20. bölüm · MÜHÜRLÜ AŞK

Bölüm:20 Geçmişin Bıraktığı Hasar

Meloria 🌷

Bölümler
1 Bölüm:1 Kimsin Sen? 2 Bölüm:2 Röportaj 3 Bölüm:3 İlk Mesaj 4 Bölüm:4 Gözlerin Diyorum 5 Bölüm:5 Takip İsteği 6 Bölüm:6 Tesadüfün Böylesi 7 Bölüm:7 Olan Var Olmayan Var 8 Bölüm:8 Unutulmayan Anılar 9 Bölüm:9 Boks Maçı 10 Bölüm:10 Habersiz Çekim 11 Bölüm:11 Magazin Haberi 12 Bölüm:12 Anlaşmalı Evlilik 13 Bölüm:13 Kendini Belli Eden Duygular 14 Bölüm:14 Kıskançlık 15 Bölüm:15 İtiraf Edilen Gerçek 16 Bölüm:16 Sarılabilir Miyim? 17 Bölüm:17 İlk Defa "Biz" Gibi 18 Bölüm:18 Saklanmayan Hisler 19 Bölüm:19 Yeni Hayata Atılan İlk Adım 20 Bölüm:20 Geçmişin Bıraktığı Hasar 21 Bölüm:21 Sürpriz 22 Bölüm:22 Sendeleyen Gece 23 Bölüm:23 Zaferin En Güzel Hâli 24 Bölüm:24 Sürpriz Misafir 25 Bölüm:25 Geçmişten Gelen Fısıltı 26 Bölüm:26 Sahiplenişin Sessiz Hâli 27 Bölüm:27 Mutluluğun Son Demleri 28 Bölüm:28 Sınırlandırılmış Sevgi 29 Bölüm:29 Örülen Duvarlar 30 Bölüm:30 Kırılma Noktası 31 Bölüm:31 Gün Yüzüne Çıkan Gerçekler 32 Bölüm:32 İddianın Sonucu 33 Bölüm:33 Benim Hikâyem 34 Bölüm:34 Büyük Karşılaşma 35 Bölüm:35 Yeniden Biz 36 Bölüm:36 Tek Taş 37 Bölüm:37 Kamp 38 Bölüm:38 Senin Olduğun Güzel Anlar 39 Bölüm:39 Küçük Çatlak 40 Bölüm:40 Büyük Çatlak 41 Bölüm:41 Cevaplanmayan Çağrı 42 Bölüm:42 Özlem 43 Bölüm:43 Gülümseyin Çekiyorum 44 Bölüm:44 Sessiz İyilik 45 Bölüm:45 İyi Ki Doğdun Mucizem 46 Bölüm:46 Şimdiden Özledim 47 Bölüm:47 Ayrı Geçen İlk Gece 48 DUYURU

Rüzgar'a annesinin nerede olduğunu bir şekilde sormuştum ama Rüzgar söylemeye hazır değil gibiydi. Kafamı Rüzgar'ın göğsünden kaldırarak biraz uzaklaştım. Yüzündeki kırık ifadeyi görmek bile canımı yaktı. Keşke sormasaydım.
Rüzgar, elindeki kahve fincanını eğilerek masaya bırakırken "Annem terk etti bizi," dedi düz ama kırgın bir sesle. Yutkunamadım, kalbim kasıldı. Rüzgar'ın annesi onları terk edip gitmiş miydi? Hangi anne yapabilirdi bunu?
Dudaklarımı araladım ama diyebildiğim tek şey "Ne?" diye fısıldamak oldu. Yutkunarak Rüzgar'a bakarken onun bakışları yere odaklanmıştı. "Barlas ve ben ilkokula yeni başlamıştık, az çok bir şeyleri anlayabiliyorduk ama Aleyna," Öyle bir iç çekti ki... "Aleyna daha üç yaşındaydı."
***
(19 yıl önce...)
