SAHNE 5

Vaveyla Yazarı: MURAT CANSIZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: SAHNE 5

Okula vardıklarında onları garip bir sessizlik karşıladı. Bahçede ne bir nöbetçi ne de bir öğrenci sesi vardı. Okul sanki bir anda terk edilmiş gibiydi. Koridorlarda çıt çıkmıyordu.
Atlas: (Fısıldayarak) "Bu sessizlik hiç hayra alamet değil. Sanki okulda cenaze var."
Merdivenleri parmak uçlarında çıkarak sınıfa geldiler. Kapıyı yavaşça araladıklarında, tüm öğrencilerin heykel gibi sıralarında oturduğunu gördüler. Tek bir kelime konuşulmuyor, hepsi kapıdan giren ikiliye bakıyordu.
Deniz: (Şüpheyle sordu) "Merhaba arkadaşlar... Bir sorun mu var?"
Cevap yoktu.
Sadece ürkütücü bir gülümseme...
Tam kapıya yöneldikleri anda, arkalarında sinsice bekleyen o yirmi kişilik kız ordusu yolu kapattı. Kızlar onları tuttukları gibi sınıfın ortasına fırlattılar. O an sessizlik yerini savaş çığlıklarına bıraktı. Onlarca kişi, bir rugby maçındaymışçasına Deniz ve Atlas’ın üzerine çullandı. İki arkadaş, kolların ve bacakların arasında pastırma kıvamına gelene kadar ezildiler.
"DURUN! Kaburgalarım çatladı! Galiba omurilik soğanım koptu!" diye feryat etti Deniz.
Tam o sırada koridorda üç kez uzun bir düdük sesi yankılandı. Gelen müdürdü:
Müdür: "Tamam çocuklar, bu kadar yeter. Şakayı biraz abarttık sanki."
Öğrenciler yavaşça üzerlerinden kalkarken, müdür ciddi bir tavırla devam etti:
Müdür: "Evet çocuklar. Şimdiden söyleyeyim, saat üçte karnelerinizi alacaksınız. Ayrıca ağustos ayında bir sınav var; kazanan Amerika’da ücretsiz bursla okuyacak. İlgilenenleri odama beklerim."
Müdür çıkar çıkmaz Arda, Deniz’in kulağına fısıldadı:
Arda: "Defne seni kantinde bekliyormuş, sürprizi varmış!"
Deniz: (Yorgun bir sesle yanıtladı) "Aman kalsın, onun nazıyla uğraşamam. Buradaki kızlar bana yeter. Ne dersiniz fıstıklar, pembe bulutların üzerinde uçmaya hazır mısınız?"
Bu lafla birlikte kızların gülümsemesi bıçak gibi kesildi. "Galiba bu 'hayır' demekti," diye mırıldandı Deniz. O an erkekler tekrar bir saldırı dalgası başlatınca, Deniz ve Atlas çevik bir hamleyle sıranın altından süzülüp sınıftan kaçtılar.
Bahçeye çıkıp kapıyı arkalarından kilitlediler ve soluğu semt pazarının içinde aldılar.
Deniz, peşlerindeki "aşk ordusundan" son anda kurtulmuş olmanın verdiği özgüvenle, üzerinde o garip parfüm kokusuyla pazarın kalabalığına daldı. Atlas hala nefes nefese, arkasına bakıp duruyordu.
Deniz: (Hiç istifini bozmadan, tezgahlardan birine yaslanıp sahte bir ciddiyetle) "Amerika'yı, o kızları falan boşver de... Defne kantinde beni bekliyormuş. Arda 'sürprizi var' dedi. Kesin o tokatın rövanşını alacaktı, iyi ki gitmedik. O kızın eli ağır, vurdu mu bir daha kalkamazdık!"
Atlas: (Kendi kendine söylenerek) "Senin yüzünden Beşiktaş’ın tüm kızları bize savaş açtı, Arda’nın tokadı mı kaldı Deniz? Ayrıca kantin ne alaka, biz şu an balık pazarındayız!"
