65. bölüm · Kader Çizgisi

Bölüm 61: Yunan Tanrısı

Eliz’in Hikayeleri

Bölümler
1 Tanıtım 🔗 2 - UYARI - 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir 4 Bölüm 2 - İlaç 5 Bölüm 3 - Karar 6 Bölüm 4 - Terkediliş 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin. 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan 12 Bölüm 10 - Vicdan payı 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle? 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı 16 Bölüm 14: Çatışma 17 Bölüm 15: Helin Rezan 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca 20 Bölüm 18: Şarap Evi 21 Bölüm 19: Tehdit 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları 23 Bölüm 21 - Yüzleşme 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın. 28 Bölüm 26: İndir o silahı. 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan 30 Bölüm 28: Duru Neva 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş 33 Bölüm 31: Annem! 34 Bölüm 32: ilayda'm 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik 36 Bölüm 34: Yalan İfade 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm) 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat 40 Bölüm 37: Ateş kim? 41 Bölüm 38: İlayda nerede? 42 Bölüm 39: İtalya 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi 49 Bölüm 46: Son Kurşun 50 Bölüm 47: Berzan ağam 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak? 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış? 53 Bölüm 50: Hanımağam 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür! 55 Bölüm 52: Dedikodu 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı 58 Bölüm 55: Gece Misafiri 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası 62 Bölüm 58: Sabahın Körü 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele. 64 Bölüm 60: Davet 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan 74 (Final) Bölüm 70: Ailem

Arabayı sokağın girişine doğru öyle bir sürdüm ki, lastiklerin taşa sürtünme sesi koca mahallede yankılandı. Beylerbeyi Konağı’nın dik yokuşunu tırmanıp o sokağa kıvrılacaktım ki, gördüğüm manzara karşısında ayağım frene kendiliğinden gömüldü.

Range Rover öne doğru sertçe yığılırken, gözlerimi sokağın girişini kapatan o kalabalığa diktim.
Sokağın başı, siyah takım elbiseli, belleri silahlı en az on-on beş adam tarafından adeta bir etten duvar gibi örülmüştü. Önlerinde de iki tane lüks, siyah sedan araç yolu tamamen kapatacak şekilde enlemesine park edilmişti. Bu adamlar ne bizim aşirettendi ne de Beylerbeylerinin sıradan korumalarıydı. Yabancıydılar. Mardin’in bu dar sokağında usulsüz bir barikat kurulmuştu.

Direksiyonu sıkan parmaklarım hırstan bembeyaz kesildi. Kapıyı sertçe açıp arabadan indim. Takım elbisemin ceketini arkaya doğru savurarak, gözümü bile kırpmadan adamların üzerine doğru yürümeye başladım.

"Çekin şu arabaları önümden!" diye bağırdım, sesim dar sokakta yankılanırken. "İlayda'yi görmem lazım!"

Ben yaklaşırken, adamların ortasından iri yarı, yüzü yara izli bir tanesi öne çıktı. Elini saygısızca ceketinin önünde birleştirip buz gibi bir ifadeyle yüzüme baktı. Geri adım atmaya hiç de niyetli görünmüyordu.

"Kusura bakma Berzan Ağa," dedi, sesindeki o ukala ve emir kulu ton içimdeki canavarı uyandırmaya yetti. "Ağamın kesin talimatı var. Bu gece sokağa kuş uçurtulmayacak. Hele ki Aladağlardan kimse bu kapıya adımını atmayacak. Zorluk çıkarma, dön git."

Duyduğum sözlerle birlikte gözlerim tamamen karardı. İlayda içeride gelinlik gibi süslenmiş beni beklerken, Cihan Beylerbeyi arkamızdan kurduğu o tezgahın etrafına barikat ördürmüştü.

"Cihan Beylerbeyi kim oluyor da benim yolumu kesiyor!" diyerek adamın üzerine yürüdüm, elim doğrudan belimdeki silaha doğru kayarken sokaktaki gerilim bir anda barut fıçısına döndü. Adamların hepsi aynı anda ellerini ceketlerinin içine attı.

