28. bölüm / 42
GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 1SAHNE 28
Bölümler 42Şu an: SAHNE 28
- 1 GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 11.531 kelime
- 2 BÖLÜM 21.065 kelime
- 3 BÖLÜM 3616 kelime
- 4 BÖLÜM 46.303 kelime
- 5 SAHNE 51.108 kelime
- 6 SAHNE 6365 kelime
- 7 SAHNE 7322 kelime
- 8 SAHNE 8818 kelime
- 9 SAHNE 91.363 kelime
- 10 SAHNE 101.862 kelime
- 11 SAHNE 111.038 kelime
- 12 SAHNE 12667 kelime
- 13 SAHNE 13291 kelime
- 14 SAHNE 141.204 kelime
- 15 SAHNE 15829 kelime
- 16 SAHNE 16572 kelime
- 17 SAHNE 17766 kelime
- 18 SAHNE 18762 kelime
- 19 SAHNE 191.445 kelime
- 20 SAHNE 202.684 kelime
- 21 SAHNE 21708 kelime
- 22 SAHNE 221.027 kelime
- 23 SAHNE 23458 kelime
- 24 SAHNE 24516 kelime
- 25 SAHNE 252.340 kelime
- 26 SAHNE 262.071 kelime
- 27 SAHNE 272.103 kelime
- 28 SAHNE 281.232 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 SAHNE 291.451 kelime
- 30 SAHNE 30588 kelime
- 31 SAHNE 31525 kelime
- 32 SAHNE 324.321 kelime
- 33 SAHNE 32/11.162 kelime
- 34 SAHNE 32/2826 kelime
- 35 SAHNE 32/3911 kelime
- 36 SAHNE 32/41.507 kelime
- 37 SAHNE 32/51.098 kelime
- 38 SAHNE 332.091 kelime
- 39 SAHNE 34613 kelime
- 40 SAHNE 35988 kelime
- 41 SAHNE 361.742 kelime
- 42 SAHNE 37564 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hülya’nın ormandaki o "şoför parçası" lafı Deniz’in içine oturmuştu. Ertesi gün Deniz, Magirus’u (henüz içi tozlu ama motoru canavar gibi) Beşiktaş’ın o meşhur Ihlamur dere yokuşunun başına çekti. Yanında, korkudan emniyet kemerini (minibüste olmasa bile hayali olarak) bağlamış bir Atlas vardı.
Atlas: "Kanka bak, Amerika biletlerimiz masada duruyor. Bizim şu an vize kuyruğunda olmamız lazım, neden bu yokuşun başındayız?"
Deniz: "Sustur içindeki o korkak New Yorkluyu Atlas! Daha Zamanımız çok var. O Hülya denilen kız dün bize ayar verdi. 'Magirus'un altı yere yakın, süremezsin' dedi. Şimdi ona kaptanlık neymiş göstereceğim!"
Tam o sırada, karşı şeritten Hülya’nın o meşhur mavi minibüsü göründü. Hülya, camdan sarkmış, bir elinde kâğıt bardakta çay, diğer eliyle direksiyonu tek parmağıyla çeviriyordu. Deniz’i görünce bir acı fren yaptı.
Hülya: "Ooo, bakıyorum da pansiyonu sokağa çıkarmışız kıvırcık! Hayırdır, ilk yokuşta kalıp 'çekici çağırın' diye ağlamaya mı geldin?"
Deniz: "Hülya Kaptan, sen o emektarla anca pazar servisi yaparsın. Bak bu Magirus’un altındaki motor değil, resmen bir jet motoru! Var mısın Akaretler’in oraya kadar bir kapışmaya? Kazanan diğerine Beşiktaş-Sarıyer hattında bir hafta boyunca çay ısmarlar!"
Hülya: "Çay mı? Ben senin gibi bebelerden sadece 'yol' alırım koçum. Hadi bakalım, yeşil yandığı an tozumla yıka o Magirus’u!"
Hülya minibüsünden aşağı atladı, kahkahalar atarak Magirus’un açık kapısından içeri daldı. Deniz ve Atlas şaşkınlıkla ona bakıyordu.
Hülya: "Valla helal olsun kıvırcık! O dar sokağa o cüsseyle girmek her babayiğidin harcı değil. Ama bak, kapıların bile bana hürmetinden kendiliğinden açıldı!"
Hülya, Magirus’un içini incelemeye başladı. Elini koltuklara sürdü, o garip "Oda 104" sticker’ına tekrar baktı.
Hülya: "Bu arabanın içinde bir gariplik var Deniz. Sanki... Sanki burası sadece bir minibüs değil de başka bir şeymiş gibi. Bak, buradaki hava bile farklı."
Deniz: "Hülya Kaptan? Ne yapıyorsun? Hani kapışacaktık? Seninkini bırakıp benimkine niye bindin, Magirus’un yakıt kokusu mu cezbetti seni?"
