72. bölüm · Kader Çizgisi
Bölüm 68: Mardin Sokaklarında İtalyan Usulü Yürüyüş
Konağın ağır ahşap kapısı arkamızdan kapandığında, gecenin ayazı yüzüme çarptı. Cihan Abi arkamızdan Ferrari'nin anahtarını parmağında sallayıp "Ağalara yürümek yakışır, spor araba ağır adama gelmez!" diye bağırmıştı.
Devin elini cebine atıp arkamdan yürürken son derece sakindi. "Ben sana dedim Aladağ. O anahtarı masada bıraktığın an gitti o araba. Şimdi Mardin’in dik yokuşlarını jilet gibi kunduranla tırmanırken Cihan Abine dualar edersin."
"Ulan Devin," dedim, ayağımdaki sıkan ayakkabıya lanet ederek. "Sen değil miydin adamın eline anahtarı tutuşturan? 'Al Cihan Abi, zaten bu hızlı sürüyordu' diyen kimdi?"
Devin tam ağzını açıp savunmaya geçecekti ki, arkamızda çamurluğuna kadar parıldayan siyah lüks SUV’nin kapısı tok bir sesle açıldı. Giovanni, arkamızdan ağır adımlarla yürüyüp yanımızda durdu. Gözlüklerini ceketinin cebine yerleştirirken soğuk ve mesafeli sesiyle lafı pat diye kesti:
"Çok konuşmayın. Benim arabaya geçin."
Devin duraksayıp Giovanni’ye baktı, sonra bana döndü. "Gördün mü Aladağ? İtalyan bile sizin bu lüzumsuz çene çalmanızdan bezdi," dedi sanki az önce laf kalabalığını yapan kendisi değilmiş gibi.
"Yürü Devin, yürü..." dedim, ayağımdaki dar kunduranın acısıyla inleyerek arka kapıya doğru seğirirken. "Adam hiç değilse yolda bırakmadı bizi."
Arabanın deri koltuklarına kurulduğumuzda Ferhat derin bir "Oh!" çekti. Giovanni dikiz aynasından bana bakıp, o ketum ve ciddi ifadesini bozmadan konuştu: "Benim arabamda pazarlık ve araba kaptırma yok Berzan. Otel yerine sizin mekana sürün, yarın o listenin hesabını keseceğiz."
Devin yanımda koltuğa yayılırken sırıtarak mırıldandı: "Ooo, İtalyan Ağa da racona dahil oldu. Hadi bakalım Berzan, yarın dönerci zinciriyle kuyumcular çarşısı seni bekler!"
"Mardin’in koca Ağası Berzan Aladağ..." dedi, aynadan gözlerimi yakalayarak. "İtalya’dan buraya kadar raconunuzu duymaya geldik, adam elinizden arabayı bakkal çikolatası gibi çekip aldı."
"Sen ne anlarsın Doğu’daki abilik hukukundan?" dedim, karizmayı toparlamaya çalışarak. "O İlayda’nın abisi. Bir nevi saygıdan verdik."
Giovanni hafifçe sırıtıp başını iki yana salladı. "Tabii tabii, kesin saygıdandır... Adam resmen garajınızı kamulaştırdı. Ben Büşra ile ilişkimizi ciddiye bindirdiğimde bu kadar azar işitmedim."
Devin yanımda koltuğa iyice kurulup Giovanni’ye hak verir gibi kafa salladı. "Ben de dedim Giovanni. Resmen gasp etti adam. Berzan 'abi yapma' derken sesi kedi gibi çıkıyordu."
"Ulan Devin!" diye gürledim. "Anahtarı adama uzatan sendin lan!"
Giovanni hiç istifini bozmadan vitesi arttırdı. "Daha durun... İki metrelik kağıt ferman açıldı önünüze. 50 tane bilezik, 5 kuyumcu, 5 pırlantacı, ada, yük gemisi..." Giovanni aynadan Devin’e baktı. "Arkadaşınız haklıymış. Bu kız isteme değil, Aladağ Aşireti’nin varlığına el koyma operasyonu."
