35. bölüm / 42
Gökyüzü KuğusuOtuz Beşinci Bölüm
Bölümler 42Şu an: Otuz Beşinci Bölüm
- 1 Birinci Bölüm1.343 kelime
- 2 İkinci Bölüm1.285 kelime
- 3 Üçüncü Bölüm999 kelime
- 4 Dördüncü Bölüm1.067 kelime
- 5 Beşinci Bölüm820 kelime
- 6 Altıncı Bölüm1.148 kelime
- 7 Yedinci Bölüm914 kelime
- 8 Sekizinci Bölüm1.048 kelime
- 9 Dokuzuncu Bölüm1.034 kelime
- 10 Onuncu Bölüm873 kelime
- 11 On Birinci Bölüm800 kelime
- 12 On İkinci Bölüm1.306 kelime
- 13 On Üçüncü Bölüm1.040 kelime
- 14 On Dördüncü Bölüm974 kelime
- 15 On Beşinci Bölüm841 kelime
- 16 On Altıncı Bölüm1.093 kelime
- 17 On Yedinci Bölüm1.494 kelime
- 18 On Sekizinci Bölüm938 kelime
- 19 On Dokuzuncu Bölüm1.004 kelime
- 20 Yirminci Bölüm856 kelime
- 21 Yirmi Birinci Bölüm959 kelime
- 22 Yirmi İkinci Bölüm1.043 kelime
- 23 Yirmi Üçüncü Bölüm982 kelime
- 24 Yirmi Dördüncü Bölüm1.122 kelime
- 25 Yirmi Beşinci Bölüm1.382 kelime
- 26 Yirmi Altıncı Bölüm1.222 kelime
- 27 Yirmi Yedinci Bölüm1.348 kelime
- 28 Yirmi Sekizinci Bölüm1.688 kelime
- 29 Yirmi Dokuzuncu Bölüm2.362 kelime
- 30 Otuzuncu Bölüm1.123 kelime
- 31 Otuz Birinci Bölüm1.379 kelime
- 32 Otuz İkinci Bölüm1.249 kelime
- 33 Otuz Üçüncü Bölüm1.322 kelime
- 34 Otuz Dördüncü Bölüm1.790 kelime
- 35 Otuz Beşinci Bölüm1.200 kelime · Okuduğun bölüm
- 36 Otuz Altıncı Bölüm1.080 kelime
- 37 Otuz Yedinci Bölüm1.664 kelime
- 38 Otuz Sekizinci Bölüm1.714 kelime
- 39 Otuz Dokuzuncu Bölüm1.688 kelime
- 40 Kırkıncı Bölüm1.236 kelime
- 41 Kırk Birinci Bölüm2.226 kelime
- 42 Kırk İkinci Bölüm1.226 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Hafif acılar konuşabilir; ama derin acılar dilsizdir.”
Lucius Annaeus Seneca
Elimden sanki şelale gibi kan damlıyordu, üstüne bileğimi yoğun kırmızılık sarmış olmasına benim kalbim Şura’yı aramam gerektiğini dile getiriyordu.
Acı bedenime uğramıyor aksine bedenime üşüme hissi veriyordu.
Cebimden çıkaramadığım telefonu düşünmeden göz kapaklarım ağır ağır karşımdaki sahneye odaklanıyordu. Görüş açım kısıtlanıyormuş gibi gözümün önüne buğu gelirken Erva'nın sesi sanki borunun içinden geliyordu.
“Lan birader elin kanıyor, lan nasıl oldu bu kan?” Beynim bulanıklaşmaya yavaştan başlamışken Halil'in koluma girip destek olmasına çatallı çıkan sesimle karşı çıktım.
“Siktir git Halil, beni hayatından nasıl siktirdiysen aynı şekilde sakın..” Bilincim beni yoklarken ağaca tutunma ihtiyacı duydum ama Halil dibimden ayrılmıyordu.
“Sakın bana yardım edip hayatımın içine sıçma, buna izin vermem anlıyor musun? Benim gözüm umrunda olmadı lan senin, şimdi elimi mi düşünüyorsun pezevenk?” Yaralı olmayan elimle Halil'i yanımdan uzaklaştırıp sarsak adımlarla yürümeye koyuldum ama bu sefer Erva tarafından önüm kesildi.
“Eline bakılması gerekiyor, ne kadar ısrar etsen de ne kadar inat etsen de engel olarak ben karşındaysam bana itiraz etme hakkına sahip değilsin, Yunus!” Baygın bakışlarım net ve öfke dolu bakarken kanayan elime bakmaya başlamıştı bile. Gücümün son demlerindeyken kafamı pes edercesine salladığımda dizlerim benden önce davrandı ve olduğum yere diz çöktüm.
Elim derin kesilmişti bunu hissedebiliyorken, hiçbir şey diyemiyordum.
