55. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 52: Dedikodu
Holding binasının cam kapılarını ardında bırakıp otoparka çıktığımda öfkem damarlarımda gezinen bir zehir gibiydi; ne sığabiliyordu otoparka, ne şu koca Mardin’e.
Arkamdan koşan Devin, arabaya daha elimi atmadan sürücü koltuğuna geçip kapıyı kilitledi ve camı hafifçe indirdi.
"Sen bu kafayla sürersen direkte patlarız kuzen, geç yan tarafa," dedi Devin, sesindeki ciddiyeti koruyarak.
Söylene söylene ön yolcu koltuğuna oturup kapıyı neredeyse yerinden sökecek gibi kapattığımda kendi aracım için canım yanmıştı. Telefonumu cebimden çıkarıp doğrudan senelerdir Aladağların avukatlığını yapan Mahmut Ardahan’ın numarasını tuşladım. Telefon ikinci kez çalmadan açıldı.
Duyduğum alo sesi ile saniyesinde “Mahmut!" diye bağırıp elimde ki telefonun hoparlörünü açıp vites kutusunun üzerine fırlattım. "O boşanma evrakları nerede? Günlerdir neyi bekliyor o mahkeme?"
Mahmut’un sesi telefondan tedirgin bir tonda yükseldi. "Berzan Ağam, karşı tarafın avukatı mal paylaşımı ve nafaka sürecini bilerek uzatıyor, biliyorsun. Prosedürler..."
"Bana prosedür anlatma Mahmut!" diyerek lafı avukatın ağzına tıkamıştım. Gözlerini yoldan ayırmayan Devin bile benim bu ses tonuyla irkilmişti. "Karşı tarafın o şerefsiz avukatına da, o eski kocasına da söyle... Ne istiyorlarsa fazlasını bizzat ben vereceğim. Ama o imza, o boşanma ilamı yarın sabah gün doğmadan benim önümdeki masaya gelecek! Eğer gelmezse, o adliyeyi de o mahkemeyi de onların başına yıkarım. Beni anladın mı?" Mahmut’un tek bir kelime daha etmesine izim vermeden telefonu kapattım.
"Ooo Berzan Ağa!" dedi Devin, sesini bilerek çocuk gibi incelterek. "Ne dişli çıktın la sen böyle? 'Mahkemeyi başlarına yıkarım' falan filan... Hayırdır oğlum? Daha dün dizimin dibinde 'Hüüüüğ Devin... Ölüyorum Devin... Agucuk bugucuk' diye ağlayan sen değil miydin lan aşkından?"
Sinirden bembeyaz kesilmiş halimle şok içinde Devin’e döndüm. Bakışlarımla elimde olsa onu burada yok edebilirdim. Devin hiç istifini bozmadan arabayı sürmeye ve dalga geçmeye devam etti.
"Valla bak! 'İlayda bana bakmadı, İlayda yüzüğü kabul eder mi' diye ağlarken iyiydi. Şimdi çarşıyı yakıyorsun, adliyeyi basıyorsun. Mahalle delikanlısı kestin başımıza iki dakikada!"
Allah’tan sabır diler gibi gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. "Devin, dua et araba hareket halinde..." diye mırıldandığımda sesim tehditkar ama zorla bir gülmeyi bastırmaya çalışır gibiydi.
"Yoksa seni şu iki saattir okşadığın vites koluyla birlikte Mardin meydanına gömerdim. Bas şu gaza, hadi!"
Susmasını bekliyordum. Aksine, direksiyonu hafifçe kırarken kahkahayı bastı, göz ucuyla bana bakıp dalga geçmeye devam etti.
"Ooo, 'meydana asarım' demedin bu sefer, 'meydana gömerim' dedin... Gelişme var valla!" dedi, yüzünde tam bir bozgunculuk ifadesiyle.
"Ağalığın kitabına yeni maddeler ekliyorsun bakıyorum. Asmaktan gömmeye terfi ettik iki dakikada. İlayda yengem seni görse 'Aman ağam, bu ne şiddet bu celal' der, benden söylemesi."
