SAHNE 32

Vaveyla Yazarı: MURAT CANSIZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: SAHNE 32

Terminalin girişinde adeta bir mahalle milis gücü ve aile ordusu belirir. En önde, devasa valizlerin üzerine oturmuş Deniz (gözünde güneş gözlükleri, sanki birazdan kendi özel jetiyle Mars’a, en kötü ihtimalle Kadıköy’e geçecekmiş gibi cool), yanında boynu hala hafif eğik ama sırt çantası gizli kablolar, harici diskler ve teknolojiyle dolup taşan Atlas durmaktadır. Arkada ise Deniz ve Atlas’ın anne ve babaları, Beşiktaş’tan gelen komşular, mahalle esnafı...

Refika Hanım: (Elinde devasa bir damacana suyla postacıyı bile geçerken) "Deniz! Evladım! Bak, uçağın arkasından dökeceğim bunu, tekerlekleri yere sağlam bassın, gurbet ellerde susuz kalma!"

Kadir Bey: "Refika, kadın, elindeki damacana! Uçağın arkasından su dökmek için piste girmen lazım, seni gümrükten geçirmeden yakalarlar! Sakin ol, çocuk susuzluğa değil, uzay ve yazılım eğitimi almaya gidiyor, çöl seferine çıkmıyor alt tarafı!"

Haluk Bey (Atlas’ın babası): (Koltuğunun altında siyah deri çantası, cebinde hesap makinesiyle hemen araya girer) “Yahu Refika Hanım, su israfı bu! Hem termodinamik yasalarına göre o suyun buharlaşıp uçağın jet motoruna kaçma riski var, uçuş güvenliğini tehlikeye atmayın! Asıl önemli olan şu: Atlas, oğlum, valizdeki lityum pillerin deşarj oranını hesapladın değil mi? Havada patlarsa bütün Boeing serisi iflas eder.”

İnci Hanım (Atlas’ın annesi): (Elinde üç kat kıvrılmış, börek dolu sefer tasıyla Haluk Bey’in ensesine şaplağı basar) “Haluk, adamı sinir etme! Çocuğu uzaya yollamıyoruz alt tarafı New York’a gidiyor. Oğlum Atlas, bak buraya... O çantaya koyduğum peynirli börekleri ilk gün gümrükte polise yedirme, onlara rüşvet olarak ver ki valizi açmasınlar!”

Deniz: (Önce Haluk Bey’in ve İnci Hanım’ın elini öptükten sonra babasının elini öpüp annesine sarılırken havalı bir şekilde güneş gözlüğünü ucuna indirir) “Anne merak etme, Atlas yanımda. Bir sorun olursa o hemen kod yazar, sistemi çözer. Ben de zaten gökyüzündeyim, senin döktüğün sular bulut olup beni bulur!”

Atlas: (O da annesinin ve babasının elini öptükten sonra Kadir Bey’in elini öperken) "Kadir Amca, gözünüz arkada kalmasın. Deniz’in jöle stoklarını ve 'The' artikellerini ben kontrol altında tutacağım. Yazılım bende, havacılık onda."

Terminalin dış hatlar gidiş kapısı, bir anda Beşiktaş Çarşı’nın ve Karadeniz yaylalarının taşmalı sokaklarına dönmüştü. Sadece anne ve babalar değil; “Közde Brooklyn” dürümcüsü Usta Cevdet, tinerci gibi görünmemek için en yeni takım elbisesini giymiş ama ayağına tozlu Adidas’larını geçirmiş oto tamircisi “Motor Naci”, mahallenin simitçisi ve hatta dükkânın önünü süpürürken ekibi durdurmak için koşan mahalle bakkalı Hacı Amca bile havalimanına damlamıştı.

Havalimanının özel güvenlik görevlileri (TAV Güvenlik), ellerinde şeritlerle neye uğradıklarını şaşırmıştı.

Motor Naci: (Elinde kurbağacık anahtarla Deniz’in valizini kontrol eder gibi vurur) “Yahu kıvırcık! Bu valizin fermuarı Türkiye yapımı, Amerika’da bu kilit açılmaz. Bak, içine birkaçı yedek olmak üzere iki adet segman ve pense sıkıştırdım. New York’ta kaldırımda kalırsan sök tak yaparsın, usta eli değsin!”

Deniz: “Sağ ol Naci abim! Boeing motorunda arıza çıkarsa doğrudan senin bu anahtarla söküp uçağı modifiye edeceğim, kafan rahat olsun!”

Tam o sırada, Çarşı’nın meşhur esnaflarından Köfteci Cevdet, elindeki plastik poşetten çıkardığı dumanı üstünde üç kangal sucuk ve bir paket vakumlu lavaşı Atlas’ın kucağına zorla tıkıştırır.

Köfteci Cevdet: “Atlas oğlum, bak bu sucuklar özel meraların ineğindendir. Amerikalıların o plastik hot-dog’larına benzemez. Gümrükte polise sorarlarsa ‘Bu biyolojik bir deney malıdır, NASA’ya götürüyoruz’ de. Anlamazlar zaten, yiyip geçerler.”

Haluk Bey: “Cevdet Usta, çocuğun valizine kaçak etten ve sucuktan mahkeme açtıracaksın! FBI basacak evi, yapma!”

İnci Hanım: “Bırak Haluk, yesin çocuk! Amerika’da ne bilsinler hakiki sucuk tadını. Hem Atlas, bak buraya... Valizin en altına üç kavanoz ev yapımı turşu koydum. Uçak türbülansa girerse o turşular dengeyi sağlar, fizik kuralları benden sorulur.”

