 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
  70. 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
  71. 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
  72. 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
  73. 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
  74. 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime

Kapı açıldığında içeri dolan ışık gözlerimi yaktı. Ne kadar süredir buradaydım bilmiyordum. Zaman kavramı çoktan kaymıştı elimden. Ellerim ve ayaklarım çözülmüştü ama bu bir rahatlık değildi. Aksine, daha savunmasız hissettiriyordu. İçeri giren kişinin kim olduğunu seçemiyordum. Silüet bulanıktı. Başımı kaldırmak istedim ama gücüm yoktu. Boynum ağırdı, bedenim bana ait değilmiş gibiydi. Sonra sesini duydum. "Merhaba sevgilim."

O an... Her şey netleşti. Gözlerimi zorla araladım. Görüntü hâlâ kayıyordu ama onu tanımamak mümkün değildi. İçimde bir şey daha kırıldı. Öfke mi, nefret mi... artık adını koyamıyordum.

Nefes aldım. Zor. Ciğerlerime giren hava sanki içimi keserek ilerliyordu. "Bana öyle hitap etme..." dedim kısık bir sesle. Sesim yabancıydı, kırık döküktü. Sanki bana ait değildi. Ama o... hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Dimdik. Sakin. Bu sakinlik, odadaki bütün karanlıktan daha ağırdı.

Yaklaştı. Attığı her adım zeminde yankılanmadı ama içimde yankılandı. Her adımıyla içimde bir şey daha sıkıştı, daraldı, nefesim biraz daha kesildi. "Alışman gerekecek," dedi. Sesi düz, ifadesizdi. Sanki söylediği şey bir tehdit değil, kaçınılmaz bir gerçekti. Gözlerimi kapattım bir an. Karanlık, bulunduğum yerden daha huzurluydu. Ama kaçamadım. Tekrar açtım. Ona baktım. Bu sefer daha net gördüm. Yüzünü, ifadesini... ve içimde yükselen o şeyin adını.

Tiksinti. "Sen hasta mısın..." dedim. Sesim hâlâ zayıftı ama içindeki sertlik gizlenmiyordu. Kelimeler dudaklarımdan dökülürken bile midem bulandı. Bir adım daha attı. Artık çok yakındı. Nefesini hissedebilecek kadar. "Belki," dedi umursamazca. "Senin yüzünden." Çenem kasıldı. Gülmek istedim. Alay etmek. Onu küçümsemek. Ama olmadı. Vücudum izin vermedi. Sadece bakabildim.
"Beni kullanıyorsun," dedim. Kelimeler ağırdı. "Yalan söylüyorsun." Bir an durdum. Nefes aldım. Bu sefer daha derin, daha zor. "Ve bununla yaşayacağını sanıyorsun."

Sözleri odanın içinde yankılanmadı bile, doğrudan üzerime çöktü. Ses tonu sakindi, neredeyse yumuşaktı ama o yumuşaklığın altında rahatsız edici bir kesinlik vardı. Gözlerimi ondan ayıramadım. Yüzünde en ufak bir şüphe yoktu. Sanki her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Sanki bu bir zorunluluk değil, uzun zamandır beklenen bir mutluluktu.

Sonra aniden arkasını döndü. Kapıya doğru yürüdü. Adımları yavaştı, kontrollüydü. Kapıyı aralayıp başını dışarı uzattı. Koridoru süzdü. Sessizliği dinledi. Kimsenin olmadığından emin olduktan sonra kapıyı tekrar kapattı. Bu küçük hareket bile içimde bir şeyi gerdi. Bu konuşmanın duyulmasını istemiyordu.

Tekrar bana döndüğünde bakışları değişmişti. Az önceki o sahte sakinliğin yerini daha karanlık, daha derin bir şey almıştı. Gözleri üzerimde sabitlendi. Kaçacak yer bırakmayan bir bakıştı bu.

"Tek eksiğimiz bir bebek..." dedi.

Sesi bu sefer daha alçaktı. Neredeyse fısıltıya yakındı. Ama o fısıltı bile odadaki havayı ağırlaştırmaya yetti. Mesafeyi kapatıyordu. Adımları yavaştı ama kararsız değildi. Gözleri üzerimdeydi, tek bir an bile kaçırmadan izliyordu beni. "Ve ben..." dedi, sesi alçak, neredeyse fısıltı gibi. Durdu. "Nasıl hamile kalacağımı çok iyi biliyorum." Bu sefer bakışları farklıydı. Daha aç. Daha kararlı. Ve daha tehlikeli.

