SAHNE 10

Vaveyla Yazarı: MURAT CANSIZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: SAHNE 10

Kadir Bey, malikanesinin balkonundan aşağıya, bahçedeki o "sarı dev"e dehşetle bakmaktadır. Çünkü Magirus M2010, az önce Deniz ve ekibi tarafından bir minibüsten çok, yürüyen bir gazino-disko karışımına dönüştürülmüştür.
Deniz, minibüsün yan camlarına içeriden vantuzlu renkli lambalar takmış, arka cama ise devasa puntolarla “BİZDE MATEMATİK 10, KARİZMA 11! – DOÇ. DR. DENİZ” yazılı bir pankart yapıştırmıştır. Aracın tavanındaki tutacaklardan sarkan rengarenk parti süsleri, araç hareket ettikçe yolcuların kafasına çarpmaktadır.
Deniz: (Elinde gümüş kaplama bir tarakla saçlarını düzeltir) “Atlas! Ses sistemini kontrol et! Etiler’in camları titremezse, bu geceye kutlama demem!”
Atlas: (Arka tarafta, devasa kolonların kablolarıyla boğuşurken) “Deniz, şu an sisteme öyle bir desibel yükledim ki, bas vurduğu anda minibüsün tekerlekleri yerden 2 santim kesilebilir. Havada giden ilk alçak tabanlı minibüs biz olacağız!”
Atlas bir düğmeye basar. Önce Beşiktaş’ın “Gücüne Güç Katmaya Geldik” marşı patlar, ardından araya 2007’nin kralı Serdar Ortaç’ın “Dansöz” şarkısı mikslenir. Marşın en gür kısmında aniden “Sana değer, canım feda” diye giren Serdar Ortaç, sınıfın “insan dağı” ekibini Magirus’un içinde zıplatmaya başlar.
Sınıftaki o meşhur “Rugby” tayfası (Aras, Arda ve diğerleri) minibüsün içine doluşmuştur. Kimisi o “Dönek Deniz” pankartını ters çevirip üzerine “DENİZ REİS BİZİ AMERİKA’YA GÖTÜR” yazmıştır.
Aras: “Oğlum Deniz! Bu ne lan? Arabanın içi pavyon gibi olmuş! Işıklar dönüyor, kafamıza konfeti yağıyor!”
Deniz: (Kaptan koltuğunda, güneş gözlüklerini takmış) “Sus Aras! Bu sadece başlangıç! Bak, minibüsün anons sistemini mikrofonla birleştirdim. Şimdi Nispetiye Caddesi’ne ‘profesör’ inişi yapacağız!”
Deniz mikrofonu eline alır, dışarıdaki megafonları son ses açar:
Deniz: “DİKKAT! DİKKAT! ŞU AN İSTANBUL’UN EN ZEKİ, EN KARİZMATİK VE EN ‘10’LUK ÖĞRENCİSİ GEÇİYOR! GÖZLERİNİZİ KAMAŞTIRABİLİRİZ, LÜTFEN GÜNEŞ GÖZLÜKLERİNİZİ TAKIN!”
Atlas: “Deniz, akü voltajı %40’a düştü! Ya müziği kısacağız ya da ışıkları!”
Deniz: “Asla! Akü biterse biz iteriz, karizma biterse biz biteriz! Bas bas!”
Magirus, o meşhur pısss sesini çıkararak Etiler’in göbeğine dalar. Etraftaki lüks spor arabalar, yanından geçen bu neon ışıklı, marş söyleyen ve içinde konfeti patlayan “uzay gemisine” şaşkınlıkla bakar.
Arda: “Deniz! Bak sağda Defne var! Arkadaşlarıyla kahve içiyor!”
Deniz bunu duyar duymaz frene öyle bir basar ki, minibüsün içindeki herkes (ve o meşhur maket tabut) ön cama yapışır.