Sinirime yenik düşüp gülmeye başladığım sırada, başımı cama doğru çevirerek Devin’in omzuna sert bir yumruk indirdim.
"Kes lan sesini, bas şu gaza! Laf yetiştireceğine çarşıya yetiştir bizi," dedi.Devin vitesi büyütüp gaza yüklenirken, araba Mardin’in dolambaçlı ve dar taş sokaklarına doğru hızla tırmanmaya başladı.
Aynı saatlerde, Mardin çarşısının kalbi sayılan tarihi bakırcılar çarşısında ve meydandaki koca çınarın altındaki kahvehanede kelimenin tam anlamıyla dedikodu kazanı kaynıyordu. Çay bardaklarının kaşıklara çarpma sesi, fısıltıların uğultusuna karışmıştı.
Tarihi kuyumcular çarşısının köşesindeki büyük dükkanın önünde toplanan birkaç esnaf ve aşiret adamı, başlarını birbirine yaklaştırmış, adeta gizli bir devlet sırrı verir gibi konuşuyorlardı.
“Duydun mu mevzuyu?" dedi bıyıklarını sıvazlayan yaşlıca bir adam, gözlerini etrafta gezdirerek. "Aladağların yeni ağası Berzan, Beylerbeyi’nin konağındaki kadına göz koymuş. Dün gece yüzük takmış parmağına.”
Yanındaki orta yaşlı esnaf şaşkınlıkla iç çekti. "Yahu o kadın daha evli değil miydi resmiyette? Cihan Beylerbeyi onu o şerefsiz kocasından kurtarıp karısının hatrına evine, himayesine almadı mı? Ne yüzüğü?"
"Evli ya da boşanmış, ne fark eder? Eşeği alan Üsküdar’ı geçmiş" diyerek araya girdi bir diğeri, ses tonuna çirkin bir alay katarak. "Aladağların koskoca ağası, başkasının artığına, dul kadına göz dikmiş diyorlar. Koskoca aşiret bir kadının davasına diz çökecekmiş. 'Dul kadını konağa hanımağa yapacak' diye dalga geçiyor millet kahvede. Cihan Beylerbeyi’nin kulağına gitse herhalde kan gövdeyi götürür."
O sırada dükkanın önünden geçen Cihan Beylerbeyi’nin korumalarından biri lafı duyup adımlarını hızlandırdı. Çarşının her sokağında, her kahve köşesinde laf evrilip çevriliyor, İlayda’nın o temiz adı, kağıt üstündeki birkaç imza eksik diye Mardin’in o acımasız ağızlarında çiğneniyordu. Laf çirkinleştikçe çirkinleşiyor, her bir ağız fısıltıya kendinden bir yalan katıyordu.
Devin’in sürdüğü araba çarşı meydanına yakın bir yerde durduğunda, elim doğrudan kapının düğmesine gitti ve camı sonuna kadar indirdim.
Mardin’in o tozlu, ağır havası yüzüme çarparken gözlerimi doğrudan kahvehanenin önünde toplanan kalabalığa diktim. Tüm Mardin arabamı bilirdi, koskoca Mardin’de Ferrari’si olan tek kişiydim. Arabayı gördükleri an, az önce hararetle dönen o çirkin çark birden durdu. Kafalar öne eğildi, fısıltılar bıçak gibi kesildi.
Herkes susmuştu. Ama o bakışlardaki sinsiliği, o fısıltıların arkasında bıraktığı o iğrenç, lağım kokusunu çoktan almıştım. Ciğerlerime batan bu hava değil, benim kadınıma, İlayda’ma dillerini dolama cüretini göstermeleriydi. Dün gece o kalede, gökyüzünü havai fişeklerle inletirken bu şehrin şahitliğini istemiştim ben. Gizlim saklım yoktu. Şimdi ise o fişeklerin şaşaasını, kağıt üstündeki birkaç bürokratik imza eksik diye arkamızdan dedikodu malzemesi yapıyorlardı.