Olay yerinde mahalle esnafı ile aileler arasında tam bir stratejik destek zirvesi kurulmuşken, araya mahallenin ak saçlılardan Hacı Amca girer. Elindeki cevizli ev baklavasını Deniz’e uzatır.

Hacı Amca: “Evladım Deniz... Sen oraya ilim irfan öğrenmeye gidiyorsun ama unutma; hangi gökdelene çıkarsan çık, ilk önce bir ‘Bismillah’ de ve o asfalta Beşiktaş marşıyla bas. Bak, bu baklavayı da rektöre ikram et, belki sana fazladan burs yazar.”

Deniz: “Hacı amcam, sen rahat ol! Zenithus Paralaks rektörünün bizzat makam odasında o baklavayı fıstıklı kuantum tatlısı diye yedireceğim, ‘Bu Beşiktaş imitasyonudur’ diyecek!”

Bu sırada Atlas, elindeki bin bir kablo ve telefonla gümrük kapısının ekranına bakıp panik yapar.

Atlas: “Arkadaşlar, bakın gidiş saatimiz geldi! Esnaf koalisyonunu burada sonlandırmazsak gümrük memuru bizi turist olarak değil, doğrudan sınır dışı edilen illegal göçmen grubu olarak alacak!”

Sıra bavulları vermeye gelir. Deniz’in valizi tartıya konur ve ekran "ERROR" verir.

Yer Hizmetleri Görevlisi: "Beyefendi, bu valizin içinde ne var? Sınırı 15 kilo geçmişsiniz. Kurşun mu taşıyorsunuz?"

Deniz: "Kurşun değil memur bey, 'Gelecek' taşıyorum! Biraz jöle, birkaç deri ceket ve... (Kısık sesle) Magirus’un vites topuzu. Aerodinamik denge için şart!"

Atlas: (Hemen araya girer, yazılımcı pratikliğiyle) "Memur Bey, kendisi Havacılık ve Uzay Bilimleri öğrencisi. O valizdeki ağırlık aslında 'negatif ivmeli' bir kütle, uçak havalanınca hafifler o, siz verin bagaja gitsin!"

Görevli, Atlas’ın bu ciddi ve "teknik" açıklamasına (ve Deniz’in karizmatik gülüşüne) dayanamayıp göz yumar.

Veda anı gelip çatar. Refika Hanım çantasından bir kavanoz çıkarır ve Deniz’in cebine zorla sokar.

Deniz: "Bu ne anne?"

Refika Hanım: "Ev yapımı acı biber salçası oğlum! Okyanusun ötesinde pizzaya sürer yersin, için ısınır. Amerikalılar ne anlar salçadan!"

Deniz: (Gözleri dolar ama bozmaz) "Tamam anne, NASA'daki laboratuvar masama koyacağım bunu. 'Space Salça' (Uzay Salçası) diye dünyaya tanıtacağım.”

Kadir Bey, Deniz’in omzunu sıkar. Bakışlarında ilk kez o sert iş adamı değil, gururlu bir baba vardır.

Kadir Bey: "Okyanusu geçmek kolaydır Deniz. Önemli olan Beşiktaşlı duruşunu bozmadan dönmek. Git ve o roketleri bizim için uçur."

Bizimkileri uğurlamaya gelenler tekrar otobüse binip oradan uzaklaşırlar. Deniz ve Atlas, pasaport kontrolüne doğru omuzlarında "geleceğin yükü" (ve 15 kilo fazla bagajla) ilerlerken, terminalin dışındaki o gürültü her şeyi bastırır. M2010'un kornası havalimanının camlarını titretir.

Hülya: (Direksiyon başında, tavan kapağından kafasını çıkarmış, terminale doğru bağırıyor) "Ula kıvırcık! Salçayı aldın, vites topuzunu cebine attın ama yüreğini burada, Oda 104'ün motor kapağında unuttun! Bas git şimdi, o New York’un düz yollarında vites küçültmeyi unutma!"

Deniz: (Pasaport sırasından geriye döner, güneş gözlüklerini alnına kaldırır) “Hülya! O şanzıman sana emanet! Eğer dönersem ve o vitesler ‘tık’ diye geçmezse, Amerika’dan getirdiğim yapay zekalı robotlara senin minibüsü çektiririm!”

Hülya: (Kahkahayı basar, elindeki yedek vites topuzunu havaya sallayarak) “Robotunun şarjı biter, Hülya’nın mazotu bitmez koçum!

Hülya Magirus’u rölantide bırakıp direksiyondan çekilirken, minibüsün yan kapısı “gıcırtı” sesleriyle ardına kadar açılır. İçeriden önce elinde Prada çanta, üzerinde en son trend uçuş kıyafetleriyle Defne, hemen arkasında ise elinde canlı yayın telefonuyla Melis aşağı atlar.

Tabii ki bu üçlü —Hülya, Defne ve Melis— Deniz ile Atlas’ın terminale girmesine izin vermeden önce, havalimanı gümrük kapısının önünde efsanevi bir son “durum değerlendirmesi” (namı diğer idam sehpası oturumu) başlatır.

Defne: (Kollarını göğsünde birleştirip Deniz’i baştan aşağı süzer) “Bak sen şu işe... ‘Space Salça’lar, NASA kaskları, 15 şişe jöle... Deniz, sen Amerika’ya uzay mühendisliği okumaya mı gidiyorsun, yoksa Manhattan caddelerinde saç şov yapmaya mı?”

