51. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 48: Şimdi ne olacak?
Şark odasındaki o ağır, boğucu tütün kokusu dağılmaya başlamıştı ama Cihan abinin kelimeleri hala odanın her köşesinde yankılanıyordu. Ağalar, birer birer önümde eğilip "Hayırlı olsun ağam" diyerek konağı terk etmişlerdi. Kimi gerçek bir saygıyla, kimi ise Kudret’in sonundan duyduğu o gizli korkuyla çekilip gitmişti.
Konak nihayet o sağır edici sessizliğine büründüğünde, ben hala o devasa şark koltuğunda çakılı kalmış gibi oturuyordum. Ellerim koltuğun oymalı başlıklarını öyle bir sıkmıştı ki, tırnaklarımın etime geçtiğini hissetmiyordum bile.
Miran abim karşımda durmuş, bir heykel gibi beni izliyordu. Cihan abi ise az önce bir adamın korkunç ölümünü anlatmamış gibi, büyük bir sükunetle tesbihini cebine koydu ve yanıma oturdu.
"Berzan," dedi Cihan abi, sesi yine o yumuşak, "ponçik" tınısına dönmüştü. "Bak bana aslanım."
Zorlukla başımı ona çevirdim. Gözlerim dolmuştu ama bu bir yas değil, tarif edilemez bir dehşetin gözyaşlarıydı. "Abi..." dedim sesim titreyerek. "Ben şimdi ne yapacağım? Ağa olmak ne demek? Ben daha kendi hayatımı toparlayamamışken, koca bir aşiretin, bunca insanın yükünü nasıl omuzlayacağım?"
Miran abim bir adım öne çıkıp tam karşımda durdu. "Ağa olmak demek, sadece hüküm vermek değildir Berzan. Ağa olmak, sevdiklerini korumak için gerekirse o koltuğu bir kalkana çevirmektir. Kudret bu koltuğu sadece can yakmak için kullandı. Sen ise bu yaraları sarmak için oturacaksın oraya."
"Ama öldü..." diye fısıldadım, Cihan abinin gözlerinin içine bakarak. "Köpekler dedin... Abi, sen ne yaptın? O gece, otoparktan sonra..."
Cihan abi hafifçe gülümsedi, elini omzuma koyup hafifçe sıktı. "Ben hiçbir şey yapmadım Berzan. Mardin’in adaleti yerini buldu sadece. O karanlık odalar vardı ya... Hani senin çocukluğunu çalan... İşte o odaların kapısını dün gece ebediyen kilitledim ben. Artık kimse sana dokunamaz, kimse seni korkutamaz. Sen sadece bu koltuğun hakkını ver, gerisini biz hallederiz."
Ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerim beni taşımadı. Miran abim kolumdan tutup beni ayağa kaldırdı.
"Korkma," dedi Miran abim, sesi bir kaya gibi güven vericiydi. "Biz buradayız. Cihan sağında, ben solunda... Aladağların yeni devri seninle başlayacak. Sen ağa olacaksın, biz de senin yanındayız."
Avlunun boşluğuna baktım. Kudret gitmişti. Babam, celladım, kabusum artık yoktu. Ama onun bıraktığı o ağır miras, şimdi omuzlarımda soğuk bir zincir gibi şakırdıyordu. Ağa olmak, bir gecede çocukluktan vazgeçip bir dev olmaya zorlanmaktı. Ve ben, bu devin adımlarını nasıl atacağımı henüz bilmiyordum.
Miran ve Cihan abi avlunun diğer ucuna, Ferhat’la bir şeyler konuşmaya gittiklerinde konak bir anlığına sadece bana ve Devin’e kaldı. O devasa şark koltuğundan zorlukla kalktım, bacaklarım hâlâ tam anlamıyla beni taşımıyordu. Devin, avluya açılan kapının pervazına yaslanmış, ifadesiz bir suratla taş yerleri izliyordu. Bakışlarında bir boşluk, bir yorgunluk vardı.
Yanına kadar yürüdüm ama yüzüne bakacak cesareti kendimde zor buldum. Beraber büyümüştük biz; o karanlık konağın koridorlarında, Kudret’in gölgesinden kaçarken ona sığınmıştım. O her zaman benden daha dik durmuş, haberi olsaydı beni o karanlık odaların dehşetinden korumaya çalışırdı, biliyorum.
