SAHNE 27

Vaveyla Yazarı: MURAT CANSIZ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 42Şu an: SAHNE 27

Barut Mahmut, kulübesinin önündeki kütüğün üzerinde oturmuş, elindeki kama ile bir gürgen dalını yontuyordu. Ormanın sessizliğini, uzaktan gelen ve vites geçişleri pek de sağlıklı olmayan eski bir arabanın bağırtısı bozdu. Mahmut kaşlarını çattı, kamayı bıraktı. "Bu vites sesini nerede olsa tanırım," diye mırıldandı. "Bizim fırlama geliyor."
Magirus, patinaj çekerek kulübenin önündeki çamurlu düzlükte durdu. Minibüsten, boynunda siyah-beyaz atkısı, üzerinde o dönemin geniş kesim kot pantolonuyla Deniz fırladı.
Deniz: "Amcaların şahı! Barutların en patlayıcısı! Mahmut Amca, bu ne sessizlik ya? İnsan buraya bir hoparlör takar, bir yandan Beşiktaş marşı çalarken bir yandan da horon açıp doğayı canlandırırdın!"
Barut Mahmut: (Yerinden kalkmadan, sert bir bakış atarak) "Ula Deniz! Geldin yine ormanın huzurunu kaçırdın. Şu antika hastalığından bir kurtulamadın. O minibüsün şanzımanı ağlıyor, duymuyor musun? Sen önce vites değiştirmeyi öğren, sonra marş söylersin."
Deniz, amcasının yanına gelip eline sarıldı, öptü ve alnına koydu. Mahmut, ne kadar sert dursa da gözlerinin içi gülüyordu.
Deniz: "Antika benim ruhuma işlemiş amca. Vites dediğin nedir? Biz Beşiktaşlıyız tabii bir tarafımızda Trabzon; hayatımız geri vites yapmadan geçmiş, şanzıman ne yapsın? Hem bak sana ne getirdim; çarşıdan taze simit."
Barut Mahmut: (Simit poşetini alırken hafifçe gülümser) "Simitler sıcaksa affederim. Geç otur bakalım kütüğe. Ne oldu? Anlat bakalım."
Deniz: "Ne olacak amca. Üniversite imtihanını kazandım. Hem de nerede? Amerika’da. Hem de tam burslu. İsmi ise: 'Zenithus Paralaks Üniversitesi - Havacılık ve Uzay Bilimleri Bölümü'. Nasip olursa Amerika’da okumaya devam edeceğim."
Barut Mahmut: (Lokmasını tam çiğneyecekken durur, gözlerini kısarak Deniz’e bakar ve kahkahayı basar) "Zenithus ney? Paralaks mı? Ulan Deniz, üniversite diye seni deterjan markasıyla pavyon tabelası arası bir yere mi yazdırdılar? O ne biçim isim be? Sanki okul değil de bizim Magirus’un ön konsoluna takılan o yanar dönerli Zenith marka dijital saatler olurdu eskiden, ona benziyor!"
Deniz: "Aşk olsun Mahmut Amca! Koskoca küresel bilim yuvası orası. Havacılık diyorum, uzay diyorum, vizyon diyorum!"
Barut Mahmut: "Bırak bu işleri kaptan! Havacılık ve uzaymış... Sen daha dün Beşiktaş meydanında egzozdan konfeti fırlatıp Magirus'un ön camına silecek gibi yapışmış adamsın, senin neyine uzay? Hem 'Paralaks' ne demek oğlum? Şanzıman dişlisi mi bu? Amerika'dakiler senin o süzgeçli kafanı görseler, 'Biz uzay mekiği yapıyoruz, bu çocuk süzgeçle uydudan sinyal almaya çalışıyor' diye seni NASA’nın çay ocağına sürerler!"
Deniz: (Ceketini düzelterek) "Amca o paralaks, evrendeki yıldızların bakış açısına göre yer değiştirmesi demek. Yani bir nevi astronomik vizyon!"