"Berzan..." dedi Devin. Sesindeki o dalga geçen tondan eser kalmamıştı şimdi. Göz ucuyla dikiz aynasından bana baktığını gördüm, elleri direksiyonu bembeyaz kesilene kadar sıkıyordu.
"Laf yürümüş yürüyeceği kadar. Bu çarşıyı komple kurşunlasan da bu ağızları kapatamazsın artık. Bu lafın İlayda’ya ulaşması an meselesi. Hatta belki de çoktan ulaştı."
Dişlerimi öyle bir sıktım ki çenemin kasıldığını, kemiklerimin çatırdadığını kendi kulaklarımla duydum.
Hiçbiri umurumda değildi. Tek bir şey canımı yakıyordu: İlayda'nın o narin kalbinin bu pislikle kırılma ihtimali.
"Ulaşsın..." dedim, sesim arabanın içinde benden bile bağımsız, ölümcül bir sessizliğe bürünürken.
Bakışlarımı o başını öne eğen korkak kalabalığın üzerinden çekmedim. “Ulaşsın ki kimin arkasında durduğunu, kimin namusu olduğunu görsünler. İlayda o lafları duyup tek bir gözyaşı dökerse, yeminim olsun bu çarşıyı o çirkin lafı çıkaranların başına yıkarım. Sür Devin... İlayda’ya gidiyoruz."
Beylerbeyi konağının dik ve dar taş sokağına girdiğimizde, tekerleklerin taşlar üzerinde çıkardığı o tok ses dar duvarlarda yankılandı. İçimdeki öfke motorun gürültüsüne karışırken, dikiz aynasından ve ön camdan etrafı süzüyordum. İlayda’nın o şerefsizden kalan son bağlarını da koparmak, onu bu şehrin dilinden söküp almak için gerekirse tüm Mardin’i karşıma almaya hazırdım.
Tam sokağın ortasına geldiğimizde, Devin aniden frene bastı. Tekerlekler acı bir sesle kilitlendi.
"Berzan!" dedi Devin, sesi bir anda buz kesti.
Önümüzde, sokağı tamamen kapatacak şekilde dizilmiş siyah arazi araçlarını gördüm. Araçların kapıları aynı anda açıldı, elleri tetikte onlarca koruma bir anda sokağa yayıldı. Sadece önümüz değil, arkamız da saniyeler içinde kesilmişti. Arabanın etrafı etten bir duvarla örüldü. Kalabalığın arasından sıyrılan iki baş koruma, doğrudan benim oturduğum tarafa doğru yürüyüp namlularını cama dikti.
Eskilerde, Mardin’de Aladağların ağasının arabasına silah doğrultmak, güneşe kurşun sıkmakla eş değerdi. Ama karşımdakiler Cihan Beylerbeyi’nin gözü kara adamlarıydı; aldıkları emirden başka hiçbir şeyi gözleri görmüyordu. Ve ben o eski güçlü Aladağ ağaları gibi değildim. Bilmedikleri tek şey beni çok hafife aldıklarıydı…
"İn arabadan Berzan," dedi Devin, elini usulca koltuğun altındaki silahına doğru kaydırırken. “Bunlar şaka yapmıyor."
"Bırak silahı Devin," dedim, sesimdeki soğukkanlılığı koruyarak. Kapıyı sertçe açıp arabadan dışarı adımımı attım. Takım elbisemin önünü iliklerken, etrafımı saran namluların hiçbirine gözümü kırpmadan baktım.
Karşımdaki koruma, silahının namlusunu tam göğsüme hizalayarak bir adım öne çıktı. Gözlerinde ne bir korku vardı ne de bir tereddüt.
"Berzan Ağa!" dedi adam, sesi taş duvarlarda yankılanan bir emir gibi sertti. "Cihan ağamın kesin emri vardır! Bu konağın sokağına Aladağlardan tek bir nefes bile girmeyecek. Bu konaktan da, İlayda Hanım'dan da uzak duracaksınız. Eğer tek bir adım daha atarsan, ağamızın emri nettir; canını burada alırız. Şimdi arabana bin ve bu sokaktan defol!"
