GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 1

Vaveyla Yazarı: MURAT CANSIZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: GİZEMLİ MİSAFİR ZAMAN KIRILMASI BÖLÜM 1

SAHNE 1
Yıl: 2007
Gecenin karanlığı, yıldızların birer birer çekilmesiyle yerini masmavi bir gökyüzüne bırakıyordu. Tan yeri ağarırken güneş, ufuk çizgisinden kendini yavaş yavaş göstermeye başlamıştı. Sık ağaçlarla çevrili ormanlık alanın tam ortasında küçük, mütevazı bir kulübe duruyordu. Burası, insanın zihnini dinlendirebileceği huzur dolu bir sığınaktı. Kuşlar neşeyle cıvıldayıp gökyüzünde süzülürken, horozlar da adeta gırtlaklarını yırtarcasına bu doğal orkestraya eşlik ediyordu.
Ancak anlaşılan o ki, horozun bu performansını pek beğenmeyen biri vardı. Kulübenin penceresi aniden açıldı ve yaşlı bir adam, bir kova suyu horozun tepesinden aşağı boşalttı. Zavallı hayvan, daha ne olduğunu bile anlayamadan sabahın ilk ışıklarında buz gibi bir duş almıştı.
Yaşlı adam, elindeki boş kovayı pencerenin kenarına sertçe bıraktı. Adı Mahmut’tu ama civar köylerde onu herkes “Barut Mahmut” diye bilirdi. Yıllar önce şehirden bu kulübeye, sadece sessizliği duymak için kaçmıştı; ancak doğa, beklediği kadar sessiz çıkmamıştı.
Söylene söylene mutfağa yöneldi. Aslında siniri o zavallı horoza değil, bütün gece gözüne uyku girmesine engel olan o bitmek bilmeyen tıkırtıyaydı. Çatının arasında bir yere yuva yapan inatçı bir ağaçkakan, sabaha kadar Mahmut’un huzurunu törpülemişti. Tam uykuya dalacağı sırada horozun o tiz sesi kulübenin içinde yankılanınca, bardak taşmıştı.
“Sanki operaya çıkıyor mübarek!” diye mırıldandı Mahmut. Ocağa koyduğu eski demliğin altını yakarken aynadaki aksine baktı. Dağınık beyaz saçları ve çatık kaşlarıyla, sabahın bu saatinde kendisi bile kendisinden çekiniyordu. Oysa bu ormana gelirken hayali; kuş sesleri eşliğinde kitabını okumak ve sükûnet içinde yaşlanmaktı. Ama şimdi, ıslak bir horoz ve uykusuz bir zihinle baş başaydı.
Tam o sırada, pencerenin önünden yine o tanıdık “tak tak tak” sesi yükseldi. Ağaçkakan mesaiye erken başlamıştı.
Mahmut derin bir iç çekip sandalyeye çöktü: “Anlaşılan bu orman bugün de benimle barışmayacak.”
Mutfak masasından hışımla kalktı. Bu ağaçkakanla aralarındaki mesele artık bir onur mücadelesine dönüşmüştü: “Göreceğiz bakalım küçük bey, kimin evi daha sağlammış!”
Eline eski, geniş bir hasır şapka ve gürültü yapabileceği iki tane tencere kapağı alıp dışarı fırladı. Stratejisi basitti: Ağaçkakanı gürültüyle korkutup uzaklaştırmak. Tam çatı kenarındaki o sese doğru tencere kapaklarını birbirine vurmaya başlamıştı ki, ıslak horoz intikamını almak istercesine Mahmut’un bacaklarının arasından hızla geçti. Mahmut dengesini kaybedip çamurlu su birikintisinin içine, sabah ıslattığı horozun kaderine ortak olacak şekilde oturdu.