Erva dişlerini sıkarak nereden bulduğunu bilmediğim bezle kanımı temizliyor, bir yandan da durumumu açıklıyordu. Ama ben dediklerini duymayacak kadar toparlamaya çalıştığım enkazıma gömülüyordum.
Eskiden yaralandığım günler gözümün önüne, hatta her kendi kanıma baktığımda gelirken asla iyi bir ruha sahip olamayacaktım.
“Birader, nasıl olduğunu anladım yaranın; çok özür dilerim sahneye o makası çıkarmamalıydım ne desen haklısın. Fazla atak yapınca elini çok derin kesmiş pansuman fayda etmez, onun için dikiş atılması şart.” Gözleriyle Halil'e bakıp tekrar bana döndü.
Bilincim açıktı ama algılama sistemim donuktu.
“Halil yardım edip hastaneye götürmek gibi bir hata yaparsa, burada kan kaybetmeyi tercih ederim.” Ağzımdan son söz çıkar çıkmaz Erva bana doğru elini kaldırdı ama temas ettirmeden çene kasını sıkarak dişlerinin arasından konuştu.
“Bak Halil'le olan husumetini en iyi ben anlıyorum ama bu..” Cümlenin devamını getirmeden başka bir şey söyledi. “Aman her neyse, ben götüreceğim seni tamam mı? Yoksa İlknur Şura'ya ne hesap vereceksin birader, zehir zemberek Erva yüzünden öldüm falan mı?” Kendi kendine olayı mizahla karıştırdıktan sonra olduğum yerden dikkatli adımlarla kaldırdı ve Halil'in olduğunu bildiğim arabaya doğru gidiyorduk ki, Sıla'nın sesi kulaklarımıza ulaştı.
“Yalnız beni niye getirdiniz, yoksa bu da kurduğunuz tuzağın bir parçası falan mı? Beni kuzenim olacak şahısla oyaladıktan sonra buraya getiren adam da bileklerini kesip ölecekti, beni de bu olaya suça yardım ve yataklık yaptığı için içeriye tıkacaktınız, öyle değil mi?” Erva ani bir hamleyle Sıla'ya doğru döndü ve Erva'ya bakış attığımda, duydukları karşısında şoke girmiş gibi gözlerini kırpıştırıyordu.
Erva'yla aynı tepkiyi vermeyi çok isterdim ama kendi durumumdan başka derdi taşıyacak mecalim yoktu.
“Lan bana bak şırfıntı, yarın babanı ve okul müdürünü kendinle beraber alıyorsun ve karakola gelip beni ya da Halil komiseri buluyorsun!” Halil'e kaş göz hareketleri yaptıktan sonra beni arabaya bindirdi ve fazla güç kullanarak arabaya kendi de bindi, gaza basmasıyla bilincimin yarı zamanlı gittiğini hissederek gözlerimi yumdum.
***
İlknur Şura Aslan
Eve girdiğim gibi yoğun bir kozmetik boya kokusu burnuma ulaştı. Kapıyı hızla çarpıp çantamı astıktan sonra evin içini kontrol etmeye başlamıştım ki, ışığı açık kalan banyo gözüme çarptı.
Banyoya adım atar atmaz yerlerin nemli olmasına aldırmadan lavabonun önünün full kızıla boyandığına şahit oldum.
Erva sen kendine ne yaptın geri zekâlı?
Musluk dâhil olmak üzere lavabonun neredeyse tamamı boya olmuştu, aynada aksimle bakışırken arkamda Erva'nın gelişigüzel bıraktığı kıyafetlerini gördüm.
Allah seni bildiği gibi yapsın, ahır falan mı sandın burayı aptal Erva?
Duş kabininin içini hiç görmek istemediğim için yüzümü büze büze parmağımın ucuyla saniyelik baktım ve yüzümün ifadesi düzeldi.
“Eee burası tertemiz, boya bile bulaşmamış..” Bakışlarım tekrar lavaboya döndüğünde saçını boyandığını anlamam uzun sürmedi.
Çöp kovasına kafamı uzattığımda altı kutu boya kutusu olduğunu görmemle ağzım açık kaldı.
“O saça, o maşallah olan saçına göre gayet altı kutu yeterdi sonuçta, az boyanmış bile olabilirdi.”
Yüzümü tekrar buruştururken gözümü devirdim ve banyoyu gördüğüm şekilde bırakıp telefonumu alarak odama geçtim.
Okuldan atılmıştım, artık normal bir hayatım yoktu.
Ayrıca o banyoyu Erva kendi, tek başına temizleyecekti.
Başka okullarda öğretmenlik işine bakınmaya başlamıştım ki, makarna suyu koymak için mutfağa gittim.
Adana'dan gidemezdim, bunu yapamazdım çünkü her şeyi artık buraya kurmuştuk. Hayatımızı bile belki de.