Duyduğum isimle birlikte gözlerimin önü tamamen karardı. Göğsüme dayanan namlu umurumda bile değildi. Adımı ve İlayda’nın adını aynı cümlede, bir de tehditle yan yana getirmek o adamların yaptığı son hata olabilirdi.
Cihan Beylerbeyi arkasına aldığı ordusuna güveniyordu belki ama benim arkamda kaybedecek hiçbir şeyim yoktu. Aksine beni sevecek, bana yuva olacak bir kadın kazanacaktım.
"Canımı mı alırsınız?" dedim, adama doğru bir adım atarak. Göğsüm silahın namlusuna baskı yaparken dudaklarım karanlık bir tebessümle kıvrıldı. "Gidip o Cihan Ağana söyle... Aladağların ağası ne zamandan beri kapıdaki marabalardan icazet alır olmuş? Çekin o oyuncakları önümden. Gidin, çağırın ağanızı! Sizi buraya tetikçi diye göndereceğine, bizzat kendisi gelsin aşağıya! Erkek gibi, adam gibi karşıma çıksın, derdi neyse yüzüme anlatsın!"
Devin arabadan inmiş, sırtını kapıya yaslamış eli belinde her an silah çekmeye hazır halde bekliyordu. Göz ucuyla bana bakarken ne yapacağımı tartmaya çalışıyordu ama benim gözüm kararmıştı bir kere. Çarşıdaki o pis lafların, İlayda’nın isminin kirletilmesinin acısını bu adamlardan çıkaracak kadar delirmeme ramak kalmıştı.
"Cihan Beylerbeyi bu mahallenin arkasına saklanacak adam değildir, bunu en iyi ben bilirim," dedim, sesimi biraz daha alçaltıp her birinin gözünün içine tek tek bakarak. "Kendi emanetini korumak için dünyaya meydan okuyan adam, şimdi laf söz çıktı diye kapısına gelen Berzan Aladağ’ın karşısına çıkmaktan mı çekiniyor? Gidin söyleyin ona; o buraya gelene kadar, ya da ben o konağa girip İlayda'yı görene kadar bu sokaktan tek bir milim kımıldamam. Sıkar mısınız, vurur musunuz, elinizden geleni ardınıza koymayın!" Alay geçer gibi bir gülümseme takındım dudağımın kenarına. Bana baş tutan o korumanın gözlerinin içine bakarak dudaklarımı araladım. “Hodri meydan.”
Karşımdaki koruma, telsizine doğru elini götürürken yutkundu. Aladağ ağasının bu sokakta kanının dökülmesi, Mardin’i geri dönüşü olmayan bir cehenneme sürüklemek demekti. Hepsi bunun farkındaydı ve gözlerimdeki o 'ölümüne geldim' ifadesi, tetikteki ellerini ilk defa titretmişti.
Telsizden cızırtılı bir ses yükseldi. Baş koruma, gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan telsizi kulağına yaklaştırdı, yukarıdan gelen emri dinledi. Yüzü anbean gerildi, ardından yavaşça başını sallayıp telsizi beline taktı. Gözlerinde hâlâ o sert, tehditkar ifade vardı ama namluyu usulca göğsümden aşağı indirdi. onun indirmesiyle birlikte, sokağı kapatan diğer adamlar da silahlarının ucunu yere çevirdi.
"Ağamız seni bekliyor Berzan Ağa," dedi baş koruma, eliyle konağın devasa ahşap kapısını işaret ederek. "Ama yalnız gireceksin. Devin ağa ve adamlarınız sokakta kalacak."
Devin arkamdan öne doğru bir adım attı, eli hâlâ ceketinin altındaydı. "Berzan, tek başına girme o kapıdan. Cihan’ın sağı solu belli olmaz, içerisi onun inidir," diye fısıldadı arkamdan.
