59. bölüm / 74
Kader ÇizgisiBölüm 56: Mardin Kalesi
Bölümler 74Şu an: Bölüm 56: Mardin Kalesi
- 1 Tanıtım 🔗167 kelime
- 2 - UYARI -286 kelime
- 3 Bölüm 1 ⛓️ Zehir1.821 kelime
- 4 Bölüm 2 - İlaç761 kelime
- 5 Bölüm 3 - Karar1.101 kelime
- 6 Bölüm 4 - Terkediliş949 kelime
- 7 Bölüm 5 - Merhaba. Ben Helin.1.967 kelime
- 8 Bölüm 6 - Sevgili Berzan1.753 kelime
- 9 Bölüm 7 - Hatırlamıyorum1.115 kelime
- 10 Bölüm 8 - Yandım Gönlüm1.230 kelime
- 11 Bölüm 9 - Nişanlıyız Biz Berzan2.490 kelime
- 12 Bölüm 10 - Vicdan payı2.508 kelime
- 13 Bölüm 11: Evlenecek misin benimle?1.767 kelime
- 14 Bölüm 12 - Amerika Yolcusu1.140 kelime
- 15 Bölüm 13 - Ağa Toplantısı1.786 kelime
- 16 Bölüm 14: Çatışma1.918 kelime
- 17 Bölüm 15: Helin Rezan1.901 kelime
- 18 Bölüm 16: Azade Barzani Aladağ1.686 kelime
- 19 Bölüm 17: Alo? Kudret amca1.053 kelime
- 20 Bölüm 18: Şarap Evi1.305 kelime
- 21 Bölüm 19: Tehdit1.711 kelime
- 22 Bölüm 20: Konağın kapalı kapıları1.304 kelime
- 23 Bölüm 21 - Yüzleşme2.581 kelime
- 24 Bölüm 22 - Gelinlik Mağazası2.391 kelime
- 25 Bölüm 23 - Helin’in Sonu1.170 kelime
- 26 Bölüm 24 - Beklenmedik Misafir2.470 kelime
- 27 Bölüm 25: Emanetimi evine saklamışsın.1.768 kelime
- 28 Bölüm 26: İndir o silahı.1.475 kelime
- 29 Bölüm 27: Yalnız değilsin Berzan2.236 kelime
- 30 Bölüm 28: Duru Neva2.952 kelime
- 31 Bölüm 29: Ateş Enzo Yıldırım2.442 kelime
- 32 Bölüm 30: Yeniden Doğuş2.530 kelime
- 33 Bölüm 31: Annem!1.705 kelime
- 34 Bölüm 32: ilayda'm1.407 kelime
- 35 Bölüm 33: Sonsuz Sessizlik1.706 kelime
- 36 Bölüm 34: Yalan İfade3.254 kelime
- 37 Bölüm 35: Çilingir Sofrası2.901 kelime
- 38 💋 İlk adım, ilk yangın 🔥(Ferhat & Zelal -Özel bölüm)1.745 kelime
- 39 Bölüm 36: Kalbimden sana kalan son hayat1.404 kelime
- 40 Bölüm 37: Ateş kim?1.687 kelime
- 41 Bölüm 38: İlayda nerede?1.534 kelime
- 42 Bölüm 39: İtalya1.530 kelime
- 43 Bölüm 40: Doktorların kardeşi2.327 kelime
- 44 Bölüm 41: Aladağ Hanedanı2.531 kelime
- 45 Bölüm 42: Bervan Dara Aladağ3.227 kelime
- 46 Bölüm 43: İtalya’nın zehri6.166 kelime
- 47 Bölüm 44: Parçalanmış hayatlar3.741 kelime
- 48 Bölüm 45: Mardin’in karanlık gecesi2.737 kelime
- 49 Bölüm 46: Son Kurşun2.203 kelime
- 50 Bölüm 47: Berzan ağam1.720 kelime
- 51 Bölüm 48: Şimdi ne olacak?2.295 kelime
- 52 Bölüm 49 - Cenaze mi varmış?2.068 kelime
- 53 Bölüm 50: Hanımağam3.153 kelime
- 54 Bölüm 51: Umarım ölmüşsündür!2.364 kelime
- 55 Bölüm 52: Dedikodu2.458 kelime
- 56 Bölüm 53: Kanla yazılan adalet2.324 kelime
- 57 Bölüm 54: Kalbimin enkazı1.140 kelime