Hülya: (Şoför koltuğunun yanındaki motor kapağının üstüne çöker, elindeki vites topuzunu bir kılıç gibi kavrar) "Sus ulan sarı kafa! Yarış dediğin makineyle değil, yürekle olur. Ben senin şu 'jet' dediğin motorun ciğerini okumaya geldim. Atlas, geç arkaya, amuda kalksan da dengeyi bozma! Deniz, yeşil yanıyor, bas o gaza yoksa seni Akaretler yokuşunda tinerci niyetine koklatırım!"
Deniz: (Hafifçe gururlanarak) "Nasıl bari? Beğendin mi şoför Hülya?"
Hülya: "Beğenmek ne kelime... Eğer Amerika’ya gidersen bu arabayı bana bırak, ben buna gözüm gibi bakarım. Sen oralarda hamburger yerken ben bununla Beşiktaş’ın tozunu atarım."
Atlas: "Valla Hülya yenge, al senin olsun! Deniz’in aklı iyice karıştı zaten, biletleri yırtacak diye ödüm kopuyor!"
Hülya: (Deniz’in gözlerinin içine bakarak) "Giderse yazık eder... Bazı yollar vardır Deniz, biletle gidilmez, yürekle gidilir. Hadi bakalım, çaylar benden. Ama bir dahakine bu kadar yavaş sürme, Magirus’un uykusu geldi!"
Deniz: "Tamam madem öyle... Kemerleri bağlayın, çünkü Magirus kalkışa geçiyor!"
Deniz vitesi 1’e takar, Magirus bir kükrer ki meydandaki güvercinler korkudan Sarıyer’e kadar uçar. Ama Hülya yerinde durmaz; Deniz’in her vites geçişinde eline müdahale eder.
Hülya: "Oğlum 2’ye erken attın! Motorun canını mı yakacaksın? Ver bakayım şu kolu! (Deniz’in elinin üstüne elini koyar, vitesi kemik sesleri eşliğinde 3’e takar) Bak, şanzıman böyle 'tık' diye oturacak, sanki sevgilinin elini tutuyorsun!"
Deniz: "Kaptan elimi kırdın, ne sevgilisi! Bak bak, sol şeritten bir BMW yanaşıyor, bizi geçecek!"
Hülya: (Cama kafasını çıkarıp bağırır) "Bas git lan züppe! Senin BMW’nin beygirleri benim Hülya olduğum yerde anca sütçü beygiri olur! Deniz, kır direksiyonu üzerine! Magirus’un burnunu göster ona, korksun o parlak kaportası için!"
Atlas: (Arkada tutunacak yer bulamaz, koltukların arasında savrulmaktadır) "Yenge, kanka! Fizik kuralları diyorum! Merkezkaç kuvveti diyorum! Beşiktaş-Sarıyer hattı diyorum! Ölmek için çok gencim!"
Yokuşun en dik yerinde, Magirus resmen kükreyerek o BMW’yi ve diğer tüm araçları geride bırakır. Hülya, motor kapağının üstünde ayağa kalkmış, tavan havalandırmasından kafasını çıkarmış, rüzgâra karşı bağırıyordur.
Hülya: "İŞTE BUDUR! Magirus değil, mübarek Byzantium kadırgası! Deniz, frene basma, Akaretler’in o virajını driftle döneceğiz! Çarşı izin vermezse biz kendimiz alırız!"
Deniz: (Ter içinde, direksiyonu zapt etmeye çalışırken) "Ne dedin, drift mi? Minibüsle drift mi olur? Lastikler yanacak!"
Hülya: "Yansın be! Küllerinden Beşiktaş doğar! Bas frene şimdi... ASIL EL FRENİNE!"
Deniz el frenini bir çeker, Magirus Akaretler’in göbeğinde kendi ekseni etrafında 180 derece döner ve tam "Közde Brooklyn" dürümcüsünün önünde zınk diye durur. Hülya, tavan kapağından içeri süzülüp Deniz’in omzuna okkalı bir tokat atar.
Hülya: "Aferin koçum. Şanzımanı eline almadın ya, bugünlük benden 'geçer' not aldın. Ama çayımı Sarıyer’de değil, burada, demli ve en okkalısından alırım!"
Deniz: (Nefes nefese) "Şu yaptığın işe bak... Ben yarışta seni geçecektim, sen yarışın içine girdin! Hile var bu işte!"
Hülya: "Hayat hiledir Deniz. Önemli olan o hileyi Beşiktaş usulü yapmaktır. Hadi Atlas, dökülün arabadan, adrenaline karşı birer acılı dürüm isteyene de köfte patlatalım!"
