BÖLÜM 4

Vaveyla Yazarı: MURAT CANSIZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: BÖLÜM 4

Kaza mahallinin elli metre ötesindeki o kaos, sanki bir film setinin kontrolden çıkmış hali gibiydi. Ancak bu filmde ne dublör vardı ne de "kestik" diyen bir yönetmen; sadece gerçek, çiğ ve dumanlı bir panik havası hakimdi.
Polis helikopterinin dev pervaneleri, yerdeki toz ve dumanı insanların yüzüne bir tokat gibi çarparken, aşağıda tam bir "canlı yayın" savaşı veriliyordu. Haber araçları, sanki birer akbaba gibi olay yerine damlıyor; muhabirler toz toprak içinde mikrofonlarına "Sayın seyirciler, İstanbul daha önce böyle bir dehşet görmedi!" diye bağırıyordu. Bir kameraman, yan yatmış bir aracın üzerinden atlayıp en kanlı kareyi yakalamaya çalışırken, diğer meslektaşıyla omuz omuza bir itiş kakışa girmişti.
Balkonlar, sanki stadyum locaları gibi dolup taşmıştı. Kimisi elindeki telefonu titreyerek aşağı uzatmış kayıt alıyor, kimisi ise pijamalarıyla sokağa fırlayıp elinde su şişeleriyle ambulanslara yol açmaya çalışıyordu. Mahallenin fırıncısı, dükkanındaki temiz masa örtülerini kapıp yaralıların üzerine sermek için koşarken; bir teyze, dördüncü kattan aşağıya "Sargı bezi lazım mı evladım?" diye bağırıp rulo rulo beyaz bezleri sokağa yağdırıyordu.
Siren sesleri birbirine karışmış, ambulansların o keskin mavi ışıkları dumanın içinde hayalet gibi yanıp sönüyordu. Sağlık görevlileri ter içinde kalmıştı; ambulansların kapıları hiç kapanmıyor, her bir araca kapasitesinin üzerinde yaralı yerleştirilmeye çalışılıyordu.

Malikane ve Kaza Mahalli – "Kaderin Şanzımanı" Arızası
Atlas, elinde notları ve sırtında çantasıyla, malikanenin devasa ferforje kapısının önüne geldi. Güvenlik kulübesindeki görevliye selam verip, bahçıvanların çimleri budadığı o uçsuz bucaksız bahçeden geçerek malikanenin ana girişine ulaştı. Kapının yanındaki gümüş kaplama zile bastı.
Kısa süre sonra interkomun ekranı parladı ve Refika Hanım’ın sesi yankılandı:
Refika Hanım: "Kim o?"
Atlas: "Benim Refika Teyze, Atlas. Deniz hazır mı acaba?"
Refika Hanım: (Ekrandan gülümsedi) "Ah Atlas evladım... Yukarıdaki 'veliaht dairesine' bir bak bakalım, sence o hazırlık bitmiş mi?"
Atlas birkaç adım geri çekilip malikanenin üçüncü katındaki geniş balkona doğru kafasını kaldırdı. Bir dakika sonra balkonun Fransız kapıları ağır ağır açıldı. Deniz, ipek pijama takımıyla balkona çıktı; saçları yastık izinden haritaya dönmüş, gözleri ise henüz dünyayla bağlantı kuramamıştı.
Deniz: (Baygın ve yankılı bir sesle) "Kim o? Aşağıdaki heykel de kim? Babam yeni bir sanat eseri mi aldı bahçeye?"
Atlas: "Yok artık! Eğer o gözlerini biraz daha açarsan aşağıdakinin heykel değil, karne heyecanından taşa dönmüş kankan olduğunu anlayabilirsin!"
Rüzgâr Boğaz’dan sert esip yüzüne vurunca Deniz’in bilinci yerine gelmeye başladı:
Deniz: "A! Atlas, sen miydin? Niye orada duruyorsun, içeri gir de bir jakuzi keyfi yapalım!"
Atlas: "Jakuzi mi? Deniz, telefonun kapalı, okulda hayat durdu! Bugün karne günü farkında mısın? Ayrıca sınıftaki kızlar sabahın köründen beri 'Deniz gelmeyecek mi?' diye başımın etini yedi..."
"Kızlar" lafı balkonda adeta bir elektrik akımı yarattı. Deniz’in uykulu gözleri bir anda fal taşı gibi açıldı:
Deniz: "Ne diyorsun sen! Sakın bir yere kaybolma, beş dakikaya yanındayım!"
Deniz fırtına hızıyla içeri daldı. Mermer kaplı banyosuna koştu. Sarı saçlarını bir geriye tarıyor, bir yana yatırıyor; sanki bir sanat eseri inşa ediyormuşçasına jöle sürüp kurutma makinesiyle şekil veriyordu.
Dışarıda ise zamanın dokusu değişti; güneş yükseldi, bulutlar şekil değiştirdi, bahçedeki heykelin üzerindeki kuşlar yuva yaptı, yumurtladı ve yavrularını uçurdu... Atlas’ın hayalinde ise sakalları dizine indi, beli büküldü, en sonunda üzerine tozlar birikti ve bir fosile dönüştü.
Tam o anda malikanenin devasa ahşap kapısı gürültüyle açıldı. Deniz; kusursuz taranmış, tek bir teli bile oynamayan kıvırcık saçları ve ütüsü jilet gibi okul kıyafetiyle podyuma çıkar gibi dışarı çıktı.
Deniz: "Selam kanka! Biraz rötar yaptık ama hava trafiği malum... Çok bekletmedim ya?"
Atlas: (İskelet halinden sıyrılıp saatine bakmayı bırakarak) "Yok canım, ne beklemesi? Alt tarafı iki çağ atladık, sanayi devrimi bitti, teknoloji çağına geçtik o kadar!"
Deniz güneş gözlüğünü burnunun ucuna indirip duraksadı. Az önce güneşin altında parlayan Magirus minibüsün o huzurlu, nostaljik görüntüsü zihninden bir anda silinip gitti. Karşıdaki manzara, bir sabah vaktinin dinginliğinden çok uzak, sanki bir felaket filminin orta yerine açılan bir kapı gibiydi.
Meydan, mahşer yeri gibiydi.
Hava, yanık lastik kokusu ve birbirine karışan siren sesleriyle ağırlaşmıştı. Deniz’in kulaklarına önce uzaklardan gelen o tiz ambulans çığlıkları çarptı, sonra da polis araçlarının mavi-kırmızı yanıp sönen ışıklarının zemindeki yağ birikintilerine vuran yansımaları gözlerini kamaştırdı. Bir yanda sağlık görevlileri, üzerinde duman tüten metal yığınlarının arasından çıkardıkları yaralıları panikle sedyelere yerleştiriyor, diğer yanda polis memurları sarı şeritleri germek için birbirlerine bağırıyordu.
Gökyüzü ise yerin karmaşasına inat, farklı bir gürültüyle çalkalanıyordu. Haber helikopterleri, dev pervaneleriyle bulutları parçalar gibi alçaktan uçuyor, o meşhur “canlı yayın” spotlarının ışığını olay mahalline bir projektör gibi tutuyordu. Deniz, o an tepelerindeki bir helikopterin pervanesinden savrulan rüzgârı teninde hissetti; o rüzgâr, sadece hava değil, sanki yaşanan felaketin uğultusuydu.
Hurdaya dönmüş bir aracın yanından geçen çekici, metalin metale sürtünürken çıkardığı o diş kamaştıran sesiyle sarsılırken, Deniz etrafına bakındı. İnsanların yüzündeki o şaşkınlık, dehşet ve merak... Herkes birbirine soruyordu, ama kimsenin cevabı yoktu.
Deniz o an anladı; bu, sıradan bir trafik kazası değildi. Zeminde, asfaltın üzerine kazınmış tuhaf, geometrik yanık izleri vardı; tıpkı birisi buraya devasa bir mıknatıs koymuş da metalin atomlarını birbirine kitlemiş gibi...