Melis: (Telefonu Deniz’in burnuna kadar sokup canlı yayın modunda konuşur) “Sevgili takipçilerimiz, şu an bakın karşınızda ‘The Deniz’ var. New York’a gitmeden önce havalimanı gümrüğünde lahmacun borcunu ödemediği için Interpol tarafından aranmak üzere olan bir vizyon abidesi! Arkadaşlara son sözün nedir Deniz?”

Deniz: (Hafifçe gerilerek güneş gözlüğünü düzeltir) “Kızlar, yapmayın... Zenithus Paralaks rektörü şu an kameradan bizi izliyor olabilir! O lahmacun borcu dediğiniz şey aslında akademik bir yatırımdır!”

Hülya: (Minibüsün basamağından kafasını uzatıp kahkahayı patlatır) “Akademik yatırımın batsın züppe! Defne, Melis, bırakmayın bu kıvırcığı! Bindiği uçak havalanmadan ceplerini yoklayın, kesin benim vites topuzunu veya yedek aküyü de çalmıştır valize!”

Atlas: (Arka tarafta valizleri kontrol ederken ellerini havaya kaldırır) “Valla yenge, ben suçsuzum! Bütün valiz vakumlu beyaz tişört ve kodlama diski dolu, vites topuzunu sadece onun ceketinin iç cebinde gördüm, yemin ederim benimle bir ilgisi yok!”

Defne: “Aferin Atlas, en azından sende biraz mantık var. Sen git, o kampüsteki yerini garantile. Ama bu Deniz var ya...” (Deniz’in yakasına takılan NASA sticker’ını parmağıyla hafifçe çeker) “...bu adam New York’a iner inmez ilk iş Times Meydanı’nda Magirus kornası çalıp sokakları Beşiktaş Çarşı’ya çevirmezse ben de Defne değilim!”

Melis: “Canlı yayındaki yorumlarda biri yazmış: ‘Bu çocuk Manhattan’da iki gün kalırsa taksicilere drift yapmayı öğretir’ diye! Haklı valla!”

Deniz: (Gönüllü bir gururla göğsünü kabartır) “Melis, bak göreceksin... Amerikan ekonomisi bile Oda 104’ün torku karşısında sarsılacak! ‘The Deniz’ markası okyanus ötesine taşınıyor, kimse bu fırtınayı durduramaz!”

Hülya: (Direksiyona geri dönerken son bir kez kornaya basıp camdan kolunu çıkarır) “Hadi ula oradan! Boş yapma da git dersini çalış, şanzımanıma kurban olma! Defne, Melis, bırakın gitsin zavallı, yoksa uçağı kaçırıp yine bizim başımıza bela olacak!”

Deniz: (Tam pasaport memuruna yaklaşırken, Defne ve Melis’e döner, o meşhur yalakalık finalini yapar) "Hanımlar, görüyorsunuz; arkamda bir ordu, yanımda bir dahi (Atlas), kalbimde ise bir şoför (Hülya) var. Ama zihnimdeki tek 'The' sizsiniz! New York’ta gökyüzüne her baktığımda, Beşiktaş’ın o dumanlı havasını ve sizin gülüşünüzü arayacağım!"

Defne ve Melis “Aman ne halin varsa gör” der gibi ellerini sallarken, Hülya minibüsü gürültülü bir gaz eşliğinde terminal önünden uzaklaştırır.

Deniz ve Atlas hiçbir şey olmamış gibi kızlara son bir kez “Kartal” işareti yapıp metal dedektörlere yönelirler. “Space Salça” ve valizdeki vites topuzu gümrükten geçerken, New York’un o sessiz gökdelenleri, gelecek olan Beşiktaş fırtınasından henüz habersizdir.

Pasaport memuru damgayı "ÇAAAT" diye vurur. Deniz ve Atlas, camın arkasına geçerler.

Atlas: (Dizüstü bilgisayarını çantasına sıkıştırırken) "Kanka, Hülya'nın o son vites sesi gümrük duvarlarını aştı. New York'ta ilk işimiz Magirus'un motor sesini dijital koda döküp uyarı sesi yapmak olacak."

Deniz: "Sistem yüklendi Atlas! New York hazır olsun; 'The Deniz' ve 'Space Salça' geliyor! Beşiktaş her zaman bizimle!"

Terminalin dışından Magirus M2010’un egzozundan çıkan o son "VUTUTUTU" sesi eşliğinde pasaport kontrolünden geçip körüğe ulaştıklarında, karşılarında duran devasa kütle ikisinin de nutkunun tutulmasına neden oldu. Bu, o güne kadar gördükleri hiçbir yolcu uçağına benzemiyordu.

Gövdesi mat gümüş renginde parlıyor, üzerinde dev puntolarla "HIZIR EXPRESS" yazıyordu. Uçağın hatları o kadar fütüristikti ki, sanki 2007 yılına ait değil de başka bir zamandan buraya ışınlanmış gibiydi.

Deniz: (Şaşkınlık içinde uçağı süzerek) “Hiç böyle bir uçak görmemiştim. Demek yurtdışı uçakları böyle oluyor.”

Atlas: (Etkilenmiş ama bozuntuya vermeden) “Normaldir kanka. Amerika’ya uçuyorsun. Boru değil, okyanus geçeceksin, kaç saat yolculuk yapıyorsun. Bırak da olsun o kadar. Teknoloji farkı oğlum bu!”

Uçağın kapısına giden merdivenlere ilk adımı attıklarında, ikisi de irkildi. Bastıkları her basamakta mavi bir ışık huzmesi, yani sensörler yanıyor, her adımda uçağın motorlarından derinden gelen hafif bir titreşim hissediliyordu.