Bu sokaktan geçiş yoktu; en azından şimdilik, kan dökülmeden bu barikat aşılmayacaktı. Yara izli adamın yüzündeki o ukala ifade bozulmazken, arkasındaki adamlar da bana doğru bir adım atıp ellerini ceketlerinin altında sabitlediler. Mardin’in dar sokağında, iki büyük aşiretin ortasında patlamaya hazır bir bomba gibi duruyorduk.

Gözlerim hırstan dönmüş bir halde adamın üzerine dikildi. Silahı çekip burayı birbirine katmak, o barikatı eze eze geçmek işten bile değildi ama içeride İlayda’nın, küçük Duru’nun olduğunu bilmek elime kelepçe vuruyordu. Dişlerimi birbirine vurarak geri bir adım attım, parmağımı adamın yüzüne doğru sallayarak gürledim:

"Sizin bu ağanız çok olmaya başladı! Cihan Beylerbeyi’ne söyleyin, Aladağların Berzan’ının yolunu kesmek ne demekmiş çok yakında öz çocuklarından öğrenecek! Bu sokakları ona dar etmezsem adam değilim!"

Arkamı dönüp hırsla Range Rover’a doğru yürüdüm. Kapıyı adeta yerinden sökercesine açıp kendimi koltuğa fırlattım. Motoru öyle bir çalıştırdım ki araba güçlü bir gürültüyle kükredi. Vitesi geriye takıp sokağın girişinden sert bir manevrayla çıktım.

Kafamın içi yanıyordu. Cihan bu cesareti nereden bulmuştu? Kiminle, neyin pazarlığını yapıyordu da benim yoluma adam dikiyordu? Bu düğümü çözecek, bu yalanları kökünden söküp alacak tek bir kişi vardı şu an Mardin’de. Bendeki bu deli öfkeyi dindirmese de yönünü bulduracak, bana akıl verecek tek kişi... Devin.

Gaza sonuna kadar basıp arabayı Mardin’in karanlık yollarında Devin’in mekanına doğru sürmeye başladım. Bu gece burada kan akacaktı, kaçarı yoktu; ama önce neyle savaştığımı bilmem gerekiyordu.

Arabayı mekanın önüne sertçe yanaştırıp indim. Öyle bir öfkeyle yürüyordum ki bastığım taşlar bile eziliyor gibiydi. Kapının önüne geldiğimde hiç beklemeden, adeta alacaklıymışım gibi ahşap kapıyı peş peşe, yumruklarımla gümlettim.

Kapı ardına kadar açıldığında karşıma Devin’in mutfaktaki en eli ayağı olan yardımcısı, emektar Rozerin çıktı. Beni böyle üstüm başım dağılmış, gözlerim dönmüş bir halde kapıda görünce kadının rengi bir anda attı, elindeki bez parçası parmaklarının arasında sıkıştı.

Hiçbir nezaket kuralına ya da selama ayıklayacak vaktim yoktu. Rozerin’in bir şey demesine fırsat vermeden, doğrudan içeriye doğru bir adım atıp gürledim:

"Benim kuzen nerede Rozerin? Devin nerede, içeride mi?!"

Rozerin ürkekçe geri çekilirken eliyle konağın derinliklerini işaret etti, sesindeki şaşkınlığı gizleyemeyerek hemen cevap verdi: "Berzan Ağam... Hayırdır inşallah, bu ne haldir? Devin ağam arkadadır... Arka bahçede hanımağamla birlikte oturuyorlar, kahve içerler." Rozerin’e başka bir şey demeden, hızlı adımlar ile koridoru hızla yürüyerek doğrudan arka bahçeye açılan kapıya doğru ilerledim.

Arka bahçenin kapısından çıktığımda, taş avlunun serinliğinde ışıkların altında oturan Devin’i ve yengemi gördüm. Karşımda oturan, Devin’in yanındaki o cesaretli duruşlu, aşiretin gerçek sahibi bu konağın gerçek hanımağası, yani Devin’in eşiydi.

Beni böyle darmadağın, soluk soluğa bahçeye girerken gördüklerinde ikisinin de elindeki fincanlar havada kaldı. Devin kaşlarını çatıp hızla ayağa kalktı. Hanımağa ise yerinde dikleşerek, o asil ve sakin tavrıyla yüzüme baktı.

"Kuzen? Bu ne hal, ne bu şiddet? Ne oluyor?" diye sordu Devin, endişeli bir sesle bana doğru yürürken.