Atlas, Deniz’in kolundan tutup onu sertçe sarstı. Deniz, o kaotik meydanın dehşetinden kopup Atlas’ın endişeli yüzüne odaklanmaya çalışırken, Atlas gözlerini devirdi.
Atlas: “Alo! Kime diyorum... Dünyadan Jüpiter’e... Deniz! Duyuyor musun beni? İzlemen bittiyse artık gidelim diyorum. Burası dizi seti değil, birazdan polis bizi de sorguya alacak, o zaman görürsün 'yönetmen koltuğunu'!”
Deniz, gözlüğünü hafifçe düzeltip dumanı tüten hurdalara bakmaya devam etti.
Deniz: "Kanka, buraya baksana... Burada ne olmuş böyle? Uzaydan meteor mu düştü? Baksana şu şasinin haline, sanki biri devasa bir pres makinesiyle oyun hamuru gibi oynamış."
Atlas, Deniz’in ciddiyetinden bıkmış bir ifadeyle başını iki yana salladı.
Atlas: "He canım, he. Meteor düştü. Hatta içinden uzaylılar çıkıp Beşiktaş çay bahçesinde nargile içmeye gitmişler, ben gördüm. Hadi, yürü!"
Deniz, Atlas’ın alaycı tavrını hiç bozmadan, yerden bir parça erimiş metal alıp ışığa tuttu.
Deniz: "Haklısın, meteor değil... Bence 'bakır' taşı düşmüş olmalı. Bak, rengine bak; bildiğin bakır alaşımı bu. Uzaylılar geldiyse kesin bakır kablo çalmaya gelmiştir, hurdacıya gideceklerdi belli ki."
Atlas, elini alnına vurup gökyüzüne doğru bir sabır duası okudu.
Atlas: "Şu soğuk, dondurucu, insanın içini çürüten esprilerinden nefret ediyorum… Gerçekten, bazen beyninin sadece süs diye orada durduğunu düşünüyorum. Hadi, geç kalıyoruz! Daha fazla burada kalırsak 'bakır taşı' falan değil, nezarethane köşesi düşecek başımıza!"
Karne Günü
Yola koyulduklarında Deniz, Magirus’un teybinde Beşiktaşlıların bile "bu ne hız?" diyeceği cinsten hareketli bir parçayı sonuna kadar açmıştır. Araba zıplayarak ilerlerken Deniz camdan bir "can simidi" gibi sarkmış, kaldırımda yürüyen üç kızı radarına almıştır.
Deniz: "Selam güzeller güzeli prensesler! Öyle yürüyerek o narin ayaklarınızı yormayın, asfaltın tozu o ipek ayakkabılarınıza yazık! Atlayın bu uçan halıya, sizi 'Kaderin Götürdüğü Yere' uçuralım!"
Esmer Kız: (Deniz’e bakıp etkilenmiş gibi yaparak) "Vay, çok felsefi... Siz gerçekten kaderin götürdüğü yere mi gidiyorsunuz?"
Deniz: (Göz kırparak) "Kadrin götürdüğü yere gidiyoruz güzelim, şanzıman nereye biz oraya!"
Kızlar kıkırdayarak arka kapıdan içeri süzülürler. Deniz aynadan saçını düzeltip tam "Nereye?" diyecekken, esmer kız elindeki makyaj çantasından minik ama çok ciddi duran bir susturucu çıkarıp Deniz’in ensesine dayar. Diğer iki kız da Atlas’ın kucağına birer el bombası bırakır (aslında çakmaklı oyuncaktır ama o an Atlas için nükleer başlıklı füzeye benzer).
Esmer Kız: "Kaderin rotası değişti aslanım! Şimdi o ellerini direksiyondan çek ve usulca 'Kadrin' dışına süzülün. Biz arabayı kullanırız, siz yürüyerek kondisyon yaparsınız!"
Atlas: (Elleri titreyerek) "Deniz... Ben sana 'kızlar çok tehlikeli, sınav stresindeler' demedim mi? Al işte, kader bizi yaya bıraktı!"
Deniz ve Atlas arabadan inerken kızlar kahkahalar atarak ve camdan öpücük yollayarak gaza basarlar. Magirus, arkasında simsiyah bir egzoz dumanı ve Deniz’in hayalleriyle uzaklaşır.
Atlas: (Kaldırımda zıplayarak) "Öpücüklerini aldın mı bari çapkın? Mutlu musun şimdi yaya kaldığımız için?"
Deniz: (Kızların arkasından üzgün üzgün bakarak) "Aldım... Hem de öyle bir aldım ki, rüzgârı hala yanağımda..."
Atlas: "Güzel! Şimdi gel buraya, ben sana öyle bir öpücük vereceğim ki, dişlerin Byzantium surları gibi dökülecek! Gel lan buraya!"
Deniz önde, Atlas arkada; Ara sokaklarda kovalamaca başlar. Deniz çöp kutularının üzerinden atlar, Atlas elindeki kalın "Fizik-2" kitabını Deniz’in kafasına fırlatmaya çalışır. Trafik kilitlenmişken onlar arabaların üzerinden zıplayarak okula doğru depar atarlar.
Kan ter içinde, dilleri dışarıda, Atlas Deniz’in yakasını kavramış, tam "şanzımanı dağıtacakken" okul bahçesine dalarlar. Bahçede devasa bir kahkaha tufanı patlar.
Bahçenin ortasında çaldırdıkları araba durmaktadır.
Ve üzerinde...
O üç kız ve tüm sınıf arkadaşları!
Esmer Kız: (Direksiyondan inerek) "Günaydın 'Kaderin Çocukları'! Kondisyon çalışması bitti mi? Şuna bak Deniz, 10 dakikada koşma rekoru kırdınız!"
Sınıf Arkadaşı Can: "Oğlum Deniz, kızlar dedi ki; 'Deniz çok yavaş hareket ediyordu, biz de onu karneyi almadan önce bir terletelim dedik!' Vallahi bravo, kızlara araba teslim eden ilk Beşiktaşlı sensin herhalde!"
Atlas: (Yakayı bırakmadan sınıfa döner) "Yavaş mı hareket ediyordu? Bu çocuk 'hormonal hız' yüzünden bizi yaya bıraktı! Ben karneyi almadan önce, direkt rektifiyeye götüreceğim bunu!"
Deniz: (Saçını başını düzelterek, hala karizmayı kurtarma derdinde) "Olsun be... En azından araba emin ellerdeymiş. (Kızlara döner) Eh madem beni böyle güzelce kandırdınız, o zaman ceza olarak her birinizle ayrı ayrı tango yapacağız."
Sarışın kız tek kaşını kaldırdı:
Sarışın kız: "Oldu canım! Başka bir arzun var mı paşam?"
Deniz: (Pişkin bir gülümseme yapar) "Sen bir 'evet' de hele, ben sana arzularımı liste liste sunarım."
Kızlar topluca kahkaha atarlar. Atlas ise Deniz’in ensesine bir şaplak indirir.
Atlas: "Yürü lan! Hâlâ sapıklık derdindesin."
Deniz, eliyle saçlarını düzelterek ciddileşmeye çalıştı:
Deniz: "Anlaşıldı... Bizimkiler benim bütün zayıf noktalarımı size rapor etmişler. Ne yapayım, huyum kurusun, ben buyum. Şimdi müsaadenizle, şu sarsılan karizmamı bir tazeleyeyim."
Ekip, koridorda yürürken Deniz aniden rota değiştirir. Aynada saçlarını son bir kez "Beşiktaş rüzgârı" ayarına getirmesi gerekmektedir.
Aras: "Ne o Deniz? Yine mi süslenmeye gidiyorsun? Karnedeki zayıfları parlatıcıyla mı kapatacaksın?"
Deniz: (Geriye dönüp artistik bir bakış atarak) "Ne yapayım dostum? Baktım siz bana iltifat yağdırıyorsunuz, bari hakkını vereyim. Yanımızdan marka bir kız geçerse, Magirus'un camındaki Beşiktaş amblemi gibi parlamam lazım. Havamız tam olsun!"
