29. bölüm / 42
GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 1SAHNE 29
Bölümler 42Şu an: SAHNE 29
- 1 GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 11.531 kelime
- 2 BÖLÜM 21.065 kelime
- 3 BÖLÜM 3616 kelime
- 4 BÖLÜM 46.303 kelime
- 5 SAHNE 51.108 kelime
- 6 SAHNE 6365 kelime
- 7 SAHNE 7322 kelime
- 8 SAHNE 8818 kelime
- 9 SAHNE 91.363 kelime
- 10 SAHNE 101.862 kelime
- 11 SAHNE 111.038 kelime
- 12 SAHNE 12667 kelime
- 13 SAHNE 13291 kelime
- 14 SAHNE 141.204 kelime
- 15 SAHNE 15829 kelime
- 16 SAHNE 16572 kelime
- 17 SAHNE 17766 kelime
- 18 SAHNE 18762 kelime
- 19 SAHNE 191.445 kelime
- 20 SAHNE 202.684 kelime
- 21 SAHNE 21708 kelime
- 22 SAHNE 221.027 kelime
- 23 SAHNE 23458 kelime
- 24 SAHNE 24516 kelime
- 25 SAHNE 252.340 kelime
- 26 SAHNE 262.071 kelime
- 27 SAHNE 272.103 kelime
- 28 SAHNE 281.232 kelime
- 29 SAHNE 291.451 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 SAHNE 30588 kelime
- 31 SAHNE 31525 kelime
- 32 SAHNE 324.321 kelime
- 33 SAHNE 32/11.162 kelime
- 34 SAHNE 32/2826 kelime
- 35 SAHNE 32/3911 kelime
- 36 SAHNE 32/41.507 kelime
- 37 SAHNE 32/51.098 kelime
- 38 SAHNE 332.091 kelime
- 39 SAHNE 34613 kelime
- 40 SAHNE 35988 kelime
- 41 SAHNE 361.742 kelime
- 42 SAHNE 37564 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hava hafif kararmış, Deniz Magirus M2010’un içini VIP Moduna almış; hafif bir caz müziği eşliğinde Defne ve Melis’i Amerika yolculuğu öncesi son bir “vizyon turuna” çıkarmıştır. Atlas arka koltukta, kızlara Zenithus’un kampüs haritasını göstermektedir.
Deniz: (Kaptan koltuğunda, tek eliyle direksiyonu tutup diğer eliyle güneş gözlüğünü düzeltiyor) “Görüyorsunuz değil mi hanımlar? Bu Magirus aslında bir araç değil, bir metafor. Gelenekle geleceğin, yani Beşiktaş ile New York’un kesişme noktası... Defne, senin zekân bu motorun torku gibi; Melis, senin stilin ise bu alçak tabanın estetiği!”
Defne: “Deniz, yine başladın... Ama itiraf edeyim, bu araba gerçekten çok ‘class’ duruyor. O döküntüden sonra bu resmen bir sınıf atlaması.”
Tam o sırada, trafik zınk diye durur. Yan şeride, camları açık, içinden son ses “Beşiktaş Marşı” yükselen o meşhur mavi minibüs yanaşır. Direksiyonda Hülya, ağzında bir kürdan, aynaya asılı tespihini sallamaktadır.
Hülya: (Kafasını camdan çıkarır, Deniz’e bakar) “Ula kıvırcık! Akaretler’de ‘Elimi kırdın yenge, vitesi yavaş at’ diye ağlıyordun, şimdi yanına iki tane papatya almış ‘The Deniz’ mi oldun başımıza?”
Hülya’nın Magirus’un camından sarkıp o zehir zemberek sözleri savurması, Deniz’in beyninde bir film şeridi gibi geçmişin o tozlu, gürültülü ve bir o kadar da kaotik anılarını tetiklemeye yetmişti. Akaretler yokuşunun o dik ve acımasız asfaltında geçen o gün, Beşiktaş tarihine "Şanzıman Katliamı" olarak kazınmıştı.