Onun için tekrar iş ilanlarına bakmaya devam ediyordum, su ısınmaya başlamadan iş ilanları sitesinden çıkıp Erva'nın numarasını tuşlayarak hoparlöre aldım.
Ne yapıyordu acaba?
O saç konusu eve gelince sorulacaktı.
Üzerimi değiştirmek için odama geçtiğimde hâlâ telefonu açmasını bekliyordum.
Meşgule attıktan sonra emniyette olduğu düşüncesi aklıma yattı ve rahat ev kombinimi giyip, tekrar mutfağa ocağın karşısındaki tabureye oturdum ve düşüncelerim arasında kaybolmayı seçtim.
O Sıla nasıl kendine yedirip, yıllar verdiğim emeğimi tek seferde çöpe atabildi? Tamam, benim de hatam vardı ona bir şey demiyordum ama en azından bir uyarı verilebilirdi veyahut bir uzaklaştırma falan.. Okuldan atılmak ne demek yaa?
Atmak ne demek, çöp mü atıyorsunuz yaa daha yeni başlamıştım oysaki!
Okula öyle bir sitem doluydum ki, suyun kaynadığını taşınca fark ettim.
Makarnayı dolu kafamla beraber pişirdikten sonra tabağa katacağım sırada kapı zili resmen düşüncelerime reset atmıştı.
Erva kesin sen geldin!
Kapıya kadar gidene kadar üç hatta dört kere daha zile bastığını duyduğumda, “Patlamasana geldik işte!” dedikten üç saniye sonra kapıyı hızla açtım ve karşımda bir çift kahverengi göz beklemeyi asla ummuyordum.
Ha.. Harun?
Kapıyı açtığım hızla geri kapatacağım esnada benim üç katım olan kaslı koluyla kapanmasını engelledi. “Bir hoş geldin demek yok mu?” Hiç iyi bir psikolojide olmadığım için zarar verme meyilindeydim.
Burnumdan nefes alıp verdiğimde boynumdaki tüm damarlar gerildi. “Yok Harun, sana bu adreste hiçbir sikim yok! O yüzden bir hamle daha yapmaya yeltenirsen olacaklardan ben sorumlu değilim.” İddialı söylemimden sonra muzip bir ifadeyle evin içine girmeye çalıştı ama kapının askılığındaki beyzbol sopasını elime alarak engelledim.
Alt dudağını pis bir imayla dişledikten sonra yüzüme doğru eğildiğinde iğrenç ses tınısı tüm bedenimi ciddi anlamda rahatsız etti. “Off kaymak gibi konuştun yavrum, yalnız bence olacaklardan sen sorumlu olmasan bile beraber sorunsuz bir vakit geçirebiliriz.” Cinlerim tepeme çıktığında elimdeki sopayla üzerine bir adım attım ve sesimi yükselttim.
“Sana o kaymak hitabını yedirmemi ister misin?” Gözlerimi öfkeyle kısıp elimdeki sopayı bir tur elimde döndürdüm ve bacak arasına tüm gücümle geçirdim.
“Bence de harika sorunsuz bir vakit geçirdik,” İki büklüm acı içinde yerde kıvranırken makarnanın yeni süzdüğüm kaynar suyunu alıp üzerine doğru attım. Acı dolu sesi daha çok yankılanırken sopayla sırtından itekledim. “Hadi hadi, burası iki genç kızın kaldığı ev, ne bekliyordun askıntı olan herife çay kahve ikram etmemizi falan mı?” Alayla gözümü devirip dudağımı büzdüm. “Haa bu arada Yunus'un evinde falan da kalmak gibi bir hata yapma, evrenden silinmek istiyorsan hay hay!” İtekleye itekleye bahçeden çıktığında saçlarımı savurarak sopaya tebessüm ettim ve eve girdim.
Güvenliğinden emin olmak için perdeleri de çektim ve üç kere kapıyı üstüme kilitledim.
Hasta şerefsiz!
Makarnamı tabağa koyup bağdaş kurarak koltuğun üstünde yemeye başlamıştım ki, bu seferde telefonum yüksek sesle çalmaya başladı.
Bu kadar yüksek sesle yaşlıların telefonu çalardı yani.
Yaş olmuş yirmi altı ne yapalım yaşlandık tabii.
Arayan kişinin Erva olmasına o an o kadar çok sevinmiştim ki, tüm dünya beni olmuş gibiydi.
Bir hevesle telefonu açıp kulağıma götürdüm ve capcanlı sesinden hiçbir pürüz olmadan dümdüz konuştu.
“Yunus'un eli kesilme noktasında, seni görmek istiyormuş acil gelsen iyi olur çünkü Yunus'un kolu hızla morarmaya başlıyor.”
Bölüm etkileşimi