Elimi kaldırıp Devin’i durdurdum. "Sen burada kal kuzen. Arabayı da sokaktan çekmeyin, niyetimiz belli olsun," dedim. Takım elbisemin önünü tekrar düzeltip adımlarımı Beylerbeyi konağının kapısına doğru yönelttim. Korku, benim hayatımda çoktan silinmiş bir kelimeydi. Eğer içeride ölüm bizi bekliyorsa, İlayda’nın sevdası için o ölüme de yürürdüm.
Konağın ağır, demir dövmeli ahşap kapısından içeri girdiğimde beni taş avlunun serinliği karşıladı. Yukarıdaki terastan, odaların pencerelerinden gözlerin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Ama gözlerim ne o pencereleri aradı ne de etraftaki korumaları. Ben doğrudan avlunun tam ortasında, elindeki kehribar tesbihi ağır ağır çevirerek bana bakan Cihan Beylerbeyi’ne kilitlendim.
O heybetli ve ödün vermez duruşuyla üst kattaki taht misali koltuğundan kalktı. Merdivenlerin korkuluklarına dayanıp yukarıdan aşağıya, doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışları, çarşı meydanındaki o çirkin fısıltılardan çok daha ağır, çok daha öldürücüydü. Tesbihi şakırdayarak sustu.
"Aladağların yeni ağası," dedi Cihan abi, sesi avluda çınlarken buz gibi bir ton taşıyıyordu. "Kapımdaki adamlara kafa tutacak kadar büyüdün mü sen? Benim himayemdeki kadının adını çarşıda meze ettikten sonra, hangi yüzle, hangi cesaretle bu konağın eşiğine adım atarsın lan Berzan?"
"Ben buraya kapına kafa tutmaya gelmedim Cihan abi!" dedim, sesimi daha da gürleştirerek. "Ben buraya, çarşıda lağım ağızlarını açıp konuşan o şerefsizlerin karşısında durmaya geldim. Ben kadınıma sahip çıkmaya razıyım! Canımı ortaya koymuşum ben bu yol için. Gerekirse tüm Mardin’i karşıma alır, o laf edenlerin her birinin sesini bizzat keser, herkesi sustururum!"
Gözlerimi bir an bile kırpmadan merdivenlerin ilk basamağına ayağımı bastım ve doğrudan onun gözlerinin içine baka baka devam ettim.
"İlayda'yı o karanlıktan, o şerefsiz eski kocasının elinden çekip aldın, eyvallah. Karının emanetidir dedin, kol kanat gerdin, büyüklük ettin. Ama şimdi ben onun elini tutmuşken, ona hak ettiği gibi tüm Mardin’in gözü önünde bir gelecek sözü vermişken... Sen bana niye engel oluyorsun? Neden benim karşımda duruyorsun ağam? Benim niyetim de sevdâm da bellidir. Sen İlayda’yı korumak mı istiyorsun, yoksa onu korumaya çalışan adamın canını almaya mı çalışıyorsun?"
"Kadınım diyorsun..." dedi Cihan abi, sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı ama avlunun taş duvarlarından sekip kulaklarımda patlıyordu.
“Daha resmiyette o şerefsizin soyadını taşıyan, evrakları tamamlanmamış, acısı taze bir kadına 'kadınım' deyip kalede havai fişek patlatıyorsun Berzan! Sen ağalığı, sevdalanmayı ne sanırsın lan?"
Bir adım daha yaklaştı, o ödün vermez gövdesiyle tam karşımda bir duvar gibi dikildi.
"Ben sana neden mi engel oluyorum?" diye kükredi aniden, gözlerinden adeta alev fışkırarak. "Çünkü sen bencil bir Aladağ ağasısın! Sen dün gece o havai fişekleri patlatıp kendi sevdandan bahsederken göğsünü kabarttın, eyvallah. Ama o fişeklerin ışığı söndüğü an, çarşının o lağım ağızlıları İlayda’nın üstüne çullandı! Sen 'Sustururum' diyorsun; sen daha kendi babanın Kudret’in pisliğini temizleyememişken, holdingindeki usulsüz evrakları toplayamamışken tüm Mardin’i nasıl susturacaksın?"
İşaret parmağını sertçe göğsüme doğru uzattı, o parmak göğsüme bir namlu gibi saplandı.