Ağaçkakan, sanki bu manzaraya gülüyormuş gibi son bir kez “tak” dedi ve ormanın derinliklerine doğru süzüldü. Mahmut, üstündeki çamuru silkeleyerek ayağa kalkmaya çalışırken kulağına hiç alışık olmadığı bir ses geldi. Bu ne bir kuş sesiydi ne de bir rüzgâr uğultusu... Ormanın girişindeki stabilize yoldan, motoru zorlanan bir aracın sesi geliyordu.
Birkaç dakika sonra sislerin arasından "öhö öhö" diye öksüren emektar bir minibüs belirir. Çamura saplanıp "pıss" diye hava boşaltarak durur. Kapı, paslı bir menteşe çığlığıyla açılır. İçeriden, üzerinde fosforlu, rengarenk bir yağmurluk olan Hülya, elinde kocaman, kenarları yırtılmış bir kara yolu haritası ile fırlar.
Hülya: (Haritayı yelpaze gibi sallayarak Mahmut’a doğru yürür) "Affedersiniz amca! Ben Beşiktaş’a, medeniyete, vapur sesine çıkmaya çalışıyordum ama şu elimdeki haritayı çizen arkadaş herhalde gözleri kapalı çizmiş! İki saattir bu dağ başında, keçilerin bile yolunu kaybettiği ormanda dolanıyorum. Siz buranın yerlisi misiniz, yoksa burayı korumak için mi görevlendirildiniz?"
Mahmut, elindeki tencere kapaklarını birbirine vurarak barut fıçısı gibi patlar.
Mahmut: "Haritaymış! Kızım, burası senin o renkli kağıtlarında yazmaz! Buraların haritası, rüzgârın estiği yöne, derenin akışına bakılarak çizilir! Ne işin var senin bu koca dolmuşla ormanın bağrında? Şehir züppesi misin, yolunu mu şaşırdın? Dön geri geldiğin gibi, duman etme buraları!"
Hülya: (Ellerini beline koyar, gözlerini kısar) "Bak amca, bana 'şehir züppesi' çekme, şanzımanı eline veririm! Araç çamura saplandı diyorum, geri vites 'ben oynamıyorum' diyor! Hem bu alçak tabanlı model, altı yere yakın... Senin o taş devrinden kalma yolların benim nazlı minibüsümü küstürdü!"
Mahmut: "Bana minibüsü anlatma evlat! Biz ne yollardan geçtik ne şarampollere selam verdik!"
Tam o sırada, ağaçtaki ağaçkakan "tak tak tak" diye vurur ve Mahmut’un ensesinden içeri koca bir kar kütlesi "ŞLAP" diye dökülür. Mahmut donup kalır, Hülya ise ağzını kapatıp kısık sesle kıkırdamaya başlar.
Hülya: "Gördün mü amca? Doğa bile 'hak ettin' diyor. O ensendeki kar, senin o barut gibi sinirini anca soğutur!"
Mahmut: (Derin bir iç çekerek) "Tamam, tamam! Gel zıkkımlan içeri. Önce ocağa bir çay koyalım, sonra şu senin 'nazlı' beygirini kurtarırız. Ama bak uyarayım; o koltuklara çamur bulaştırırsan, seni o koltuğa döşeme niyetine çivilerim!"
Kulübenin içi, dışarıdaki sisin aksine sıcak ama bir o kadar da darmadağındı. Mahmut, ocaktaki emaye demliği ateşin üzerine bırakırken söylenmeye devam ediyordu.
Mahmut: "Harita diyor... Sanki burası Beşiktaş'ın arka sokakları! Ben Mahmut, buraların bekçisiyim. Sen de artık misafirsin, misafir dediğin de uslu durur!"
Hülya: (Üzerindeki yağmurluğu çıkarıp sandalyeye asarak, etrafı süzüyor) "Ben de Hülya. Memnun olduk Mahmut amca... Yani, en azından çayı demliyorsun, bu iyiye işaret. Aslında ben de böyle ıssız yerleri severim de bu kadar ıssız olacağını tahmin etmemiştim."
Tam o sırada, çatıda sanki bir çekiçle duvara vuruyormuş gibi şiddetli bir ses yankılandı: "TAK! TAK-TAK! TAK!"