Deniz: (Camdan sarkar) “DEFNE! Karşıya bakma, bana bak! Senin o ‘1’ler dediğin çocuk, şimdi Etiler’i yerinden oynatıyor! Gel içeri, sana en ön sıradan ‘deha koltuğu’ ayırdım!”
Defne: (Elindeki kahveyi dökmemeye çalışarak, gülerek başını sallar) “Deniz! Bu ne hal? Arabayı sirk çadırına çevirmişsin! O karneyi gerçekten de alnına yapıştırmışsın bir de!”
Deniz: “Belgemiz sağlam Defne! Atlas, aç şu kapıları, kraliçe binsin!”
Defne, Magirus’un otomatik kapısından içeri adımını attığı an, tavanından sarkan simli parti süsleri yüzüne çarpar. İçerideki hava; ucuz deodorant, taze simit, heyecanlı lise öğrencisi teri ve yoğun bir “Serdar Ortaç – Dansöz” tınısı barındırmaktadır.
Defne: (Öksürerek) “Deniz! Burası minibüs mü yoksa 90’lardan kalma bir düğün salonu mu? Nefes alamıyorum, Atlas bu duman makinesi neyin nesi?”
Atlas: (Eline bir buz kalıbı almış, cihazların ısınmasını engellemeye çalışırken) “Duman makinesi değil Defne, Deniz’in heyecanı yüzünden motor bloğu biraz terledi, onun buharı o. Ama teknik olarak görsel efekt sağlıyor, bozma moralimizi!”
Deniz: (Kaptan koltuğunda, dikiz aynasından saçını düzelterek) “Hoş geldin kraliçem! Bak, senin için en ön koltuğu, yani Protokol Sazan Koltuğunu ayırdım. Aras, çek şu maket tabutu kenara, hanımefendiye yer aç!”
Magirus, caddenin en popüler, herkesin birbirini süzdüğü o meşhur kafenin önüne “CIYAAAK” diye bir frenle yanaşır. Deniz, havalı bir manevrayla vitesi boşa alır, gaza sonuna kadar yüklenir: “VUTUTUTU!”
Deniz: (Megafonu eline alır) “SAYIN ETİLER CEMİYETİ! ŞU AN KAPINIZDA DURAN BU SARI DEV, BİR EĞİTİM DEVRİMİNİN SİMGESİDİR! İÇERİDEKİ 10’LUK KARNEYİ GÖRMEK İSTEYENLER SIRAYA GİRSİN, İMZA GÜNÜMÜZ BAŞLAMIŞTIR!”
Mekânda herkes porselen tabaklarda şık yemeklerini yerken, kapı GÜÜÜM diye açılır. Önde Aras ve Arda, omuzlarında rengarenk boyanmış, üzerine konfetiler yapıştırılmış o meşhur maket tabutla içeri dalarlar.
Aras: (Hüzünlü bir taklit yaparak) "Çekilin! Yol verin! Bir dehanın vedasına tanıklık ediyorsunuz! Deniz’i kaybettik beyler, zekâsı bu dünyaya ağır geldi!"
Deniz, daha ne olduğunu anlamadan Aras ve Arda koluna girer. Onu bir tüy sıklet şampiyonu gibi havalandırıp masaların arasından geçirerek tabutun yanına getirirler.
Deniz: "Lan ne yapıyorsunuz? Durun! Saçım bozulacak! Ceketim kırışacak! Bırakın beni, ben daha karpuz kesecektim!"
Arda: "Sus Deniz! 10 almak her kula nasip olmaz. Sen artık bizden değilsin, sen bir 'akademik aziz'sin! Madem 10 aldın, artık bu fani dünyada işin yok, seni cennete, Oxford’a, Harvard’a uğurluyoruz!"
Müşteriler şokta; bir kadın elindeki şarap kadehini havada tutarken donup kalır. Garsonlar “Beyler, burası nezih bir müessese!” diye üzerlerine doğru koşarken, ekip Deniz’i zorla tabutun içine yatırır. Deniz’in ayakları dışarıda kalır, ipek gömleği kırışır.
