SAHNE 11

Vaveyla Yazarı: MURAT CANSIZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: SAHNE 11

Okulun son gecesinde spor salonu süslenmiş, müzik sistemi son sese ayarlanmıştı. Deniz, üzerine en jilet takım elbisesini çekmiş, saçlarını “Amerika rüyası” tarzında arkaya yatırmıştı. Atlas ise her zamanki gibi heyecandan kravatını bağlayamamış, düğümü boğazına kadar sıkınca yüzü patlıcan moruna dönmüştü.

Deniz: (Atlas’ın kravatını çekiştirir) “Kanka gevşet şunu, sınava girmeden oksijensizlikten gideceksin.”

Atlas: “Heyecandan Deniz... Düşünsene, ya Ağustos’taki sınavda Amerika bursunu kazanırsak? Özgürlük Heykeli’yle selfie çekindiğimizi hayal etsene!”

Deniz: “Sen selfie çekinirken heykeli devirirsin Atlas, o yüzden hayallerini sınırlı tut.”

İçeri girdiklerinde ekip (Arda, Aras ve Ersun) çoktan meşrubat içme yarışmasına başlamıştı.

Deniz: (Havalı bir yürüyüşle Defne’nin yanına gider) “Bakıyorum da bu gece hüzünlüsün Defne. Benden ayrılacak olmanın verdiği o derin boşluk kalbini mi sızlatıyor?”

Defne: “Aslında senin o parfüm kokundan kurtulacağım için ciğerlerim bayram ediyor Deniz. Ayrıca daha sınavı kazanmadın bile, hemen havalara girme.” Tam o sırada okul müdürü sahneye çıktı: “Evet gençler, acısıyla tatlısıyla bir yılı bitirdik. Ağustos ayındaki burs sınavı için Deniz ve Atlas başta olmak üzere adaylara başarılar diliyorum. Şimdi, okulumuzun geleneksel veda pastasını kesiyoruz!”

Devasa, beş katlı pasta sahneye getirildi. Tam müdür bıçağı vuracaktı ki, sahnede o tanıdık “miyav” sesi yankılandı. Sinemadan beri peşlerini bırakmayan o dört kedi, spot ışıklarının arasından pat diye pastanın tam ortasına düştü!

GÜÜÜM!

Kedi paniğiyle sarsılan pasta yan yatmaya başladı. Deniz kaçmaya çalışırken ayağı kremaya bastı, havada bir yarım ay çizip pastanın ikinci katına kafa attı. Atlas ise arkadaşını kurtarayım derken sadece çilekleri kucaklayabildi. Saniyeler içinde Deniz’in jilet takımı, çikolatalı bir sanat eserine dönüşmüştü.

Deniz, beş katlı pastanın tam ortasına kafa atmış, yüzünde bir maske gibi duran kremanın arasından tek gözüyle etrafı süzmektedir. Salon bir anlığına sessizliğe bürünür, ardından kahkaha tufanı kopar.

Müdür: “Deniz! Evladım, pastayı keseceğiz dedik, içine ‘ikametgâh’ al demedik! Çık oradan!”

Deniz: (Kremaların içinden doğrularak, sanki çok havalı bir şey yapmış gibi saçını arkaya atar ama eliyle sadece daha fazla jöle bulaştırır) “Hocam, ben sadece pastanın ‘kalitesini’ kontrol ediyordum. Test edildi, onaylandı: Fıstığı bol!”

Atlas: (Eline geçen çileklerle Deniz’e yaklaşırken) “Kanka, üzerinde şu an en az 4000 kalori var. Amerika’ya bu halde gitsen seni ‘tatlı reyonu’ diye gümrükten geçirmezler!”

Tam o sırada, pastayı deviren o dört kedi, salonun içinde “akrobasi” yapmaya başlar. Ses sistemi kedilerin üzerine atlamasıyla kısa devre yapar ve hoparlörlerden kulak tırmalayan bir metal müzik patlar.

Arda: “Aha! Kediler DJ kabinine girdi! Parti şimdi başlıyor!”

Kediler masaların üzerinde süzülürken, açık duran meşrubat şelalesine çarparlar. Portakal suları, sanki bir baraj kapağı açılmış gibi dans pistine boşalır. Deniz, kremanın kayganlığıyla pistte bir buz patencisi gibi kaymaya başlar.

Deniz: “Atlas! Tutun bana! Amerika provası yapıyoruz, bu ‘buzda dans’ madalyası bizim olacak!”

Atlas: “Deniz, hayır! O tarafa gitme, Defne’nin masası”

ÇAAAAAT!

Deniz, Defne’nin masasına bir bowling topu gibi dalar. Masa devrilir, Defne’nin önündeki meyve kokteyli havada bir kavis çizip Deniz’in tam tepesine iner. Deniz artık sadece pastalı değil, aynı zamanda “tropikal meyveli” bir Deniz’dir.

Defne: (Ayağa fırlayıp elindeki peçeteyle Deniz’in yüzünü silmeye çalışır ama daha çok bulaştırır) “Deniz, sen gerçekten bir felaketsin! Amerika’ya gitsen Özgürlük Heykeli’ne de krema bulaştırmayı başarırsın!”

Deniz: (Yerden kalkmaya çalışırken Defne’nin elini tutar) “Görüyor musun Defne? Kader bizi pastanın içinde birleştirdi. Bu bir işaret! Amerika’da sana en kral cheesecakeleri ben ısmarlayacağım!”