Kaldırımda onları gasp eden kızlar o an yanlarından geçerken lafa girer.
Sarışın Kız: (Saçını savurarak) "Pardon da Deniz Bey, biz güzel değil miyiz yani? Kendi okulunun kızlarını 'stok' dışı mı bıraktın?"
Deniz: "Güzelsiniz güzel olmasına da... Bana pas vermiyorsunuz ki güzellerim! Ben, bana pas verecek o şanslı kızı, o 'şampiyonluk golünü' atacağım kaleyi arıyorum. Hele o pası bir alayım; hemen orta, şut ve goool! Tribünler ayakta!"
Ekip kahkahalarla koridoru inletirken, Aras Deniz'in üzerindeki hafiften "sanayi kokulu" tişörtü süzer.
Aras: “Peki Kaptan, bu ‘yağ lekeli’ kıyafetlerle mi hava atacaksın kızlara? Bu tiple anca lastikçide stajyer olursun.”
Deniz: “Tabii ki hayır aslanım! Senin gibi marka giyinen, ‘sosyete bebeleri’ gibi parlayan bir kardeşim varken... İlk iş senin üzerindekileri ‘süresiz ödünç’ alacağım!”
Aras: (Gözleri faltaşı gibi açılır, montuna sarılır) “Niye ben ya? Okulda bin tane adam var, bula bula benim ‘limited edition’ gömleğimi mi buldun? Hayır, asla! Benden bunu isteme Deniz, babamın düğün hediyesi bu!”
Deniz: (Sinsice gülümser) “İtiraz mı ediyorsun yani Aras? Unutma ki bu ekipte demokrasi, ben ‘evet’ dediğim sürece vardır.”
Aras daha “İmdat!” diyemeden, Atlas, Engin ve diğerleri bir kurt sürüsü gibi etrafını sarar. Çember daralır.
Aras: (Ellerini havaya kaldırarak) “Tamam tamam! Alın tepe tepe kullanın... Giysilerim sana feda olsun Deniz, yeter ki şu bakışları üzerimden çekin!”
Arda: (Gülerek Aras’ın sırtına vurur) “Bravo dostum! İşte dost dediğin böyle kara günde, pardon ‘kıyafetsiz günde’ belli olur. Harika bir fedakârlık!”
Atlas: (Gözlüğünü düzeltip sırıtır) “Yalnız küçük bir sorunumuz daha var beyler... Benim gibi bir ‘dehanın’ da bu karnedeki başarıyı temsil edecek düzgün bir kıyafete ihtiyacı var sanki. Arda, senin şu sweatshirt’ün rengi tam ‘akademik başarı’ rengi değil mi?”
Arda: (Aniden yüzü düşer, iki adım geri kaçar) “Eee... ne olmuş? Bakın arkadaşlar, söylemeyi unuttuğum çok mühim bir detay var... Bu üzerimdeki benim değil, valla emanet! Terzi Rıza’nın yeğeninden almıştım. Hem bu renk sana gitmez Atlas, seni solgun gösterir, ten uyumun bozulur!”
Arda arkasını dönüp “Yardım edin!” diye koşmaya başlar ama Deniz ve ekip çoktan hücuma geçmiştir.
Deniz: “Tutun kaçanı! Rektifiye sırası Arda’da!”
Kısa bir kovalamacanın ardından Arda, koridorda sürüklenerek, kolları ve bacakları kıskıvrak yakalanmış halde, bir paket gibi tuvalete “fırlatılır”.
İçeriden Sesler:
“Aras düğmeleri koparma lan!”
“Atlas, kolları çok çekme, sünmesin!”
“Deniz, bu gömlek bana dar mı geldi ne?”
Tuvaletin kapısı, sanki bir uçağın kargo kapağı açılıyormuş gibi ağır ağır açılır. İçeriden ilk olarak Aras, üzerinde Deniz’in o “motor yağı aromalı” eski tişörtüyle, omuzları düşmüş bir halde çıkar. Tişört ona üç beden büyük gelmiştir, adeta bir gecelik gibi üzerinde duruyordur.
Aras: “Deniz, seni Beşiktaş Çarşı’da dar ağacına asmazsam adam değilim! Üzerimdeki tişört değil, bildiğin traktör brandası lan bu! İçinde kendimi sanayiye terkedilmiş çırak gibi hissediyorum!”
Hemen arkasından Arda, Atlas’ın o meşhur “Bilim İnsanı” kazağıyla çıkar. Kazak o kadar dardır ki Arda nefes aldıkça dikişler “İmdat!” diye bağırmaktadır.
Arda: “Atlas, oğlum sen bu kazağı anaokulunda mı giyiyordun? Kaburga kemiklerim birbirine girdi, akciğerim şu an dalağımla yer değiştirdi!”
Ve sonunda... Sislerin (veya tuvaletteki o ucuz sabun kokusunun) arasından Deniz çıkar. Üzerinde Aras’ın o marka gömleği, omuzlara tam oturmuş, kollar hafiften sıvanmış... Hemen arkasında Atlas, Arda’nın havalı sweatshirt’üyle bir “akademik playboy” edasında yürümektedir.
Deniz: (Saçlarını son bir kez havaya dikerek) “Bakın beyler, buna ‘Ekonomik Güç Birliği’ denir. Sizdeki hammaddeyi aldık, bizde işledik, ortaya bir sanat eseri çıkardık. (Koridordaki aynaya bakıp göz kırpar) Vay arkadaş! Bu gömlek sanki benim için dikilmiş. Aras, babana söyle, bir dahaki düğün hediyesini direkt bana kargolasın, kurye masrafından kurtuluruz!”
Atlas: “Fizyolojik olarak bir bütünleşme yaşadık Arda, dert etme. Senin sweatshirt’ün içindeki iyonlar benim zekamla birleşince okulun IQ ortalaması bir anda yükseldi!”
Ceyda ve Sarışın Kız Grubu: (Koridorun ucunda belirirler) “Aaa! Çocuklar, ne oldu size böyle? Aras, o üzerindeki... şey... yeni bir tarz mı? ‘Evsizler Koleksiyonu’ falan mı?”
Aras: (Ağlamaklı bir sesle) “Yok Ceyda, ‘Denizzede Koleksiyonu’ bu. Sezonun son kurbanıyım!”
Deniz: (Kızlara doğru bir adım atıp gömleğinin düğmesiyle oynayarak) “Kızlar, boş verin Aras’ın nostalji merakını. Bakın, ‘Kaderin Şoförü’ gitti, yerine ‘Geleceğin Janti Mühendisi’ geldi. Pası kim atıyor? Orta, şut ve gol için hazırım!”
Deniz, Aras’tan "kamulaştırdığı" gömleğin içinde tam bir Hollywood jönü gibi dururken, merdivenlerden o kız iner. Zaman yavaşlar, koridordaki gürültü kesilir, sadece kızın topuk sesleri duyulur.
Deniz: (Kendi kendine fısıldayarak) "Beyler, bu kız rüyamdaki Byzantium Prensesi değilse, ben de Deniz değilim. Bakışlara bak, sanki gözleriyle değil, projektörle bakıyor!"
Kız yaklaştıkça Deniz’in omuzları dikleşir, ama kız elini saçlarına attığı an Deniz’in şanzımanı kayar.
Sarışın Kız: "Merhaba yakışıklı... Ne kadar güzel saçların var senin böyle. Söylesene, hangi şampuanı kullanıyorsun?"
Deniz: (Sesi, Beşiktaş vapurunun düdüğü gibi titreyerek) "Ben özel karışımlı parfüm kullanıyorum." (Aslında sabah sürdüğü okyanus ferahlığı ile Magirus’un koltuk kokusu karışmıştır ama çaktırmaz.)
Sarışın Kız: "Vay canına... Gerçekten etkileyici bir parfümmüş. Dudakların neden bu kadar dolgun?"
Deniz: "Seni daha iyi öpebilmek için..." (Deniz burada kendini Kurt Sanıyor ama kız aslında onu Kırmızı Başlıklı Kız’ın ninesine çevirmek üzeredir.)