Bir adım daha attı. Artık nefesi yüzüme değiyordu. Elini kaldırdı, bu sefer tereddüt etmedi. Parmak uçları yüzümün yanına değdi, ardından yavaşça çeneme kaydı. Başımı hafifçe yukarı kaldırdı. Zorla değil... ama izin vermeyecek kadar kesin. "Benden bu kadar nefret etme sevgili kocacığım," dedi.

Gözlerimin içine bakarak elini yavaşça bacağıma indirdi. Teması bilinçliydi, hesaplıydı. Parmakları ağır ağır yukarı doğru ilerlerken vücudum istemsizce gerildi. Kaslarım tepki veriyordu ama gücüm yetmiyordu. Sonra hiç çekinmeden kucağıma oturdu. Ağırlığını hissettim. "Direnme," dedi. Başını hafifçe eğdi. Sesi yumuşaktı ama altındaki niyet sertti. "Bu kadar zor olmasına gerek yok." Çenem kasıldı. Nefesim hızlandı. İçimde yükselen şey sadece öfke değildi artık. Ne yaptığını biliyordu. Beni zorlamıyordu... beni yalanına ortak etmeye çalışıyordu. Zihnimi, irademi, sınırlarımı yok sayıyordu.

Kapı bir anda açıldı. Sert, ani, sarsıcı bir sesle. O an odanın içindeki hava değişti. Nefesim hâlâ düzensizdi, bedenim yarı kontrolsüzdü... ve Helîn hâlâ üzerimdeydi. Kudret kapının eşiğinde duruyordu. Işık arkasından vuruyordu, yüzü yarı karanlıktaydı ama gözleri netti. Her şeyi görecek kadar, her detayı anlayacak kadar. Bakışları üzerimize sabitlendi. İşte o an ne kadar pis bir şekilde köşeye sıkıştığımı anladım.

Helîn bir anda hareketlendi. Telaşlı gibi göründü ama o telaş... yapaydı. Kucağımdan hızla kalktı, elbisesini düzeltti. Başını hafifçe öne eğdi. "Babacığım..." dedi yumuşak ve kontrollü bir sesle. "Özür dilerim, seni böyle görmek istemezdim..." Bir an durdu, nefes aldı. Gözlerini kaldırıp Kudret'e baktı. "Berzan..." dedi, sanki zorlanıyormuş gibi. "Beni çok özlediğini söyledi... yalnız kalmak istedi..." Cümleyi tamamladı ama bilerek eksik bıraktı.

"Ben de..." dedi başını hafifçe eğerek. "Kırmak istemedim." Bu cümle her şeyi benim üzerime yıktı. Çenem kasıldı, dişlerimi sıktım. Konuşmak istedim ama nefesim yetmedi. "Yalan söylüyor..." diyebildim zorla. Sesim kısıktı ama içindeki öfke keskin çıkıyordu. Kudret bana baktı. Uzun, sessiz, ağır bir bakıştı. Ama o bakışta karar vardı. Zaten inanmak istediğine inanıyordu.

Helîn başını hafifçe yana eğdi, gözlerini yere indirdi. Rolüne devam ediyordu. "İstersen..." dedi yavaşça, "ben çıkayım." Ama çıkmak için kıpırdamadı. Çünkü çıkmayacaktı. Kudret bir adım içeri girdi. Adımları ağırdı, kararlıydı. "Gerek yok," dedi. Sesi sakindi ama tartışmaya kapalıydı. Gözlerini benden ayırmadan konuştu. "Zaten yarın evleniyorsunuz."

Bu cümle son noktayı koydu. İçimdeki öfke bir anda patladı. Kendimi ileri attım ama başaramadım. Adamlar anında üzerime kapandı. Kollarımı tuttular, geri bastırdılar. Dizlerim tekrar yere çarptı. Nefesim kesildi. Kudret başını hafifçe yana çevirdi. "Yeter," dedi. Sonra Helîn'e baktı. Bu sefer bakışları daha netti. Daha sahipleniciydi.

"Gelinimi," dedi. Bir an durdu. "Gelinlik bakmaya götür oğlum." Helîn'in dudakları bir anlığına kıvrıldı. Çok kısa. Çok küçük bir an. Sonra tekrar başını eğdi. Ve ben... o an gerçekten anladım. Bu oyunda kaybeden bendim.