Atlas: (Üzerine yapışan çileklerle Deniz’in yanına geldi) “Söz veriyoruz! O sınavı kazanıp Amerika’yı birbirine katacağız!”

Tüm okul, kremalar içindeki bu iki çılgın arkadaşı alkışlamaya başladı. Parti çıkışında Deniz, Atlas’a döndü: “Kanka, eve gidip hemen ders çalışmaya başlıyoruz.”

Atlas: “Ciddi misin Deniz?”

Deniz: “Tabii ki hayır! Önce şu kremaları temizleyelim, sonra hamburger yiyip Amerika provası yapacağız!”

Spor salonunun o kaotik havası okul bahçesine taştığında, Deniz ve Atlas, üzerlerindeki "pastalı-kokteylli" kostümleriyle adeta birer şekerleme dükkânından firar etmiş iki mahkûm gibi görünüyorlardı. Magirus, bahçenin kenarında sessizce bekliyordu; sanki o da yaşananların ağırlığını (ve üzerine sıçrayan krema parçalarını) taşıyordu.

Deniz: (Ceketinin yakasından sarkan bir çilek parçasını alıp ağzına atarak) “Atlas, şu an bir ‘Gastronomi Profesörü’ gibi kokuyorum ama beynim hâlâ o burs sınavında. İtiraf et, o pastaya kafa atarken aklına sınavda çıkacak olan o karmaşık fizik soruları mı geldi?”

Atlas: (Gözlüğünü silmeye çalışırken o da krema oldu) “Kanka, aklıma gelen tek şey pastanın dokusuydu. Hani o ‘katmanlı yapı’ var ya, sınavdaki o diferansiyel denklemler de tam olarak öyle. Bir katmanı kaldırıyorsun, altından bambaşka bir karmaşa çıkıyor. Ama şu anki en büyük karmaşamız, bu halde eve girersek ailelerin bizi pastacı çırağı sanıp işe başlatacak olması!”

Deniz Magirus’un direksiyonuna geçtiğinde, motor "Vutututu" yerine sanki "Krema-Vutututu" gibi daha boğuk ve yapış yapış bir ses çıkardı. Beşiktaş’ın ara sokaklarına girdiklerinde, o meşhur esnafın gözleri üzerlerindeydi. Bir yanda Trabzonspor’un bordo-mavi atkısı, diğer yanda Beşiktaş’ın siyah-beyaz forması; Deniz’in "fanatiklik dengesi" bu gece gerçekten sınanıyordu.

Deniz: “Bak Atlas, eğer bu bursu kazanırsak, Trabzon’da halay çekenlere Beşiktaş marşı söylettireceğim, Beşiktaş Çarşı’da ise horon teptireceğim! Bu iki şehri bu sarı minibüste birleştirmek yetmedi, Amerika’da da birleştireceğiz.”

Tam o sırada, sokağın köşesinde ellerinde meşale gibi yanan birer simit tutan Aras ve Arda belirdi.

Aras: “Sazan! Amerika yolcusu kalmasın! Duyduk ki sınavdan önce ‘tropikal krema duşu’ almışsın, hayırdır?”

Deniz: (Camdan başını çıkarıp, yüzündeki krema maskesiyle karizmatik bir gülüş atmaya çalışarak) “Bu bir hazırlık kampı Aras! Amerika’da hamburgerlerin içinde kaybolmamak için şimdiden soslara alışıyorum! Siz de gelin, yarın sabah kütüphane mesaisi var, bursu almadan kimse uyumayacak!”

Arda: “Oğlum, biz daha karnenin şokunu atlatamadık, sen sınav diyorsun. Ama madem ‘Sazan’ profesör oldu, biz de onun asistanlarıyız. Yarın sabah, o kütüphaneyi Trabzon-İstanbul arası bir bilim merkezine çevireceğiz!”

Gece ilerlerken, İstanbul’un nemli havası üzerlerindeki kremayı hafifçe kurutup onları birbirine daha çok yapıştırıyordu. Deniz, direksiyon başında hem Beşiktaş’ın o "isyan" dolu marşlarını mırıldanıyor hem de Trabzon’un hırçın tulum seslerini hayalinde ritim olarak kullanıyordu. Bu, sadece bir sınav hazırlığı değil; bir göçün, bir hayalin ve bir fanatikliğin "ortak paydada" birleşme provasıydı.

Deniz: (Minibüsün içindeki lambaları kısıp, sadece torpido üzerindeki o küçük Trabzonspor bayrağı ile Beşiktaş atkısının birbirine değdiği noktaya bakarak) “Biliyor musun Atlas, notlar 10 olabilir ama asıl sınav şimdi başlıyor. Amerika’da bizi kimse tanımazken, biz yine bu sarı devin ruhuyla, kendi kimliğimizle var olacağız. Biri İstanbul’un kalbi, biri Karadeniz’in inadı... İkisi de bu koltukta.”

Atlas: (Başını cama dayayıp gözlerini kapatırken) “Bu sınavdan sonra bizi neler bekliyor, asıl onu düşün. Amerika’da ‘kremalı hamburger’ bulamazsak ne yaparız?”

Deniz: (Gülerek vitesi 1’e taktı) “Bulamazsak kendimiz yaparız kanka! Biz Beşiktaş’tan çıktık, Trabzon’dan geçtik, şimdi sıra dünyada!”

Magirus, o yapış yapış haliyle İstanbul’un sessiz sokaklarında ilerlerken, Deniz’in zihnindeki o iki farklı dünya, artık tek bir "Vutututu" ritminde atıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.