Deniz: "Atlas, merdivenler bile bizim Beşiktaş’ın gece kulüplerinden daha fiyakalı parlıyor lan! Bu uçak bizi Amerika’ya mı götürecek, yoksa Mars’a mı?"

Atlas: "Yürü kanka yürü, havalı ol biraz. Rezil etme bizi elin Amerikalısına!"

Uçağın kapısına vardıklarında, üzerlerinde gümüş rengi üniformalar olan, kusursuz bir gülümsemeyle bekleyen personeller onları karşıladı.

Hostes: "Hoş geldiniz Sayın Deniz Bey, Hoş geldiniz Sayın Atlas Bey. Lütfen koltuklarınıza geçiniz."

Deniz, isminin bilinmesine şaşırsa da kalabalığın hızıyla içeriye doğru süzüldü. Son yolcu da içeri girdikten sonra, uçağın o devasa kapısı, tıpkı Magirus’un kapısı gibi ama çok daha tok bir "HISSS-GÜM" sesiyle kapandı.

Dış dünya ile bağları kopmuştu. 2007’nin analog dünyası geride kalırken, Hızır Express onları hayatlarının en büyük "siber" macerasına doğru havalandırmak üzere motorlarını ateşledi.

Kısa zaman sonra uçak 30.000.000 fite kadar yükselir, türbülansla hafifçe sarsılırken, Kabin içindeki o "gümüş üniformalı" personellerin gülümsemesi, ortamdaki steril hava Deniz’e bir an için The Gelecekteymiş hissi verir.

Deniz: (Koltukta yayılmış, ipek gömleğinin düğmelerini gevşetmiş) "Atlas, baksana şu hosteslere... İsimlerimizi falan biliyorlar. Babam kesin VIP paket falan aldı. Magirus'un muavininden sonra bu gümüş kızlar rüya gibi geldi."

Atlas: (Kucağındaki laptopa, ucunda bakır teller sarılı garip bir anten takmaya çalışırken) "Deniz, sus kanka... Uçağın Wi-Fi ağına sızmaya çalışıyorum ama sinyal çok garip. Sanki... Sanki gelecekten bir frekans yakalıyorum. Ama donanım yetmiyor, güç lazım!"

Deniz: "Güç mü? Al sana güç!" (Cebinden, içine parfüm ve alkol karışımı o mor renkli 'Einstein İksiri' doldurulmuş küçük şişeyi çıkarır) "Bak, bu iksir sadece zihni açmaz, her türlü devreye yüksek hız kazandırır."

O sırada uçak, devasa bir türbülansa girer. Kabin bir beşik gibi sallanırken, üst bagaj kapağı bir miktar aralanır. Atlas'ın valizinin tam köşesindeki, Beşiktaş çarşısından alınma, statik elektrikle yüklenmiş o ağır demir vites topuzu, Atlas'ın hemen başının üzerine doğru kayar.

Atlas: "Deniz, şişeyi kapat! Sallanıyoruz!"

Deniz: "The Korkma Atlas! Bu uçak düşmez, bu uçak...

(GÜÜÜM!)"

Uçak çok sert bir hava boşluğuna düşer. Deniz’in elindeki iksir şişesinin kapağı fırlar ve o keskin kokulu, alkollü sıvı, Atlas’ın laptopuna ve hemen o an valizden süzülen vites topuzuna doğru fışkırır.

Statik elektrikle yüklü vites topuzundan çıkan mavi bir ark, iksirin alkollü buharıyla birleşir. Atlas’ın laptopundaki anten, bir anda Tesla bobini gibi cızırdamaya başlar. Kabin ışıkları turuncudan mora döner.

Atlas: "DENİZ! LAPTOP ERİYOR! VİTES TOPUZU MIKNATIS GİBİ ÇEKİYOR HER ŞEYİ!"

Deniz: (Gözlerini kısmış, havada asılı kalan iksir damlalarına bakarken) "Vay be... 'The Matrix' filmi gerçek mi oluyor lan?"

Uçağın motorlarından gelen o "HISSS" sesi, yerini dijital bir uğultuya bırakır. Camın dışındaki yıldızlar, birer ışık çizgisine dönüşür. Deniz ve Atlas için zaman bir anlığına durur; vites topuzu havada kendi ekseni etrafında dönmeye başlar.

Bir saniyelik kör edici beyaz bir ışık patlaması...

Ve ardından derin bir sessizlik.

Uçak hala uçmaktadır ama kabindeki o "2007 kokusu" gitmiş, yerine ozon ve soğuk bir dijital hava gelmiştir.

Deniz: (Sersemlemiş bir halde gözlerini açar) "Kanka... Jölem dondu sanki. Klima mı açtılar?"

Atlas: (Laptopuna bakar; ekranında 2007'de hiç görmediği bir işletim sistemi ve yapay zekâ ikonu yanıp sönmektedir) "Deniz... Anten erimiş. Ama ekrana bak... Tarih az önce ileriye doğru bir sayaç gibi aktı ve durdu."

Deniz, camın güneşliğini yavaşça kaldırır. Aşağıda New York görünmektedir ama bu bildikleri New York değildir. Şehrin üzerinde süzülen ışıklı hatlar ve devasa hologramlar vardır.

Deniz: "Atlas... 'The Amerika'yı çok değiştirmişler kanka... Biz uçarken bunlar şehri baştan mı inşa etti?"

Deniz: "Atlas, gözünü seveyim bırak şu aleti. Zaten uçak 'ben düşüyorum ama çaktırmıyorum' diye bağırıyor. Bir de sen sinyalleri karıştırma."