Barut Mahmut: "Valla ben tek bir paralaks bilirim, o da Magirus’un dikiz aynasındaki çilekli dondurmanın bakış açıma göre yer değiştirmesi! Git bakayım işine, 'Zenithus'muş... Oraya gidince derslere girmeden önce okula bir sor bakalım; 'Sizde 2007 model alçak tabanlı uzay mekiği var mı?' diye. Yoksa Beşiktaş-Sarıyer hattına geri döner, uzay bilimlerini minibüsün arkasında 'Arkaya doğru ilerleyelim, kara delik var orada!' diye pratik yaparsın! (Sonra gülümser) "Neyse canım. Öyle ya da böyle kazanmışsın ya helal olsun sana. Tebrik ederim. Bak bu çok güzel bir haber. (Sonra ciddileşir) Bak Deniz... Ben yaşlandım artık. Orman güzel ama bu eller artık yorulmaya başladı. Seni buraya sadece simit yiyelim diye çağırmadım. O meşhur fırlamalığını artık bir işe yarar hale getirmenin vakti geldi."
Deniz: "Hayırdır amca? Yoksa define mi bulduk? Ormanın altında Bizans altını falan mı var?"
Barut Mahmut: (Eliyle kulübenin arkasındaki kapalı garajı işaret ederek) "Karne sürprizi diyelim… Altından daha değerli bir şey var orada. Senin için, bizim için... Türkiye’nin ilk alçak tabanlı efsanesi orada yatıyor. Ama onu sürmek için sadece ehliyet yetmez, 'yürek' lazım. O minibüsün ruhu var Deniz."
Deniz: (Gözleri parlayarak) "Amca... Yoksa o meşhur Magirus M2010 mu? Fabrikadan özel çıkan o canavar mı?"
Barut Mahmut: "Git bak bakalım. Ama dikkat et; o araba sadece bir ulaşım aracı değildir. O, Oda 104'ün kalbidir. Eğer onu Beşiktaş sokaklarında hakkıyla süreceksen anahtarı vereceğim."
Barut Mahmut, belindeki ağır anahtar destesini çıkardı. Aralarından pirinç kaplama, üzerinde bir kartal figürü kazınmış olanı seçti ve Deniz’e uzattı.
Barut Mahmut: "Aç bakalım evlat. Ama dikkat et, içerideki sadece saç ve motor değil. Bir devrin başlangıcı yatıyor orada."
Deniz: (Sevinçle) “Dikkat etmek ne kelime amca. Gözüm gibi bakarım ona merak etme.”
Deniz, titreyen elleriyle anahtarı kilide soktu. "Bismillah..." diyerek ağır, ahşap garaj kapılarını iki yana doğru itti. İçerisi yoğun bir gres yağı, eski döşeme ve rutubetli orman toprağı kokuyordu. İlk başta karanlıktan hiçbir şey seçilmedi. Derken, kapıdan sızan kış güneşi, toz bulutlarının arasından geçerek garajın ortasındaki o devasa kütleye çarptı.
Deniz’in ağzı bir karış açık kaldı. Karşısında, üzerinde kalın bir toz tabakası olsa da hatları keskin, bakışları vakur duran bir Magirus M2010 duruyordu.
Deniz: "Vay... Vay babam vay... Amca bu ne böyle? Bu minibüs değil, bu resmen tekerlekli bir saray!"
Deniz yavaş adımlarla aracın etrafında dönmeye başladı. Elini, tozun altındaki o parlak beyaz kaportaya sürdü. Eliyle sildiği yerde Magirus’un o meşhur amblemi parladı. Alçak tabanı, geniş camları ve o döneme göre fütüristik duran ön yüzüyle araç, adeta "Beni buradan çıkar ve yollara sal" diye haykırıyordu.
Deniz: (Amcasına sarılır) "Bu, şu ana kadar aldığım en büyük hediye. Çok teşekkür ederim amcaların amcası… (Tekrar arabayı inceler) Şuna bak be... Alçak tabanlı diyorlardı da bu kadarını beklemiyordum. Adamlar asfaltla bir yapmışlar arabayı. Beşiktaş’ın parke taşlarında bu araba kuğu gibi süzülür be amca!"
Barut Mahmut: (Kapı pervazına yaslanmış gülümser) "O sadece kuğu gibi süzülmez Deniz. O asfaltı kazır. Türkiye’nin ilk alçak tabanlısı bu. Ama bak şuraya..."
Mahmut Amca parmağıyla minibüsün ön camının üst köşesindeki, tozun içinde zar zor seçilen bir sticker’ı işaret etti. Küçük, elle yazılmış gibi duran ama silinmeyen bir yazıydı bu: "ODA 104".