Ceketimi hırsla arkaya doğru savurup masanın başındaki boş sandalyeye elimi vurdum. İçimde sabahtan beri biriken o zehri kusmanın zamanı gelmişti.

"Daha beter oldu, arkamdan iş çevrilmiş!" dedim, sesimdeki öfke bahçenin duvarlarında yankılanırken. Doğrudan ikisinin gözlerinin içine bakarak olayı anlatmaya başladım:

"Sabahtan beri İlayda’nın peşindeyim. Telefonu kapalıydı, Beylerbeyi Konağı’na gittim. Ev darmadağın, yardımcı kadın koşa koşa geldi; 'Ağam, tüm aile çarşıya döküldü, bu gece çok önemli bir davet var' dedi. Ne daveti olduğunu o da bilmiyor. Sonra holdinge geçtim, akşama kadar çalıştım. Tam o sırada İlayda’dan mesaj geldi; 'Müsait oldum, beni istemeye geliyorsunuz ya, hazırlık yapıyorum' yazmış!"

Devin’in gözleri şaşkınlıkla açıldı. Hanımağa ise duyduklarıyla oturduğu yerde hafifçe öne doğru eğildi.

"Ben daha kimseye, aşirete tek kelime etmemişken kız bizim istemeye geleceğimizi sanıyor!" diye devam ettim, dişlerimi sıkarak. "Telefon açtım, 'Ne istemesi?' dedim. Cihan eniştesi sabah buna bizzat 'Hazırlan İlayda, seni istemeye gelecekler' demiş! Telefonu kapatıp hemen Range Rover'a atladım, konağın sokağına gireyim dedim... Ama sokağın başını yabancı, silahlı on beş adamla kapatmışlar. Cihan Beylerbeyi’nin kesin emri varmış, Aladağlardan kimse o sokağa adım atmayacakmış! İlayda içeride beni bekliyor, süslenmiş... Ama kapıda barikat var! Sorarım size, arkamdan ne dolaplar dönüyor? Cihan bu cesareti kimden alıyor, bu gece o konağa kimi kabul ediyorlar?!"

Ben daha nefesimi bile alamadan, masanın diğer ucundan, Devin’in karısı —aynı zamanda Cihan Beylerbeyi’nin öz kız kardeşi olan— Ayzem oturduğu yerde dikleşti. Gözlerinde ne bir şaşkınlık ne de bir korku vardı; aksine, abisinin bu tehlikeli ve cüretkar hamlesini duyunca dudaklarında gururlu, meydan okuyan bir tebessüm belirdi.

Fincanını tabağına yavaşça bırakırken bana baktı ve o kendinden emin sesiyle mırıldandı:

"Helal olsun abime..."

Ayzem’in o buz gibi, meydan okuyan bakışlarını üzerimde hissettiğimde içimdeki o deli öfke anında yerini sert bir temkinliliğe bıraktı. Karşımda oturan kadın sıradan bir aşiret kızı değildi; Ayzem, Mardin’in en belalı, dediği dedik kadınıydı. Onun bir lafıyla nelerin altüst olabileceğini, o sakin duruşunun arkasında nasıl bir tehlike barındırdığını bu memlekette bilmeyen yoktu. Aladağların Berzan’ı bile olsam, Ayzem’in sınırlarını zorlamak akıl kârı değildi.

Attığım o sert adımı yavaşça geri çektim, sesimin tonunu anında düşürüp saygılı ama hâlâ hakkını arayan bir kıvama getirdim.

"Yapma böyle yenge..." dedim, sesimdeki o hırçınlığı dizginlemeye çalışarak. "Abinin büyüklüğüne, cüretine lafım yok, eyvallah. Ama içerideki benim namusum, benim sevdiğim kadın. İlayda beni bekliyor diyorum. Cihan abim arkamdan iş çevirip yoluma barikat kurdurmuş. Sen söyle, bu Aladağlara yakışır mı? Sana saygım sonsuz ama bu iş böyle yarım kalmaz."

Ayzem, yüzündeki o sarsılmaz ve gizemli ifadeyi hiç bozmadan fincanını masaya bıraktı. Gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti ve her kelimenin üzerine basarak, adeta bombayı kucağımıza bırakıverdi:

"E haberim vardı ya zaten benim..." dedi, dünyanın en normal şeyini söylüyormuş gibi. "Abimin o sokağı kime, niye kapattığını da, bu gece o konağa kimin geleceğini de gayet iyi biliyorum Berzan."