Atlas: "Saçmalama Deniz. Hızır Express'in eğlence sistemi olmadığı için kendi sistemimi kuruyorum. Uçağın kullanılmayan bir 'bakım frekansı' buldum. Belki bedava film izleriz."

Deniz: "Oğlum bak, bu firmanın bedava vereceği tek şey kalp krizidir. Yapma."

Atlas dinlemez ve "Bağlan" tuşuna basar. Atlas tuşa bastığı an, uçakta derin bir "VİİİJT" sesi duyulur. Işıklar bir anlığına gidip gelir ve sonra... Olanlar olur.

Uçağın iç kaplaması, tavanı, zemini, yan duvarları; hepsi bir anda %100 şeffaf hale gelir.

Sanki insanlar metal bir tüpün içinde değil de havada asılı duran koltuklarda oturuyorlardır. Altlarında bulutlar, 10 kilometre aşağıda minicik görünen şehirler, üstlerinde masmavi gökyüzü vardır.

Uçakta 3 saniyelik ölüm sessizliği olur. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışır.

Ön sırada oturan, uçuş korkusu olan bir teyze, aşağıya bakıp Karadeniz'in dalgalarını görünce, "İmdat! Uçağın altı delindi! Düşüyoruz Ayten!" diye yanındakine sarılır.

Koridor tarafında oturan iri kıyım bir adam, sanki boşluğa basacakmış gibi ayaklarını havaya kaldırıp cenin pozisyonu alır. "Basamıyorum! Zemin yok! Tutun beni!"

Koridorda (ki artık koridor da şeffaftır, hostesin ayaklarının altında bulutlar vardır) servis arabasını iten hostes, sanki havada yürüyormuş gibi görünür. Kadıncağız panikleyip arabaya tutunur ama araba da havada gidiyordur.

Hostes: "Kaptan pilotum! Servis arabası uçuyor! Ben de uçuyorum! İstifa ediyorum!"

En büyük trajedi arka tarafta yaşanır. Uçağın tuvaletinin kapısı ve duvarları da şeffaflaşmıştır.

Tuvalette o an ihtiyacını gidermekte olan, gazetesini okuyan orta yaşlı bir amca, bir anda kendini 30.000 feet yüksekte, bulutların üzerinde, pantolonu inik bir halde, tüm yolcuların (ve muhtemelen aşağıdaki kuşların) gözü önünde bulur.

Amca: (Gazeteyle önünü kapatmaya çalışarak) "Lan! Ne bakıyorsunuz! Özel hayat kalmadı mı? Kapatsanıza şu camı! Altımdan Sivas geçiyor, rüzgâr çarpacak!"

Deniz, ilk şoku atlattıktan sonra kahkahalarla gülmeye başlar.

Deniz: "Atlas! Sen bir dâhisin! Oğlum bu ne? 'Wonder Woman'ın görünmez uçağına mı bindik? Şuna bak, resmen uçuyorum! (Kollarını iki yana açıp yüzüyormuş gibi yapar) Kanatlarım var ruhumdaaa!"

Atlas: (Panik içinde klavyeye saldırarak) "Yanlış frekans! Yanlış frekans! Bu uçağın eski bir askeri kamuflaj prototipi olduğunu bilmiyordum! Geri alamıyorum!"

Deniz: (Aşağıyı gösterir) "Bırak kalsın lan! Bak, şu aşağıdaki bizim köy değil mi? Dur bir el sallayayım. HEY MİLLET! BİZ GEÇİYORUZ!"

Kokpitin de zemini şeffaflaştığı için pilotların ayaklarını yukarı kaldırdığı görülür. Kaptan pilot, titreyen bir sesle anons yapar:

Kaptan Pilot: "Sayın... Sayın yolcularımız. Hızır Express olarak... ııı... yeni 'Doğa ile İç İçe' uçuş deneyimimize hoş geldiniz. Lütfen... lütfen panik yapmayın ve... ve tuvaletteki beyefendiye bakmayın. Teknik ekibimiz duruma müdahale ediyor."

Atlas sonunda doğru tuşa basar ve Uçak "ZANK!" diye opak haline geri döndüğünde, kabindeki hava bir anda 40 dereceye çıkmış gibi hissedilir. Herkes yaşadığı o 10 kilometrelik boşluk korkusunu üzerinden atmaya çalışmaktadır.

Deniz: (Hala kollarını çırparak havada süzülme taklidi yapmaktadır) "Oğlum Atlas! Hayatımda böyle bir adrenalin yaşamadım. Resmen bulutların üstünde bağdaş kurup oturduk lan! O Sivaslı amcanın gazetesini rüzgâr kapacak sandım bir an!"

Atlas: (Alnından boşalan terleri siliyor, elleri hala klavyede titriyor) "Deniz sus... 'Askeri Prototip' diyorum! Bu uçak normal değil. Ben sadece eğlence sistemine sızacaktım, uçağın atomik dizilimini şeffaf moda geçirdim. Eğer 'Geri Dön' tuşu çalışmasaydı, New York'a kadar bütün dünya bizi gökyüzünde koltuklarda otururken izleyecekti!"

Deniz: "Kanka ne güzel işte, 'The Şeffaf Havayolları'. Reklam bütçesine gerek kalmazdı. Ama bak, o 'VİİİJT' sesi olduğundan beri uçağın içindeki hava değişti. Bak, hostesin o gümüş üniforması üzerinde dijital yazılar akmaya başladı. Bu hostes de mi şeffaf oldu nedir?"