Güzel bir son bahar günü Rüzgar okula gitmek için erkenden hazırlanmıştı. Normalde okula gitmeyi sevmezdi ama bugün annesi onları okula bırakacaktı. "Hadi ama Barlas geç kalacağız." dedi mini Rüzgar hâlâ hazırlanan ikizini izlerken.
Barlas uyuşuk uyuşuk çantasını hazırlarken konuştu. "Ne geç kalması Rüzgar her zaman bu saatte kalkıyoruz."
"Olsun," dedi Rüzgar arabalı çantasını sırtına takarken. "Hem bugün bizi annem bırakacakmış dün öyle söylemişti."
Barlas'ın yüzünde bir gülümseme belirirken "Gerçekten mi? diye sordu. Annesi neredeyse bütün gününü çalışmakla geçirdiği için genelde onları okula bırakan babaları yani Levent oluyordu.
Küçük Rüzgar onaylamak adına hızlı hızlı salladı kafasını. "Ben annemin yanına gidiyorum sende hazırlanıp gelirsin tamam mı?" demesiyle Barlas'ın konuşmasını beklemeden mutfağa doğru ilerledi.
Mutfağa girdi ama annesi yoktu, normalde hep mutfakta olur ve kahvaltı hazırlardı ama ne kendisi vardı ne de Rüzgar ve Barlas için hazırlanmış bir kahvaltı...
Minik Rüzgar "Anne?" diye seslenerek bu sefer salona girdi. Annesi burada da yoktu ama camdan dışarıya bakan babası buradaydı.
Rüzgar'ın "Baba" demesiyle Levent ona doğru döndü. "Efendim oğlum?"
"Annem nerede? Mutfakta değil kahvaltı da hazırlamamış." diye sordu Rüzgar, minik kalbine sığdırdığı bir endişeyle. Levent derin bir nefes alarak oğlunun tam karşısında durdu ve eğilerek boylarını eşitledi. "Rüzgar..."
"Efendim baba?"
Levent durumu nasıl açıklayacağını bilemezken sadece "Annen gitmiş," diyebilmişti.
Minik Rüzgar anlamaz bir şekilde kaşlarını kaldırdı. "Nereye gitti?" diye sordu ama aklına gelen ihtimali hemen söyledi. "Yoksa kahvaltı için poğaça mı alacakmış? Demek o yüzden kahvaltı hazır değil."
Levent kafasını iki yana sallayarak oğlunun saçlarını düzeltti ve "Poğaça almaya gitmemiş Rüzgar," dedi dalgın bir sesle. Hayatta en güvendiği kişi olan karısından yemişti en büyük darbeyi.
Rüzgar, gözlerini kırpıştırarak "Terk mi etmiş yani bizi?" diye sordu ağlamaklı çıkan sesiyle. Minik Rüzgar, terk etmenin ne demek olduğunu annesinin ona okuduğu bir masaldan öğrenmişken, annesi tarafından terk edilmişti.
Levent kafasını sallayarak yutkundu, karısından ilk defa nefret etmişti. Onu terk ettiği için değil, çocuklarına bunu yaşattığı için...
Merdivenlerden hızlı hızlı inen Barlas "Hani annem nerede ne zaman gidiyoruz?" dedi neşeli neşeli.
Minik Rüzgar yanlarına doğru gelen ikizine bakarken "Barlas," dedi fısıltıyla. Barlas, Rüzgar'a bakınca ne oldu der gibi kafasını salladı.
Minik Rüzgar'ın ikizine bakarken "Annem bizi terk etmiş biliyor musun?" dedi ağlamamak için kendini zorlarken. "Bir daha gelmeyecekmiş," Her söylediği cümlede canı daha da yanıyor, sanki minik kalbi kırılıyor gibi hissediyordu.
"Annem bir daha gelmeyecekmiş..." diye tekrar ettiğinde gözünden düşen bir damla yaşa engel olamadı.
Barlas'ın yüzündeki mutlu ifadeden eser kalmazken "Ne demek gitmiş?" diye sordu. Ardından babasına dönerek "Ya baba Rüzgar'a bir şey söyle yalan söylüyor." diye şikayet etti ikizini.