Sarışın Kız: "Kulakların? Onlar neden bu kadar büyük?"
Deniz: "Seni daha iyi duyabilmek için tabii ki!"
Atlas: (Arkada Engin’e fısıldar) "Görüyorsun değil mi? Deniz şu an evrim geçiriyor. Birazdan 'Dişlerim de seni yemek için' deyip kurda bağlayacak ama kızın bakışları pek hayra alamet değil. Sismik dalgalar seziyorum!"
Kızın sesi aniden kuzey kutbu rüzgarına döner:
Sarışın Kız: "İyi o zaman, şimdi o kulaklarını iyice aç ve beni dinle: Bu akşam evde bir parti veriyorum. Sürprizlerle dolu bir gece olacak. Eminim kaçırmak istemezsin, değil mi?"
Deniz: "Deli misin? Hiç kaçırılır mı böyle bir fırsat! İstersen hemen şimdi gidelim, Magirus kapıda, yakıtı fulledim!"
Sarışın Kız: (Bir anda alaycı bir kahkaha patlatır) "Sazan gibi atlamak buna denir işte! Seni salak şey... Böyle diyeceğini biliyordum. Hemen tuzağa düştün. Erkek milleti değil misiniz, hepiniz aynısınız... Terbiyesiz!"
ŞLAP!
Tokat öyle bir iner ki, Deniz’in kafasındaki jöleler yer değiştirir. Kız hışımla uzaklaşırken, Aras ve Arda tuvaletten "yarı çıplak" halleriyle fırlayıp zafer dansı yapmaya başlarlar.
Aras: "ADALET YERİNİ BULDU! Gömleğimi çaldın ama tokatı sen yedin Deniz! Ahahaha! Yanağındaki o parmak izi, benim gömleğin markasından daha havalı durdu!"
Arda: "Deniz, hani 'Şut ve Gol'dü? Kız resmen rövaşata ile kalene girdi be kardeşim! 'Seni daha iyi duyabilmek içinmiş... Tokadı da çok iyi duydun herhalde?"
Deniz: (Yanağını ovuşturarak, karizmayı kurtarmak için son bir hamle yapar) "Gülün bakalım, gülün! İyi eğlence çıktı size değil mi? Bir gün sizin de başınıza gelince ben göreceğim sizi. Kızın eli de amma ağırmış, sanki voleybolcu mübarek... Ama dikkat ettiniz mi? Tokatı atarken bile gözlerinde bir 'gel' ışığı vardı..."
Atlas: "Kanka o 'gel' ışığı değil, senin gözünde çakan yıldızlardı. Fiziksel bir gerçeklik bu, darbe sonrası optik yanılsama yaşıyorsun!"
Deniz: "Kesin sesi! Yürüyün, Magirus’a gidiyoruz. Bu okulun havası benim cildime iyi gelmiyor, acilen egzoz dumanı ve Beşiktaş Çarşı havası almam lazım!"
Atlas: “Hayır dur!”
Atlas, erkek grubunun yanına gidip bir şeyler fısıldadı. Herkes onaylayarak hızla sınıfa koştu. Deniz merakla sordu:
Deniz: "Yine ne işler çeviriyorsun Atlas?"
Atlas: "Soru sorma da yürü hadi."
Sınıfının kapısına geldiler. Deniz, gururla göğsünü kabarttı:
Deniz: "Hadi, bu dönemin son kapı açılışını sen yap Atlas. Bu şeref senin olsun."
Atlas: "Olmaz, bu sınıfta en çok emeği —ve vukuatı— olan sensin. Bu şeref sana yakışır."
Deniz: (Havalı bir şekilde) "Haklısın! Bu şeref öncelikle benim olmalı."
Deniz kapıyı hızla açtı. İçeri girdikleri anda, sınıftaki tüm öğrenciler ayağa kalkıp alkış tufanı kopardı:
"DENİZ BURAYA, YUMRUK HAVAYA! DENİZ BURAYA, YUMRUK HAVAYA! OLEY!"
Atlas: (Hafifçe tebessüm eder) "Al işte, yine başlıyoruz."
Deniz yine gaza gelmiş, sınıfın coşkulu alkışları eşliğinde yumruk şov yapıyordu.
Deniz: (Büyük bir star edasıyla) "Teşekkür ederim, teşekkür ederim dostlarım! Sizi çok, ama çooook seviyorum!" (Sonra aniden ön sırada oturan Defne’ye doğru eğildi) Ama seni daha çok seviyorum hayatım!"
Deniz, Defne’ye o "star" edasıyla eğilip ilanı aşkını patlatınca sınıf bir anda sessizliğe bürünür. Defne, elindeki edebiyat kitabını yavaşça indirir, Deniz’in kızarık yanağına, sonra da Aras’tan "kamulaştırılmış" o devasa gömleğe bakar.
Defne: (Tek kaşını kaldırarak) "Deniz... Bu 'hayatım' dediğin kişi ben miyim, yoksa az önce koridorda yanağına o 'beş parmaklı aşk mektubunu' yazan sarışın kız mı? Maşallah, sevginin izi suratında hala tütüyor!"
Sınıf: "OOOoooovvv! Kapak geldi! Deniz, defansa gel, kalemiz elden gidiyor!"
Deniz, hiç istifini bozmadan masanın üzerine tüner. Sanki biraz önce ortalık birbirine girmemiş, sistem çökmemiş gibi, cebinden çıkardığı bir çakmağı parmaklarının arasında çevirmeye başlar.
Deniz: "Defne, sen olayı yanlış analiz etmişsin çiçeğim. O kız aslında bir 'figüran'dı. Atlas’la bir sosyal deney yapıyorduk; 'Bir Beşiktaşlı, beklenmedik bir darbeye karşı ne kadar metanetli kalabilir?' diye test ettik."
Atlas: (Arka sıradan kafasını sallar) "Evet, sosyal deneyin adı: 'Sazan'ın Anatomisi'. Deniz, denek olarak dünya literatürüne girmeyi başardı. Darbe anındaki desibel oranı, sınıfın alkış hızını bile geçti!"
Sınıf hep bir ağızdan "Oooo!" diye inlerken,
Deniz, elini kalbine koyup o “arabesk-romantik” bakışını fırlatırken, Defne kitabını masaya “tak” diye vurur. Sınıf nefesini tutmuş, Atlas ise arka sırada bu “iletişim kazasını” not almaktadır.
Deniz: “Çekeceğim varsa kabulümdür Defne! Senin elinden gelecek çile, Magirus’un bitmeyen sanayi masrafı gibidir; başımın üstünde yeri var. Ama bak, yanağımdaki şu kızarıklık bile senin aşkının ateşi yanında sönük kalıyor!”
Defne: “Deniz, o yanakta yanan şey aşk ateşi değil, az önceki kızın elinin ‘ivme’si! Ayrıca bana beste yapma, önce o üzerindeki Aras’ın gömleğini ver. Adamın markasını ‘sosyal deney’ diye rezil ettin. Senin romantizmin, vizesi geçmiş minibüs muayenesi gibi; her an trafikten men edilebilirsin!”
Deniz: “Aşkın muayenesi olmaz Defne! Bizim sevdamızda ruhsat kalpte, plaka Beşiktaş’tır. Hem o kız bana vurduysa, senin uğruna çektiğim dertlerin ağırlığını ölçmek için vurdu. Kız bile anladı kalbimdeki yükü!”
Defne: “Yük mü? Deniz, senin kalbindeki tek yük, bagajdaki yedek lastik ve Refika Teyze’nin dolma tenceresi! Sen daha karnendeki ‘1’lerin hesabını veremiyorsun, bana gelmiş ‘Gönül Defteri’nden bahsediyorsun. O defterin sayfaları kopmuş, üzerine de çay dökülmüş haberin yok!”
Deniz: (Bir adım yaklaşır, sesini iyice puslandırır) “Notlar gelip geçicidir Defne, ama bu delikanlı duruş baki! Bak, bütün sınıf alkışlıyor. Halkın sesi, Hakkın sesidir. 12-B ‘Deniz’ diyor, sen hala ‘Karne’ diyorsun. Yoksa sen de o tokatın rüzgarına mı kapıldın?”