Ayzem’in bu rahat itirafıyla birlikte bahçede adeta zaman durdu. Ama benden önce asıl patlama hemen yanındaki adamdan geldi. Devin, karısının kurduğu bu cümleyle birlikte zınk diye olduğu yerde kaldı. Karısının yüzüne öyle bir şaşkınlık ve inanamayan gözlerle baktı ki, sanki ilk defa yabancı bir kadın görüyordu.

"Ne?!" dedi Devin, sesindeki şaşkınlık bir anda yerini hafif bir öfkeye bırakırken. "Ayzem, sen ne diyorsun? Senin haberin var mıydı yani bu işten? Bana niye tek kelime etmedin?"

Ayzem, Devin’in bu hesap soran çıkışına karşılık hiç istifini bozmadı. Arkasına rahatça yaslanıp, gözlerini benden ayırmadan dudaklarına muzip ve dalga geçer gibi bir tebessüm kondurdu. Elini hafifçe havada sallayarak adeta yangına körükle gitti.

"Ayol ne var bunda?" dedi, sesindeki o umursamaz, iğneleyici tonla. "Kızı bir yerde görmüş, beğenmişler; bu gece de resmi olarak istemeye geliyorlar işte. Abim de dünürlerine layık, sessiz sakin bir merasim olsun diye sokağı kapattı, adet yerini bulsun diye."

Duyduklarımla ellerimi hırsla yumruk yaptım, dişlerimi birbirine bastırdım ama Ayzem durmaya niyetli değildi. Beni tam damarımdan yakaladığını biliyordu ve delirtmek için asıl darbeyi sona saklamıştı. Bakışlarını ağır ağır üzerimde gezdirip, nispet yapar gibi iç çekti:

"Hem gelen adamı da bir görseniz... İsteme bahane, çocuk resmen bir içim su. Yani nasıl anlatsam... Yunan tanrısı gibi falan! Boy, pos, karizma ne ararsan var. İlayda’nın yanına da öyle bir yakışır ki, abim de haklı olarak hemen buyur etti tabii."

"Ayzem yenge!" diye kükredim. Bu sefer gözüm tamamen kararmıştı, yenge menge dinleyecek halim kalmamıştı. Damarlarımdaki kanın çılgın gibi pompalandığını hissediyordum. Kulaklarımdan alevler yükseliyordu sanki. "Yunan tanrısı kim ulan?! Kim o adam, kim benim olan kadının eşiğine adım atıyor?! Devin, tut karını yoksa yenge falan dinlemem, vallahi bu gece Mardin’i yakarım!"

Devin de duyduklarıyla şoka girmiş bir halde bir bana, bir de bana bakıp bıyık altından gülen karısına bakıyordu. Ayzem ise benim bu çıldırmış halimi büyük bir keyifle izliyordu.

Ayzem benim bu çıldırmış halime, gözlerimden saçılan ateşe bakıp istifini zerre bozmadı. Aksine, keyifle kahvesinden bir yudum daha alıp fincanı masaya bıraktı. Benim öfkeden soluyan halimi tamamen görmezden gelerek, yangına adeta benzin dökmeye devam etti.

"E yalan mı Berzan?" dedi, omuzlarını hafifçe silkerek, sesindeki o iğneleyici tondan ödün vermeden. "Bizim İlayda da az güzel kız değil hani; huyu güzel, soyu güzel... Tabii ki onun da yanına şöyle yakışıklı, endamlı, boylu boslu biri lazım. Gelen çocukla yan yana gelseler, valla Mardin’de parmakla gösterilirler. Abim de kızın istikbalini düşünüyor nihayetinde."

"Ayzem!" diye kükredi bu kez Devin. O bile karısının bu kadar ileri gitmesine dayanamamış, araya girip beni tutmak için önüme barikat kurmuştu. "Yeter, adamı delirteceksin! Kim bu adam, doğru düzgün anlat şunu!"

Ben ise olduğum yerde resmen kaskatı kesilmiştim. Kulaklarım uğulduyor, şakaklarımdaki damarlar hırstan çatlayacak gibi zonkluyordu. Yunan tanrısıymış, endamlıymış... Kim oluyordu da benim canımdan çok sevdiğim kadının, benim İlayda’mın yanına yakıştırılıyordu?