Atlas: (Ekrana bakakalır) "Hayır Deniz... Olay sadece şeffaflık değil. Ben o frekansa girdiğimde uçağın zamanlayıcı kristalini de tetikledim galiba. Laptopun saati şu an delirmiş gibi ileri sarıyor. 2008... 2015... 2022... Durmuyor kanka!"

Az önce tüm dünyanın önünde mahremiyeti bozulan o amca, kapıyı hırsla açıp Atlas’ın yanına gelir. Adamın elinde hala o meşhur gazete vardır ama gazetenin kâğıdı bir anda toz olup ellerinden dökülür.

Amca: "Evladım! Ne yaptınız uçağa? Bak, gazete elimde eridi gitti! Ayrıca az önce aşağıda İstanbul Boğazı'nı görüyordum, şimdi aşağısı neden tamamen gökdelen dolmuş? 10 dakikada inşaat mı bitirdiler bu Amerikalılar?"

Deniz: "Amca geçmiş olsun, Sivas’ın havası çarptı herhalde. Ama haklısın, uçağın camından dışarıya bakınca sanki dünya Hızlı-İleri moduna alınmış gibi."

Atlas: (Dehşet içinde fısıldar) "Deniz... Uçağın dışındaki türbülans değil. Biz şu an bir 'Zaman Kesişmesi'nin içindeyiz. Statik elektrik, iksir ve benim o frekans... Hepsi birleşip uçağı bir solucan deliğine soktu. Dışarı bak!"

Deniz camdan dışarı bakar. Az önce masmavi olan gökyüzü, şimdi dijital bir morlukla kaplıdır. Havada uçağın yanından geçen, uçağa hiç benzemeyen, kanatsız ve ışık hızıyla giden başka cisimler görülür.

Deniz: "Oha! 'The Ufolar' bizi mi takip ediyor Atlas?"

Atlas: "Onlar UFO değil Deniz... Onlar 2030 model kurye dronları! İniş takımlarını hazırla kanka, 2007 bitti. Biz az önce o şeffaf moddayken çağ atladık!"

Deniz: (Hayal kırıklığıyla) "Ya niye kapattın? Tam tuvaletteki amcayla göz göze gelip selamlaşacaktım. Neyse, bu uçuş parasına değdi Atlas. Bir dahakine Magirus'a da yapalım bunu!"

Uçak, her yolcunun zihinsel durumuna ve vücut kimyasına göre kabin deneyimini tamamen değiştiren, son derece gelişmiş bir "Kişiselleştirilmiş Gerçeklik Filtresi" (KGF) kullanıyordu.

Uçuş süresince, her koltuğa entegre edilmiş KGF sensörleri, yolcuların can sıkıntısı, açlık ve stres seviyelerini sürekli analiz ediyordu.

Yolcularda can sıkıntısı algıladığında koltuğun önündeki ekran, yolcunun zihnindeki en absürt, en alakasız düşünceleri alıp, onu sanal bir kabin içi karaktere dönüştürüyor ve diğer yolcuların ekranlarında yayınlıyordu.

Açlık algıladığında yolcunun koltuğu, o anda en çok istediği yemeğin kokusunu ve tadını yaymaya başlıyordu; ancak sadece o yolcu için. Diğer yolcular hiçbir şey hissetmiyordu, sadece yanlarındaki kişinin tuhaf davranışlarını görebiliyorlardı.

Hafif stres algıladığında koltuğun altındaki mikro-robotlar devreye girer ve anında "Rahatlatıcı Saç Modeli" yapmak için yolcunun kafasına tırmanmaya başlıyordu.

Uçuşun 4. saatinde, Atlas hafifçe sıkılmaya başlar ve aklından geçen en saçma şey, çocukluğunda kaybolan pembe bir kedi maskesiyle ilgili anısıdır.

Anında, Deniz'in ekranında (ve diğer tüm yolcuların ekranlarında) bir uyarı belirir:

[Kişisel Can Sıkıntısı Uyarısı - Atlas Yolcusu] Yeni Sanal Karaktere Giriş: Bay Pembe Püsküllü Maske Bu karakter, Atlas yolcusunun çocukluk travmasından türetilmiştir. Lütfen ciddiye almayınız.

Aynı anda, kabin ekibinin anonsu duyulur:

Kabin Memuru (Şaşkın Sesle): "Değerli yolcular, kokpit acil durum çağrısı yapıyor. Kaptan, koridorda pembe püsküllü bir kedi maskesi gördüğünü söylüyor. Sakin olun, bu sadece 12A koltuğundaki Atlas Bey'in can sıkıntısı yüzünden oluşan sanal bir varlık.”

Deniz, kahvesini püskürtürken Atlas'a döner:

Deniz: "Atlas! Senin aklın nelerle meşgul oluyor böyle? Pilotun dikkatini dağıttın!"

Atlas: "Ben sadece... kedi maskemi düşündüm... ne bileyim bunun tüm uçağa yayınlanacağını!"

Deniz, ekranındaki o pembe pofuduk kedi ikonuna ve Atlas’ın “çocukluk travması” uyarısına bakarken kahvesini sadece püskürtmekle kalmaz, önündeki sehpanın dijital yüzeyini tamamen ıslatır.

Atlas: (Kıpkırmızı bir halde ekranı kapatmaya çalışır ama ekran dokunmatik değil, zihinle çalışıyordur) “Deniz, kapat şunu! Vallahi sadece bir anlık geldi aklıma, 5 yaşındayken lunaparkta kaybetmiştim... Nereden bulup çıkardı bu sistem bunu?”