Defne: “Ben o rüzgâra kapılmam Deniz, ben o rüzgârı fırtınaya çevirir, senin Magirus’u Akaretler yokuşundan aşağı freni patlamış kamyon gibi salarım! Git önce yüzünü yıka, tokatın beş parmağı hala ‘Beşiktaş Çarşı’ haritası gibi parlıyor. Karizman şu an rölantide bile çalışmıyor, haberin olsun!”
Deniz: (Sınıfa dönerek) “Görüyorsunuz beyler! İşte gerçek aşk bu! Beni yerin dibine sokuyor ama aslında ‘Deniz, seni o kadar çok önemsiyorum ki her kusurunu görüyorum’ demek istiyor. Defne, itiraf et; bu feryadın aslında bir ‘evet’ çığlığı!”
Defne: “O çığlık ‘evet’ değil Deniz, ‘imdat’ çığlığı! Beton Nuri gelmeden şu masanın üstünden in de karizmanın son kırıntılarıyla karneyi al!”
Deniz, Defne’ye bakarak romantik bir ses tonuyla devam etti:
Deniz: "Biliyor musun hayatım; sevmemiştim kimseyi seni sevdiğim kadar, çekmemiştim kimseden senden çektiğim kadar."
Defne, alaycı bir tavırla cevap verdi:
Defne: "Sen dur bakalım, senin benden daha çok çekeceğin var!"
Deniz: "Neden bu işkenceyi bana çektiriyorsun? İnan ki seni öyle seviyorum ki ne yapsam vazgeçemiyorum."
Defne: "Yanlış kapıya geldin canım. Lütfen diğer kapıyı dene, aradığın şahıs muhtemelen orada."
Deniz: "Olur mu yavrum? Her kapıyı denedim. İlk kapıdan aslan, ikinciden kaplan, üçüncüden ayı çıktı karşıma. Kesinlikle eminim ki doğru kapı senin kapın. Boşuna inat etme; seni sevdim bir kere, sana inandım."
Defne: "Neden inandın ki? Ben sana inan demedim."
Deniz: "Bak güzelim..." dedi Deniz ve başladı döktürmeye:
"Sana bir şeyler söylemek istiyorum,
Onları aklımda tutmaya çalışırken,
Öbür her şeyi unutuyorum...
Devamı neydi yahu? Neyse boş ver,
Kısacası, galiba seni seviyorum."
Defne hiç istifini bozmadan kafiyeyle karşılık verdi:
"Tüm çabaların boşuna,
Söyledim sana bin defa,
Ne kadar hoplayıp zıplasan da,
Seni sevmiyorum kuş kafalı, anlasana!"
Deniz pes etmedi:
"Bin yıl ömrüm olsaydı, bin yıl seni severdim.
Bin yıl benim olsaydın, bin yıl daha isterdim!"
Defne anında yapıştırdı cevabı:
"Bin yıl ömrüm olsaydı, bin yıl seni sevmezdim.
Bin yıl seninle olsaydım, bin kere nefret ederdim!"
Deniz: (Gülerek) "Şuna bak, cümleyi tersine çevirdi! Kopyacı seni... Hayat tatlı ama senin kadar değil; seni herkes sever ama benim kadar değil!"
Defne: "Ben deliyim ama senin kadar değil; hayat ketçaplı ama tadı ketçap gibi değil!"
Deniz: "Adını ruhuma yazdım, asla silemezler! Senden beni vazgeçiremezler!"
Defne: "Hadi oradan çıkarcı! Silgiler ne güne duruyor? Bak, yalan attığın nereden belli; burnun Pinokyo gibi uzamaya başladı."
Deniz: (Son kozunu oynadı) "Zaman asla ölmez ama bir hatıra bırakır. Ve ben öldüğümde aşkımı hatıra olarak sana bırakacağım."
Defne son noktayı koydu:
"Al o aşkını sok gözüne gözüne,
Bir daha görüşmeyelim güzelim.
Üstüme gelme alkollüyüm,
Sonra seni fena üzerim!"
Sınıf bu söz düellosunu nefesini tutarak izledikten sonra kahkahalara boğuldu. Deniz, Defne’nin kolundan tutup onu sıradan kaldırdı; el ele tutuşup sınıfa bir selam verdiler. Bu tiyatral gösteri, Matematik öğretmeninin sınıfa girmesiyle son buldu.
Öğretmen sınıfı şöyle bir süzdü; bembeyaz duvarlarda ayak izleri, tavanda lekeler ve yerlerdeki çöpleri görünce kaşlarını çattı.
Öğretmen: "Evet çocuklar, yine yapacağınızı yapmışsınız. Hadi duvarları anladım da bu tavandaki ayak izleri neyin nesi? Bunu nasıl başardınız?"
Deniz: (Hemen ayağa kalktı) "Aslına bakarsanız hocam, o çok kolay. Ayakkabımızı çıkarıp tavana fırlatıyoruz; kimin izi daha belirginse şampiyon o oluyor."
Öğretmen: "Peki, kim kazandı bu muazzam yarışmayı?"
Deniz: "Tabii ki ben hocam! Tam başınızın üzerindeki o iz benim marifetim."
Öğretmen: "Aferin, iyi halt etmişsin... O zaman ödül olarak o izleri silme görevini sana veriyorum!"
Deniz tam hocaya yalakalık yapmaya başlayacaktı ki; Aras merdiveni, Arda da su dolu kovayı çoktan içeri getirmişti. Deniz uflayıp puflayarak merdivene çıktı, elindeki ıslak bezle kendi ayak izini silmeye başladı.
Deniz: "Hocam bugün karne günü, daha güzel bir anımız olamaz mıydı?"
Öğretmen: "Bundan daha güzel anı mı olur Deniz? Öyle değil mi çocuklar?"
Sınıf hep bir ağızdan bağırdı: "EVEEEEET!"
Deniz: (Sitem eder) "Vay arkadaş, anında sattınız beni, helal olsun!"
Deniz yerine geçince öğretmen sinsice gülümsedi. "Evet çocuklar nerede kalmıştık?"
Sınıf bir anda tempo tutmaya başladı:
"AKDENİZ, KARADENİZ, KARNEMİZİ İSTERİZ!"
Tempo sürerken öğretmen kulaklarını tıkayarak bağırdı.
Öğretmen: “Yeter artııık! Susun be dedim size susuuun... Vermiyorum işte tamam mı? Ver-mi-yo-rum... Siz susana kadar da vermeyeceğim.”
Öğretmenin bu sözüyle birlikte sınıf birden sustu. Öyle bir susmak ki sınıf tam anlamıyla ölüm sessizliğine bürünmüştü. Kimseden 'ÇIT' çıkmıyordu.
Sadece havada uçuşan bir sinek hariç.
Bütün gözler sineğe çevrilmişti.
Bunu fark eden sinek “"Ben galiba yanlış derse geldim" dercesine utanmış olacak ki birkaç tur attıktan sonra pencereden uçup gitti.
Sineğin pencereden gidişinden sonra gözler tekrar öğretmene çevrilmişti.
Öğretmen dahi buna şaşırmış bir bakıma da sevinmişti.
Öğretmen: “Aferin size. İşte böyle olun. Böyle sessiz kalmaya devam ederseniz en son derste karnenizi getiririm.”
Sınıf birbirine baktı. Fısıldamalar başladı. Sonra Deniz birden ayağa kalktı.
Deniz: “Affedersiniz hocam ama karne yanınızda değil mi?”
Öğretmen: “Tabii ki değil. Karneyi en son derste alacaksınız.”
Deniz: “Ama bu haksızlık hocam. Biz şimdi vereceksiniz sanmıştık.”
Öğretmen: “Niye, ben öyle bir şey demedim ki. Kendi kafanızdan teoriler oluşturuyorsunuz. “
Bunun üzerine sınıf sessizliği bozarak bağırıp tepinmeye başladı. Öğretmen başa çıkamayacağını anlayınca kulaklarını tıkayarak hızlı adımlarla dışarı çıktı.