Deniz: (Tabutun içinden boğuk bir sesle) “Atlas! Kurtar beni! Bilimsel bir açıklama yap şunlara, yoğun basınç altındayım!”
Atlas: (Kenarda, elinde bir kronometreyle) “Deniz, şu an sosyolojik bir deneyin tam merkezindesin. Toplum, aşırı zekayı (yani senin sahte 10’larını) bünyesinden atıyor. Sabret, ‘diriliş’ evresine az kaldı!”
Tam o sırada mekânın şefi, elinde bir süpürgeyle üzerlerine yürürken Deniz, tabutun içinden bir yay gibi fırlar! Üstündeki konfetileri silkeleyerek bir masanın üstüne atlar.
Deniz: (Ellerini havaya kaldırıp bağırarak) “DURUN! BEN ÖLMEDİM! Sadece bir mola verdim! Daha Amerika’yı fethetmedim, Manhattan’ın sarı taksilerini Magirus’a çevirmedim! Helvamı New York’ta, Özgürlük Anıtı’nın önünde yersiniz! Bugün hüzün değil, dehanın doğum günüdür!”
Mekandaki o buz gibi hava bir anda dağılır. Deniz’in o absürt çıkışı ve tabutun içinden bir süper kahraman gibi fırlaması, en ciddi müşteriyi bile kahkahaya boğar. Garsonlar bile gülmekten Deniz’i masadan indiremezler.
Defne: (Kapı eşiğinde, elini alnına vurarak) “Yemin ederim bu çocuk normal değil... Ama itiraf edeyim, New York’ta helva yeme fikri fena değilmiş!”
Deniz, masanın üstünde, elinde bir adet kürdanı kılıç gibi havaya kaldırmış, "New York’ta helva" nutuğuna devam etmektedir. Sınıf arkadaşları ise masanın etrafında tempo tutmaktadır: "Sazan Deniz! Şampiyon Deniz!"
Tam o sırada mekânın kapısında mavi-kırmızı ışıklar çakar. İçeriye iki polis memuru girer. Ama polislerin hemen arkasında, ellerini arkasında bağlamış, yüzünde "Azraili bekleyen köylü" ifadesiyle Kadir Bey belirmektedir.
Polis Memuru: "Beyler neler oluyor burada? Tabutla restoran basmak hangi kanunda yazıyor? Ayrıca dışarıdaki o sarı minibüsün hoparlörlerinden Serdar Ortaç yayını yapan arkadaş kim?"
Deniz, masanın üstünde donup kalır. Gözü babasına kayar. Kadir Bey, cebinden bir adet 50 kuruş çıkarır ve masanın üstündeki Deniz’in ayakkabısının yanına bırakır.
Kadir Bey: "Evladım, madem 'dirildin', bari şu kürdanı bırak da babanın elini öp. Memur bey, kusura bakmayın; oğlumun zekâsı bugün biraz 'fazla' geldi, bünyesi kaldırmadı. Bu tabut da aslında... (Tabuta bakar) Yarınki yönetim kurulu toplantısı için hazırlattığım bir prototipti, Deniz yanlışlıkla okuldan kapıp gelmiş!"
Deniz: (Masadan aşağı süzülerek) "Baba? Sen... Sen beni polise mi ihbar ettin?"
Kadir Bey: "Hayır evladım, ben polise 'burada bir deha var, gelin de imza alın' dedim ama onlar 'gürültü şikâyeti' diye gelmeyi tercih ettiler. Şimdi... Memur beylere bir '10'luk öğrenci selamı' ver bakalım."
Polisler, Kadir Bey’in “nüfuzu” ve tatlı dili sayesinde ceza yazmadan giderler. Ama Kadir Bey, Magirus’un anahtarlarını Deniz’in elinden kapar.