Deniz: (Omuz silkerek, tezgahtaki bir demet maydanozu burnuna götürüp derin bir nefes çeker) "Bak, pazarın kokusu o bayat parfümü bastırdı; şimdi gerçek bir Beşiktaşlı gibi kokuyorum: Taze maydanoz ve hafiften palamut esintisi! İşte budur kanka, buranın özü budur!"
Atlas: (Gözlerini devirerek) "Deniz, sen Trabzon’da doğmuşsun ama burada palamutla maydanoz arasında kimlik bunalımı yaşıyorsun. Ayrıca Beşiktaşlı palamut kokmaz, Beşiktaşlı 'asalet' kokar."
Deniz: (Yüzünde o muzip Karadenizli ifadesiyle, sesini bir anda incelterek) "Asalet mi? Kanka, sen Trabzonsporlu birinin damarına basarsan, o palamut kokusunu da asalet diye yuttururum sana! Hem bak, pazar esnafı bana nasıl bakıyor? Sanki bir yıldız gelmiş gibi... Ya da balık fiyatlarını düşürmeye gelmiş bir kahraman!"
Atlas: "Sana 'yıldız' gibi değil, 'bu çocuk neden bizim balıkları kokluyor' diye bakıyorlar! Hadi yürü, o kızların gözü hala üzerimizde olabilir, şu pazarın arka sokağından kaybolalım."
Deniz, elindeki maydanoz demetini bir mızrak gibi havaya kaldırarak, o meşhur inatçı yürüyüşüyle kalabalığa daldı.
Deniz: "Yürü kanka! Eğer yakalanırsak, bu palamutları onlara karşı bir savunma aracı olarak kullanacağız. Trabzon taktiği; balıkla savunma, maydanozla hücum!"
Tam o sırada küçük bir çocuk, iki arkadaşın arasından hızla çarpıp geçti. Deniz ceplerini yokladığı an bağırdı:
Deniz: "Yavaş ol velet! Ulan, telefonumu çalmış! Koş Atlas!"
Başladılar çocuğu kovalamaya. Kovalamaca insanların şaşkın bakışları arasına pazarın derinliklerine kadar uzandı. Çocuk bir domates tezgahına dalarak ortalığı birbirine kattı. Deniz ve Atlas domateslerin üzerinde kayıp yere kapaklandılar. Pazarcı, sinirle Deniz’in yakasına yapıştı:
Pazarcı: "Hop! Nereye gittiğini zannediyorsun? Domateslerin parasını kim ödeyecek?"
Deniz: (Yerden sağlam bir domates kapıp pazarcıya uzattı) "Al abi, sana sağlam domates. Bedava, hadi tat bakayım! Abi gözünü seveyim bırak beni. Çocuk kaçıyor."
Pazarcı şaşkınlıkla domatese bakarken iki arkadaş çoktan uzaklaşmıştı. Hırsız çocuk ise bir yandan simidini yiyor, bir yandan arkasına bakıyordu ki, karşısına hırlayan bir sokak köpeği çıktı. Çocuk korkuyla simidi düşürüp koşmaya başlayınca köpek de peşine takıldı. Artık kovalamaca; çocuk, köpek, Deniz ve Atlas şeklinde bir zincire dönüşmüştü!
Bir ara sokağa saptıklarında, duran bir minibüs gördüler. Minibüs neredeyse doluydu. Üçü birden (ve tabii köpek) minibüse daldı. Minibüsün içi bir anda karıştı.
Şoför: "Neler oluyor orada? Köpeğin ne işi var orada?"
Atlas: “Abi bildiğiniz gibi değil. Şu çocuk telefonumuzu çaldı.”
Deniz: (Kalabalık arasından çocuğa ulaşmaya çalışarak) "Ve şu veleti yakalamaya! Telefonu ver çabuk!"