Bu cümle son noktayı koydu. İçimdeki öfke bir anda patladı. Kendimi ileri attım ama başaramadım. Adamlar anında üzerime kapandı. Kollarımı tuttular, geri bastırdılar. Dizlerim tekrar yere çarptı. Nefesim kesildi. "Saçmalık bu!" dedim dişlerimin arasından. Sesim kısık ama sertti. "Ben bu evliliği istemiyorum!"
Adamların tutuşu sıkılaştı ama gözlerimi Kudret'ten ayırmadım. İçimdeki öfke artık kontrol edilebilir değildi. "Beni zorlayamazsın," dedim. "Bu böyle olmayacak."

Kudret başını hafifçe yana eğdi. Bana baktı. Uzun. Sessiz. Ölçer gibi değil... bitirir gibi. Sonra tek bir adım attı. "Berzan," dedi. Sesi sakindi. "Bir yirmi dört saat daha baygın geçirmek ister misin?" Sözler odanın içinde yankılanmadı. Direkt üzerime çöktü. Çenem kasıldı. Nefesim hızlandı. Bir an sustum. Vücudum hâlâ az önce yaşadıklarının ağırlığını taşıyordu. Başım zonkluyordu. Kaslarım titriyordu.

Vücudum az önce yaşadıklarını hatırladı. O karanlığı, o çaresizliği, o kontrolsüzlüğü... Sanki hâlâ içindeydim, sanki hâlâ çıkamamıştım. Çenem kasıldı, dişlerimi sıktım. Gözlerimi kapattım. Bir anlığına her şey karardı. Sonra açtım. Helîn'e baktım. Ardından Kudret'e. Duvarlar üzerime geliyordu sanki, hava daralmıştı. Nefes almak bile zorlaşmıştı. Kaçacak bir yer yoktu, direnecek gücüm yoktu. Ve en kötüsü... annem. Nefesim titredi, göğsüm sıkıştı. İçimde bir şey çöktü. Yavaşça başımı eğdim. "Tamam..." dedim. Sesim yok gibiydi. Yutkundum, boğazım yandı. "Tamam..." dedim tekrar. Bu sefer daha net ama daha kırık. "Evlenicem..." Kelime dudaklarımdan koparak çıktı. Sanki içimden bir parça sökülüyordu. "İstediğin gibi olsun..." Gözlerimi kapattım. Ve o an... ilk defa gerçekten çaresiz kaldım.

Bir süre kimse konuşmadı. Odanın içinde sadece nefesler vardı. Ağır, düzensiz, yorulmuş nefesler. Sonra kollarımı tutan adamların baskısı gevşedi. Beni bıraktılar. Dizlerimin üstünde kaldım bir an. Sonra yavaşça ayağa kalktım. Bacaklarım titredi, dizlerim boşalacak gibi oldu ama kendimi tuttum. Denge kurmak zor oldu. Ama düşmedim. Başımı kaldırmadım, kimseye bakmadım. Sessizce yanlarından geçtim. Kapıya doğru yürüdüm. Her adımda vücudum itiraz ediyordu ama durmadım.

Koridora çıktığımda ışık daha sert vurdu. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Başım zonkluyordu. En yakın banyoya girdim. Kapıyı kapattım. Ve ilk defa yalnız kaldım. Lavaboya tutundum, parmaklarım seramik yüzeye sıkıca yapıştı. Başımı öne eğdim. Aynadaki yansımama bakamadım bir süre. Sonra yavaşça kaldırdım başımı. Kendime baktım. Yüzüm kan içindeydi. Dudaklarım patlamıştı, kaşım açılmıştı. Gözlerim kızarmıştı. İçinde ne vardı bilmiyordum artık. Öfke mi, nefret mi, boşluk mu... ayırt edemiyordum.

Musluğu açtım. Soğuk su aktı. Ellerimi altına tuttum, sonra yüzüme çarptım. Bir kez. Bir daha. Su tenime değdikçe canım yandı. Kan suyla birlikte akıp gitti, lavaboya karıştı. Kırmızı izler yavaş yavaş silindi. Ama içimde kalan... silinmedi. Derin bir nefes aldım. Dolabı açtım. Temiz bir gömlek aldım. Üzerimdekini çıkardım. Kumaş ağırdı, kanla sertleşmişti. Yere bıraktım. Yenisini giydim. Düğmeleri iliklerken parmaklarım titriyordu ama durmadım. Aynaya bir kez daha baktım. Hazırdım. En azından dışarıdan öyle görünüyordum.