Deniz: (Gülmekten nefesi kesilmiş halde, elinin tersiyle ekranı itmeye çalışır) “Kanka, dur... ‘Bay Pembe Püsküllü Maske’ ha? Pilot bile panikledi! Adam muhtemelen gökyüzünde dev bir pembe kediyle çarpışacağını sandı. Ama Atlas, yemezler kardeşim...”

Atlas: “Neyi yemezler Deniz? Adam anons yaptı, sanal varlık diyor!”

Deniz: (Bilmiş bir tavırla koltuğuna yaslanır) “Oğlum bu firmanın adı ne? Hızır Express. Sahibi kim? Muhtemelen babamın kankası bir organizatör. Bunlar hep ‘İllüzyon Teknolojisi’. Baktılar uçuş sıkıcı geçiyor, uçağın içine gizli projektörler koymuşlar, bizimle kafa buluyorlar. Ne KGF’si, ne sensörü? Resmen şaka programındayız, birazdan bir yerden kamera çıkacak!”

Atlas: “Deniz, saçmalama! Adamlar stres seviyemi ölçtü diyorum!”

Deniz: “Sen öyle san kanka. Bak, ön sıradaki o iri kıyım adam az önce ‘Lahmacun’ diye sayıklıyordu, burnuma sarımsak kokusu geldi. Adamlar havalandırmaya koku sıkıyorlar, sen de ‘vücut kimyası’ diyorsun. The Saf olma Atlas!”

Tam o sırada, Atlas’ın hafiften stres yapmasıyla birlikte koltuğun arkasından mikro-robot kollar fırlar. Örümcek bacağı gibi incecik, metalik kollar Atlas’ın saçlarına dalar.

Atlas: “Aman Allah’ım! Kafamda bir şeyler yürüyor! Deniz, yardım et! Mekanik bitler sardı beni!”

Deniz: (Hayranlıkla izleyerek) “Vay be... Animasyon ekibi döktürüyor! Bak, saçını ‘The İtalyan Stili’ yapıyorlar kanka. Ama ben sana söyleyeyim, bu kolların ucu kesin mıknatıslıdır, senin statik elektriği alıp şov yapıyorlar. İnanma bunlara!”

Atlas: (Robotlar saçını okşayıp ona papyon şeklinde bir örgü yaparken) “Deniz, bu robotlar gerçek! Dokunabiliyorum! Ayrıca neden sadece bana yapıyorlar?”

Deniz: “Çünkü sen ‘The Av’sın kardeşim. Sisteme hemen teslim oldun. Bak bana, zihnim kaya gibi. Tek bir görüntü çıktı mı ekranda? Çıkmaz! Çünkü ben bu ‘siber’ numaraları yemem!”

Ancak o anda Deniz’in ekranı kırmızı bir ışıkla yanıp söner ve tüm uçakta şu yazı belirir:

[ACİL AÇLIK UYARISI – DENİZ YOLCUSU]

Arzulanan Nesne: Beşiktaş Çarşı – Çeyrek Ekmek Hamsi (Bol Limonlu ve soğanlı)

Uyarı: Kokunun kabine yayılması diğer yolcularda kıskançlık krizine yol açabilir.

Atlas: (Aynen Deniz’in az önce yaptığı gibi kahkahayı patlatır) “Hani inanmıyordun Deniz? Uçak şu an buram buram hamsi kokuyor! Yan koltuktaki teyze ‘Bu hamsi kokusu nereden geliyor böyle?’ diye bakıyor!”

Deniz: (Burnunu çekerek, kokuyu içine çeker) “Haydaaa... Lan harbi hamsi kokuyor! Ama dur... Bu kesinlikle psikolojik bir saldırı Atlas. Adamlar beynimize sinyal gönderip burnumuzu kandırıyorlar. Ben hala inanmıyorum, bu bir simülasyon! Amerika’ya inince anlayacağız ‘The Gerçek’ neymiş!”

Birkaç saat sonra, Deniz çok acıkmıştır ve canı İskender Kebap çekmektedir. KGF anında devreye girer. Deniz, koltuğunun sıcak bir tereyağı ve kebap kokusuyla dolduğunu hisseder ve mutlulukla ağzını şapırdatmaya başlar.

Ancak, Atlas o sırada yüksek besin değerli uzay jeli yemektedir (diyet yüzünden).

Atlas: (Deniz'i izlerken) "Deniz, sen neden şu an boş havayı inanılmaz bir zevkle yalıyorsun? Gözlerin kapalı ve 'ohh çok iyi...' diye mırıldanıyorsun."

Deniz: (Gözleri kapalı, İskender yediğini sanarak) "Sus Atlas! Şu an hayatımın İskender'ini yiyorum! Tereyağı... yoğurt... çok hafif ama doyurucu!"

Atlas: (Panikleyerek) "Ama ortada İskender yok! Yanındaki yaşlı amca da sana bakıp deliymişsin gibi gülümsüyor. Ayrıca, senin koltuğundan biber gazı gibi bir koku yayılıyor!"

Aslında İskender kokusu sadece Deniz'in beynine gönderilmiştir. Atlas ise, koku filtresi arızalandığı için, Deniz'in zevk anını yoğunlaştırılmış bir soğan ve yanık tereyağı kokusu olarak algılamaktadır.

Deniz, Atlas'ın tuhaf davranışlarına ve kokusuna daha fazla dayanamayıp hafif bir stres yaşayınca, koltuğun altından fırlayan iki minik robotik kol, Deniz'in kafasına tırmanır.

Atlas: "Deniz, saçına bir şeyler oluyor!"