Kadir Bey: “Madem bu gece kutlama var, madem helvamız New York’ta yenecek... Direksiyona ben geçiyorum! Atlas, geç yanıma. Arka tarafı da o tabutu yükleyin, Deniz içine mi girer üstüne mi çıkar bilmem!”
Magirus M2010, bu sefer direksiyonda 50 yaşındaki koca iş adamı Kadir Bey ile Etiler’den aşağı, sahile doğru süzülür. Kadir Bey, teypteki Serdar Ortaç’ı kapatır, yerine eski bir Beşiktaş marşı takar.
Kadir Bey: (Camı açıp bağırarak) “Ulan Deniz! 10 alsan da almasan da senin bu deliliğin bana gençliğimi hatırlattı! Ama okyanusu geçince bu tabutları falan unutacaksın, ona göre!”
Deniz: (Minibüsün en arka koltuğunda, tabutun üzerine tünemiş halde) “Baba! Sen de az fırlama değilmişsin ha! Vites geçişlerin hala sert ama, senkronizasyon hatan var!”
Atlas: “Kadir Amca, teknik olarak devri biraz daha yükseltirseniz Magirus’un sesi Arnavutköy’den duyulur!”
Magirus, sahilin kenarına bir savaş gemisi edasıyla yanaştı; motorun son bir kez "vutututu" yapıp susmasıyla beraber ortalığa hafif bir yanık lastik kokusu ve büyük bir zafer hissi yayıldı. Ekip, sanki minibüsten değil de bir uzay mekiğinden iniyormuş gibi ağır çekimle dışarı süzüldü. Karşıda Boğaz Köprüsü’nün ışıkları, Deniz’in heyecanından daha sönük kalıyordu.
Deniz: (Ceketinin iç cebinden o meşhur karnesini, havaya kaldırarak) “Gör bak İstanbul! Gör bu tarihi anı! Bugün Beşiktaş’ın ara sokaklarından bir dahi, bir vizyoner, bir 'Süzgeçli Viking' mezun oldu! Yarın Amerika’yı, öbür gün dünyayı, sonra da... sonra da okyanusun altındaki internet kablolarını sarsacağız!”
Defne: (Gülerek Deniz’in saçında, okuldan hatıra kalan o inatçı son konfetiyi çekip alır) “Deniz, vizyonuna hayranım ama önce şu 'yürüyen tabutu' buradan sessizce yok edelim, yoksa trafik polisi birazdan gelip bizi 'tarihi eser kaçakçılığı'ndan içeri alacak. Dünyayı sarsmadan önce şu karnedeki vişne suyu lekelerini silsen mi?”
Deniz: (Defne’ye dönüp göz kırparak) “Tabut dediğin bu alet, bizim hayallerimizin zırhlı aracı Defne! Bak, Köprü bile bize siyah-beyaz göz kırpıyor! Hadi ekip, ciğerlerinizde kalan son oksijeni Beşiktaş ruhuna feda edin!”
Sahildeki martılar bile bir anlığına sustu. Deniz derin bir nefes aldı, karnesini kalbinin üzerine bastırdı ve başlattı:
HEP BİR AĞIZDAN: “BEŞİKTAŞ! VUTUTUTUTUTUTU!”
“Vutututu”nun Karadeniz Frekansı
Etiler’in lüks caddesindeki o kaotik "tabutlu veda" gösterisinden sonra, Magirus M2010’un motoru artık daha derin, daha nostaljik bir sesle hırlıyordu. Kadir Bey’in direksiyona geçip grubu sahile indirmesi, minibüsün içindeki atmosferi bir nebze yatıştırsa da Deniz’in zihnindeki o çift kutuplu fanatiklik fırtınası yeni başlıyordu.
Deniz, minibüsün en arka koltuğunda, tabutun üzerine oturmuş bir halde, elindeki o meşhur 10’luk karnesine bakarken Atlas’a döndü.