Kısa süre sonra zil çaldı. Öğrenciler birbirleriyle dalaşırken Deniz ve Atlas zar zor aralarından sıyrılarak dışarı çıktı.
Atlas: “Of be! Kendimizi zor dışarı attık. Gerçekten bizim sınıf tek kelimeyle canavar.”
Deniz: “Emin ol bizim sınıfı canavar bile görse adını değiştirirdi.”
Bahçede yan yana yürürken, sanki bir mıknatıs etkisiymiş gibi, aniden esmer bir kız Deniz’in koluna yapıştı.
Esmer Kız: “Merhaba Deniz, nasılsın?”
Deniz, bir anlık şaşkınlıkla tökezledi, gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltti.
Deniz: “Te... Teşekkür ederim, sen... sen de kimsin... yani, nasılsın?”
Esmer Kız: “Seni görünce daha da iyi oldum! Sana bir şey sorabilir miyim?”
Deniz: (Hemen o özgüvenli, vurdumduymaz maskesini takarak) “Tabii sorabilirsin hayatım. Ne istersen sor, yeter ki o güzel gözlerin benden bir şey istesin.”
Esmer Kız: “Acaba bugün öğleden sonra boş musun? Beraber sinemaya gidelim mi?”
Deniz: “Tabii ne demek, sinema seninle olursa film değil, sanat eseri olur. Nasıl istersen!”
Kız, Deniz’in yanağına hızlı bir buse kondurup sevinçle uzaklaştı. Deniz ve Atlas birbirine baktı. Atlas’ın ağzı açık kalmıştı.
Atlas: “Bu da kimdi? Hangi okuldan? Tanıyor musun?”
Deniz: (Hafif bir gülümsemeyle) “Nereden bileyim? Hayranlarımdan biridir işte, malum, karizma ağır bir yük, taşımak zorundayım.”
Atlas: “Yine başlama lütfen... Bir dakika, bu kız nereye gitti?”
Daha cümle bitmeden, kumral bir kız Deniz’in diğer koluna yapıştı.
Kumral Kız: “Hey yakışıklı! Öğleden sonra ormana pikniğe gidelim mi? Sana pul koleksiyonumu gösteririm, nadir parçalarım var!”
Deniz: “Pul koleksiyonuna bayılırım... Ne demek güzelim, sen yeter ki iste!”
Kız, yanağını öpüp uzaklaştı. Deniz’in şaşkınlığı yerini hafif bir "bu işte bir iş var" tedirginliğine bırakırken, bir başkası, sonra bir başkası geldi. Pastane, deniz kenarı, lunapark... Deniz artık bir "tarih ajandası" gibi çalışmaya başlamıştı.
Deniz nihayet dayanamayıp arkasına döndüğünde, yirmiye yakın kızın ve garip bir şekilde arkalarındaki birkaç sokak kedisinin, sanki hipnotize olmuş gibi sıraya dizilip "miyav" sesleriyle (evet, kediler de dahil!) beklediğini gördü.
Deniz, Atlas’ın kulağına eğildi:
Deniz: “Kanka, durum çok kritik. Kediler bile gelmiş, galiba bir koku meselesi var ama neyin kokusu bu?”
Atlas tiksinerek geri çekildi: “Sen ne sürdün sabah? Kimyasal silah mı kullandın?”
Deniz üstünü kokladı ve kızlara döndü, elini "stop" der gibi kaldırdı.
Deniz: “Bir dakika, durun lütfen! Tamam, kabul ediyorum, bu kadar yakışıklı olmam bazen haksız rekabete yol açıyor ama herkes birer gün arayla gelse olmaz mı? Takvimim doldu, hafta sonum bile dolu!”
Sarışın bir kız, elindeki not defterini öfkeyle salladı.
Sarışın Kız: “Biz senin o egona değil canikom, üzerindeki o etkileyici, insanın aklını başından alan o kokuya geliyoruz! O ne? Büyü mü yaptın?”
Deniz ve Atlas aynı anda kendi üzerlerini kokladılar. Deniz, sabahki şüpheli parfümün etkisiyle sırıttı.
Deniz: (Atlas’a fısıldayarak) “Kokuyu hallettik, sıra kaçışta!”
Deniz, kızların arkasındaki boşluğu gösterip bağırdı:
Deniz: “Aaaa! Bakın, Trabzonspor başkanı geliyor!”
Kızlar hep bir ağızdan "Nerede?" diye arkalarını döndükleri anda, Deniz ve Atlas birer atlet edasıyla depara kalktılar. Kızlar önlerine döndüklerinde aldatıldıklarını anlayınca bağırarak hücuma geçtiler.
Deniz ve Atlas bahçeden çıkıp asfaltı ağlatmaya başladıklarında, peşlerinden gelen yirmi kız ve o garip miyavlama korosuyla birlikte meydan adeta bir karnaval alanına dönmüştü.
Atlas: (Nefes nefese) “Bakır taşı meselesinden sonra bir de 'aşk ormanı' kovalamacası! Deniz, seninle yaşadığım şu bir saatte hayatım on yıl yaşlandı!”
Deniz: “Daha ne istiyorsun? Bak, ne güzel antrenman yapıyoruz.”
İki arkadaş arayı bir hayli açmıştı Geriye dönüp baktıklarında kızları görememişlerdi. Derin bir nefes aldılar.
Deniz ve Atlas, Beşiktaş’ın ara sokaklarından birine kendilerini zor atarlar. Deniz, bir çöp konteynerine yaslanmış, ciğerlerini geri kazanmaya çalışırken hala üstünü başını koklamaktadır.
Deniz: (Nefes nefese) "Atlas... Duydun mu? 'Yakışıklılığına değil kokuna geliyoruz' dediler. Karizmamız resmen bir şişe parfüme yenik düştü. Hayatımda hiç bu kadar 'kokuşmuş' bir başarı elde etmemiştim!"
Atlas: (Elleri dizlerinde, soluklanarak) "Deniz... Sana... Sana o parfümü Etiler'deki o çocuktan 'kamulaştırma' demiştim! İçinde ne varsa artık, feromon dengesini bozdu, okulun bütün ekosistemini peşimize taktı. Kızları anladım da o sarman kedi neden 'miyav' diyerek sinemaya gelmek istedi, onu çözemedim!"
Deniz: "Oğlum, kokuyu alan rotayı Beşiktaş'a kırıyor! Defne görmedi değil mi bu manzarayı? Eğer o yirmi kızı ve o kedileri gördüyse, beni Magirus’un egzozuna bağlar, İstanbul turu attırır!"
Atlas: "Defne görmedi ama muhtemelen kokunu 2 kilometre öteden almıştır. Bak, hala peşimizde olabilirler. Bu koku üzerimizdeyken gizli saklı iş yapamayız. GPS gibi yerimizi belli ediyoruz!"
Deniz: (Aniden doğrulur) "Doğru söylüyorsun. Acilen bu kokudan kurtulmamız lazım. Ama nasıl? Sabunla yıkanmaya kalksak Beşiktaş’ın bütün su rezervi yetmez. Atlas, bilimsel bir çözüm bul! Bu koku moleküllerini nasıl etkisiz hale getiririz?"
Atlas: "Tek yol var Deniz... Daha baskın ve 'halk tipi' bir kokuyla bu 'Etiler esansını' bastırmak. Yani... Doğruca dükkâna, Balıkçılar Çarşısı'na gidiyoruz!"
Deniz: "Ne? Balık mı? Oğlum o zaman da kediler gitmez, daha çok gelir!"
Atlas: “Neyse, boş ver şimdi bunları. Şimdi ne yapacağız? Geriye dönmek de olmaz.”
Deniz: “Ben diyorum ki sinemaya gidelim. Nasıl olsa karneyi son derste alacağız. Daha vaktimiz çok var."
Atlas: “Bak bu hiç de fena fikir değil."