"Devin..." dedim, sesim çatlayarak. Yavaşça başını kaldırdı. Gözleri doluydu. Her an ağlamaya hazır gibi duruyordu…
"Özür dilerim," diye fısıldadım, gözlerimden bir damla yaş taş zemin üzerine düştü. "Seni de bu pisliğin içine bu kadar soktuğum için...."
Devin bir an duraksadı, sonra omuzlarındaki o kaskatı duruş gevşedi. Yanıma yaklaşıp ellerimi tuttu. Elleri buz gibiydi ama tutuşu çocukluğumuzdaki gibi güven vericiydi. "Senin bir suçun yok Berzan," dedi sesi titreyerek. "Bunca zaman kapıların ardında kaldığın için ben özür dilerim… Şimdi o kapı kırıldı. Sen özür dileme... Sen sadece hayatta kalma savaşı verdin."
"Ama şimdi bu koltuk... Bu ağalık..." dedim başımı öne eğerek. "Kudret’in yerinde oturmak canımı yakıyor Devin. Kendimi kirlenmiş hissediyorum."
Devin çenemi tutup başımı kaldırdı, gözlerimin içine o keskin bakışlarıyla baktı. "Kudret o koltukta bir canavardı, sen ise bir umutsun. Sen kirlenmedin Berzan, sen temizlemek için o koltuğa oturdun. Biz Aladağların o pis devrini seninle gömeceğiz."
Birbirimize sarıldık. Otoparkın barut kokusu, dağın ayazı ve Kudret’in kanlı mirası aramızdaydı ama biz hala o konağın bahçesinde saklanan iki küçük çocuktuk. Devin’in omzunda ağlarken, ilk kez Kudret’in beni bir daha asla bulamayacağını o an gerçekten anladım. Ve bunun verdiği rahatlık o kadar güvenli bir limandı ki…
Devin’in omuzlarındaki o kaskatı duruş, benim samimi itirafımla beraber bir nebze olsun yumuşadı. Gözlerindeki o hüzünlü bulutlar dağılırken, aramızdaki o eski, sarsılmaz bağın sıcaklığını hissettim. Ortamdaki o ağır havayı biraz olsun dağıtmak, o karanlık tablodan bir anlık da olsa sıyrılmak istedim.
Hafifçe geri çekilip gözlerindeki yaşı sildim ve yüzüme muzip, şakayla karışık bir ifade yerleştirdim.
"Yine de..." dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Her şeye rağmen baş aşiret adamsın demi la? Karşımda koskoca aşiretlerin ağası duruyor sonuçta."
Devin, bu beklemediği çıkışıma önce kısa bir an şaşkınlıkla baktı, ardından o kendine has, özgüven dolu gülümsemesi yüzünde çiçek açtı. Omuzlarını dikleştirdi, üzerindeki o ağır havayı tek bir el hareketiyle savurdu.
"Aşiretlerin aşiretinin yakışıklı ağasıyım tabi!" dedi, sesi avluda özgüvenle yankılanarak. "Ne sandın Berzan efendi? Bu karizma, bu duruş boşuna mı? Mardin benim gibi böyle mükemmel ağadan mahrum mu kalsın!"
İkimiz de aynı anda gülmeye başladık. O an, Kudret’in gölgesi de, o kanlı şark odası da, köpeklerin uluması da bizden fersah fersah uzaklaştı. Sadece birbirini seven, acılarını birbirine tutunarak sağaltan iki kuzen kaldık o avluda. Devin’in o şakacı hali, omuzlarımdaki yükü bir nebze olsun hafifletmişti.
"Hadi oradan," dedim gülerek omzuna hafifçe vururken. "Yakışıklılığın tartışılır ama ağalığın... Onu bugün herkes gördü. Sessiz sinema oynadın.”
Devin göz kırpıp saçlarını düzeltti. "Tartışmaya kapalı bir konu o, aslanım. Şimdi dik dur da, şu konağın havası değişsin. Aladağların yakışıklı ağası seni…"
Devin’in o her zamanki ukala ama bir o kadar da güven veren tavrı, içimdeki o karanlık dehlizleri bir anda aydınlatmıştı. Gözyaşlarım henüz kurumamıştı ama dudaklarımın kenarında takılı kalan o gülümseme gerçekti.
"Vay vay vay..." dedim, ellerimi belime koyup onu tepeden tırnağa süzerek. "Yakışıklı ağaymış! Devin, şu tipine bir bak; ağa dediğin biraz heybetli olur, biraz kaşlarını çatar. Sen daha çok Vogue kapağından fırlayıp yanlışlıkla aşiret toplantısına girmiş gibisin."
