30. bölüm / 42
GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 1SAHNE 30
Bölümler 42Şu an: SAHNE 30
- 1 GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 11.531 kelime
- 2 BÖLÜM 21.065 kelime
- 3 BÖLÜM 3616 kelime
- 4 BÖLÜM 46.303 kelime
- 5 SAHNE 51.108 kelime
- 6 SAHNE 6365 kelime
- 7 SAHNE 7322 kelime
- 8 SAHNE 8818 kelime
- 9 SAHNE 91.363 kelime
- 10 SAHNE 101.862 kelime
- 11 SAHNE 111.038 kelime
- 12 SAHNE 12667 kelime
- 13 SAHNE 13291 kelime
- 14 SAHNE 141.204 kelime
- 15 SAHNE 15829 kelime
- 16 SAHNE 16572 kelime
- 17 SAHNE 17766 kelime
- 18 SAHNE 18762 kelime
- 19 SAHNE 191.445 kelime
- 20 SAHNE 202.684 kelime
- 21 SAHNE 21708 kelime
- 22 SAHNE 221.027 kelime
- 23 SAHNE 23458 kelime
- 24 SAHNE 24516 kelime
- 25 SAHNE 252.340 kelime
- 26 SAHNE 262.071 kelime
- 27 SAHNE 272.103 kelime
- 28 SAHNE 281.232 kelime
- 29 SAHNE 291.451 kelime
- 30 SAHNE 30588 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 SAHNE 31525 kelime
- 32 SAHNE 324.321 kelime
- 33 SAHNE 32/11.162 kelime
- 34 SAHNE 32/2826 kelime
- 35 SAHNE 32/3911 kelime
- 36 SAHNE 32/41.507 kelime
- 37 SAHNE 32/51.098 kelime
- 38 SAHNE 332.091 kelime
- 39 SAHNE 34613 kelime
- 40 SAHNE 35988 kelime
- 41 SAHNE 361.742 kelime
- 42 SAHNE 37564 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Masada atmosfer, Magirus’un hararet yapmış motorundan daha sıcak, Beşiktaş Çarşı’nın ekmek arası kokusu kadar da can yakıcıydı. Bir yanda ellerini masaya koymuş, vites kolu tutmaktan nasırlaşmış avuçlarıyla Akçaabat yokuşlarının sert rüzgarını sırtında taşıyan Hülya; diğer yanda manikürlü elleriyle menüyü inceleyen Defne ve Melis. Deniz ise ortada, sanki Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla ıssız bir kayalıkta tek başına bırakılmış, her an infaz edilecek bir mahkûm gibi ter döküyordu.
Hülya: (Garsona elini kaldırıp gür bir sesle seslenir) “Usta! Bize oradan dört porsiyon köfte çek, ama Deniz’inkine dikkat et! İçine öyle bir Trabzon acısı boca et ki, dün gece Akaretler’de attığı o yalanlar boğazında düğümlensin! Laz damarı tutmasın, o asil kanı biraz alev alsın da belki dürüstlük nedir hatırlar!”
Deniz: (Gözleri fal taşı gibi açılır, memleket vurgusunu duyunca refleks olarak doğrulur) “Hülya... Canım şefim... Trabzon’un hamsisi bile bu kadar tuzlu ve acı gelmedi ruhuma! Zaten benim damarlarımda Akçaabat’ın sisli dağlarının hıncı, Çaykara’nın deli suları dolaşıyor; bir de sen bu ateşi körükleme! Bak, bir yanda Beşiktaş’ın şanlı yollarının fatihi sen, diğer yanda geleceğin global zekâları Defne ve Melis… Bu masa resmen Karadeniz ile New York’un koalisyon hükümeti oldu!”
Defne: “Deniz, yine coğrafya ve siyaset dersine bağladın. Bırak şimdi koalisyonu da şu ‘Oda 104’ meselesini anlat. Hülya abla dün gece arabanın içinde tuhaf bir aura olduğunu söylemişti. Nedir o?”