Ferhat arkada kıkırdarken Giovanni son darbeyi vurdu: "Yarın sabah söyleriz, Cihan Bey’e benim arabayı da yazsın mehir listesine. Nasıl olsa Berzan Hayır Kurumu her şeyi dağıtıyor."
"Sen de kız istedin mi Giovanni, senden ne istediler?"
Giovanni dikiz aynasından bana öyle bir baktı ki, arabanın içindeki sıcaklık bir anda iki derece düştü. Yüzündeki o alaycı gülüş bıçak gibi kesildi, gözleri karanlık bir havaya büründü.
"Ben kimsenin kapısına gidip kız istemem Berzan," dedi Giovanni, direksiyonu sıkan parmaklarının boğumları beyazlarken. "Büşra ile benim aramdaki mesele bir fermanla, altınla, iki metrelik kağıtlarla çözülecek bir şey değil."
Devin yanımda koltuğa biraz daha gömülüp fısıldadı: "Ağam İtalyan meğer yaralıymış, kurcalama istersen. Adamın damarına bastın."
"Aman Giovanni," dedim, ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırarak. "Bizimki Doğu usulü, biraz gürültülü biraz masraflı oluyor işte. Sende durumlar daha derin demek ki."
Giovanni derin bir nefes verip sigara paketini çıkardı. Torpidodan çakmağı çakarken gözlerini yoldan ayırmadı. "Derin ya da değil... Büşra yanımda. Benim için önemli olan bu. Ama seni o mehir listesiyle gördükten sonra..." Bıyık altından tekrar sırıttı. "Dua ediyorum da Büşra’nın aklına böyle fikirler gelmesin. Yoksa Roma’daki kalyonları satmak zorunda kalırım."
"Herkes sussun," dedi Giovanni, arabanın hızını artırarak. "Yarın sabah da o meşhur Cihan Bey'in kapısına dayanıp, dönerci zincirinin ilk şubesini konuşacağız. Büşra’nın arkadaşı için o listeyi tamamlayacaksın Berzan. Ben de bizzat başında duracağım."
Devin arkadan sırıtarak mırıldandı: "Oğlum bu İtalyan bizi menajer gibi organize etmeye başladı. Yürüyedur Giovanni Ağa!"
Giovanni arabanın iç dikiz aynasından Devin’e öyle bir baktı ki, arabanın içindeki o neşeli hava saniyesinde buz tuttu. Giovanni'nin gözlerindeki o karanlık, soğuk ve tehlikeli İtalyan mafyası bakışı salonun ortasına bomba gibi düştü.
"Komik mi sanıyorsun kendini?" dedi Giovanni, pürüzsüz ama bir o kadar da tehlikeli bir fısıltıyla.
Devin’in o geniş geniş koltuğa yayılan gövdesi bir anda dikleşti. Hayatında kimseden lafını sakınmayan, Cihan’a bile "Kızı ver!" diye racon kesen Devin, Giovanni’nin o tek bir kelimesi ve aynadaki gözleriyle adeta buz kesti. Yutkunurken adem elmasının aşağı yukarı kaydığı çaktırmadan görülebiliyordu.
Devin elini garip bir refleksle ceketinin yakasına götürdü, bakışlarını hızla pencereden dışarı, Mardin’in karanlık sokaklarına çevirdi. Ağzını açıp tek bir kelime bile edemedi; dudakları mühürlenmiş gibi suspus kaldı.
Ferhat arkada nefesini tutmuş, koltuğun köşesine büzülmüştü.
Ben ise yanımda kedi gibi pısan Devin’e bakıp bıyık altından sırıtmamak için yanağımın içini ısırdım. "Ulan Devin," dedim içimden, "Mardin’i birbirine kattın, bir tek İtalyan’ın tek bakışıyla hizaya geldin ya, helal olsun."
Giovanni hiç istifini bozmadan sigarasından derin bir duman çekti, vitesi sakince büyüttü ve araba gecenin sessizliğinde konağa doğru süzülmeye devam etti. Arabadaki tek ses, dışarıdan gelen rüzgarın uğultusuydu.
