63. bölüm / 74
Kader ÇizgisiBölüm 59: Ağaya bak hele.
Bölümler 74Şu an: Bölüm 59: Ağaya bak hele.
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime · Okuduğun bölüm
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mutfakta yaşananların üzerinden birkaç saat geçmişti ama başımdaki o devasa ağrı, yerini konağın taş duvarlarından sızan o sinsi fısıltılara bırakmıştı. Odama çıkıp üstümü değiştirmiş, kendime gelmeye çalışmıştım. Ancak avluya çıkan merdivenlerin başına geldiğimde, aşağıdan gelen boğuk, aceleci sesler adımlarımı durdurdu. Konağın hizmetlileri, kahyası ve avluda dolanan birkaç akraba bir araya gelmiş, başlarını birbirine yaslamış fısır fısır konuşuyorlardı. Seslerindeki o şaşkınlık ve alaycı ton, koridorun yankısıyla doğrudan kulaklarıma kadar ulaştı.
"Kızım gözlerimle görmesem inanmam... Koskoca Aladağların ağası, mutfak taşlarında diz çökmüş!"
"Ağaya bak hele... Bir hizmetçinin, Zelal’in ayaklarına kapanmış yalvarıyordu vallah! Ferhat da başlarında dikilmiş, ağaya hesap soruyordu."
"Töre ve ağalık buraya kadarmış demek... Bir lafıyla Mardin’i titreten adam, marabanın önünde eğilmiş. Rezillik, vallah rezillik..."
Duyduğum her kelime, şakaklarıma dün geceki alkolden daha ağır bir darbe gibi indi. Kulaklarım uğuldamaya, göğsüm öfkeden sıkışmaya başladı. Gururumu, kardeşimi ve o masum kızı kaybetmemek için mutfak zemininde bırakmıştım; ama bu konağın o dedikodu aç kurtları, benim o hakiki pişmanlığımı bir "rezillik" malzemesi yapmış, arkamdan konuşuyorlardı.
Aralarına girdim, ellerimi arkamda birleştirip doğrudan kahyanın tepesine dikildim.
"Hayırdır?" dedim, sesim avluda buz gibi yankılandı. "Sabahın bu köründe ne fısıldıyorsunuz böyle? Konağın işi gücü bitti mi?"
Kahya yutkunmaya çalıştı, ellerini önünde aceleyle birleştirip kekeledi. "Yok ağam... Şey... Günlük işleri konuşuyorduk, çarşı pazar işlerini yani..."
Yüzümdeki o sert ifadeyle kahyaya doğru bir adım daha yaklaştım, sadece yanımdakilerin duyabileceği şekilde konuşmaya başladım. "Bana bakın..." dedim, gözlerimi tek tek üzerlerinde gezdirerek. "Arkamdan iş çevirenin de, fısır fısır laf taşıyanın da nefesini keserim. Bu konakta olan biten her şey bu mutfakta, bu avluda kalacak. Birinizin ağzından dışarıya tek bir kelime kaçtığını duyarsam, yemin olsun o dili ağzınızda barındırmam. Sizi bu memlekette işsiz, aşsız, ekmeksiz bırakırım."
Bakışlarımla hepsinin sinirimi görmesini umuyordum. Korkudan nefes bile alamıyorlardı. “Şimdi herkes defolsun işinin başına, benim de asabımı iyice bozmayın. Hadi!" Tek bir lafımla hepsi neye uğradığını şaşırarak arkalarına bile bakmadan darmadağın oldu.
Ben daha arkalarından öfkeyle solurken, avlunun diğer ucundan sert ayak sesleri geldi. Başımı çevirdiğimde Ferhat’ın bana doğru yürüdüğünü gördüm. Üstünü değiştirmiş, o gitme kararının getirdiği gerginliği üzerinden biraz olsun atmış gibiydi ama gözleri hâlâ tetikteydi. Az önce darmadağın ettiğim kalabalığın kaçışını ve benim o barut gibi duruşumu görmüş olacak ki, yanıma gelip durdu. Ellerini cebine atıp dağılanların arkasından baktı, sonra bakışlarını bana çevirdi.
"Hayırdır kardeşim?" dedi, sesi o sabahki öfkeden uzak, daha sakin ama ne olduğunu anlamaya çalışan bir tonda çıktı. "Sabah sabah kime bu parlaman? Yine kim sıktı canını?"
Onun bana yeniden "kardeşim" demesiyle içimdeki o sert, acımasız ağa bir an duruldu. Göğsümdeki o sıkışma hafifler gibi oldu ama arkamızdan dönen o dedikoduları ona yansıtmak istemiyordum.