Devin, ceketinin yakalarını şöyle bir düzeltip havalı bir tavırla bana döndü. "Oğlum, devir değişti! Eski usul, eli tesbihli, göbeği önde giden ağalıklar bitti. Şimdi estetik var, karizma var, vizyon var. Ayrıca o saydığın heybet Cihan abiyle Miran abide fazlasıyla var, bana sadece yakışıklı ve zeki olmak kaldı."
"Zeki mi?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Daha geçen gün 'bu dosya nereye gidecek' diye on kere sordun bana. Hafızan balıklarla yarışıyor haberin yok."
Devin kahkahayı bastı, omuzları sarsılarak gülüyordu. "O stratejik bir unutmaydı Berzan! Seni test ediyordum, odaklanıyor musun diye. Bakıyorum da ağa olunca hemen dilin uzadı. Koltuk daha ısınmadan otorite kurmaya çalışıyorsun."
"Eee, boru değil Aladağların başköşesine oturduk az önce," dedim göğsümü gere gere. "Bundan sonra bana 'Sayın Ağam' diyeceksin. Kahvemi de bol köpüklü getireceksin, yoksa aşiretten sürerim seni."
"Hadi oradan be!" dedi Devin, elindeki mendili şakayla karışık suratıma doğru fırlatarak. "Daha dün gece 'Devin korkuyorum' diye yanıma sığınan çocuk, bugün beni aşiretten sürüyor. Bak, Miran abine söylerim seni tek ayak üstünde bekletir avluda, ağalığın falan kalmaz."
Gülmekten karnıma ağrılar girmişti. Konağın o ağır, kasvetli havası bizim bu çocukça çekişmemizle dağılıyordu. "Tamam tamam, şaka yaptık," dedim koluna girip onu avlunun ortasına doğru çekerken. "Ama kabul et, o koltukta otururken bir anlık da olsa 'bu adam kim be' dedin içinden."
Devin duraksadı, bakışları bir an yumuşadı ama o muzip parıltıyı kaybetmedi. "Dedim valla... 'Bu çocuk ne ara bu kadar büyüdü' dedim. Ama sonra ağzını açıp o şaşkın bakışlarını atınca dedim ki; 'Yok, bu hala bizim Berzan. Sadece üzerine biraz büyük bir ceket giydirmişler.'"
"O ceket zamanla dar gelecek bana Devin, bak gör," dedim, bu sefer daha emin bir sesle.
Devin başını salladı. "Gelsin aslanım. Biz o ceketin kollarını beraber diktik, gerekirse beraber de daraltırız. Ama şimdi, o 'yakışıklı ağa' dediğin adama bir kahve borcun var. Hadi, mutfağa sür bakalım şu saltanatını!"
"Şuna bak ya! Mardin’in tüm ağaları önümüzde eğiliyor, iki dakika sonra kendi konak ağabeyimiz bizi mutfağa kahve yapmaya yolluyor. Olacak iş mi bu? Aşiret ağası mı olduk, konak yamağı mı belli değil. Raconu falan kalmadı bu işin, bittik biz..."
Kendi kendime söylenerek mutfağın kapısından içeri paldır küldür girdim. Amacım ocağa bir cezve koyup Devin’in ağzını kapatmaktı ama daha ilk adımda donup kalmak zorunda kaldım.
Zelal, elinde gümüş bir tepsiyle tam kapının ağzında duruyordu. Tepsinin üzerinde dumanı tüten, mis gibi kokan bol köpüklü beş kahve vardı.
"Ağam?" dedi Zelal, sesi titreyerek ama bir o kadar da nazikçe. "Ben... Ben seslerinizi duyunca yaptım kahveleri zaten. Siz niye yoruldunuz ki?"
Bir elim hayali bir cezve tutuyormuş gibi havada kalmıştı ve öylece bakakaldım. Az önceki "hükümdar" havamdan eser kalmamıştı. Zelal’in o masum ve sadık bakışları karşısında bir an ne diyeceğini bilemedim.
"Ha... Şey, Zelal..." dedi boğazımı temizleyerek, üzerimdeki şaşkınlığı atmaya çalışarak. "Ben de tam... Bakmaya gelmiştim. Kahveler hazır mı, Devin Ağana geç kalmasın diye şey ettim."