Mahmut yerinden sıçradı, Hülya ise elindeki çay bardağını masaya bıraktı. Ses kesilmedi; aksine, mutfağın penceresinin dışındaki ağaca konan o devasa ağaçkakan, sanki özellikle onları rahatsız etmek istercesine daha büyük bir hızla vurmaya başladı.
Mahmut: (Pencereye doğru fırlayarak) "Yine geldi sıpa! Sabahtan beri kafamı ütüledi, şimdi de çay keyfimin içine edecek! Defol git dallanmaz, şapşal kuş!"
Mahmut pencereyi açıp elindeki bir havluyu savurmaya çalışırken, Hülya da yardım etmek için ayağa fırladı.
Hülya: "Amca, ver şunu bana! Seninki pek etkili olmuyor, kuş seninle dalga geçiyor resmen!"
Hülya, eline geçirdiği bir tencere kapağıyla gürültü yapmaya başladı, Mahmut ise süpürgeyi sallıyordu. İçeride tam bir curcuna koptu; Mahmut çay demliğini düşürmemek için bir yandan dengesini koruyor, bir yandan da ağaçkakanın ritmine ayak uydurarak "kış! kış!" diye bağırıyordu.
Mahmut: "Julia mı, Hülya mı? Eğil o süpürgeyle aşağıdan vur, yukarıdan ben bastırıyorum!"
Hülya: (Kahkahalar atarak) "Burası neresi böyle? Bir tarafta paslı Magirus, diğer tarafta boksör ağaçkakan! Mahmut amca, burası huzur ararken macera bulduğum yer çıktı!"
Ağaçkakan, pencerenin pervazına konup sanki onlara bakarak muzipçe bir ses çıkardıktan sonra, iki "yorgun savaşçı" tam vazgeçtiği anda pıt diye tekrar vurdu: "TAK!"
Mahmut elindeki süpürgeyi yere atıp kendini sandalyeye bıraktı, nefes nefese kalmıştı. Hülya da gülmekten karnını tutarak yere çöktü. İkisi de birbirlerine baktılar; köyün en huysuz adamı ve yolunu kaybetmiş şehirlisi, o saçma ağaçkakan yüzünden bir anda "ekip arkadaşı" olmuşlardı.
Mahmut: “Hadi gel şu minibüsü kurtaralım çamurdan.”
Mahmut söylene söylene halatı getirir. Tam eğilip minibüsün altına bağlayacakken... "CAAAARRRRTTT!" Pantolon boydan boya yarılır.
Mahmut: "Zaten bir sen eksiktin! Dünya üzerime yıkılıyor, pantolonum bile bana ihanet ediyor!"
Hülya: (Kahkahayı basar) "Amca valla senin bu 'Modern Trajedi' şovun Broadway’de kapalı gişe oynar! Pantolon gitti, kar ensede, halat dolanmış... Tam bir rektifiye vakası!"
Tam o esnada, Mahmut’un sabah ıslattığı o intikamcı horoz, açık kalan minibüs kapısından içeri "fıııııış" diye süzülür. Doğrudan şoför koltuğuna, direksiyonun üzerine tünemiş, zafer çığlığı atıyordur.
Hülya: "EYVAH! Horoz kaptan koltuğuna geçti! Amca, senin horoz benim şoför koltuğunu 'kümes' belledi! Çıkar şunu oradan, döşemeleri 'organik gübre' yapacak!"
Mahmut; yırtık pantolonu, çamurlu suratı ve halatlara dolanmış ayaklarıyla hamle yapar ama yeri öper. Dışarıda ağaçkakan tempo tutar, içeride horoz öter, Mahmut ise çamurların içinden gökyüzüne bakar.
Mahmut: "Bugün kesinlikle yatağımdan hiç çıkmamalıydım... Hatta bu yüzyılda hiç doğmamalıydım!"