Levent acıyla bir nefes verdiğinde "Üzgünüm Barlas," dedi güçlükle. "Rüzgar yalan söylemiyor." O kadar zordu ki çocuklarına bunu söylemek.
Barlas, Rüzgar kadar dayanamayıp ağlamaya başlamıştı. İkizine göre daha kırılgandı onun ruhu.
Rüzgar minik ellerini yüzüne sürerek göz yaşlarını sildi ve gözleri dolan babasına bakmaya başladı. "Baba," derken düşündüğü kendisi değil, biricik kardeşiydi. "Aleyna bunu bilmesin olur mu? Üzülür o üzülmesin. Minicik daha o küçücük, hem o daha terk edilmek nedir bilmez ki?" Sildiği yaşların yerini yeni yaşlar almıştı. "Bilmesin baba," dedi tekrardan çaresizce. "Öğrenmesin, canı yanmasın."
Levent boğazına yumru oturmuş gibi hissederken yutkunarak kafasını salladı. Güçlü görünmeye çalışarak kollarını iki yana açtı "Gelin bakalım ikinizde buraya." Barlas ve Rüzgar babalarına sıkıca sarıldıklarında daha da ağlamaya başladılar.
Aradan günler, haftalar, aylar ve yıllar geçti, ama anneleri Sinem asla geri dönmedi...
***
(Günümüz...)
Şimdi her şeyi anlıyordum... Annesi onda çok büyük bir yara açmıştı ve bu yara temas ettikçe kanıyordu. Birinin onu sevmeme ihtimali, ondan korkma ihtimali... Hepsi annesinin eseriydi.
"Rüzgar," derken sesim fısıltı gibi çıktı. "Sana bunu hatırlatarak seni üzmek istemezdim, özür dilerim." Benim bile içim burkulmuşken Rüzgar'ı düşünemiyordum.
Rüzgar'ın bakışları beni bulduğunda buğulu gözlerini fark etmem uzun sürmedi. "Özür dilemene gerek yok çünkü bu bir gerçek ve değişmeyecek." derken sesi hâlâ kırgın çıkıyordu. "Ama hatırlattığın şeyleri düşünmemi istemiyorsan öyle uzakta durma, bir tek sen yanımda olduğunda bunları düşünmüyorum çünkü."
Rüzgar'a yaklaşarak kollarının arasındaki yerimi aldım. Rüzgar'ın elleri belime dolanmışken ben ona doğru dönüktüm. "Maçına az kaldı," dedim konuyu değiştirmek adına. Yüzük olan elimi havaya kaldırdım. "Ve senin bir karın var."
"İyi ki var," dedi Rüzgar havaya kaldırdığım elimi öperek. "Çünkü bana iyi gelen tek kişi o."
Yüzümde istemsizce beliren gülümsemeyle Rüzgar'a baktım. "Elimi öpmeyi alışkanlık hâline getirdin." dedim yaramaz bir ifadeyle. Rüzgar'ın gözleri az önce tuttuğu elimi okşayan elindeydi. "Hoşuma gidiyor," dedi kısık bir sesle.
"Benimde," diye mırıldandım Rüzgar'ı izlerken. Rüzgar'ın kaşları yavaşça kalktığında gözleri beni buldu. Ne Rüzgar bir şey dedi ne de ben. Ama bu sessizlik rahatsız etmek yerine huzur doluydu.
***
Yüzüme vuran ışıkla gözlerim usulca aralandı. Önüme gelen saçları çektim. Hangi ara sabah olmuştu?
Yataktan destek alarak oturur pozisyona gelmiştim ki gördüğüm manzaraya şaşırmadan edemedim. Rüzgar yere oturmuş ve yatağa koyduğu kollarının üstüne kafasını yaslamış bir şekilde uyuyordu. Dün gece o kendi odasında ben kendi odamda yatmıştım ama Rüzgar şuan odamdaydı. Bütün gece burada mı uyumuştu?