- 58 Bölüm 55: Gece Misafiri2.914 kelime
- 59 Bölüm 56: Mardin Kalesi2.200 kelime · Okuduğun bölüm
- 60 Bölüm 57: Aşk Sarhoşu1.886 kelime
- 61 Ferhat ve Zelal Özel - Kalbin yarası1.215 kelime
- 62 Bölüm 58: Sabahın Körü2.092 kelime
- 63 Bölüm 59: Ağaya bak hele.1.809 kelime
- 64 Bölüm 60: Davet2.177 kelime
- 65 Bölüm 61: Yunan Tanrısı2.036 kelime
- 66 Bölüm 62: Oyun içinde oyun3.918 kelime
- 67 Bölüm 63: Beylerbeyi Çiftliği2.479 kelime
- 68 Bölüm 64: Kalbin barikatları2.325 kelime
- 69 Bölüm 65: Kendi ayaklarımızın üzerinde1.244 kelime
- 70 Bölüm 66: Bulaşıkçı2.306 kelime
- 71 Bölüm 67: Mutluluğa doğru ilk adım6.269 kelime
- 72 Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş2.383 kelime
- 73 Bölüm 69: Gidelim buralardan2.439 kelime
- 74 (Final) Bölüm 70: Ailem7.435 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece yarısını çoktan geçmişti ama Mardin’in göğsünü yarıp geçen o kuru ayaz, kemiklerime kadar işliyordu. Altımda uzanan koca şehir, üzerine çöken o kanlı kaderi kabullenmiş gibi sessizce ışıklarını söndürüyordu. Bense yukarıda, her şeye tepeden bakan o heybetli Mardin Kalesi’nin eteklerinde, zamanı büsbütün durdurmuş, tek başıma dikiliyordum.
Sırtımı kalenin asırlık, soğuk taş duvarına yasladım. Elimdeki sert içki şişesinden derin bir yudum daha çektim. Boğazımdan aşağı süzülen alkolün yakıcılığı, göğsümün tam ortasında harıl harıl yanan o kor ateşin yanında buz gibi kalıyordu.
Babam olacak kişi... Kudret Aladağ daha yeni toprağa girmişti. Şehir çalkalanıyor, Aladağların koca yükü omuzlarıma biniyordu ama ben bu darmadağınık gecede, yapayalnız kalmış bir çocuk gibi buraya sığınmıştım. İçimdeki öfke o kadar büyüktü ki, şu tepeden baktığım tüm şehri tek bir kibritle yakabilirdim; ama ben sadece parmaklarımın arasındaki şişeyi kıracak gibi sıkmakla yetiniyordum.
Bakışlarım, karanlığın içinde uçsuz bucaksız bir deniz gibi uzanan Mezopotamya ovasına kaydı. Zihnim Kudret’in ölümüyle, Beylerbeyi’nin baskısı ve aşiretin geleceğiyle dolup taşmalıydı belki de... Ama kalbim, o bitmek bilmeyen inatçı ritmiyle sadece tek bir ismi sayıklıyordu: İlayda.
Her şey bu kadar kolay mıydı? Soru, beynimin kıvrımlarında bir ur gibi büyüdükçe büyüyordu. İlayda bizi bu kadar kolay mı silmişti?İnanamıyordum, inanmak istemiyordum. O kadar kısa sürede hem hiçbir şey yaşamamış gibi yabancılaşmış, hem de o kadar çok şey yaşamış gibi yakınlaşmıştık ki... Bir ömre bedel acıyı, tutkuyu, savaşı sığdırmıştık o daracık zamana. Nasıl olur da tek bir kalemde, tek bir cümleyle herşeyi yok sayabilirdi?