GERİ DÖNÜŞ – AKARETLER YOKUŞU
Deniz, henüz ellerine “The Deniz” kartvizitleri bastırmadığı, hayatının sadece Beşiktaş-Sarıyer hattındaki rotalardan ibaret olduğu o şanlı günlerde, elleri nasırlı bir şekilde emektar Magirus’un direksiyonundaydı. Yan koltukta ise o dönem yeni yeni adını duyurmaya başlayan, direksiyon sallarken park halindeki taksicilere bile meydan okuyan Hülya vardı.
O an Akaretler yokuşunun en dik kesiminde, debriyajdan gelen acıklı bir çığlıkla birlikte vites kolu Deniz’in elinde kalmıştı!
Deniz: (Alnından süzülen soğuk terleri silmeye çalışarak panikle bağıra bağıra) “Hülya! Eyvahlar olsun, ikinci vites dişli sıyırdı! Araba ne ileri gidiyor ne geri, frenler boşaldı! Kurtar beni yenge, şanzıman kucağımıza düştü!”
Hülya: (Torpidonun üstüne bıraktığı çay bardağını saniyeler içinde kapıp sakin bir şekilde yudumladıktan sonra direksiyona yapışır) “Çekil oradan kıvırcık, peçete gibi sızlanmayı kes! Sen o narin ellerinle ancak simit tezgâhı iterim sanıyordun galiba! Ver o freni!”
Hülya bir hamlede Deniz’e yolcu koltuğuna doğru itip direksiyona atlamış, el frenini öyle bir sertlikle çekmişti ki, balatalardan yayılan yanık kokusu bütün yokuşu kaplamıştı. Minibüs Akaretler’in ortasında gıcırtıyla durduğunda, arkadaki üç belediye otobüsü korna krizine girmişti.
Hülya arabadan inip öfkeden dile gelen şoförlere ellerini beline koyarak öyle bir “ayar” vermişti ki, bütün otobüs şoförleri kornayı susturup gerisin geriye kaçmak zorunda kalmıştı.
Deniz ise o gün arka kapı basamağına oturmuş, eli kırılacak raddeye gelen sol bileğini tutarak saygı dolu gözlerle Hülya’ya bakakalmıştı:
“Bu kız insan değil, kamyon ruhlu bir afet-i devrandır” diye geçirmişti içinden. Daha sonra o keskin karakteriyle Barut Mahmut’un dağ evinde yeniden karşısına çıkacaktı.
[GÜNÜMÜZ – MAGİRUS M2010 İÇİ]
Hatıralar zihninde hızla akıp geçerken Deniz kendine geldi. Mahmut Amca’nın o dondurucu dağ evinde soluğu kesilenlerin, şimdi Beşiktaş sokaklarında nasıl efsane yazdığını hatırlayarak Hülya’nın o keskin bakışları altında ezilmemek için hemen o meşhur, kahve aromalı sırıtışını takındı.
Deniz: “Eee... Hülya Kaptan? Sen... Sen hala buralarda mısın? Ne güzel tesadüf! (Hemen Defne’ye döner, fısıldayarak) Hanımlar, bu hanımefendi bizim aile yadigarı Magirus’un eski... ee... bakım teknisyeni. Biraz halkla ilişkileri zayıftır, kusura bakmayın.”
Hülya: (Kahkahayı basar) “Teknisyen mi? Lan dün gece drift yaparken ‘Hülya Kaptan, sen yolların kraliçesisin, ben senin yanında anca muavin olurum’ diyerek köfteciye lahmacun borcu takan sen değil miydin? Oda 104’ün kapılarını bana hürmetinden kendiliğinden açtı diye seviniyordun!”
Defne ile Melis’in şaşkın bakışları bir anda ön koltukta oturan Deniz’e kilitlendi. Defne tek kaşını kaldırıp kollarını göğsünde birleştirdi, Melis ise canlı yayın yapıyormuş gibi telefonu Deniz’in burnuna kadar soktu.
Defne: “Bak sen şu işe... Aile yadigarı Magirus’un ‘bakım teknisyeni’ öyle mi Deniz? Hani şu arkadan koşan zabıtalardan kaçarken birdenbire hayatımıza giren galaktik teknik eleman!”
Melis: “Canlı yayındaki takipçiler ‘Bu bakım teknisyeni neden maço bir Beşiktaş atkısıyla ortalıkta geziyor?’ diye soruyor Deniz. Cevap ver bakalım ‘The Deniz’, lahmacun borcu ne alaka?”