Deniz: (Kafasına dokunarak) "Ne oluyor? Bu da neyin nesi böyle?"

Robotik kollar, ışık hızıyla çalışarak Deniz'in düzgün taranmış saçlarını, 18. yüzyıl Fransız usulü kabarık bir peruğa dönüştürmeye başlar.

Deniz: (Robotik kolları çıkarmaya çalışırken) "Durun! Bu ne? Neden bana Marie Antoinette topuzu yapıyorlar!?"

Kabin Memuru: "Hanımefendi, stres seviyeniz %5'i aştı. Rahatlatıcı Stil modu devreye girdi. Endişelenmeyin, bu peruk rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Amerika'ya tamamen sakinleşmiş bir balo figürü olarak ineceksiniz."

Atlas, Deniz'in yeni peruğuna bakıp gülme krizi geçirirken, yerinde duran pembe kedi maskesini düşünmekten kendini alamaz.

Deniz, kafasındaki o devasa, pudralı ve kabarık peruğu elleriyle kontrol etmeye çalışırken, bir yandan da hayali tereyağının tadını damağından atmaya çalışmaktadır. Kabin memurunun ona “Hanımefendi” demesi, bardağı taşıran son damla olur.

Deniz: (Kafasındaki 20 santimlik peruk sarsılırken) “Ne hanımefendisi kardeşim! Ben ‘The Deniz’im! Hem Beşiktaşlı hem Trabzon’luyum! Roket mühendisiyim! Nereden çıktı bu Marie Antoinette topuzu? Benim stresim %5 değil, şu an %1500! Çıkarın şu robotları kafamdan!”

Atlas: (Gülmekten koltuğundan yere düşmek üzeredir, bir yandan o tatsız uzay jelini çiğnemeye çalışır) “Kanka... Muazzam oldun! Vallahi New York’a değil de Versailles Sarayı’na balo baskınına gidiyor gibisin. Robotlar senin o ‘The Saç’ takıntını çözmüş; madem çok seviyorsun, al sana en büyüğünden saç demişler!”

Deniz: (Kafasını sağa sola sallar ama peruk öyle sağlam yapılmıştır ki milim oynamaz) “Atlas, sus! O yediğin jöle kılıklı şey senin beynini yakmış. Ayrıca ne soğan kokusu? Mis gibi İskender yedim ben az önce. Pideleri bile tam kıvamındaydı... Ama dur, bir saniye...” (Deniz elini ağzına götürür, bir şey çiğnemediğini fark eder) “Lan! Pideler nerede? Ben neyi çiğniyordum az önce?”

Atlas: “Kanka havayı yalıyordun diyorum sana! Adamlar beynine ‘Kebap.exe’ dosyasını yüklemiş, sen de boş boş çiğniyorsun. Üstelik o ‘tereyağı’ dediğin şey, benim tarafımda bildiğin yanık soğan kokusu gibi duruyor.”

Deniz: (Aynadan peruğuna bakar, bir anlık duraksar) “Aslında... Bir saniye Atlas. Bak şimdi, bu peruk o kadar yüksek ki, Amerika’da uçaktan inerken bütün kameralar bana dönecek. Belki de bu sistem benim ‘The Karizma’mı bir üst seviyeye taşımak için bunu yaptı? Yani bir nevi ‘Siber-Padişah’ havası?”

Atlas: “Padişah mı? Deniz, kafanda fiyonk var kanka! Bildiğin pembe kurdele takmış robotlar peruğun arkasına! Az önce benim kedi maskemle dalga geçiyordun, şimdi sen ‘The Balo Kraliçesi’ oldun.”

Kabin Memuru: (Tekrar yaklaşır, elindeki tabletten bir ayara basar) “Efendim, iniş hazırlıkları başlıyor. Lütfen peruğunuzu dik tutun, aerodinamik dengenizi bozabilir. New York’ta sizi bekleyen şoförümüz isminizi değil, ‘Beyaz Peruklu Yolcu’ tabelasını arayacak.”

Deniz: “Bak gördün mü Atlas? Özel karşılama bile ayarlandı! Bu 2030 teknolojisi biraz ‘garip’ ama vizyoner kardeşim. Ama Amerika’ya inince ilk işim o robotları bulup, onlara Beşiktaş usulü bir ‘arıza kaydı’ açmak olacak!”

Uçak, Atlas Okyanusu üzerindeyken türbülansa girer. Bu sırada KGF'nin ana işlemcisinde geçici bir elektrik dalgalanması yaşanır. Teknoloji, tüm yolcuların zihnindeki en baskın fanteziyi veya saplantıyı yakalar ve kabin içindeki sanal gerçeklik filtresini tek bir, ortak, kaotik ve absürt manzaraya dönüştürür.

Ekranda kocaman bir yazı belirir.

Uçağın Yeni Ortak Gerçekliği: "Gladyatör Pandaların Gizemli Adası"

Deniz'in Fantezisi (Sıradanlık Kaçışı): Gizemli bir adada kahraman olmak.

Atlas'ın Fantezisi (Çocukluk Takıntısı): Tüm sorunları çözen dev, sevimli, kung-fu bilen pandalar.

Diğer Yolcuların Fantezileri: (Kimisinin Antik Roma gladyatörlüğü, kimisinin süpermarket indirimleri, kimisinin de sürekli yağmur yağması.)

Bir anda uçak kabini aniden loşlaşır ve nemlenir. Yolcuların etrafı, bambu ağaçları ve sütunlu Roma harabeleriyle çevrili sisli bir ormana dönüşür.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.