Çocuk, telefonu havaya bir mermi gibi fırlatıp minibüsün camından aşağı attığında Deniz bir refleksle havaya sıçradı. Telefonu, sanki paha biçilemez bir hazineyi yakalar gibi tek eliyle havada kaptı.
Deniz: "Aldım! Atlas, iniyoruz!"
İkili minibüsten aşağı fırladılar. Çocuk, sokağın başındaki bir düğün konvoyunun içine daldı. Müzik öyle şiddetliydi ki, bas sesleri yerdeki çakıl taşlarını titretiyordu. Tam o sırada, bir davulcu grubu "düğün mü burası, yoksa festival mi belli değil" dedirtecek bir hızda, o meşhur Karadeniz ritmine başladı.
Deniz, kalabalığın içine daldığı anda, o tanıdık kemençe sesi kulaklarına doldu. Deniz'in içindeki o "Trabzonlu" kimliği, sanki bir düğmeye basılmış gibi harekete geçti.
Atlas: (Çocuğu ararken etrafına bakınıyor, bir yandan da kendini ritme kaptırmamak için direniyor) "Deniz! Çocuğu görebiliyor musun? Hırsızın peşindeyiz, dans yarışmasında değil!"
Deniz: (Gözleri fal taşı gibi açılmış, ayakları yerinde duramıyor) "Nasıl göreyim kanka? Şu kalabalığa baksana! Herkes bir yana savruluyor, bu nasıl bir kaos!"
O sırada, düğün sahipleri kol kola girmiş bir "horon zinciri" oluşturdu. Deniz, tam önünden geçen bir amcanın koluna takıldığı anda kontrolünü kaybetti. Atlas ise bir teyzenin elinden tutmuş, kendini halayın içinde bulmuştu.
Atlas: (Panikle sağa sola çekilirken) "Bir bu eksikti! Bırakın kolumu, biz hırsız kovalıyoruz, halay değil!"
Deniz: (Horonun temposuna tam uyum sağlamış, dizlerini kırıp seri hareketlerle dönüyor) "Bırakamazsın Atlas! Bu bir ritüel! Kemençe çalarken durursan çarpılırsın! Hem hırsız da kesin bu kalabalığın içinde, belki o da horon tepiyordur!"
Deniz, o meşhur Karadeniz inadıyla horonu öyle bir oynamaya başladı ki, düğün sahipleri onu baş tacı yaptı. Atlas ise kendini bir anda halay başı olmuş, mendil sallarken buldu.
Atlas: (Nefes nefese, ritmi tutturmaya çalışarak) "Deniz! Telefon elinde, hırsız kaçtı, biz düğün halayındayız! Bu nasıl bir gün?"
Deniz: (Kahkahalar atarak, bir tur dönüp Atlas'a çarpıyor) "Keyfini çıkar kanka! Beşiktaşlılığımız bir kenara, horon bizim genlerimizde var! Bak, o köşedeki çocuk bize bakıp gülüyor ya..."
Çocuk, bir düğün masasının arkasına geçmiş, elinde bir bardak gazozla bu iki "çaresiz kovalamaca kahramanının" düğün konvoyundaki horon performansına kahkahalarla gülüyordu.
Deniz: (Horonun en hızlı yerinde, havaya zıplayarak) "Hey! O çocuk orada! Atlas, taktiği değiştiriyoruz; halayla çocuğu köşeye sıkıştıracağız!"
Atlas: "Dalga geçiyorsun... değil mi?"
Deniz: "Horonda yalan olmaz kanka! Gel benimle, ritmi bozma!"
İkili, halayın coşkusuyla birleşip çocuğun olduğu köşeye doğru, sanki bir savaş dansı yapıyormuş gibi ilerlemeye başladı. O düğün konvoyunda kimse onların hırsız kovaladığını değil, en iyi horon tepecek "ikili" olduklarını sanıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.