Ben hayatımı, ömrümü, canımı ona feda etmeye hazırken... O arkasını dönüp "seni sevmiyorum" demişti bana.
Gözlerimi kapatıp şişeyi kafama diktim. Gözlerimin önüne o soğuk, arkasını dönüp giden sureti geldi. Bir insan nasıl bu kadar taş kalpli olabilirdi? İnsan, onu canından çok seven bir adamın gözlerine bakarak bu yalanı nasıl bu kadar fütursuzca, canımı sökmek ister gibi söyleyebilirdi?
Ne kadar ciddiydi? Ne kadar doğruydu?Bilmiyordum. Ve bu kahredici belirsizlik bana kafayı yediriyordu. Babamın ölümü canımı yakıyordu, kendini ilk defa hem güvende hem de tehlikede hissediyordum. Buna rağmen hiçbir şey İlayda’nın o gitmeden önceki son sözü kadar benden can koparmıyordu. Soluğumu kesiyordu bu şüphe.
Hızla ayağa kalktım, elimdeki boşalan şişeyi kalenin uçurumundan aşağıya, karanlığın kalbine doğru fırlattım. Şişenin taşlara çarpıp tuzla buz olan sesi gecede yankılanırken dişlerimi sıktım, yumruklarımı sıktım. Mardin bu gece sadece bir ağayı kaybetmemişti; bu gece bu şehir, acımak nedir bilmeyen deli bir aşığın da son merhamet kırıntılarını kaybetmişti. Ne İlayda’nın gidişini sineye çekecektim, ne de olanları kabullenecektim.
Gözlerimi o karanlık ovadan ayırmadan aklımsan geçen tek şeyi dile getirdim. “Sen beni sildiğini san İlayda... Ama Aladağların defterinden öyle kolay silinmez o isim. Bu şehri de, o senin kaçıp gittiğin yolları da ateşe vermezsem bana da Berzan Aladağ demesinler."
Cebimde ki telefonu çıkararak ekrana baktım. Bulanıklaşan gözlerimin odağına giren isim Devin’di. Alkol kanımda deli gibi dönüyor, öfkem ve çaresizliğim birbirine karışıyordu. Şu an mantıklı düşünecek halde değildim. Aklımda tek bir hedef vardı, Devin’i arayıp gidip İlayda’yı zorla alalım demekti.
Telefon simgesine basarak elimdeki cihazı kulağıma götürdüm. Sesim, içtiğim içkiden ve boğazıma çöken o düğümden ötürü pürüzlü, darmadağındı. Dilim dönmüyordu ama ne dediğimi de bilmiyordum. Söylemek istediğim neydi onu bile unutmuştum.
“Devin," dedim, kelimeleri fütursuzca yuvarlayarak, tamamen saçmalayarak. "Ben... ben şu an kaledeyim ama kale aslında dönüyor Devin. Aşağıdaki koca Mezopotamya ovası var ya, işte o ova aslında bir akvaryum. İlayda da o akvaryumun içinde bir balık olmuş, bana bakıp arkasını dönüyor. Saç kuyruğu var onun, yüzüyor gidiyor..."
Telefonun ucundan bir an ses gelmedi, ardından Devin’in nefesini hızla dışarı üflediğini, sesindeki o ani ve keskin paniği duydum.
“Berzan? Sen ne saçmalıyorsun Allah aşkına? Sesin niye öyle geliyor senin, sen hayvan gibi sarhoşsun değil mi?" dedi, sesini fısıltı gibi tutmaya çalışarak ama arkasındaki o korku patlamasını gizleyemeyerek.