Deniz, direksiyonun başında soğuk terler dökerken aynadan Hülya’ya yalvarır gibi bir bakış fırlattı, ardından aniden geçmişin o tozlu ve adrenalin dolu sahnelerine doğru zihinsel bir yolculuğa çıktı. Akaretler yokuşundaki o meşhur drift ve köfteci hesapları bir film şeridi gibi gözünün önüne geldi.
[GERİ DÖNÜŞ – AKARETLER Yokuşu, DÜN GECE]
Akaretler’in göbeğinde Magirus’u 180 derece döndürüp zınk diye “Közde Brooklyn” dürümcüsünün önünde durdukları o çılgın anı Deniz henüz atlatamamıştı. Hülya tavan kapağından içeri süzülüp Deniz’in omzuna okkalı bir tokat atmış, ardından masaya oturup hesabı kabartmıştı.
Deniz: (Nefes nefese, önündeki otuzuncu lahmacunu midesine indirmeye çalışan Atlas’a bakarak) “Hülya Kaptan... Yavaş gel şampiyon! Alt tarafı bir yarış dedik, sen masayı otele çevirdin! Bu kadar lahmacunu Oda 104 bile taşıyamaz!”
Hülya: (Çayından bir yudum alıp masaya sertçe vurarak) “Ne o kıvırcık, sponsorun Kadir Bey’in kartı son limitte mi yoksa? Yarışı kaybeden hesabı öder demedik mi? Sen o Magirus’u Akaretler’de yanlarken iyiydi! Şimdi öde bakalım lahmacun borcunu, Oda 104’ün ilk resmi sponsoru ben olayım!”
Deniz çaresizce cebinden kartı çıkarmış, tezgâhın arkasındaki ustaya uzatırken iç çekmişti: “Bu kızla yarışa giren akıl hastanesine de yazılır” diye geçirmişti içinden.
[GÜNÜMÜZ – MAGİRUS M2010 İÇİ]
Zihni hızla bugüne dönerken Deniz, Defne ve Melis’in mercek altındaki sorgusundan sıyrılmak için her zamanki fırlama savunmasını devreye soktu.
Deniz: “Kızlar, yanlış anladınız! O lahmacun borcu dediğiniz şey aslında Zenithus Paralaks Üniversitesi’nin gastronomi departmanı için yapılan deneysel bir burs çalışmasıydı! Hülya Kaptan da o projenin... eeee... baş denetmeni!”
Hülya: (Direksiyonun başından gülerek kafasını uzatır) “Kes lafı kıvırcık! Deneysel çalışmaymış... Yedirdiğin lahmacunların faturasını getir de uzay mekiğine mazot alalım!
Melis: (Gözlerini kısarak) “Drift mi? Oda 104 mü? Deniz, hani dün akşam kütüphanede ‘Havacılık ve Uzay Bilimleri’ makalesi okuyordun?”
Hülya: (Minibüsün kapısını ‘pat’ diye açar, aşağı iner) “Ne makalesi kızım? Bu fırlama dün gece Akaretler’de BMW kovalıyordu! Deniz, insene aşağı! Şu şanzımanı bir kontrol edelim, dün gece 3. Viteste bir ‘tık’ sesi geliyordu, senin o narin ellerin hissetmemiştir!”
Deniz: (Ter içinde, vites topuzuna sarılır) “Hülya... Canım şefim... Şu an bir ‘kurumsal toplantı’ halindeyiz. Marka elçilerimize (Defne ve Melis’i işaret eder) aracın konfor testini yapıyorum. Sen o ‘tık’ sesini yanlış duymuşsundur, o benim kalbimin atışıdır!”
Defne: “Deniz, senin kalbin 3. Viteste mi atıyor? Hülya Hanım, başka neler yaptı bu ‘The Deniz’ dün gece?”
Hülya: (Magirus’un camına dayanır, içeri göz kırpar) “Valla ne yapsın; ‘Ben Amerika’ya gidersem bu Magirus’u sana bırakırım Hülya, sen buna benden iyi bakarsın’ dedi. Hatta ‘Kalbim Beşiktaş’ta, şanzımanım sende kalsın’ diye şiir kasmaya çalışıyordu ama tam o sırada polis durdurdu!”