Rüzgar'ı uyandırmak için usulca koluna dokunarak "Rüzgar," dedim ama uyanmadı. Sesimi biraz daha yükselterek ikinci kez "Rüzgar," deyince kıpırdanarak gözleri yavaşça aralandı. Elimi kolundan çekerek tam anlamıyla uyanmasını bekledim.
Birkaç saniye sonra Rüzgar kafasını kaldırmış ve uykulu gözleri beni bulmuştu. "Lavin," diye fısıldayan sesi fazlasıyla uykuluydu ve ne yalan söyleyeyim sesi oldukça çekici çıkıyordu. "İyi misin?"
Neden böyle dediğini anlamasamda "Ben iyiyim de sen iyi misin?" diye sordum.
Rüzgar'ın anlamaz bakışları üzerimdeyken "Nasıl?" diye sordu.
"Bütün gece burada uyumuş gibi görünüyorsun" dedim ufak bir tebessümle. "Boynun falan tutulmuş olmasın." Rüzgar'ın eli ensesine gittiğinde, "Yok, yok iyiyim ben." dedi.
Asıl merak ettiğim şeyi "Neden burada uyudun?" diyerek sordum.
Rüzgar, "Dün gece..." derken sol elimi ellerinin arasına aldı. "Su içmeye kalktığımda sesini duydum, kabus görüyordun." Gördüğüm kabusu hatırlamayı bırak kabus gördüğümü bile hatırlamıyordum. "Yanına geldiğimde bir şeyler mırıldanıyordun," diyerek anlatmaya devam etti. "Saçlarını okşadığımda yavaş yavaş nefesin düzeldi muhtemelen kabusun sonlandı, sonra da seni yalnız bırakmak istemedim."
Eğilerek Rüzgar'ın yanağına bir öpücük bıraktım ve ardından geri çekildim. "Ne gördüğünü hatırlıyor musun?" diye sordu Rüzgar. "Fazlasıyla terlemiştin."
Bilmiyorum dercesine dudaklarımı büzdüm. Bilmiyordum ama tahmin edebiliyordum. "Hatırlamıyorum ki," dedim omuzlarımı kaldırıp indirirken. "Ama yine de yanımda olduğun için teşekkür ederim."
***
Hava çoktan kararmıştı ama bulunduğum alanı bahçenin ışıkları aydınlatıyordu. Akşam yemeğinden sonra bahçedeki salıncağa geçmiş Karamel'in bahçede koşuşturmasını izlerken senaryom için sahneleri toparlamaya çalışıyordum. Elimdeki deftere bir şeyler karalıyordum. Kim ne derse desin senaryomun güçlü olduğunu düşünüyordum. Eğer doğru ajansı bulur ve gerekli düzenlemeleri yaparsam tutacak bir film ortaya çıkardı. Tabii bunun için önce senaryom bitmeliydi.
Elimdeki kalemi çevirirmeyi bırakıp başrol erkeğin kurduğu cümleyi yazdım.
Unutulmayacak kadar eşsizsin...
Gözlerimi yerdeki çimlere diktiğimde yüzümde beliren gülümsemeden habersizdim. Rüzgar'ın yıllar önce gördüğüm o çocuk olduğunu öğrendiğimde beni nasıl hatırladığı sormuştum. O da bana bu cevabı vermişti.
Senaryomda ise başrol kadın karakter uzun zaman sonra mecbur kalarak terk ettiği sevgilisiyle karşılaşıyordu. Adamın onu tanımasına şaşırırken adamın kurduğu cümlenin ilham kaynağı artık kocam olan Rüzgar Bayraktar'dı.
Rüzgar'lı düşüncelerimin arasında kaybolurken "Pıtırcık?" diyen sesi duymamla bakışlarım evin bahçeye açılan kapısını buldu. Rüzgar elinde iki limonatayla yanıma geliyordu. "Ne yapıyorsun?"