Durağa ulaştıklarında Deniz ve Atlas nefes nefeseydi. Uzaktan gelen otobüsün motor sesi, uğultulu bir zafer marşı gibi duyuluyordu. Tam o sırada, kalabalığın arasından o tanıdık, keskin bir çığlık yükseldi. Esmer kız, elindeki kılıcı havaya kaldırarak yeri göğü inletti: “İşte oradalar! Yakalayın şu kaçakları!”
Bir anda ara sokaklardan, sanki bir korku filminden fırlamışçasına düzinelerce kız belirdi. Dört şeritli ana yol, saniyeler içinde tam bir kıyamet meydanına döndü. Kızlar yeşil ışığı beklemeden yola atlayınca, trafik bir anda kilitlendi. Lastiklerin asfalta sürtünme sesi, metalin metale girdiği o korkunç çarpışma gürültüleriyle birleşti. Zincirleme kazalar birbirini izliyor, araç alarmları ambulans sirenleriyle yarışıyordu. Ama kızlar... Kızlar kazaları bile görmüyordu; gözleri sadece Deniz ve Atlas’taydı.
Atlas: (Gözleri yuvalarından fırlamış halde) “Deniz, bunlar şaka yapmıyor! O ellerindekiler... motorlu testere mi o?!”
Deniz: “Sanırım hayranlıkları biraz... radikal bir boyuta evrilmiş kanka! Yürü, hayatta kalma moduna geçiyoruz!”
Sırada bekleyenleri “Pardon, acil durum, fanatik saldırısı!” diye ite kaka otobüse daldılar. Yolcuların küfürleri, bağırtıları kulakları tırmalıyordu ama iki arkadaşın umurunda bile değildi. Deniz, şoför koltuğuna adeta zıplayarak yapıştı.
Deniz: (Şoförün yakasına yapışarak) “Şoför amca, bak güzel abim, lütfen şu kapıyı kapat ve gaza yüklen! Onlar azılı katil, onlar aşkın kara deliği! Eğer durursan bu otobüsten geriye sadece vidalar kalır, bizi de kıyma yaparlar! Bas şu gaza, Beşiktaş ruhu adına bas!”
Şoför, “Ne saçmalıyorsunuz siz?” diye bağırmaya hazırlanırken, dikiz aynasına bir göz attı. Gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu. Aynada gördüğü manzara bir kabustu: Kızlar; ellerinde paslı satırlar, devasa baltalar, vızıldayan motorlu testereler ve kasap bıçaklarıyla, asfaltı kıvılcımlar saçarak yardırıp geliyorlardı.
Şoför tek kelime etmeden kapıyı güm diye kapattı ve vitesi beşe taktı. Otobüs, arkasında duman ve çığlıklar bırakarak fırladı. Sırada bekleyen vatandaşların “Nereye gidiyorsun be!” çığlıkları, uzaklaşan motor sesinin altında ezilip gitti.
Otobüs güvenli bir mesafeye ulaştığında, Deniz ve Atlas arka camın kenarına çöktüler. Dışarıda, ellerindeki aletlerle otobüsün arkasından koşan, sinirden köpürmüş bir kız ordusu vardı. Deniz, büyük bir soğukkanlılıkla cama doğru döndü ve kızlara doğru abartılı bir şekilde öpücükler yollamaya başladı.
Deniz: (Gülmekten gözlerinden yaş gelerek) “Arkanızdan el sallamayı sevmem ama bugünlük idare edin kızlar! Atlas, şuna bak! Motorlu testereli olan kızın yüzündeki o ifade... hayatımın en komik anı olabilir!”
Atlas, otobüsün sarsıntısıyla birlikte kahkahayı koyuverdi. Artık sadece korkmuyor, bu absürtlüğün tadını çıkarıyorlardı. Arka camda küçük bir nokta haline gelen o “aşk ordusu”, hala arkalarından kılıç sallıyordu.
Kızlar kızarcasına başını sallayarak arkalarından baka kaldı.
Sinema Salonu ve Fuaye – “Koku Canavarı” Avı ve Beklenmedik Final
Kısa zaman sonra şoför otobüsü kenara çekti, kapıyı açtı ve iki arkadaş aşağı indi. Sonra şoför gaza basarak uzaklaştı.
Atlas: “Saat kaç?”
Deniz: “10:35”
Atlas: “Film 11:00'de başlıyor. Zamanımız var. Sinema salonu ileride zaten hadi gidelim.”
İki arkadaş pasajdan içeri girdi ve filmleri bir göz attı.
Atlas: “Aha! Bak, üç boyutlu korku filmi gelmiş. Hadi ona girelim.”
Deniz: “Bak bu hiç de fena fikir değil.”
Atlas: “Aksiyon bizim işimiz kanka.”
Deniz: “Önce patlamış mısır ve içeceğimizi alalım değil mi?”
Önce gişeden korku filmi için 2 bilet aldılar ve patlamış mısır ve içecekleri alarak salona geçtiler.
Salon yarıya kadar doluydu.
Film başlamış, insanlar 3D gözlüğünü takarak kendilerini filme kaptırmıştı.
Deniz, kendini filme öyle bir kaptırmıştı ki, elindeki mısırı yanındaki adama uzatmış, adam da teşekkür ederek afiyetle yiyordu. Deniz, bir ara elini mısıra attığında neredeyse bittiğini gördü. Baktı ki adam hala mısırından yiyor, O da kutuyu adama verdi.
Sonra elini Atlas'ın mısırına uzatıp yemeğe başladı.
Bir ara salonda ürkütücü bir sessizlik olur. İnsanlar dikkatle sahneyi izlerken Atlas bir anda elindeki patlamış mısırı yere düşürür. O anda ki ses insanları korkudan yerinden zıplatır.
Tabii Atlası da.
Deniz: (Atlas’ın kulağına fısıldar) “Bravo. Katil gelmeden önce bizi ele verdin.”
Atlas: “Ha, ha, ha... Çok komik.”
Filmdeki gerilim tırmanırken, ekranda aniden patlayan ses efektiyle Deniz can havliyle yanındaki adamın koluna yapıştı.
Adam: (Sinirle) "Evladım ne yapıyorsun? Ben senin karın değilim, bırak kolumu!"
Deniz, kıpkırmızı bir yüzle özür dileyip önüne döndü ama kalbi hala küt küt atıyordu.
O sırada Atlas, heyecanla elini havaya kaldırınca gözlüğünü yere düşürdü. Ekranda canavar tam üzerine doğru gelirken Atlas karanlıkta yerleri mıncıklıyordu:
Atlas: "Beni bekle! Daha gözlüğümü bulamadım canavar bey!"
Salondaki insanlar bu absürt söze kahkahayı bastı. Atlas gözlüğünü bulup taktığında ise her şey yamuk yumuktu:
Atlas: "Ne oluyor yahu? Bana mı öyle geliyor yoksa dünya mı yan yattı?"
Deniz: (Gülerek) "Gözlüğü ters takmışsın kanka, ondandır."
Filmde şeytani bir fısıldamanın olduğu, salonun buz kestiği o anda; bir cips poşetinin hışırtısı tüm sessizliği delip geçti. Tam o sırada perdenin önünden hızla birkaç siluet geçti. Deniz, dehşetle parmağını uzatıp bağırdı:
"ORDAAAAA!"
İnsanlar gölgeyi görünce, canavarın perdeden çıktığını sanıp çığlık çığlığa kapılara hücum etti. Salonda tam bir izdiham yaşandı. Herkes dışarı kaçtıktan sonra, en son içeriden dört tane kedi, hiçbir şeyden habersiz miyavlayarak dışarı çıktı.
Sinema salonu boşalmış, insanlar hala "Canavar perdeden atladı, valla billa pençesini gördüm!" diyerek birbirine anlatırken; Deniz ve Atlas, ellerinde yarım kalmış mısır kutuları ve yamulmuş 3D gözlükleriyle merdivende kalakalırlar.
Deniz: (Gözlüğünü kafasına kaldırıp etrafa bakar) "Atlas... Biz az önce bir sinema salonu dolusu insanı, dört tane kedi yüzünden istiklal harbine mi soktuk? Adamın koluna öyle bir yapışmışım ki, adam hala 'Hanımım değil bu!' diye bağırarak uzaklaşıyor."