Kapıyı açtım. Koridora çıktım. Helîn oradaydı. Bekliyordu. Hiçbir şey olmamış gibi duruyordu. Sanki az önce yaşananlar bu duvarların içinde kalmış, hiç yaşanmamıştı. Üzerimde gezinen bakışlarını hissediyordum. Fazla sakindi. Bu sakinlik... en çok sinir bozandı.

Bir an baktım ona. Uzun. Sessiz. Gözlerimi kaçırmadım ama konuşmadım. Çünkü konuşacak hiçbir şey kalmamıştı. Yanından geçtim. Omzum hafifçe değdi. Bilerek mi yaptım bilmiyorum ama durmadım. Adımlarım sertti. İçimdeki öfke her adımda biraz daha büyüyordu ama dışarı çıkmasına izin vermedim. Merdivenlerden indik. Konağın içi her zamanki gibiydi. Sessiz, düzenli ve soğuk. Herkes işine bakıyordu ama herkes bizi görüyordu. Bakışlar üzerimizdeydi. Kimse konuşmuyordu ama o sessizlik her şeyden daha çok şey anlatıyordu.

Kapıdan çıktık. Temiz hava yüzüme çarptı ama hiçbir şeyi değiştirmedi. Araba bahçede duruyordu. Anahtar bendeydi. Hiç kimseye bakmadan sürücü koltuğuna geçtim. Kapıyı sertçe kapattım. Direksiyona tutundum. Parmaklarım hâlâ hafif titriyordu. Helîn de diğer kapıdan bindi. Yan koltuğa oturdu. Yine çok yakındı. Yine olması gerekenden fazla. Motoru çalıştırdım. Araba homurdanarak hareket etti. Direksiyonu sıkı tuttum. Gözlerim yoldaydı. Ona bakmadım.

Bir süre sessizlik vardı. Ağır, boğucu bir sessizlik. Sonra başını hafifçe bana doğru eğdi. "Acıktım," dedi. Sesi yumuşaktı. Nazlıydı. Yapaydı. Bir an durdu. Sonra özellikle ekledi. "Kocacığım..." Ellerim direksiyonun üzerinde biraz daha sıkılaştı. Çenem kasıldı. Yola odaklandım. "Bir şeyler yesek mi?" dedi. Sanki normal bir çiftmişiz gibi. Sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi.

"Kes sesini," dedim.

Sesim alçaktı ama sertti duyduğunu ve anladığını umuyordum çünkü susmuştu. En azından ben öyle bekliyordum, ama susmadı. "Gerçekten acıktım," dedi bu sefer daha sakin, daha inatçı bir tonla. "Sabah hiçbir şey yemedim..." Derin bir nefes aldım, içinden üçe kadar sayarak verdim. Gözlerimi yoldan ayırmadım. "Helîn," dedim dişlerimin arasından, "sus."

Ama o yine devam etti. "Bir şeyler yiyelim," dedi. "Sonra nereye istiyorsan oraya gideriz." Direksiyonu daha da sıkı tuttum. Parmaklarım beyazladı. İçimdeki öfke yükseldi ama bu sefer patlamadı. Sadece birikti. Bir süre hiçbir şey söylemedim.

Sonra sinyal verdim. Aracı yavaşça sağa kırdım. Şehrin merkezine doğru girdim. Kalabalık arttı. İnsanlar, ışıklar, sesler... her şey birbirine karıştı. Ama içimdeki sessizlik hâlâ aynıydı. Birkaç dakika sonra arabayı eski taş sokakların olduğu tarafa kırdım. Mardin'in o dar, sarı taşlı yolları... duvarlardan yansıyan ışık, havaya karışan baharat ve mangal kokusu... Tanıdık. Sert. Gerçek.

Küçük bir ciğerci dükkânının önünde durdum. Önünde plastik sandalyeler vardı, içeriden yükselen duman sokağa taşıyordu. Mangalın başında ustalar hızlı hızlı çalışıyor, közün üstünde kızaran etin kokusu havaya yayılıyordu. Gürültü vardı. İnsanlar konuşuyor, tabak sesleri birbirine karışıyordu. Burası gösterişli değildi. Ama gerçekti.

Motoru kapattım. Kapıyı açıp indim. Ayaklarım yere bastığında hâlâ içimdeki gerginlik çözülmemişti. Helîn de indi. Etrafına baktı. Bakışları gezindikçe yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti. Kaşları hafifçe çatıldı. Dudakları ince bir çizgi halini aldı. "Ciddi misin?" dedi. Sesi bu sefer saklanmamıştı. Rahatsızlığı açıktı. Ona döndüm. Gözlerimin içine bakmasını sağladım. Tek bir an bile kaçırmadan. "İşine gelirse," dedim.