Önümdeki deftere bakarken "Senaryom," dedim ve bakışlarımı tekrar Rüzgar'a çevirdim. "Onu yazıyorum."
Rüzgar elindeki limonatalardan birini bana uzatırken kucağımda duran deftere baktı. "Yazmaya devam edecek misin?" Limonatayı alınca bardaktan elime bir soğukluk yayıldı. "Edeceğim sanırım, en azından şu sahneyi bitireyim."
Rüzgar, yanıma oturdu ve kolunu omzuma atarak "Benimle konuşmayacaksın yani?" dedi sorarcasına.
Başımı çevirip Rüzgar'a bakarken "Senle konuşmamı mı istiyorsun?" diye sordum.
"Yani fena olmazdı," dedi Rüzgar omuz silkerken. "Ama seni izlemekte fena fikir değil."
Limonatadan bir yudum aldım. "O zaman azıcık sabret, sahneyi bitireyim." Elimdeki limonata bardağını gösterdim. "Teşekkür ederim bu arada."
"Ne demek,"
Limonatamı içerken sahneyi yazmaya devam ettim. Kısa bir süre sonra Rüzgar "Unutulmayacak kadar eşsizsin." deyince yazdığım cümleyi okuduğunu hemen anladım. "Benim cümlem değil mi ya o?" dedi keyifli keyifli.
Defterin kapağını anında kapatarak ters ters baktım. "Ya!" dedim hışımla. "Okumasana." Rüzgar'ın yüzü benim yüzümün aksine oldukça neşeliydi. "Ne yani? Hem cümlemi alıyorsun hem de okuma mı diyorsun?"
"İlham almış olabilirim." dedim omuz silkerek.
Rüzgar, limonatasını içmeye devam ederken "İlham mı almışsın?" dedi sorarcasına "Bana direkt cümlemi kopyalamışsın gibi geldi ama yine de sen bilirsin."
"Olabilir," dedim bakışlarımı topuyla oynayan Karamel'e çevirerek. "Demek ki cümlen hoşuma gitmiş."
"Hoşuna gitti demek," dedi Rüzgar oyunbaz bir ifadeyle. "Var mı başka böyle hoşuna giden."
Boşluğuma geldiğinden dolayı "Var," demiştim ama ne olduğunu soracağı bildiğin için "Yok," dedim hemen.
"Vardır vardır, söylesene," dedi Rüzgar başını omzuna doğru eğerek. Kafamı iki yana salladım. "Söylemeyeceğim."
"Lavin," dedi Rüzgar meraklı meraklı. "Hadi ama."
"Söylemeyeceğim ya," dedim tekrar. "Zorla mı?"
Olağanüstü bir şey söylemişim gibi "Ne haddime seni zorlamak," dedi Rüzgar. "Ama söyle be." diye eklemeyi de unutmadı.
"Söylemeye-" diyordum ki Rüzgar "Sadece bir tane." deyince pes ederek nefesimi verdim. "İyi ama sadece bir tane."
Rüzgar kafasını sallayınca hoşuma giden bir çok şeyin arasından bir tanesini seçtim. "Sana sarılmak için izin istediğimde ne dediğini hatırlıyor musun?" diye sormamla Rüzgar'ın "Ne olursa olsun bana sarılmak sana iyi gelecekse bana bu soruyu sorma." diyerek cümlesini tekrar etmesi bir oldu.
Gülümseyerek kafamı salladım. "İçim bir garip olmuştu," dedim o anı tekrar yaşıyor gibi. Babamı kaybetme ihtimallerini düşünmekten başka bir şey yapmadığım o saatlerde Rüzgar'a sarılmak bana o kadar iyi gelmişti ki... Resmen kollarında huzur bulmuştum.
Aramızda bir sessizlik oluştuğunda bunu bozan Rüzgar oldu. "Yazmayacak mısın senaryonu?"
Kafamı iki yana sallayarak cıkladım. "Okuyorsun, yazmayacağım."
"Peki," dedi Rüzgar elimden defteri alıp yan tarafındaki boşluğa koyarak. "O zaman konuşalım."