"İlayda bu konağa geldiğinde ruhu paramparçaydı. Karım onun her bir yarasını aylarca elleriyle sardı. Biz onu o herifin cehenneminden canımızı ortaya koyup söke söke aldık! Şimdi sen gelmişsin, daha dün ağalığı devralmış bir genç olarak 'Ben korurum' diyorsun. O kadın bir daha laf söz yüzünden, o pis 'dul' yakıştırmaları yüzünden tek bir gözyaşı dökerse, o çarşıyı onların başına yıkmana izin vermem Berzan... O çarşıyı da, senin o Aladağ konağını da bizzat ben senin başına yıkarım!"
Cihan Beylerbeyi derin bir nefes alıp arkasını döndü, avlunun ortasına doğru iki adım atıp sırtı bana dönük şekilde durdu.
"Niyetin temizdir, bilirim. Sevdana da sözüm yok, aslan gibi duruyorsun karşımda," dedi, sesindeki o öfkeli ton yerini buz gibi bir devlet kararlılığına bırakırken. "Ama burası Mardin. Burada usul bilmeyenin sevdası, sevdiği kadının kefeni olur. O boşanma ilamı, o herifin soyadından kurtulduğu o resmi evrak bu konağın masasına gelene kadar... İlayda’nın yüzünü bir daha rüyanda bile göremezsin. Şimdi git, o avukatlarını mı basıyorsun, mahkemeyi mi yıkıyorsun ne yapıyorsan yap. O kağıt buraya gelecek Berzan Ağa. Yoksa o silah benim elimde patlar, canını da bizzat ben alırım!"
Cihan abinin o buz gibi tehditleri avlunun taş duvarlarında yankılanıp sönerken, araya ölümcül bir sessizlik girdi. Korumaların tetikte bekleyen bakışları, ağalarının sırtındaki o gergin, ödün vermez duruş... Hepsi bir anlığına dondu.
Cihan abi benden arkasını dönüp gitmemi bekliyordu. Ama ben olduğum yerde kaldım. Dudaklarımın kenarı yavaşça kıvrıldı ve avlunun o gerim gerim gerilmiş sessizliğini bölen, dalga geçer gibi acı bir gülüş koyuverdim.
"Ha şöyle..." dedim, sesimdeki o alaycı ama bir o kadar da dik tonla. Beylerbeyi, attığım o hafif kahkahayla birlikte aniden arkasını döndü. Kaşları çatılmış, gözleri bir kez daha nefretle kısılmıştı. Karşısında canıyla tehdit edilen bir adam değil, sanki onun bu koskoca devletvari duruşunu tiye alan bir Aladağ ağası vardı.
Gözlerimi doğrudan onun gözlerine diktim. Takım elbisemin önünü yavaşça açtım, ellerimi ceplerime yerleştirip ona doğru yarım bir adım attım.
"Ben de yanılmışım demek ki..." dedim, başımı hafifçe iki yana sallayarak. "Mardin’de kuralı, usulü herkes anlatır da... Aşktan en iyi sen anlarsın sanmıştım Cihan Ağa. Sevdiği kadının emanetine canı pahasına sahip çıkan Beylerbeyi, bir adamın sevdası uğruna neleri yakabileceğini en iyi bilir sanmıştım."
Cihan’ın çene kemikleri öfkeden kasıldı, elindeki kehribar tesbihi sıkan parmaklarının boğumları bembeyaz oldu. Tek bir kelime daha etse avludaki tüm silahlar üzerime dönecekti, biliyordum. Ama lafımı esirgemedim.
"O kağıt yarın sabah bu konağın masasına gelecek," dedim, sesimdeki alay yerini buz gibi bir ciddiyete bırakırken. "Niyetimi de, namusumu da o kağıda bağlamam ben ama madem senin usulün budur; o imza buraya gelecek. Ama o gün geldiğinde, Cihan Beylerbeyi... İlayda’nın elini tutup bu kapıdan çıkarken önüme kimseyi dikme. Çünkü o gün ne usul dinlerim, ne kural."