Sesim düzdü. Soğuktu. Ne açıklama vardı ne de sabır. Sonra arkamı döndüm. Beklemedim. Onun ne yapacağını umursamıyormuş gibi içeri girdim. Kapıyı geçer geçmez duman yüzüme çarptı. Ciğer kokusu genzimi doldurdu. Gürültü, sıcaklık, hareket... her şey bir anda üzerime yüklendi. Ama bu karmaşa bile içimdeki boşluktan daha gerçekti. İçeride göz gezdirdim. Eski masalar, dar alan, hızlı hareket eden garsonlar... Hepsi alışık olduğum şeylerdi. Bir köşede boş bir masa bulup oturdum. Sandalye hafifçe gıcırdadı. Dirseklerimi masaya yerleştirdim.

Kapıya bakmadım ama geldiğini hissettim. Adımlarını duydum. Taş zeminde çıkan o hafif ses... tereddütlü değildi bu sefer. Sandalyeyi çekti. Plastik ayak zemine sürtündü, kısa bir gıcırtı çıktı. Karşıma oturdu. Hiçbir şey olmamış gibi. Sanki buraya birlikte gelmeyi kendisi istemiş gibi.

Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Bakışlarım sertti, sabitti. Söylemediğim her şey o bakışın içindeydi. Ama o... yine umursamadı. Sırtını sandalyeye yasladı. Üzerine sinen hafif parfüm kokusu, mangaldan yükselen ağır ciğer kokusuna karıştı. Ortamla zıt duruyordu. Fazla temiz, fazla düzenli... buraya ait değil gibi.

Tam o sırada yanımıza bir garson geldi. Elinde bez vardı, hızlı hareketlerle masayı bir kez daha sildi. Bezden gelen deterjan kokusu, közün isli havasına karıştı.

"Ağam hoş gelmişen," dedi başını hafif eğerek. "Buyur, ne emredersen." Sesinde alışılmış bir saygı vardı. Beni tanıyordu."İki porsiyon ciğer," dedim.
Sesim düzdü. "Yanına ne varsa getir." Garson hemen başını salladı. "Baş üstüne ağam, şimdi hazır ederik."

Arkasını döndüğü anda mutfak tarafında hareket hızlandı. Közün üstünde yağ damladı, cızırdama sesi yükseldi. Duman yoğunlaştı. Kısa sürede masa dolmaya başladı. Önce ince doğranmış, sumakla kızarmış soğan geldi. Yanına maydanoz, domates, turşu. Ardından közlenmiş biberler... kabukları hafif yanmış, içi yumuşak. En son sıcak lavaşlar geldi. Buharı hâlâ üstündeydi. Masa bir anda doldu. Helîn önündeki tabaklara baktı. Parmaklarıyla hafifçe masaya dokundu. Sonra başını kaldırıp bana baktı.

"Bunu mu yiyeceğiz?" dedi. Sesinde saklanmayan bir küçümseme vardı. Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim. "Evet. Beğenemedin mi?"

Bir anlık sessizlik oldu. Dışarıdaki gürültü masaya çarpmıyor gibiydi. O an sadece ikimiz vardık. Sonra hafifçe eğildi. Bakışlarını gözlerimin içine sabitledi. Yutkundu. Bu sefer sesi daha kontrollüydü. "Beğendim," dedi. "Sen beğeniyorsan beğendim..." Bir an durdu. Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Sevgilim."

Kelimenin üzerine bastı. Bilerek. İnatla. Çenem hafifçe kasıldı ama tepki vermedim. Tam o sırada garson geldi. Elindeki tepsiyi masaya bıraktı. Ciğer hâlâ cızırdıyordu. Yağ sesi hâlâ duyuluyordu. Kızarmış etin kokusu bir anda her şeyi bastırdı. Helîn garsona döndü."Ben bir kola alabilir miyim?" diye sordu.