Ferhat’ın yüzüne baktım. Az önce mutfakta önlerinde diz çöktüğüm adam şimdi karşımda durmuş, sanki hiçbir şey olmamış gibi bana "kardeşim" diyordu. Onun bu duruşu içimi biraz rahatlatsa da, arkamızdan dönen o lafları bilmesine gerek yoktu. Yüzümdeki o sert ifadeyi bozmamaya çalışarak omuzlarımı dikleştirdim, derin bir nefes verdim."Yok bir şey oğlum," dedim, sesimi normal bir tona çekerek. "Sabah sabah iş güç yerine laf yetiştiriyorlar, ona canım sıkıldı. Topladım hizaya çektim hepsini." Elimi Ferhat'ın omzuna koydum, hafifçe sıktım. “Boşver.”
"Takıldığın şeye bak, bırak konuşsunlar. Biz işimize gücümüze bakalım."
İçimi kaplayan o yorgunluk sesime de yansıdı. Gözlerinin içine bakarak derin bir iç çektim. "İşimiz gücümüz ne bizim Ferhat? Sahi... Bizim bir işimiz var mı?" dedim, sesimdeki o sitemkâr ve yorgun tonu gizlemeyerek. Ferhat lafımı duyunca duraksadı, ardından yüzünde o eski, özlediğim hınzır gülümsemelerden biri belirdi. Gözlerini kısıp bana baktı, omuzlarını hafifçe silkti.
"Valla benim var kardeşim," dedi gülümseyerek. "Benim yapacak dünya kadar işim var, seni bilemem artık." Onun bu neşeli ve her şeyi arkada bırakmak isteyen tavrı, sabahın o bütün kasvetini, arkamızdan fısır fısır dönen o dedikoduların zehrini bir anda dağıtıverdi.
Ferhat’ın o hınzır haline bakıp gayriihtiyari güldüm. Başımı iki yana sallayarak omzuna hafifçe vurdum ve alaycı bir tavırla takıldım. "Aman, ne iş ama... Sorma. Dünya kurtaracaksın sanki başımıza."
Ferhat hiç istifini bozmadı, göğsünü gere gere sırıtmaya devam etti."Valla öyle deme kardeşim," dedi, keyifle göz kırparak. "Fıstık gibi şarap evim var benim Diyarbakır’da, daha ne istiyorsun? Millet o şarapları tadabilmek için sıraya giriyor, senin ağalığına benzemez bu."
Ferhat’ın o kasıla kasıla konuşmasına bıyık altından güldüm, sonra gözlerimi kısıp lafı gediğine koydum. "Ulan fıstık gibi şarap evin var da, ne hikmetse mekanın bütün faturasını hâlâ bu konak ödüyor Ferhat. Ticaretine hayran kaldım vallah; kârı sana, zararı Aladağlara..."
Ferhat’ın yüzündeki o sırıtış bir an donar gibi oldu, gözlerini devirdi. Omzuna vurup güldüm. Bu hareketim karşılığında gülümseyerek konuşmaya başladı. "Hadi yürü, bir kahve ısmarla bize de içelim. Sabah sabah çenen açıldı iyice ağam."
"Dışarı niye çıkıyoruz lan?" dedim, mutfak kapısına doğru kafamı sallayarak. "Zelal yapardı ya kahveleri, elinin lezzeti başkadır onun. Çağır yapsın bize iki okkalı kahve, avluda içelim."
Ferhat bunu duyar duymaz adeta koruyucu bir aslan gibi önüme geçti. Kaşlarını çatarak, yarı ciddi yarı şakayla karışık bana doğru çemkirdi:
"Hop, yavaş gel ağam! Karımı rahat bırak lan! Sabah sabah daha yeni topladı kız kendini, git kendi kahveni kendin yap."
"Karım" lafını duyunca kollarımı göğsümde bağlayıp tek kaşımı kaldırdım. Yüzümdeki o alaycı ifadeyle konuşmaya başladım. “Bak şuna... Ne ara karın oldu lan senin? Düne kadar 'Zelal de Zelal' diye peşinde dolanıyordun, iki dakikada nikahı kıydın da benim mi haberim yok?"
Ferhat elini ensesine atıp hafifçe sırıttı, ama gözlerindeki o korumacı tavır gitmemişti. "Ulan abimsin mabimsin ama iki dakika mutfakta diz çöktün diye hemen gevşeme," dedi bana doğru yaklaşarak. "Gönlümüz bir bizim, gerisi prosedür. Sen git de acı kahveni kendin pişir, benim hatunumu da yorma sabah sabah."