Atlas: (Arkadan fıs fıs) “Kanka, biletleri şimdi yırtarsan daha az acıtır...”
Deniz: (Son bir yalakalık hamlesiyle ayağa kalkar, kafasını tavan kapağına çarpar) “Hanımlar! Hülya! Hepiniz haklısınız! Ben... Ben sadece bu Magirus’un o muazzam enerjisine kapıldım! Hülya’nın ustalığı, Defne’nin zekâsı, Melis’in zarafeti... Hepsi bu Oda 104’ün içinde birleşti! Bu bir deneydi! Sosyolojik bir deney!”
Hülya: (Deniz’in omzuna okkalı bir tokat atar) “Yürü git lan züppe! Deneymiş... Al şu tespihi de dikiz aynasına as, karizman biraz ‘delikanlı’ görünsün. Hadi, yol açıldı, bas o gaza yoksa arkadan ben bir bindiririm, alçak tabanın asfaltla bir olur!”
Deniz, kafasını vurduğu tavan kapağından aşağı indirir, gözleri yaşarmış ama beyni hala 5000 devir dönmektedir. Hülya’nın minibüsü yanından “fıss” diye kalkmak üzereyken Deniz camdan sarkar.
Deniz: “Hülya! Dur! Yanlış anlaşıldım! (Hemen arkaya, Defne ve Melis’e döner) Hanımlar, görüyorsunuz... İşte Beşiktaş’ın gerçek yüzü! Ben size New York’u anlatırken, Beşiktaş’ın o hırçın ama asil ruhu (Hülya’yı işaret eder) gelip bizi selamlıyor. Bu bir kurguydu! Sizi Amerika’nın steril sokaklarına gitmeden önce Beşiktaş’ın gerçek adrenaliniyle tanıştırmak istedim!”
Defne: “Deniz, ‘Abla elimi kırdın’ diye ağlaman da mı kurguydu? Oscarlık bir performans gerçekten.”
Deniz: “Defneciğim, o bir empati deneyiydi! Bir kadının gücü karşısında erkeğin nasıl ‘hizmetkâr’ moduna girdiğini bilimsel olarak test ettim. Bak, Hülya bile etkilendi, bana tespihini bıraktı! Melis, sen bu sahnede ne kadar ‘cool’ kaldın farkında mısın? Resmen Magirus’un içindeki o asalet bozulmadı!”
Hülya: (Minibüsün camından kafasını uzatır, kahkahayı basar) “Lan Deniz! Sen bu dille Amerika’daki Özgürlük Heykeli’ni bile ikna edip Beşiktaşlı yaparsın! Ama bak, motorun harareti yükseliyor, tıpkı arkadaki kızların siniri gibi. Kaç bence!”
Deniz, Hülya uzaklaşırken son bir hamleyle vitese asılır. Ama elleri titrediği için şanzımandan “GIRRRRT” diye bir ses gelir.
Hülya: (Uzaklaşırken bağırır) “Debriyaja bas züppe! Sevgilinin elini tutar gibi tut demiştim o kolu, düşman döver gibi değil!”
Melis: “Deniz, sevgilin kim? Şanzıman mı, Hülya mı, yoksa Amerika’daki hayali Zenithuslu kızlar mı?”
Deniz: (Gözlerini kapatır, derin bir nefes alır ve koltuğunda döner) “Melis... Defne... Lütfen. Buradaki tek gerçek sevgili, bu yolculuğun kendisidir. Hülya benim ‘yol arkadaşım’, siz ise bu yolun varış noktasısınız. Ben bu Magirus’u neden aldım? Sizi havaalanına en ‘The Deniz’ şekilde götürmek için! Hülya sadece... ee... teknik bir danışman!”
Atlas: (Arka koltuktan fısıldar) “Kanka, teknik danışmanın az önce senin karizmanı Akaretler yokuşundan aşağı yuvarladı, farkındasın değil mi?”
Deniz: “Atlas! Sen sus ve kuantum hesaplamanı yap! Defne, inan bana, Amerika’ya gittiğimizde bu anları ‘Beşiktaş Hatırası’ diye gülerek anlatacağız. Melis, senin New York podyumlarındaki ilk röportajın ‘Ben bu yollara bir Magirus’un içindeki kaosla başladım’ olacak!”
Bölüm etkileşimi