Ertesi sabah Mardin Kuyumcular Çarşısı, tarihinin en tuhaf gününe uyandı. Arnavut kaldırımlı dar sokaklarda önde ben, yanımda elinde kocaman bir hesap makinesiyle Ferhat, arkamızda dünkü azarından sonra hala sessizliğini koruyan Devin ve onun hemen yanında jilet gibi takımı, simsiyah güneş gözlükleriyle Giovanni Hartford yürüyordu.
"5 dükkan..." diye mırıldanıyordu Ferhat kendi kendine. "Ağam, bu 5 dükkanı komple satın alırsak bizim şirketin çeyrek asırlık cirosuna denk geliyor, farkında mısın?"
"Kes sesini Ferhat," dedim, ceketimin yakasını düzelterek. "Cihan Abi'ye söz verdik, 6 ay içinde o mehir listesi bitecek. İlk maddeden başlıyoruz."
Çarşının en eski ve en büyük esnafı olan Süleyman Usta'nın dükkanından içeri daldık. İçerisi altınların sarı ışıltısıyla parlıyordu. Süleyman Usta beni görünce ayağa kalkıp elini göğsüne koydu.
"Berzan Ağam! Hoş geldin, sefalar getirdin. Hayırlı olsun, nikah kıyılmış diye duyduk!"
"Sağ ol Usta," dedim, dükkanın ortasındaki sandalyelerden birine çökerek. Giovanni kapının girişinde durmuş, dükkanın güvenliğini tartar gibi etrafı süzüyordu. Devin ise sessizce vitrinlere bakıyordu.
"Usta uzatmayalım," dedim, Ferhat'ın elinden listeyi alıp tezgaha koyarak. "Bize 50 tane Ajda bilezik, 3 tane de altın kemer lazım. Ama asıl mesele o değil."
Süleyman Usta'nın gözleri parladı. "Evelallah Ağam, hemen hazırlarım. Başka ne emredersin?"
Masaya doğru biraz daha eğildim. "Senin dükkanına ne kadar istiyorsun Usta?"
Süleyman Usta'nın eli havadaki çay bardağıyla dona kaldı. Gözlerini kırpıştırıp bana, sonra arkamdaki kalabalığa baktı. "Nasıl yani Ağam? Anlamadım?"
"Dükkan diyorum," dedim, elimi tezgahta gezdirerek. "Komple dükkanı satın alıyorum. Ne kadar istiyorsun?"
Süleyman usta yutkundu. "Ağam... Ben dükkanı satmıyorum ki."
"Satmıyorsun ama satacaksın Usta," diye araya girdi Giovanni. Aksanlı Türkçesi, o sakin ve tehlikeli tonuyla dükkandaki havayı bir anda dondurdu. Güneş gözlüklerini hafifçe indirip Süleyman Usta'nın gözlerinin içine baktı. "Biz beş dükkan satın almak istiyoruz."
Devin, Giovanni'nin bu çıkışından destek bularak dünkü suskunluğunu bozdu. "Usta, İtalyan ortak doğru söylüyor. Satıyorum de bitsin bu iş, Cihan Abi evde bekliyor bizi!"
Süleyman Usta bana çaresiz bir bakış attı. "Ağam... Mardin'de beş kuyumcuyu kapatırsanız, altın piyasası çöker, millet düğün yapamaz!"
Ferhat arkadan başını uzattı. "Usta sen orasını dert etme, biz o dükkanları İlayda Yengemin üstüne yapacağız, kendisi gelip satış yapacak!"
Süleyman Usta'nın şaşkınlık dolu yüz ifadesi görülmeye değerdi. İlk dükkanın pazarlığı böylece başlarken, benim aklımda hala listenin sonlarındaki o "ada" ve "yük gemisi" vardı.
Süleyman Usta masadaki hesap makinesini titreten elleriyle önüne çekti. "Berzan Ağam," dedi yutkunarak. "Sadece bu dükkanın mülkü, içindeki külçeleri, işlenmiş takılarıyla rahat bir servet eder. Beş dükkan demek, çarşının yarısını Aladağ tapusuna geçirmek demek!"
"Fiyatı söyle sen."