"Ne konuşacağız?" diye sordum. Geldiğinden beri konuşmaktan bahsediyordu haliyle merak etmiştim.
"Mesela..." dedikten sonra "Kaç sevgilin oldu?" diye sorması en beklemediğim şeydi. Rüzgar'ın omzuma attığı kolunun altından çıktım. "Cidden mi ya? Bende düzgün bir şey diyeceksin diye bekliyorum!" Kaşlarımı çattım. "Konuşmak istediğin şey sevgililerim mi?"
Rüzgar saçma sapan bir yere takılarak. "Eski sevgililerin." diye düzeltti.
Konuyu değiştirmek adına "Uyuyacağım ben," diyerek ayağa kalktım ve Rüzgar'ın yanına koyduğu defterimi aldım. "İyi geceler."
Eve doğru yürüyordum ki Rüzgar kolumu tutunca limonatanın dökülmediğinden emin olarak ona döndüm. "Ne?" dedim kafamı iki yana sallayarak.
Masumca, "Sayı söyleyecektin sadece," dedi. "Ne var bunda?"
"Az önce eski diye düzeltmiyor muydun?" dedim kolumu Rüzgar'dan çekerek. "Eski bir şeyi neden umursuyorsun?"
Söylediğimi inkar ederek "Umursamıyorum," dedi. "Sadece merak ettim, hepsi bu."
Omuzlarımı dikleştirdim ve "Söylemiyorum." dedim inatlaşarak. "Şimdi müsaade edersen uyumaya gidiyorum."
Arkamı dönüp bahçe kapısına doğru yürürken "Bende geleyim mi? diye seslendi Rüzgar. "Birlikte uyuyalım."
Omzumun üzerinden Rüzgar'a döndüğümde kaşlarım havalandı. "Var mı başka isteğin?" dedim kinayeli bir tonda.
Rüzgar hemen "Ne var?" dedi masumca. "Karımla uyuyamaz mıyım?"
Bedenimi tamamen Rüzgar'a çevirdim. "Anlaşmalı o anlaşmalı," dedim hatırlatmak adına. "Gerçek bir evlilik için çok gencim."
Rüzgar'ın kaşları hafifçe çatıldı. "Bu karım olduğun gerçeğini değiştirmiyor."
"Anlaşmalı olarak evli olduğumuzu da değiştirmiyor." dedim beklemeden. "Ayrıca maddemiz de zorunda kalmadıkça aynı odada kalmayacağımız yazıyor."
Rüzgar, "Sence o maddelere uyuyor muyuz?" dedi bana doğru adımlar atarken.
"En azından uyduğumuz birkaç tane olsun." diyerek hemen içeriye girdim. Mutfağa girdiğimde defterimi masanın üzerine bıraktım. Boş limonata bardağını makineye yerleştirdim. Ardından ellerimi sudan geçirdim.
Arkamı dönmemle Rüzgar'ı dibimde görmek sıçramama neden oldu. "Aptal!" dedim yaşadığım korkunun siniriyle. "Ödüm koptu."
Rüzgar, "Özür dilerim," diyerek elindeki bardağı tezgaha bıraktı. Bu sırada bende yanından geçip gidiyordum ki iki elinide tezgaha yerleştirerek gitmeme izin vermedi. "Ne yapıyorsun?" derken kalbim çoktan devreye girmişti.
Rüzgar'ın gözleri yüzümün her zerresinde gezindi, "Dedin ya anlaşmalı olarak evliyiz diye," Kafamı sallayarak Rüzgar'ı onayladığımda "Bence değiliz." dedi.
Eli nazikçe yüzümü bulduğunda başparmağı dudağımın kenarına dokundu. "Beni öptün," dediğinde gözleri dudaklarımdaydı. "Hatta öpüştük."
Kaçabilirdim ama kaçmıyordum çünkü kaçmak istemiyordum.