Ferhat’ın o "benim hatunumu da yorma" deyişine ve bana laf yetiştirmeye çalışmasına karşılık kahkahamı tutamadım. Başımı iki yana sallayarak ona doğru bir adım attım, gözlerimi kısıp dalga geçmeye devam ettim.
"Laflara bak be..." dedim, Ferhat’ın omzuna dirseğimi yaslayarak. "Daha dün arkamda 'Ağam da ağam' diye dolanan çocuk, bugün gelmiş karşımda kabadayılık taslıyor. Hatununmuş... Ulan daha kızın parmağına bir yüzük bile takamamışsın, gelmişsin burada bana racon kesiyorsun."
Yüzündeki o hafif kızarıklığı görünce iyice keyiflendim, sesimi biraz daha alaycı bir tona çektim: "Gidip kendim pişirecekmişim..." Başımı kapıya doğru çevirdim. "Düş önüme, dışarı kahvaltıya gidelim. Hem şu senin fıstık gibi şarap evinin faturalarını bir konuşalım."
Konaktan çıkıp kapının önünde duran siyah Range Rover’a doğru yürürken, Ferhat adımlarını yavaşlattı. Arabaya, sonra bana, en son da konağın garaj tarafına doğru bakıp ters ters söylendi. Kapıyı hırsla açıp yolcu koltuğuna binerken bana doğru çemkirdi:
"Oğlum senin kaç tane araban var lan? Her gün kapıya başka araba çekiyorsun! Dün altındaki o spor Toyota GT86 neydi, bugün bu ne? Aladağların parası arabalara gidiyor vallah, biz orada bir şarap evi işletelim diye canımız çıksın!"
Onun bu söylenmesine gülerek sürücü koltuğuna geçtim. Anahtarı yuvasına yerleştirip motoru çalıştırırken bıyık altından sırıttım. "Ha bir de kırmızı Ferrari! Ferrari nerede lan?"
"Helal olsun sana, garajdaki her arabayı tek tek saymışsın," dedim, gaza biraz daha yüklenip Range Rover'ı Beyazsu yoluna doğru sürerken. "Ferrari garajda, rahat rahat dinleniyor aslanım. Mardin'in bu taşlı yollarında altını mı sürteyim her gün? O özel günler için."
Ferhat gözlerini devirip arkasına yaslandı, hayretle söylendi. "Özel günmüş... Lan alt tarafı araba bu, esirgeyip duruyorsun."
Ferhat’ın "alt tarafı araba" lafını duymamla birlikte direksiyondaki ellerim kasıldı. Kaşlarımı çatarak ani bir hareketle kafamı ona doğru çevirdim; gözlerimde adeta kutsal bir şeye hakaret edilmiş gibi bir ifade vardı.
"Ne demek lan alt tarafı araba?" diye çıkıştım, sesim birden ciddileşmişti. "Ferrari oğlum o! Doğru konuş, çarpılırsın vallah! Sıradan bir demir yığınından bahsetmiyorsun burada, bir mühendislik harikasından bahsediyorsun."
Ferhat benim bu ani ve aşırı yükselişime anlam veremeyerek koltukta hafifçe geriye kaçtı. Ben ise vites büyütmüş, adeta bir araba gurmesi gibi parmaklarımla sayarak opsiyonlarını sıralamaya başlamıştım bile:
"Bak iyi dinle, o garajda yatan makinede ne var biliyor musun sen? Carbon fiber yarış koltukları var, her virajda seni cuk diye sarıyor. Direksiyon tamamen Formula 1 teknolojisi, üzerindeki her tuş ayrı bir dünya. Hele o 'Rosso Corsa' kırmızısı boyası... Özel katmanlı boya oğlum o, güneşte ayrı parlar, gölgede ayrı parlar."
Gaza hafifçe yüklenip Range Rover'ı altımızda hissettirirken heyecanla devam ettim:
"Jantlar özel dövme alüminyum, frenler karbon seramik... Sırf o frenlerin parasıyla senin şarap evinin bir yıllık faturasını öderiz lan biz! Motorunun o kükreyişini, egzoz sesini hiç saymıyorum bile. Sen gelmiş bana burada 'alt tarafı araba' diyorsun!"
Ferhat hiçbir şey diyemeden, ağzı hafifçe açık, gözlerini fal taşı gibi açmış bir halde beni izliyordu. Benim gibi sert, ciddi bir ağanın bir araba için çocuk gibi heyecanlanıp adeta destan yazmasını şaşkın şaşkın dinledikten sonra, yutkunarak arkasına yaslandı.