Onun bu panik dolu çıkışına karşı telefonun ahizesine doğru darmadağın bir kahkahayla bodoslama daldım. Kafam trilyon olmuştu, ayakta duracak halim yoktu ama sorsan benden ayığı yoktu dünyada.
“Yok yaaaaa!" dedim, kelimeleri uzatarak ve dilimi toparlamaya çalışarak. "Ne sarhoşu kızen? Çakır keyif bile değilim, valla bak... İki kadeh bir şey içtik altı üstü. Kuzen... Sana gelem mi? Ha? Gelem mi falan filan, iki kelam ederiz be kuzen..."
“Dikkat et Berzan. Sakatlık çıkarma gecenin bu vaktinde. Ve hayır, gelme Berzan, sakın gelme bak! Evde değilim hem ben, yokum!"
"Nasıl yoksun la?" dedim, sesim iyice yükselirken. "Neredesin o zaman? Neredesin la, doğru söyle? Evde yoksan söyle oraya gelem, falan filan yani... Mezopotamya akvaryumunun diğer ucundaysan oraya gelem kızen. Bak şimdi, senin evin taşları aslında uçan halıymış Devin, bana öyle dediler. Sen o halıya binip nereye gittin? Söyle hele, ben de arabayı uçurup yanına gelem falan’.."
“Berzan gözünü seveyim kapat şu telefonu, saçmalayıp durma artık!" diye inledi Devin, arkadan gelen fısıltılı sesleri ve Bervan’ın sandalyede kıpırdanışını benden gizlemeye çalışarak. "Evine git uyu diyorum sana!"
"Evine git uyu" lafını duyduğum an, kafamın içindeki o lunapark bir anda durdu. Alkolün verdiği o gevşeklik, yerini ani, çocuksu ve hırçın bir öfkeye bıraktı. Göğsüm sıkıştı. Koskoca şehirde sığınacak tek bir yer, konuşacak tek bir sırdaş aramıştım ama aldığım karşılık "git uyu" oluyordu. Babam ölmüştü, İlayda beni tek kalemde silmişti, şimdi bir de en güvendiğim kuzenim beni evinde istemiyordu.
“Gelmiyorum lan!"diye bağırdım birden, sesim kalenin taş duvarlarında yankılandı. "Gelmiyorum! Çok meraklıydım sanki senin o uçan halı evine! Ne halin varsa gör Devin!"
İçimdeki o darmadağın kırgınlıkla burnumu çektim, iyice çocuk gibi küsmüştüm şimdi. “Zaten bu gecede herkes beni kovuyor, herkes arkasını dönüyor. Sen de dön arkanı, sen de git o akvaryumda yüz! Kuzen falan değilsin sen artık bana, bitti! Hadi eyvallah!"
Devin karşı taraftan panikle, "Berzan dur, saçmalama, öyle demek istemedim—" diye kalakalmışken lafını tamamlamasına izin bile vermedim.
"Çok meraklıydım sanki..." diye mırıldandım kendi kendime, telefonu hırsla cebime tıkıştırırken.
Kalenin o taş duvarından destek alarak doğruldum ama doğrulmamla birlikte dünya ekseninden kaydı. Görüşüm bulanıklaşmıştı, ayaklarım sanki benim değilmiş gibi yere basıyordu. Zor bela ilk adımı attım. Kalenin dik merdivenleri ve dar patikası, şu an gözüme aşılması imkansız bir uçurum gibi görünüyordu.
Sendeleyerek yürümeye başladım. Sağ ayağımı atıyorum, sol ayağım boşa düşüyor; solumu atıyorum, gövdem sağa doğru yalpalıyordu. Bir ara dengemi tamamen kaybedip taş duvara omuz attım. Acıyı hissetmedim bile, şu an ruhumun sızısı bedenimin acısını çoktan uyuşturmuştu.