Gözleri gözlerimi bulunca yutkundum. "Biz öpüştüğümüzde de o maddeler vardı, şuan da var." diyerek kısık bir sesle devam etti. "O zaman çiğnediğimiz maddeleri umursamıyorsun ama bunu mu umursuyorsun."
"En azından," dedim fısıltıya yakın bir tonda. "Bazılarına sadık kalalım."
"Kalamam," dedi Rüzgar gözlerime yoğun bir duyguyla bakarken. "Sana bu kadar yakınken o maddelerin hiçbiri sikimde değil."
Rüzgar'ın gözleri kısa bir an dudaklarıma kayınca yarım bir gülümsemeyle "Farkındayım," dedim. "Ve şuan ne yapmak istediğini çok iyi biliyorum."
Rüzgar'ın "Bende öyle," demesiyle dudaklarıma kapanması bir oldu. Şaşırmadım çünkü beklediğim bir şeydi. Dudaklarımı aralayıp Rüzgar'a karşılık verdiğimde gözlerim kendiliğinden kapanmıştı. Rüzgar'ın eli belimi kavradığında diğer eli saçlarıma karışmıştı bile. Benim ellerimse bir şekilde Rüzgar'ın yanaklarını bulmuştu.
Bir öncekine göre daha uzun ve yoğun süren öpücüğümüz sonlandığında kendime gelmek için gözlerimi açmadım. Rüzgar'ın alnı alnıma yaslıydı. Eli saçlarımı serbest bırakarak yanağımı bulduğunda hafifçe okşadı. "Çok seviyorum kızım seni," derken sesi fazla derin çıkıyordu. "Öyle böyle değil, acayip bir şey bu. Sanki kalbimden bir parçaymışsın gibi hissediyorum. Senin üzüldüğünü, ağladığını görünce kalbim parçalanıyor. Mutlu olduğunu, güldüğünü görüceyse istemsizce bende mutlu oluyorum."
Hiç düşünmeden dudaklarımızı tekrar birleştirdim. Benim hissettiklerimin de Rüzgar'ın hissettiklerinden aşağı kalır bir yanı yoktu.
***
Sabahın ilk ışığıyla gözlerimi açtığımda o kadar çok uykum vardı ki... Dün Rüzgar'la birlikte yatmamıştık ama ben uyuyana kadar sadece onu düşündüğüm için onunla uyumuş kadar olmuştum. Asıl sorunsa onu düşündüğüm için bütün uykumun kaçmasıydı. Doğru düzgün uyuyamamıştım bile.
Uyumaya devam etmek istediğim için pozisyon değiştirerek sağ tarafıma dönmüştüm ki komidinin üzerinde gördüğüm şeyle bir kolumdan destek alarak hafifçe doğruldum.
Komodinin üzerinde dikdörtgen bir kutu vardı. Bunu ben koymamıştım. Kendimi toparlayarak bacaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. Şuan yatakta oturuyordum. Kutuyu elime aldığım gibi hemen açtım.
Kutunun içinde gümüş rengi zarif bir kalem duruyordu. Üzerinde hafif pembe tonlarda şakayık figürü işlenmişti. Ve hemen altında da küçük harflerle yazılmış bir isim vardı.
"Lavin Bayraktar"
Yüzümdeki gülümsemeyle kalemi incelemeye devam edecektim ki minik not kağıdı dikkatimi çekti. Kutuyu bırakarak dörde katlanmış minik kağıdı açtığımda beni karşılayan bir el yazısı vardı.
"Güzeller güzelim günaydın... Senaryonu yazarken kullan diye benden sana minik bir hediye. Yalnız soyadım isminin yanına ne kadar da yakışmış öyle... Lavin Bayraktar.
Bu arada evde yokum ama senin için mükemmel bir kahvaltı hazırladım. Uzun zamandır antrenmanlarımı aksattım bugün akşama kadar yokum. Aslında kahvaltıyı beraber yapalım diyecektim ama çok güzel uyuyordun, uyandırmaya kıyamadım. Sana afiyet olsun Pıtırcık :)"