Akaretler’den aşağı süzülürken, yolun kenarında o dönemin beyaz-mavi ekip otosu ve elinde telsiziyle bekleyen, bıyıkları yeni terlemiş sert bakışlı bir trafik polisi belirdi. İsmi Komiser Yardımcısı Niyazi.
Komiser Niyazi: "Dur bakalım evlat! Sağa çek o beyaz gemiyi!"
Deniz, "fısss" diye kapıları açtı. Hülya hala içeride, şoför mahallinin arkasındaki demire yaslanmış, bıyık altından gülüyordu.
Deniz: "Buyur memur bey abim, bir kusurumuz mu oldu?"
Komiser Niyazi: "Kusur mu? Akaretler’i Formula 1 pistine çevirmişsiniz! Hem bu araba ne böyle? Minibüs mü, uzay mekiği mi? Altı yere değiyor resmen, modifiye mi bu?"
Atlas: (Arka koltuktan atılır) "Memur Bey, aslında biz öğrenciyiz, Amerika’ya gideceğiz yarın öbür gün... Bu araba amcasının mirası, valla biz masumuz!"
Hülya: (Polise doğru bir adım atar, sesi iyice kalınlaşır) "Memur Bey, gençler biraz heyecanlı, kusurlarına bakma. Araba orijinal, fabrikadan böyle çıktı bu Magirus. Ben de şahidim, Beşiktaş-Sarıyer hattından Hülya ben. Tanırsın bizi."
Komiser Niyazi: (Hülya’yı görünce duraksar) "Hadi be... 'Deli Hülya' sen miydin o? Geçen gün bizim karakolun önünden tek teker geçen minibüsçü? Tamam tamam, Hülya’nın kefil olduğu adamdan zarar gelmez. Ama bu fırlama kıvırcığa söyle; Amerika’da böyle sürmesin, adamı kodese tıkarlar!"
Polis engelini Hülya’nın "namı" sayesinde atlatan ekip, kendisini Beşiktaş Çarşı’daki o salaş köftecinin önünde buldu. Masada üç porsiyon köfte, bolca piyaz ve açık ayran vardı.
Hülya: (Köftesinden büyük bir çatal alarak) "Eee, anlatın bakalım. Ne var bu Amerika’da? Ne bulacaksınız orada, burada olmayan?"
Atlas: "Neler yok ki? Fırsatlar ülkesi bir kere. Gökdelenler, teknoloji, her şey dijital! Burada hala 'arkayı beşleyelim' diye bağırıyoruz. Orada her şey sistemli."
Deniz: "Ya Atlas haklı ama... Bugün Magirus’un direksiyonundayken bir an her şeyi unuttum be Hülya. O vites geçişindeki sarsıntı, motorun o kükremesi... New York’ta bunları bulabilir miyim, bilmiyorum."
Hülya: "Bak Deniz... Amerika sana '0' ve '1' verir. Akıllı çocuksun, parayı da bulursun. Ama bu toprakların 'kokusunu' bulamazsın. Oradaki insanlar senin gibi 'Oda 104' diye şaka yapmaz, birbirinin yüzüne bakmaz. Burada bir minibüs karda kalır, hiç tanımadığın adamlar gelip omuz atar. O 'omuzda' olan samimiyet, New York’un hiçbir gökdeleninde yok."
Deniz: "Doğru diyorsun da Hülya... Gelecek orada be! Dijital dünya, internet, yapay zekâ falan konuşuluyor. Bizim bu Magirus analog kalıyor onların yanında."
Hülya: (Gözlerinin içine bakarak, sesi ciddileşir) "Bazen en büyük gelecek, geçmişi unutmamaktır Deniz. Sen oraya git, okulunu oku. Ama sakın 'analog' kalbini orada bırakma. Çünkü bir gün o Magirus seni buraya geri çağıracak, hissediyorum."
Atlas: "Sen de iyice kâhin gibi konuşmaya başladın! Alt tarafı bir köfte yedik, Matrix'e bağladın işi!"
Yemeğin sonunda, Çarşı’nın kalabalığında Hülya kendi minibüsüne doğru yöneldi. Gitmeden önce Deniz’e döndü.
Hülya: "Gidince bana oradan bir kartpostal at bari 'şoför parçası'. Bakalım New York’un yolları mı daha zor, yoksa Beşiktaş’ın yokuşları mı?"
Deniz: "Söz Hülya Kaptan! Ama dönünce o çay yarışını tekrar yapacağız, bu sefer kaçışın yok!"
Hülya elini havaya kaldırıp "Kartal" işareti yaptı ve kalabalığın arasında kayboldu. Deniz ve Atlas, Magirus’a doğru yürürken ikisi de sessizdi. Amerika bileti ceplerinde hala duruyordu ama ikisinin de zihninde Hülya’nın o "bazı yollar yürekle gidilir" lafı dönüp duruyordu.
Bölüm etkileşimi