Gözlerimi kısıp ileride, karanlığın ortasında farları sönük bir hayalet gibi duran arabama diktim bakışlarımı. Normalde iki dakikalık yol, sanki kilometrelerce uzamıştı. Adımlarım ağırlaştı, dizlerimin bağı çözülüyordu. Her adımda İlayda’nın "seni sevmiyorum" deyişi beynimin içinde yankılanıyor, Devin’in "evine git uyu" deyişi o yankıyı harlıyordu. Yorulmuştum. Hem de çok yorulmuştum. Hem bedenen hem zihen o kadar yorgundum ki…
Zor bela, adeta sürünerek arabanın yanına ulaştım. Elim cebime gitti, anahtarı çıkarmaya çalıştım ama parmaklarım birbirine dolanıyordu. Metal parçasını kilide denk getirene kadar canım çıktı. Kapının kulbuna tutunup kendimi yukarıda tutmaya çalışarak kapıyı açtım ve bedenimi sürücü koltuğuna adeta fırlattım.
Direksiyona iki elimle birden tutundum, alnımı o soğuk deriye yasladım. Araba çalışmıyordu, şehir sessizdi ama benim içimde her şey havaya uçmak üzereydi.
Alnımı direksiyonun soğuk derisine yaslamış, nefes almaya çalışırken birden gecenin sessizliğini yaran, gürültülü bir motor sesi yankılandı kale eteklerinde. Lastiklerin taş zeminde çıkardığı o sert gıcırtı kafamın içindeki uğultuyu ikiye katladı. Gözlerimi aralamaya çalıştım ama alkolün ağırlığı kapaklarıma kurşun gibi çökmüştü.
Çok geçmeden, benim arabanın kapısı sertçe, hoyratça açıldı. İçeri dolan buz gibi gece ayazı yüzüme çarpınca irkildim. Kafamı zorlukla kaldırdım, bulanıklaşan gözlerimi yan koltuğa doğru çevirdim.
Biri oturmuştu yanıma.
Gözlerimi bir kez, bir kez daha kırptım; görüşümü netleştirmek için üst üste yutkundum. Gördüğüm suret, kafamın içindeki o karmakarışık dehlizlerden çıkıp gelmiş bir hayalet gibiydi. Helin... Tam yanımda oturuyordu. Ama tuhaf olan, imkansız olan bir şey vardı. Bakışlarım aşağı kaydı; karnı kocaman olmuştu. Hamileydi. Doğru ya… Helin hamileydi. Niye şaşırmıştım?
Kafam öyle bir dönüyordu, alkol bilincimi öyle bir ele geçirmişti ki, gördüğüm şeyin ne olduğunu kavrayamadım. Kalbimin atışı kulaklarımda güm güm ötmeye başladı.
Hayal miydi bu, yoksa gerçek mi? Seçemiyordum. Az önce kaleden aşağı bakarken İlayda’yı akvaryumda yüzen bir balık gibi görmüştüm; şimdi de Helin’i, karnı burnunda bir şekilde yan koltuğumda mı görüyordum? Zihnim benimle oyunlar oynuyordu, emindim. Mezardan çıkanlar, şehri terk edenler, hamile olanlar... Hepsi bu gecenin karanlığında üstüme çullanmıştı sanki.
Elimi yavaşça uzattım, ona dokunmakla boşluğa tutunmak arasında gidip gelerek mırıldandım. “Helin?..." dedim, sesim bir fısıltıdan farksızdı.
"Sen... Sen gerçek misin la? Yoksa ben bu kalenin tepesinde kafayı tamamen yedim mi?"
Helin, karanlığın içinden sıyrılan o tanıdık, hüzünlü gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Bakışlarında hem sitem vardı hem de ne olursa olsun koparıp atamadığı o bağın ağırlığı... Elini yavaşça o kocaman karnının üzerine koydu, derin bir nefes alıp fısıldadı.
"Buradayım..." dedi, sesi gecenin ayazını delip geçerken. "Buradayım Berzan... Beni reddetmene rağmen buradayım."