Atlas: "Teknik olarak Deniz, kedilerin perdedeki izdüşümü, 3D gözlüğün yarattığı optik illüzyonla birleşince kitlelerde 'kolektif histeri' yarattı. Yani canavar değil, senin o Etiler kokusuna gelen 'miyav timi' salonu fethetti. Ayrıca gözlüğümün sapı kırılmış, dünya hala 15 derecelik açıyla duruyor."
Deniz: "Bırak açıyı falan! Saate bak! 14:15... Karneyi vermeye başlamışlardır. Eğer o kediler hala peşimizdeyse, okula girdiğimiz an Beton Nuri 'Sirk mi işletiyoruz burada?' diye bizi Magirus'un motoruna bağlar. Çabuk, arka yollardan okula sızmamız lazım!"
Sinemanın fuayesine çıktıklarında, etraftaki diğer insanlar telaşla telefonlarıyla konuşuyor, fısıldaşıyordu. Bir an bir gürültü duydular; dışarıdan gelen bir megafon sesi yankılandı: “ARANIYOR! TEHLİKELİ! KOKUSUYLA KIZLARI BAŞTAN ÇIKARAN İKİ ERKEK ARANIYOR!”
Deniz ve Atlas donup kaldı. Deniz yavaşça Atlas’a döndü:
Deniz: “Bu... Bu bizi mi tarif ediyor?”
Atlas tereddütle başını salladı:
Atlas: “Sanırım o etkileyici kokun yüzünden başımız belada. Nasıl bir koku süründüysen bana da bulaştırdın.”
Fuayenin camından dışarı baktıklarında, sinemanın önünün caddeye kadar tamamen abluka altına alındığını gördüler. Az önceki otobüs kovalamacasındaki kız ordusu, sayılarını ikiye katlamış bir şekilde sinema kapısını sarmıştı. Ve evet, ellerinde hala o motorlu testereler, baltalar ve keskin bıçaklar vardı. Hatta birkaçı “Koku Canavarı Avcıları” yazan el yapımı pankartlar taşıyordu. Önlerinde de Deniz’in kokusuna tapan o kediler miyavlayarak liderlik yapıyordu.
Kızlardan Biri (Megafonla): “Deniz ve Atlas! Teslim olun! Kokunuzu geri istiyoruz!”
Deniz’in rengi atmıştı. “Ölürüm de vermem!” diye mırıldandı.
Atlas: “Sakin ol Deniz. Bunlar manyak! Şaka falan değil bu!”
Deniz: “Ama... Onlar benim hayranım sanmıştım!”
Atlas: “Hayran değil, koku bağımlısı olmuşlar! Baksana, motorlu testereyle hayranlık mı olur? Bunlar hepten kafayı yemiş.”
İki arkadaş panikle sinema salonlarının olduğu koridora geri kaçtı. Ancak orası da boş değildi. Daha önce gördükleri Aras, Ersun ve diğer sınıf arkadaşları, birer güvenlik görevlisi gibi koridorun girişini tutmuştu. Yüzlerinde muzip bir ifade vardı.
Aras: “Hoş geldiniz suçlular! Kokunuzun bedelini ödeme zamanı geldi.”
Ersun: “Ne oldu, ‘şut ve gol’ esprisi buraya kadar mıydı?”
Deniz: (Yüzü bembeyazdı) “Ne demek istiyorsunuz? Yoksa... yoksa bu da mı şakaydı?!”
Aras: (Gülerek) “Eh, kızların ‘gerçek’ silahları biraz abartıydı, kabul. Ama kabul et çok iyi korktun ha.”
Tam o sırada, kızlar kapıdaki camları kırmaya başlamış, içeri doğru bağıra çağıra ilerliyorlardı.
“Koku! Koku! O kokuyu istiyoruz!”
Deniz ve Atlas’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu gerçekti! Kızlar içeri girmeye başlamıştı!
Atlas: “Bu şaka olmaktan çıktı.”
Deniz: (Panikle) “Aras, ne yapacağız?”
Aras ve Ersun birbirine bakıp sırıttılar.
Aras: “Sakın ol Deniz. (Cebinden bir sprey şişesi çıkararak) Senin ‘özel kokun’ yüzünden başımıza bela açtın. Şimdi biraz ‘deodorant’ ile durumu düzeltme zamanı!”
Aras spreyi sıkarak Deniz’in üzerine doğru uzandı. Deniz, spreyden ve kızlardan kaçarken panikle bağırıyordu:
Deniz: “Hayır! Saçlarımın özgür ruhunu alamazsınız! O özel kokumu benden çalamazsınız!”
Koridor tam bir karmaşaya dönüştü. Aras ve Ersun, Deniz’i o tuhaf kokusundan arındırmak için yakalamaya çalışırken, camları kırıp içeri giren kızlar da “Koku Canavarı!” diye bağırarak peşlerinden koşuyordu. Kediler miyavlayarak ayaklarının arasında dolanıyordu.
Deniz, çaresizce sağa sola kaçarken, Atlas da bu absürt kovalamacanın ortasında kalakalmıştı. En sonunda Aras, Deniz’i duvara sıkıştırdı ve elindeki spreyi Deniz’in üzerine boca etti.
Aras: “İşte şimdi normal bir insan gibi kokuyorsun dostum! Hoş geldin aramıza!”
Deniz, sırılsıklam olmuş ve kızgın bir ifadeyle Aras’a bakarken, kızlar aniden durdu. Kokuyu içlerine çektiler, göz bebeklerin şekli değişti, yüzlerindeki o “çıldırmış” ifade yavaş yavaş kayboldu.
Bir an sessizlik oldu.
Kızların göz bebeklerindeki renkler birden değişmişti ve o parıltı sönünce hepsi bir anda yere yığılı verdi.
Deniz, sırılsıklam ve sinirli bir şekilde Aras’a döndü:
Deniz: "Ne yaptın sen! Benim karizmamı bitirdin!"
Aras: (Kahkahayı bastı) "Karizma mı? O koku sadece kızları değil, kedileri bile peşine takıyordu. Ama bak, en azından motorlu testerelerden kurtuldun!"
Atlas: (Araya girdi) "Kanka, itiraf etmelisin ki bu sana iyi bir ders oldu. Bazen karizma değil, hayatta kalmak önemlidir."
Deniz, üzerindeki ağır deodorant kokusuna alışmaya çalışırken bir şeylerin değiştiğini hissetti. İlk defa, o "etkileyici kokunun" yarattığı tehlikenin farkına varmıştı.
Sinema fuayesi, parfüm şokundan bayılmış kızlar ve ne yapacağını şaşırmış kedilerle doludur. Aras, elindeki boş deodorant şişesini zaferle havaya kaldırır. Deniz ise üstüne başına bakıp, burnuna gelen "ucuz tıraş kolonyası" kokusuyla yüzünü buruşturur.
Deniz: "Ulan Aras! Karizmamı mahvettin! Ben New York Fashion Week’e hazır esans gibi kokuyordum, şimdi mahalle berberindeki çırak gibi kokuyorum! Kızlar bile bayıldı, kokumun asaletine dayanamadılar!"
Aras: "Deniz, dua et kızlar bayıldı; yoksa o motorlu testereyle senin 'asaletini' dilim dilim edeceklerdi! Kalk hadi, kızlar ayılmadan tüymemiz lazım. Yoksa bu sefer koku için değil, kendilerini bu hale getirdiğimiz için bizi çiğ çiğ yerler!"
Atlas: (Yerdeki kedileri sayarak) "İlginç... Deodorantın içindeki alkol oranı, kedilerin koku alma duyusunu geçici olarak bloke etti. Ama Deniz, üzerindeki bu yeni koku 'karizma'dan ziyade 'temizlik imandan gelir' mesajı veriyor. Bu kokuyla Defne'nin karşısına çıkarsan sana en fazla 'Hayırlı cumalar' der."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.