Sözünü bitirmesine izin vermedim. "Su," dedim. Sesim sakindi ama sert çıkmıştı. Garson bir an duraksadı. Gözleri bana kaydı. Ne yapacağını anlamaya çalışıyordu. "Su alalım biz," diye devam ettim. "Malum..." Başımı hafifçe Helîn'e çevirdim. Gözlerimi onunkilere sabitledim. "Kola bebeğimize zararlı." Madem oyun oynamak istiyordu, oyun oynardık. Bir an durdum. Bakışlarımı kaçırmadım. "Değil mi sevgilim?" Aynı kelimeyi aynı vurguyla ama bu sefer alayla söyledim. Helîn'in yüzündeki ifade bir anlığına dondu. Dudakları gerildi. Gözlerinde kısa bir sertlik parladı. O an... maskesi kaydı. Ama sadece bir anlığına. Hemen toparladı. Başını hafifçe salladı.

"Evet," dedi. Sesi daha kısıktı. Garson suyu masaya bıraktı. Bardak masaya değdiğinde çıkan ses kısa ve netti. O küçük ses bile aramızdaki gerilimi kesemedi. Ben lavaşı aldım. Elimle kopardım. Ciğeri içine koydum. Hiç acele etmeden ilk lokmayı aldım. Tadını hissettim. Sıcaktı. Yoğundu. Gerçekti.
Helîn birkaç saniye beni izledi. Gözleri üzerimdeydi. Okumaya çalışıyordu. Anlamaya değil... kontrol etmeye. Sonra o da bardağını eline aldı. Parmakları camın etrafını sardı. Suyundan bir yudum aldı. Ve başını hafifçe salladı. Sanki... Bu oyunu kaybetmemek için, her şeye rağmen içinde kalmayı seçmişti.

Ben önümdeki dürümü bitirirken tek bir kelime etmedim. Lokmalarımı yavaş yavaş çiğnedim. Tadını alarak. Bilerek. Sanki başka hiçbir şey yokmuş gibi. Helîn ise dokunmamıştı. Önündeki tabak öylece duruyordu. Ciğer hâlâ sıcaktı. Buharı hafifçe yükseliyordu. Ama o sadece bakıyordu. Ara sıra çatalı eline alıyor, sonra geri bırakıyordu. Yemeğe değil... bana odaklıydı.

Son lokmamı da bitirdim. Lavaşın son parçasını ağzıma atarken çiğneme sesim bile bana fazla geliyordu. Peçeteyi alıp ellerimi yavaşça sildim. Parmaklarım hâlâ hafif titriyordu ama belli etmedim. Suyu aldım, bir yudum içtim. Soğukluk boğazımdan aşağı inerken içimdeki ateşi söndürmedi. Bardağı masaya bıraktım. Camın masaya değdiğinde çıkardığı o kısa, net ses... aramızdaki sessizliği kesmeye yetmedi.

Gözlerimi kaldırdım. Onun tabağına baktım. Hiç dokunulmamıştı. Ciğer hâlâ sıcaktı, yağı hafifçe parlıyordu. Buharı çoktan azalmıştı ama hâlâ yenebilirdi. Ama o... dokunmamıştı. Gözlerimi tekrar ona çevirdim. "Yemeyecek misin?" Sesim düzdü. Ne merak vardı ne de teklif. Sadece bir tespit gibiydi.

Helîn cevap vermedi. Sadece baktı. O bakış... sorgulayan değildi. Hesaplayan, tartan, çözmeye çalışan bir bakıştı. Sanki karşısındaki durumu analiz ediyordu. Bir an bekledim. Sessizlik uzadı. Masanın üzerindeki sıcaklık yerini ağır bir gerilime bıraktı.

Sonra hiç uzatmadım. "Yemiyorsan alıyorum," dedim. Elimi uzattım. Önündeki tabağı kendime doğru çektim. Seramik tabağın masada sürtünürken çıkardığı ses kısa ama rahatsız ediciydi. Lavaşı aldım. Ciğeri içine koydum. Parmaklarım alışkın bir hareketle dürümü sardı. Hiç tereddüt etmeden bir lokma aldım. Helîn'in bakışları üzerimdeydi. Ağırdı. Deliciydi. Ama umursamadım.

Yemeye devam ettim. Her lokmayı yavaşça çiğnedim. Sanki acelem yokmuş gibi. Sanki o bakışların altında ezilmiyormuş gibi. Sanki onun varlığı hiçbir şeyi değiştirmiyormuş gibi. Ama o gözlerini benden ayırmadı, bir an bile gözlerini kırpmıyordu. O bakışın altında yemek yemeye devam ettim. Duman hâlâ havadaydı. Gürültü hâlâ sürüyordu. Ama masamızın etrafında başka bir dünya vardı. Daha sessiz. Daha keskin. Ve o an ilk defa roller değişmiştirmiştim. Rahatsız olan ben değildim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

243okunma 28beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18