Deniz: “Atlas, şu an her şey mükemmel görünüyor değil mi? Ama bir eksik var. Beşiktaş Çarşı’nın o asi ruhunu, Trabzon’un hırçın dalgalarıyla nasıl tek bir potada eriteceğiz? Bu arabanın içinde bir taraf her zaman ağır basıyor. Beşiktaş marşı çalınca içimdeki Trabzonlu çocuk üzülüyor, kemençe çalınca Beşiktaşlı yanım garipsiyor.”
Atlas: (Elindeki küçük bir elektronik devreyi onarırken) “Deniz, senin yaşadığın bu kimlik bunalımı aslında bir ‘hertz’ meselesi. Beşiktaş marşlarının o ritmik coşkusu ile kemençenin o tiz, ağdalı tonunu birleştirmen lazım. Yani, Trabzon’un inadını Çarşı’nın sadakatiyle senkronize etmelisin.”
Tam o sırada Deniz, torpido gözünde duran ve uzun süredir orada unuttuğu bir kaset kapağına gözü takıldı. Üzerinde “Doğu Karadeniz’den Esintiler” yazıyordu. Bir de yanında, Çarşı grubunun “İsyan” temalı eski bir tribün kaydı kaseti vardı.
Deniz: (Gözleri parlayarak) “Atlas! Buldum! Eğer bu iki frekansı birleştirip Magirus’un ses sistemine gömersek, ortaya ne bir Beşiktaşlı ne de bir Trabzonlu çıkar... Ortaya ‘Kuzey’in Siyah-Beyazlısı’ çıkar!”
Deniz, hızla yerinden fırlayıp öne geçti. Kadir Bey’in şaşkın bakışları arasında teybin başına geçti. Bir yandan Karadeniz’in o meşhur, hızlı ritimli horon müziğini, diğer yandan Beşiktaş’ın "Gücüne Güç Katmaya Geldik" marşının altyapısını birbiriyle harmanlamaya başladı.
Deniz: “Baba, şimdi öyle bir şey duyacaksın ki ne Akaretler yokuşu ne de Trabzon’un dik yamaçları bu ritme dayanabilir!”
Deniz düğmeye bastığı an, Magirus’un içini kemençenin o keskin, ağlayan sesiyle, tribünlerin gürül gürül haykıran Beşiktaş marşı doldurdu. Ortaya çıkan o melez ritim, minibüsün şasini adeta bir "duygu makinesine" çevirmişti.
Aras: (Sokaktan geçerken minibüsten gelen bu garip ama etkileyici sesi duyup içeri daldı) “Deniz! Bu ne lan? Bir tarafım horon tepmek istiyor, diğer tarafım gol atmak! Beynim yandı!”
Deniz: (Direksiyonu Kadir Bey’den devralmak ister gibi hamle yapıp vazgeçerek, gururla gülümsedi) “Bu Beşiktaş-Trabzon sentezi Aras! Kuzeyin inadı, Çarşı’nın yüreği! İşte benim gerçek karnem bu; notlarım değil, ritmim!”
Kadir Bey, arka koltukta hafifçe gülümsedi. O da bir zamanlar, memleketinden İstanbul’a o sarı minibüsün ilk modelleriyle geldiğinde benzer bir içsel çatışma yaşamıştı.
Kadir Bey: “Demek sonunda ikisini de aynı gömleğe sığdırdın ha Deniz? Bakalım bu ‘sentez’ Amerika’nın o soğuk şehirlerinde de çalacak mı?”
Deniz: “Çalacak baba, hem de öyle bir çalacak ki, Manhattan’ın ortasında kemençeyle marş söylettireceğim!”
Magirus M2010, İstanbul’un gece ışıkları altında, hem bir vapurun düdüğü kadar hüzünlü hem de bir stadyumun gol sevinci kadar gürültülü bir şekilde, o meşhur "Vutututu" sesiyle geceye doğru ilerlemeye devam etti. Artık Deniz sadece bir "10'luk öğrenci" değil, iki dünyanın enerjisini cebine sığdıran bir "kültür gezgini"ydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.