Duyduğum kelimeler kafamın içindeki o sarhoş uğultuyu bıçak gibi kesti ama hala tam olarak kendimde değildim. Beni reddetmesine rağmen, o haliye arkasını dönüp giden İlayda’nın acısı göğsümde taze bir yara gibi dururken, benim vaktinde reddettiğim Helin tam şu an dibimde bitmişti. Karnındaki o koca yükle, gecenin bir yarısı dikilmişti karşıma.
Gözlerimi kapatıp kafamı direksiyona geri yaslamamak için kendimi zorladım. Gerçek miydi bu, yoksa vicdanımın bana oynadığı sarhoş bir oyun mu, hala ayırt edemiyordum.
"Helin..." diyebildim sadece, sesim darmadağındı. "Senin... senin bu saatte, bu halde ne işin var burada?"
Kafamın içindeki o ağır duman, sorduğu bu soruyla ve "beni reddetmene rağmen" deyişiyle aniden dağılır gibi oldu. Alkolün verdiği o gevşeklik, yerini saniyeler içinde karanlık, yakıcı bir şüpheye bıraktı. Gözlerim Helin’in o kocaman karnına kilitlendi. Göğsüm hızla inip kalkarken, içimde bir yerlerde biriken o zehirli soru bir anda dudaklarımdan dökülüverdi.
Kafamı hızla ona doğru çevirdim, gözlerimi kısıp doğrudan gözlerinin içine baktım ve aniden sordum:"O bebeğin babası kim?"
Sesim, az önceki o dağınık, saçmalayan tondan tamamen sıyrılmış; keskin, buz gibi bir hesap sorma havasına bürünmüştü. Ne kadar sarhoş olursam olayım, bu gecenin karanlığında, o büyük Aladağ yükünün altında bu soru içimi kemiren bir kor gibi parladı. “Söyle hele Helin..." dedim, direksiyonu sıkan parmaklarım beyazlaşırken. "Kimden o çocuk? Kim o bebeğin babası?"
Sorduğum o buz gibi soru arabanın içindeki havayı anında dondurdu. Gözlerimi Helin’in yüzüne dikmiş, dudaklarından çıkacak tek bir ismi bekliyordum. Ama o, soruma doğrudan cevap vermek yerine bakışlarını benden kaçırdı. Gözleri doldu, o asırlık acısı ve kırgınlığı yüzündeki her çizgiye yayıldı. Ellerini korumacı bir tavırla o kocaman karnına daha da bastırdı.
“Ben seni sevmekten başka ne yaptım Berzan?..." diye hıçkırdı, sesi arabanın içinde yankılanırken gözünden bir damla yaş süzüldü. "Söylesene bana, ben seni sevmekten, senin peşinden sürüklenmekten başka ne yaptım?"
Sorumdan kaçıyordu. Açıkça kaçıyordu hem de. Onun bu ağlaması, bu soruyu yanıtsız bırakıp olayı eski defterlere, bana olan duygularına bağlaması kafamın içindeki o şüphe yangınını daha da körükledi. Bir yanda İlayda’nın beni arkasında bir enkaz gibi bırakıp gidişi, bir yanda babamın ölümü, şimdi de Helin’in tam karşımda oturup bu sorudan kaçması...
"Lafı dolandırma Helin!" diye kükredim, elimi sertçe direksiyona vurarak. Öfkemden sesim titriyordu. "Bana eski hikayeleri anlatma şimdi! Sorum net, cevabın nerede? O bebeğin babası kim?!"
Helin başını geriye doğru atıp acı bir gülüş fırlattı, gözlerindeki yaşlar karanlıkta parlıyordu. Soruma doğrudan bir isim vermemek için direnirken, sesi bu kez hırçın, darmadağan bir itirafla yükseldi.
"Kimse kim!" diye bağırdı, ellerini karnından çekip havaya savurarak. "Bir şey denedim işte! Bir şey denedim ve yüzüme gözüme bulaştırdım... Ne önemi var artık, ha? Ne önemi var?!"