Süleyman Usta kağıda bir rakam yazıp bana doğru kaydırdı. Rakamı görünce gözlerimi hafifçe kıstım. Ferhat arkadan kafasını uzatıp rakama baktığı an elindeki hesap makinesini yere düşürdü. "Aboo! Ağam, bu paraya Mardin’e ikinci bir kale inşa ederiz!"
Giovanni kapının yanındaki duvara yaslanmış, cebinden çıkardığı gümüş çakmağı parmaklarının arasında çeviriyordu. Rakamı görünce gözlüklerinin üstünden tek bir bakış attı.
"Rakam makul," dedi Giovanni, o soğuk ve otoriter sesiyle. "Ancak bir şartla."
Süleyman Usta çekinerek Giovanni’ye baktı. "Ne şartı beyim?"
"Geri kalan dört kuyumcuyu da sen ikna edeceksin," dedi Giovanni, çakmağı tık diye kapatıp cebine atarak. "Bu öğlene kadar diğer dört dükkanın sahipleri bu masaya oturacak. Yoksa ilk dükkan için de pazarlık yapmam, doğrudan mülkü kamulaştırırım."
Devin arkadan hemen öne atılıp Süleyman Usta’nın omzuna pat diye vurdu. "Duyduğunu yap Usta! İtalyan’ın şakası yok, dünkü adamı iki dakikada nakavt etti. Çıkar telefonunu, çağır diğer dört kuyumcuyu!"
Süleyman Usta panikle telefonuna sarılırken, Ferhat eğilip kulağıma fısıldadı: "Ağam, bu İtalyan bizi haraca bağlıyor gibi ama adam iş çözüyor, helal olsun."
Yaklaşık yarım saat içinde çarşının en büyük dört kuyumcusu daha dükkana döküldü. Masanın üzeri çay bardakları, altın külçeleri ve tapu senetleriyle dolup taştı. Adamlar karşılarında Berzan Aladağ’ı, arkalarında Devin’i ve en tehlikelisi kapıda tetikçi gibi bekleyen Giovanni’yi görünce itiraz bile edemediler.
"Tamamdır Ağam," dedi Süleyman Usta, alnındaki teri silip imzalanan kağıtları toplayarak. "Beş dükkanın da devir işlemleri başladı. Elli ajda bilezikle üç altın kemer de kadife kutuda hazır."
"Güzel," dedim, kutuyu kucağıma alıp ayağa kalkarken. "İlk maddeler bitti. Şimdi sıra dönerci zincirinde ve Cihan Abi’nin adasıyla yük gemisinde..."
Giovanni kapıyı açıp önden çıktı. "Dönerci kolay Berzan. Asıl mesele Paris’teki Eyfel manzaralı daire. Büşra’yı aradım, Cihan Bey konağın bahçesinde senin Ferrari’nin alt takımlarını tamir ettiriyormuş. Acele etsen iyi edersin."
Devin yanıma yanaşıp ceketini düzeltti. "Ağam, yürüyerek mi gidiyoruz yine, yoksa İtalyan bizi arabasına alır mı?"
Giovanni arkasını dönmeden, "Yürüyün," dedi bıyık altından sırıterek. "Ağalara yürümek yakışır."
Giovanni’nin "Yürüyün" lafıyla Devin’in yüzü bir anda düşer gibi oldu ama dün akşamki azar aklına gelince gıkını bile çıkaramadı. "İyi be, sporumuzu da yaparız," diye mırıldanıp paşa paşa peşimize takıldı.
Kucağımda elli ajda bilezik ve üç altın kemerin bulunduğu o ağır kadife kutuyla çarşıdan çıktık. Ferhat bir elinde beş kuyumcu dükkanının devir evrakları, diğer elinde hesap makinesiyle arkamızdan koşturuyordu.
"Ağam!" dedi Ferhat nefes nefese. "Kuyumcular halloldu da sırada beş pırlanta dükkanıyla dönerci zinciri var. Pırlantacıları da Süleyman Usta’nın akrabalarından hallederiz belki ama döner işi sıkıntı. Mardin’de öyle uluslararası zincir kuracak altyapı nerede?"