"Endamını da, istikbalini de başlatmasınlar şimdi!" dedim, sesim o koca avluyu sarsarken. Gözlerimi Ayzem’den ayırmadan, arkamı dönüp doğrudan kapıya doğru hamle yaptım. "Devin, çekil önümden! O barikatı da, o Yunan tanrısını da o konağın tavanına çivilemezsem Aladağların Berzan’ı demesinler bana!"

Ben kapıya doğru hırsla atılmışken, Ayzem arkamdan öyle bir kahkaha attı ki ayaklarım öfkeden yere çakıldı. Resmen benimle eğleniyor, delirmemi bir tiyatro izler gibi keyifle seyrediyordu.

"Aman aman, Aladağların öfkesi de pek bir acıymış!" dedi Ayzem, ellerini hafifçe çırparak. "Gidip ne yapacaksın Berzan? Sokaktakileri silahla mı tarayacaksın? Abimin adamlarına kurşun mu sıkacaksın? Kız zaten süslenmiş püslenmiş, damat adayını bekliyor. Sen orada anca sokağın başında nöbet tutarsın bu sinirle."

Devin, benim ellerimin tekrar silaha gittiğini görünce hemen araya girdi. Göğsüme iki elini birden dayayıp beni sertçe geriye doğru itti, bir yandan da başını arkaya çevirip karısına çıkıştı.

"Ayzem! Vallahi dilinin bağını koparırım senin, sus artık! Adamı katil mi edeceksin gece gece?"

Devin beni durdurmaya çalışırken, gözlerinin içine bakıp dişlerimin arasından tısladım: "Devin, bırak! Bırak, yengemin dili çok uzadı, o abisinin arkasına sığındığı barikatı gidip tek tek o adamların arkasına..."

"Berzan, sakin ol diyorum!" diye kükredi Devin, beni omuzlarımdan sıkıca kavrayarak bahçenin köşesine doğru çekti. "Baksana şuna, seninle dalga geçiyor, seni kışkırtıyor görmüyor musun? Ayzem’in huyunu bilmez misin sen? Ateşe körükle gidiyor ki hata yapasın. Bir dur, soluklan. Hele bir öğrenelim işin aslını. Cihan abim durup dururken arkandan böyle bir işe kalkışmaz, vardır bir bit yeniği. Sen şimdi o kafayla gidersen o sokakta kan akar, İlayda’yı da tamamen kaybedersin!"

Ben hala sokağın başındaki o yabancı adamları ve Ayzem'in "Yunan tanrısı" lafını düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum ama Devin’in göğsümdeki sarsılmaz eli beni bir anlığına da olsa durdurmayı başarmıştı.

Ayzem, Devin’in beni sakinleştirmeye çalışan o telaşlı haline ve benim soluk soluğa kalmış öfkeme bakıp keyifle omuz silkerek arkasına yaslandı. Dudaklarındaki o muzip tebessüm iyice büyürken, sanki kaçan büyük bir fırsata acıyormuş gibi gayet mutlu ve neşeli bir tonla iç çekti.

"Ay, yakışıklı çocuktu oysaki... Yazık olacak," dedi, sesindeki o dalga geçen tatlı tınıyı hiç gizlemeden. "İlayda ile de yan yana ne güzel dururlardı, tüh. Neyse, senin o Aladağ öfken yüzünden çocuğun endamını göremeyeceğiz desene."

"Ayzem!" diye gürledi Devin bu kez, karısına uyarı dolu sert bir bakış fırlatarak. "Hâlâ konuşuyor ya! Hatun, valla Berzan’dan önce ben devireceğim masayı, sus artık!"

Ben ise olduğum yerde resmen alev alıyordum. Ayzem’in o mutlu, rahat tavırları ve "yakışıklı çocuktu oysaki" deyişi beynimin içindeki son mantık kırıntılarını da yakıp kül etmişti. Devin’in göğsümdeki ellerini hırsla yana doğru itip bir adım geri çekildim.

"Yazık olacak tabi yenge, hem de çok yazık olacak!" dedim, sesimdeki o karanlık ve ölümcül tona bu kez engel olamayarak.