Ferhat, saydığım onca özelliğe, karbon seramik frenlere falan zerre etkilenmemiş gibi boş boş yüzüme bakmaya devam etti. Sonra derin bir nefes alıp elini sabırsızca salladı, o lüks detayların hiçbirini umursamadığını açıkça belli eden o düz tavrıyla konuştu:
"Vallah Berzan, bir bok anlamadım dediklerinden. Karbon marbon dedin, kafamı şişirdin sabah sabah. Altı üstü dört tekeri var işte."
Karnını tutup koltuğa iyice yayıldı, gözlerini yola çevirip asıl derdine geri döndü:
"Sen onu bunu bırak da, ne yiyeceğiz, nerede yiyeceğiz onu söyle bana. Açlıktan arabayı kemireceğim şimdi, Ferrari'nin boyası karın doyurmuyor."
Ferhat’ın o dümdüz, kalas haline bakıp gözlerimi devirdim, bıyık altından sırıterek lafı gediğine koydum:
"Ulan senin gibi adama Ferrari anlatan bende kabahat zaten... Şarap evi işletir güya ama ruhu hâlâ tam bir köylü!" Gaza yüklenip aracı Beyazsu yoluna doğru sürerken, sesimi iyice Mardin şivesine bükerek dalga geçmeye devam ettim. "Beyazsu'ya gidiyik ağam. Şüle buz gibi suyun ortasında tahtlara oturup serpme köy kahvaltısı yiyek, diline dişine uygundur?"
Ferhat benim bu şiveli çıkışıma ve laf sokmama karşılık önce bir afalladı, sonra yüzüne geniş bir tebessüm yayıldı. Koltukta iyice rahatlayıp keyifle arkasına yaslandı.
"Uygundur Berzan Ağam, hem de nasıl uygundur!" dedi, iştahla yutkunarak. "Hele o sıcak tandır ekmeğiyle tulum peyniri varsa, senin o Ferrari’nin karbon koltuklarından daha çok sarar beni, bilesin." Yol boyu akan o yeşilliklerin içinden geçip Beyazsu’nun gürül gürül akan, insanı ferahlatan su sesine doğru yaklaşmaya başladık.
Ferhat birden dikleşti, gözlerini yoldan ayırıp endişeli ve ciddi bir ifadeyle bana döndü. Az önceki o iştahlı, neşeli halinden eser kalmamıştı. Beyazsu’nun gürül gürül akan su sesleri artık kulaklarımıza gelirken, Ferhat boğazını temizleyip konuyu o hiç açılmasını istemediğim yere getirdi.
"Berzan..." dedi, ses tonu aniden ciddileşerek. "Sonunda geldik sayılır ama... Lafı dolandırmayacağım. İlayda işini ne yapacaksın oğlum? Kız hâlâ senden bir adım, net bir cevap bekliyor. Bu mesele böyle havada kaldıkça herkesin gerginliği iyice tırmanıyor, bilesin."
Range Rover'ın direksiyonunu tutan ellerim lafı duymamla birlikte kasıldı. Ne zaman kafamı dağıtmaya, biraz nefes almaya çalışsam, birileri o bitmek bilmeyen dertleri önüme sermek zorunda sanki... Gözlerimi yoldan ayırmadan derin bir nefes aldım.
Ferhat’ın o ciddi ve sorgulayan bakışlarına karşılık, direksiyonu sertçe kırıp arabayı Beyazsu’nun gürül gürül akan suyunun hemen kenarındaki boş bir yere yanaştırdım. Motoru durdurup el frenini çektim, tık sesiyle birlikte derin bir nefes alıp Ferhat’a doğru döndüm.
Yüzümde o Aladağların taviz vermez, gözü kara gülümsemesi vardı. "Dayanacağım kapısına, ya benimsin ya benim diyeceğim!" dedim, sesimdeki kararlılık arabayı doldururken. "Götüreceğim, basacağım nikahı, bitecek bu iş. Öyle havada kalmak falan bana göre değil, biliyorsun."
Ferhat lafımı duyunca şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı, ne diyeceğini bilemez halde kalakaldı.
Ben ise arabanın anahtarını cebime atıp kapıyı açtım, buz gibi suyun serinliği anında yüzümüze vurdu. "Hadi, düş önüme," dedim arabadan inerken. "Açlıktan ölecektin, önce karnımızı doyuralım hele."
Bölüm etkileşimi