Giovanni adımlarını yavaşlatıp dönüp bize baktı. Güneş gözlüklerini çıkarıp gömleğinin yakasına astı.
"Döner işini bana bırakın," dedi Giovanni, o ketum ve kendinden emin tavrıyla. "Milano ve Roma’da tanıdığım restoran zinciri sahipleri var. Türkiye’deki merkez için de bugün İstanbul’dan bir ekibi Mardin’e çağırttım. İlayda’nın adına marka tescilledim bile."
Devin gözlerini açıp Giovanni’ye baktı, tam bir şey söyleyecekken vazgeçip yutkundu. "Helal olsun İtalyan... İşi pişirmişsin," demekle yetindi.
"Sağ ol Giovanni," dedim, minnetle başımı sallayarak. "Sayende listenin ilk çeyreğini bir günde erittik."
"İlayda için," dedi Giovanni kısaca. "O kız Büşra’nın kardeşi sayılır. Ama Cihan Bey’in istediği o yük gemisiyle ada konusunda ne yapacaksın Berzan? Onlar dönerciye benzemez."
"Onu da Cihan Abi’nin yüzüne bakarak helalleşeceğiz artık," dedim.
Tam Beylerbeyi konağının sokağına girdiğimizde kulaklarımızı sağır eden devasa bir metal sürtme ve motor bağırtısı sesi yükseldi. Konağın avlu kapısının önünde benim siyah Ferrarinin sesiydi bu! Cihan Abi direksiyonun başında, Meryem Hanım yanında dualar okuyor, bizim korumalar da arabanın altına tahta takoz sokmaya çalışıyordu. Cihan Abi arabanın camından kafasını çıkarmış, kan ter içinde gürlüyordu:
"Ulan Aladağ! Neredesin lan sen? Uçan halı mı aldık, araba mı aldık belli değil! Konağın eşiğine takıldı kaldı bu gavur icadı!"
Devin sırıtmamak için kendini zor tutup öne atıldı. "Cihan! Takoz kaymış, gaza basma şasiyi bırakacaksın ortalıkta!"
Cihan Abi arabadan inip kapıyı çat diye kapattı. Üstü başı hafif yağ olmuştu ama heybetinden gram kaybetmemişti. Bize doğru yürürken gözü kucağımdaki kadife kutuya ve Ferhat’ın elindeki dosyalara kaydı.
"Noldu Berzan Bey?" dedi Cihan Abi, ellerini beline koyup. "Çarşıyı kamulaştırıp geldin bakıyorum?"
"Kuyumcular halloldu Cihan Abi," dedim, kutuyu göstererek. "5 dükkan, 50 bilezik, 3 altın kemer... Hepsi İlayda’nın üstüne devredildi. Dönerci zinciri de Giovanni sayesinde tamam."
Cihan Abi bir bana, bir kutuya, bir de kapıda duran Giovanni’ye baktı. Yüzündeki o sert ifade bir anlığına kırıldı, gözlerinde gururlu bir tebessüm belirdi. Ama hemen kendini toparlayıp benim Ferrari’nin tavanına pat pat vurdu.
"İyi, güzel... İlk gün için fena değil," dedi Cihan Abi, muzip bir edayla. "Ama şu arabanın alt tuşunu göster önce.
Cihan Abi arabamın tavanına pat pat vururken, benim içimden bir şeyler koptu gitti. Göğsümün tam ortasına bir öküz oturdu sanki. Kucağımdaki tonla altını bir kenara bırakıp, gürültüyle konağın eşiğine asılı kalmış garibim siyah Ferrari’ye doğru ceylan gibi fırladım.
"Ah arabam! Vah güzeller güzeli arabam!" diye feryat ettim, arabanın önüne çöküp çizilen tamponuna elimle pansuman yapar gibi dokunarak. "Ulan Cihan Abi, bu araba Mardin’in taşlı yollarında, yüksek kaldırım eşiklerinde ezilsin diye mi yapıldı? Ceylan gibi arabayı getirdin, taşın üstüne oturttun!"