Onun bu fütursuzca patlaması, suçluluk psikolojisiyle feryat edişi beynimin içindeki son sabır kırıntısını da yakıp kül etti. İlayda’nın gidişiyle içimde açılan o devasa uçurum, Helin’in bu laflarıyla birlikte hırsla doldu. Kendimi tutamadım, koltukta ona doğru dönüp üzerindeki gölgemle onu ezmek ister gibi kükredim.
"Ne demek ne önemi var lan?!" diye bağırdım, sesim arabanın camlarını titretecek kadar sert çıktı. "Senin yüzünden... Senin o bitmek bilmeyen oyunların, hırsların yüzünden ben İlayda’yı kaybettim! Canımı kaybettim ben senin yüzünden!"
Dişlerimi sıktım, gözlerim öfkeden kararmıştı. Alkolün yarattığı o sarsıntı yerini tamamen saf bir nefrete ve acıya bırakmıştı.
“O kadın bu gece beni tek bir kalemde silip gitti Helin! Neden biliyor musun? Hep senin yüzünden, senin getirdiğin o pislikler yüzünden! Şimdi karşıma geçmiş ne önemi var diyorsun!"
"Gitmesinin benimle alakası yok!" diye bağırdı, yüzünü yüzüme doğru yaklaştırarak. Sesi arabanın içindeki o gergin havayı ortadan ikiye böldü. "Bunu sen de çok iyi biliyorsun Berzan! İşine geldiği için suçu benim üzerime yıkma!"
Derin bir nefes alıp parmağını göğsüme doğru salladı, içindeki tüm birikmişliği üzerime kusarcasına devam etti.
“İlayda seni benim yüzümden falan bırakmadı. Sen o kızı elinde tutamadın! Şimdi karşıma geçmiş, kendi beceriksizliğinin, kendi hatalarının faturasını bana kesiyorsun. O kadın gitmek için yer arıyordu zaten, bunu o kör gözlerinle göremediysen suçlusu ben değilim!"
Helin’in bu son sert çıkışından sonra kelimeler boğazımda düğümlendi, tek bir kelime bile edemedim. Sustum. Kafamın içindeki o sarhoş uğultu, yerini derin, karanlık bir sessizliğe bıraktı. Direksiyonu sıkan ellerimi gevşetmeden, gözlerimi ön camdan dışarıya, Mardin’in karanlığına diktim ve düşünmeye başladım.
Haklı mıydı? İçimdeki o can yakıcı ses, Helin’in haklı olduğunu fısıldıyordu ama bunu kendime bile itiraf edecek mecalim yoktu. İlayda’nın gidişi, babamın ölümü, omuzlarımdaki bu koca Aladağ yükü... Her şey üst üste gelmişti ve ben her şeyi karıştırıyordum.
Ben öylece sessizliğe gömülmüş, karanlığı izlerken yan koltuktan derin, titrek bir iç çekiş sesi yükseldi. Helin’in sitem dolu bakışlarını üzerimde hissettim.
“Ben senin yokluğuna bile ihanet etmedim Berzan..." dedi, sesi bu kez bağırmak yerine öyle bir fısıltıyla çıktı ki, o sessiz itiraf içimi her şeyden daha çok acıttı. "Ama senin benim varlığıma bile saygın yoktu."
Bu ağır sözlerin ardından arabanın içinde bir saniye bile durmak istemez gibi hamle yaptı. Elini kapının kulbuna attı. Karnının büyüklüğünden dolayı zorlanarak, kapıyı hızla açtı ve gecenin o ayazına doğru kendini bıraktı.
Arabanın kapısı arkasından sertçe kapandı. Ben yine o karanlık koltukta, darmadağın kafamla ve Helin’in arkasında bıraktığı o zehirli sessizlikle baş başa kalakaldım.
Bölüm etkileşimi