Zelal hafifçe gülümsedi, mutfağa girip çıkmama alışkındı ama galiba ilk kez beni bu kadar "insani" ve neşeli görüyordu. "Hazır ağam. Tam istediğiniz gibi, bol köpüklü ve sade."
Tepsiyi Zelal’in eline alıp sanki dünyanın en zor işini başarmış gibi bir havayla mutfaktan çıktım. Zelal’e dönüp göz kırpmayı da ihmal etmedim. "Eline sağlık Zelal. Kurtardın beni bir dertten. Devin şimdi 'ağalık' dersi verirdi bana mutfakta görse."
Söylene söylene avluya geri döndüğümde, Devin’e doğru kahveyi uzattı: "Al bakalım aşiretlerin en yakışıklısı! Şansına küs, mutfağa girerken Zelal önümü kesti. Yoksa ellerimle zehirleyecektim seni, kısmetin varmış."
Devin avluda bir heykel gibi dikilmiş, bıyık altından bana gülüyordu. Miran abim ve Cihan abi de masanın başındaki yerlerine geçmiş, ciddiyetlerinden ödün vermeden oturuyorlardı. Tepsideki dumanı tüten kahveleri görünce Miran abim elini uzatıp fincanlardan birini aldı.
Bir yudum içti, kaşlarını hafifçe çattı. Kahvenin tadında bir sorun varmış gibi fincanı tabağına geri bıraktı.
"Zelal!" diye seslendi Miran abi. Sesi o kadar otoriterdi ki, mutfaktan henüz çıkmış olan Zelal bir anlık irkilmeyle geri döndü.
"Buyur ağam?"
"Tuz getir," dedi Miran abim kısa ve öz bir şekilde. "Çabuk ol."
Zelal bir an duraksadı. Kahveye tuz mu? Şaşkınlığını gizlemeye çalışsa da sorgulamak ne haddine... "Hemen ağam!" diyerek koşa koşa mutfağa geri döndü. Ben ise elimde tepsiyle öylece kalakalmıştım. Cihan abiyle göz göze geldik, o da benim gibi merakla Miran abimi izliyordu. Bu adamın ne yapacağı hiç belli olmazdı. Acaba tadı mı kötüydü? Ama Zelal’in kahvesi Mardin’de tektir. Ve tuzlu kahve olmazdı ki.
Saniyeler içinde Zelal nefes nefese elinde bir tuzlukla geri geldi. Miran abim tuzu aldı, boş duran diğer fincanın içine neredeyse kutunun yarısını boşalttı. Gözlerimi ayırmadan izliyordum; niyetini anlamaya çalışırken bir yandan da içimden, “Kesin birine ders verecek,” diyordum.
Miran abi kahveyi yavaşça karıştırdı, sonra bakışlarını avlunun girişinde bekleyen Ferhat’a dikti. "Ferhat! Buraya gel hele," dedi sesi buz gibi bir ciddiyetle.
Ferhat, her zamanki hazır ol duruşuyla yanımıza geldi. Mira abim elindeki o tuzlu kahveyi sanki dünyanın en kıymetli ikramıymış gibi ona uzattı. "Şunun bir tadına bak hele," dedi Miran abim, sesindeki o gizli muzipliği sadece biz hissedebiliyorduk. "Zelal yapmış, bir değişik olmuş tadı. Bak bakalım olmuş mu?"
Ferhat, Miran abimin elinden fincanı alırken Zelal’e kısa bir bakış attı. Zavallı kız, kahvesinin kötü olduğunu sanıp kıpkırmızı olmuş, ellerini önünde birleştirmiş bekliyordu. Ferhat, Miran Rezan’ın emrini ikiletmeden fincanı kafasına dikti; büyük bir yudum aldı.
O an Ferhat’ın yüzündeki o değişimi izlemek için dünyaları verirdim. Gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu, boğazı düğümlendi ama Miran abi karşısında olduğu için ne tükürebildi ne de yüzünü ekşitebildi bir an. Yutkunurken boğazının acıyla kasıldığını gördüm.
Miran abim hiçbir şey olmamış gibi sordu: "Nasıl? Olmuş mu Ferhat?"
Ferhat, gözlerinden yaş gelmek üzereyken zorlukla yutkundu, boğuk bir sesle, "Çok... Çok farklı bir tadı var ağam. Eli...Eline… Şey… Zelal’in eline sağlık," diyebildi.