Cihan Abi ellerini beline koymuş, tepemden alaycı bir tebessümle bana bakıyordu. "Bana bak Aladağ! Ağlaşmayı bırak da geç direksiyona! İki gündür arabanın altında takozla geziyorum, bütün karizmamız çizildi mahallede!"
"Arabanın altı çizildi Abi, ne karizması!" dedim, gözlerim neredeyse dolacak halde kaportaya bakarken. "Yuvamı kurayım derken garajımdaki tek neşemi, gözümün nurunu kurban verdim ya... Bu arabanın süspansiyonu bu dertleri kaldırmaz Abi, vallahi kaldırmaz!"
Devin arkadan gelip halime bakarak gür bir kahkaha patlattı. "Ağam taziye çadırı kuralım istersen arabanın başına? İki metrelik mehir listesine gıkın çıkmadı, bir çizik tampon için ağıt yakıyorsun burada!"
Giovanni bile güneş gözlüklerinin üstünden bakıp hafifçe başını iki yana salladı. "İtalyan mühendisliği bu halleri görse, fabrikayı kapatır Berzan."
"Konuşmayın lan!" diye gürledim, ayağa kalkıp ceketimi silkeleyerek. "Araba gitti, 5 kuyumcu gitti, dönerci zinciri gitti... Cihan Abi, kurbanın olayım arabanın anahtarını ver de bir çalıştırıp sesini duyayım, vallahi özlemden öleceğim!"
Cihan Abi cebinden anahtarı çıkarıp parmağının ucunda salladı. Gözlerini kısıp yüzüme doğru alaycı bir tebessümle baktı, sonra anahtarı şak diye kendi ceketinin iç cebine geri attı.
"Vermiyorum ulan!" dedi Cihan Abi, heybetini konuşturarak. "Ne o öyle, sevgilisine kavuşamamış arabesk şarkıcısı gibi arabanın kaportasına sarılıyorsun? 6 ay dolana kadar bu anahtar benim cebimde pas tutacak!"
"Abi etme eyleme!" dedim, ellerimi birleştirip çaresizce bakarak. "Bak yağını suyunu kontrol edeyim bari, garibim taşın üstünde ciğeri sökülmüş gibi yatıyor!"
Cihan Abi kaşlarını çatıp göğsünü kabarttı. "Sesini duyacakmış... Sen onun sesini değil, İlayda’nın yazdığı kitabın sayfa seslerini duyacaksın Berzan Bey! Hem ne o 'gözümün nuru' falan? Senin gözünün nuru benim kardeşimdir, duymayayım bir daha arabaya ağıt yaktığını!"
Devin arkadan hemen araya girip yangına körükle gitti: "Doğru söylüyor Cihan Abi. Geçen gün arabayı yıkatırken 'Seni İlayda’dan çok seviyorum' diye fısıldıyordu kaportaya, ben kendi kulaklarımla duydum."
"Ulan Devin!" diye kükredim, arkamı dönüp üstüne yürüyecekken Giovanni kolumdan tuttu.
Giovanni, elindeki gümüş çakmağı tık diye kapatıp Cihan Abi'ye baktı. "Cihan Bey haklı Berzan," dedi Giovanni, zerre acımadan. "Direksiyona geçersen gaza basıp kaçma potansiyelin var. Anahtar Cihan Bey'de kalsın."
"Siz var ya..." dedim, arabanın önünde dizlerim üstüne çöküp ellerimi başımın arasına alarak. "Çete olmuşsunuz başıma! İtalyan’ı, Doğulusu, öz kardeşim bildiğim adamı birleştiniz, beni canlı canlı mülksüzleştirdiniz!"
Cihan Abi kahkahayı basıp arkasını döndü. "Hadi hadi, kalk oradan arabamı öpme!"
Arabanın kaportasına son bir çaresiz öpücük kondurup doğruldum, Cihan Abi’nin arkasından hüzünle bakarak iç çektim: "Ah be gülücük gözlü arabam... Ben seni 'sürat felakettir' diye değil, 'kayınbirey felakettir' diye otoparkta yatıracağımı hiç düşünmemiştim!"