Hülya: (Köftesinden devasa bir çatal alıp Deniz’in tabağına fındık kadar ama cehennem ateşinden farksız bir Trabzon biberi fırlatır) “Anlat bakalım ‘The Deniz’! Anlat da kızlar da duysun. Bu Oda 104 sadece bir minibüs numarası mı, yoksa senin o Trabzon fıkraları gibi uydurduğun bir masal mı? Ye bakalım o biberi, sesin ve vicdanın açılsın!”
Deniz: (Biberi korkuyla ve gururla aynı anda çiğnerken gözlerinden alevler ve Karadeniz yağmuru aynı anda boşalır) “A-arkadaşlar... (Hıçkırır, sesi çatlar) Bu acı... Bu acı aslında Karadeniz’in fırtınalı kaderidir! Oda 104... (Öksürerek göğsünü yumruklar) Oda 104 aslında dedemin yayla evindeki o kilitli tavan arasıdır! Bilirsiniz işte, insan memleketinden uzakta delirince o hayali odalara sığınır. Biz yine de dışarıdaki o dijital karmaşadan kaçıp, Magirus’un o demir yığınında buluştuğumuz bir ‘Gönül Yaylası’ diyelim!”
Melis: (Kahkahayla gülerek telefonu masaya bırakır) “Ay inanmıyorum, hâlâ şiir ve memleket edebiyatı yapıyor! Deniz, Hülya Abla senin şoförlüğünü neden bu kadar ciddiye alıyor peki?”
Hülya: “Çünkü Melisçiğim, bu çocukta Karadeniz’in inatçılığı var ama yürekte ‘kaçak mazot’ gibi fırıldaklık var. Amerika’ya gidip ‘dijital evren’ kuracağım diyor ama daha 3. Vitesteki dişli sıyırmasını coğrafi kader zannediyor. Deniz, ye o biberi! Bak, gözlerinden yaş geldi, işte Karadenizlinin hakiki samimiyeti budur!”
Deniz acıdan kıvranıp masaya doğru yarı baygın düşerken, beklemediği uluslararası bir ittifak kuruldu: Hülya, Defne ve Melis bir anda “Deniz’le dalga geçme ve akıl verme ortak paydasında” muazzam bir mutabakata vardılar.
Hülya: “Defne, sen bu çocuğu Amerika’da tek başına bırakma. Vallahi ilk gördüğü gökdelene çıkıp ‘Bunu bizim Akçaabatlı müteahhitler dikti’ diye iddiaya girer, başımıza uluslararası kriz çıkarır.”
Defne: “Çok haklısın Hülya Abla. Zaten dün geceki ‘drift kurgusu’ ve ‘bakım teknisyeni’ yalanından sonra güvenilirliği borsa gibi çakıldı. Ama Magirus’u sana bırakma fikri mantıklı, en azından araba emin ellerde olur, ben de kafam rahat New York’a giderim.”
Deniz: (Ağzı yanarak, masadaki sürahiyi kafasına dikerken) “Durun! Ben daha ölmedim! Ben bir ‘Zenithus’ yolcusuyum, uzayın ve Karadeniz’in ortak elçisiyim! Hülya, o köfteyi bari sen kendi ellerinle yedir, şu an ellerim titriyor, tütün sarmış gibi oldum!”
Hülya: (Gülerek Deniz’in ensesine öyle bir şaplak atar ki masadaki bardaklar tıkırdar) “Hadi oradan züppe! Kendi köfteni kendin ye, Karadeniz uşağı zırlamaz! Ama bak, yarın havaalanına seni ben götüreceğim, hem de o orijinal Magirus’la! O şanzımanın sesini son kez ben duyacağım, sen de arka koltukta muavin gibi oturup Beşiktaş’a ve Akaretler’in yokuşlarına veda edeceksin!”
Bölüm etkileşimi