Cihan abi kahkahayı patlatmamak için dudaklarını ısırıyordu. Ben ise bıyık altından gülerek Ferhat’ın o çaresiz halini izliyordum. Miran abi, Ferhat’ın omuzuna sertçe vurdu.
"Eee Berzan," dedi bana dönerek. "Bak gör, sadakat böyle bir şeydir. Ağasının elinden zehir gelse, tadı farklıymış deyip yutarlar. Rezanların adamı olmak kolay değil."
Ferhat masadan uzaklaşırken Zelal hâlâ olayın şokundaydı. Miran abim ise kendi tatlı kahvesinden bir yudum daha alıp arkasına yaslandı.
Gördüğüm manzara karşısında dudaklarımı birbirine bastırıp kahkahamı zor zapt ettim. Ferhat’ın o heybetli gövdesinin, bir fincan tuzlu kahve karşısında nasıl sarsıldığını izlemek paha biçilemezdi. Ama asıl mesele Ferhat’ın yüz ifadesi değil, Zelal’in o andaki haliydi. Kızcağız, sanki Ferhat o kahveyi değil de kendi kalbini yutuyormuş gibi ellerini göğsünde birleştirmiş, dolu gözlerle ona bakıyordu.
Miran abim yine yapmıştı yapacağını. Otoritesini konuştururken araya ince bir ayar çekmeyi de ihmal etmemişti.
"Bak," dedim fısıltıyla Cihan abime doğru eğilerek. "Abim damatlık provası yaptırıyor bizimkine."
Cihan abi, Ferhat’ın öksürük krizine girmemek için verdiği o destansı mücadeleyi izlerken bıyık altından gülüyordu. "Miran bu, Berzan... Kimin kime ne sevdası olduğunu bizden önce sezer. Ferhat efendiye 'Öyle uzaktan bakmakla olmaz, önce bir zehrini içeceksin bu işin' diyor."
Miran abi, sanki hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi arkasına yaslandı. Zelal hâlâ suçlulukla Ferhat’ın yanına gitmek için can atıyor ama ağaların huzurunda olduğu için kıpırdayamıyordu.
"Zelal," dedi Miran abi, sesi bu sefer daha yumuşaktı. "Ferhat’a bir bardak su ver de boğazındaki o 'farklı tat' bir geçsin. Yazıktır, adamın dili tutuldu."
Zelal, "Hemen ağam!" diyerek, sanki ayakları yere değmiyormuş gibi bir hızla mutfağa uçtu. Ferhat ise hâlâ masanın kenarında, gözleri kan çanağı gibi bir halde dikiliyordu. Tuzdan herhalde sesi bile kalınlaşmıştı.
Ona yaklaştım, hafifçe koluna çarptım. "Ee Ferhat? Zelal’in elinden olunca tuz bile bal geliyor herhalde, ha? Hiç yüzünü de ekşitmedin bakıyorum."
Ferhat bana yan yan baktı, ama ağa olduğum için sadece yutkunmakla yetindi. "Ağam," dedi boğuk bir sesle, "Miran Ağamın emridir, başımız üstünedir. Ama Zelal’in eli... Eli ağırmış biraz, onu anladık."
Cihan abi bu sefer dayanamayıp sesli bir kahkaha attı. "Otur yerine aslanım otur, suyun yolda. Miran, sen de adama müstakbel kaynanası gibi davrandın, yazık lan"
Miran abim fincanını masaya bıraktı, bakışlarını Ferhat ve mutfaktan elinde sürahiyle koşan Zelal arasında gezdirdi. "Bizim kapımızda sadakat sadece lafla olmaz Cihan. Ferhat o tuzu yuttuysa, Zelal’in de o suyu getirecek kadar canı yandıysa... Olmuştur bu iş."
Konağın bu kan kokulu sabahında, Cihan abinin getirdiği o korkunç ama kurtarıcı haberin ardından; Miran abimin bu sessiz çöpçatanlığı içime garip bir sıcaklık yaydı. Babamın cesedi dağlarda parçalanırken, biz burada kalanların yaralarını sarmaya, yıkılanın yerine yeni hayatlar kurmaya başlamıştık bile.
Zelal suyu Ferhat’a uzatırken, gözlerindeki o saklayamadıkları pırıltı her şeyi anlatıyordu. Ben de koltuğuma iyice yerleştim, kahvemden bir yudum aldım. Ağa olmak belki de buydu; sadece ceza kesmek değil, bu büyük ailenin her bir ferdinin kalbindeki yangını da görmek.