Hülya: (Gülümseyerek elini uzatır) "Hadi kalk amca, dert etme. O horozla ben anlaşırım, Beşiktaşlı duruşu sergilersem belki iner. Ama senin o pantolona acil bir 'Terzi Rıza' dokunuşu lazım!"
Mahmut: (Çamurların içinden, yırtık pantolonunu eliyle kapatmaya çalışarak) "Hülya, bakma öyle! Bu pantolonun yırtılması sadece bir kumaş deformasyonu değil, bu kaderin bana 'Mahmut, otur oturduğun yere' deme şekli! Ayrıca o horoz... O horozun gözlerinde bir intikam ateşi görüyorum!"
Hülya: (Gülmekten karnını tutarak elini uzatır) "Amca, kaderin sana pantolonunla mesaj gönderdiğini ilk kez duyuyorum! Ama kabul et, horoz şu an Magirus’un şoför koltuğunda senden daha profesyonel duruyor. Bak, gagasıyla kornaya basacak gibi bakıyor!"
HOROZ: "ÜÜÜ-ÜÜÜÜ-ÜÜÜÜÜ!" (Kanatlarını direksiyonun üzerinde öyle bir çırpar ki, Hülya’nın dikiz aynasına astığı Beşiktaş atkısı horozun boynuna dolanır.)
HÜLYA: "Aha! Bak amca, horoz resmen Beşiktaşlı oldu! Boynuna atkıyı doladı, deplasman otobüsü bekleyen amigolar gibi tünedi oraya. Artık onu oradan sadece şampiyonluk maçı indirir!"
MAHMUT: (Zoraki bir şekilde ayağa kalkar, pantolonu bir bayrak gibi arkasından sallanmaktadır) "Beşiktaşlıymış... Benim şerefimi, haysiyetimi ve 40 yıllık terzilik kumaşımı yerle bir etti o hayvan! Çık oradan ey kümes kaçkını! O koltukta oturanın ehliyeti olması lazım!"
HÜLYA: (Ciddiyetle) "Valla amca, senin bu pantolonla ehliyet kursuna gitsen seni içeri almazlar, 'Beyefendi rüzgâr tüneli testi mi yapıyorsunuz?' diye sorarlar. Dur, ben hallederim. (Minibüsün kapısına yaklaşır, sesini inceltir) Bak güzel kuşum, bak canım şoförüm... Eğer aşağı inersen sana Beşiktaş çarşısından özel yem alacağım, yanında da bir porsiyon pilav üstü... Yok, o olmadı, tavuklara pilav üstü denmez, ayıp olur."
MAHMUT: (Hala çamurlarını silkelemeye çalışırken) "Hülya, kuşla pazarlık yapma, kuşla diplomasi olmaz! Getir şu halatı, horozu Magirus'a, Magirus'u da pantolonuma bağlayacağım, hep beraber uçurumdan aşağı yuvarlanalım, bu dert bitsin!"
HÜLYA: "Amca abartma! Bak, ağaçkakan bile senin pantolonun ritmine göre 'tak tak tak' diye tempo tutmaya başladı. Resmen orman orkestrası kurdu senin sayende. Sen halatı bağla, ben horozla 'Kartal Pençesi' antrenmanı yapıp onu aşağı indireceğim."
MAHMUT: (Yerde sürünürken arkasından esen rüzgarla irkilir) "Hülya! Bu pantolonun arkası o kadar açıldı ki, kendimi rüzgâr tünelindeki prototip araçlar gibi hissediyorum. Aerodinamiğim arttı ama haysiyetim sıfıra indi!"
HÜLYA: "Amca boşver aerodinamiği, senin arkada şu an 'Açık Oturum' var resmen! Sen halatı bağla, ben horozu ikna ediyorum. Bak, göz göze geldik. (Horoza döner) Bak evladım, sen asil bir kuşsun. Bu minibüs Magirus M2010, kümes değil. Hem bak, boynundaki o Beşiktaş atkısı sana öyle bir karizma kattı ki, Çarşı grubuna girsen seni amigoların kralı yaparlar!"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.