Deniz kafasını yana yatırıp yazıya baktı, sonra amcasına dönüp kahkahayı bastı.
Deniz: "Hayırdır Mahmut Amca? Dağ başında yaşlanınca kafayı pansiyonculuğa mı kırdın? Ne bu 'Oda 104' falan? Hayatının yarısı ormanda geçti, şimdi de minibüsü apart otele mi çevirdin?"
Barut Mahmut: (Ciddiyetini bozmadan) "Dalganı geç bakalım fırlama. O numara senin bildiğin numaralara benzemez. O bir mühürdür."
Deniz: "Mühür mü? Amca sen iyice Polat Alemdar takılmaya başladın ha! Ne yani, şimdi ben yolda yolcu alırken 'Oda 104 boş mu?' diye mi soracaklar? Ya da içeride açık büfe kahvaltı mı var? Bak eğer öyleyse, 1.5 Adana dürümle oda servisi de başlatırım, Beşiktaş-Sarıyer hattını ihya ederim!"
Barut Mahmut: "Ula zevzek! Sen hala olayı 'yolcu al-para ver' sanıyorsun. O araba dert taşır, sır taşır. 104 dediğin, kapısından girenlerin hayatını değiştirir."
Deniz: (Hala bıyık altından gülerek) "Tamam amca, tamam... Sen diyorsan öyledir. Kesin bu 104'ün içinde gizli bir minibar, bir de bornoz falan da vardır şimdi. Belki de Magirus değil, 'Saray-ı Magirus'tur bu. Neyse, ben şu 'rezervasyonu' bir başlatayım da bakalım bu oda kaç basıyor!"
Deniz, amcasının o derin bakışlarını "klasik yaşlı edebiyatı" sanıp geçiştirdi. Şoför koltuğuna doğru hamle yaptı. Kapıyı açtığında o meşhur "fısss" sesini duyunca yine duramadı:
Deniz: "Aha! Oda servisi geldi! Buyurun Mahmut Bey, valizlerinizi ben alayım mı, yoksa tırpanla mı giriş yapacaksınız pansiyonumuza?"
Tam o sırada, garajın kapısında bir karaltı belirdi. Üzerinde hafif kar lekeleri olan, siyah-beyaz atkısını maske gibi burnuna kadar çekmiş, gözleri ateş saçan bir kız içeriye hışımla daldı. Bu, bir zaman önce minibüsüyle karda kalan Hülya’ydı.
Hülya: "Selamünaleyküm amca! Sizin o toprağına, taşına... Yahu bu nasıl iş? Yine yolum sizin buralara düştü. Minibüsün dingili karda asılı kaldı, zincir koptu! Bir el atın da şu garibim minibüsü kurtaralım şuradan... siz burada oda servisi mi oynuyorsunuz?"
Deniz, şoför koltuğunda donup kaldı. Sesin geldiği yöne baktı; karşısında adeta bir "dişi aslan" duruyordu. Ama Deniz fırlamalığından ödün vermedi, koltukta hafifçe dikleşip Hülya’yı süzdü.
Deniz: "Ooo... Aleykümselam. Bakın burada kimler varmış? Vay, vay, vay! Beşiktaş’ın hırçın dişi aslanı Hülya kaptan. İşte ilk müşterimiz geldi! Buyurun Hanımefendi, rezervasyonunuz var mıydı? Gerçi biz pansiyonu yeni açtık ama size özel bir 'balayı suiti' ayarlayabiliriz Magirus’un en arka üçlüsünde!"
Hülya: (Deniz’e doğru yürüyüp elini minibüsün kapısına 'güm' diye vurur) "Yine mi sen çıktın karşıma? Bana bak kıvırcık! Senin o balayı süitini alır, Beşiktaş iskelesindeki simitçilere meze yaparım! Ne pansiyonu ne süiti be? Adam gibi yardım edin de minibüsümü kardan çıkaralım!"
Deniz: (Gülerek aşağı iner) "Sakin ol şampiyon! Amcam dedi zaten bu araba 'dert taşır' diye, dert daha kapıdan girmeden geldi valla. Bu 'Pansiyon Magirus’un' hem müdürü hem valesi hem de (eğer iyi anlaşırsak) baş belasıyım."
Hülya: (Elini beline koyar) "Bak, baş belası konusunda haklısın. Senin o 'pansiyon' dediğin araba daha ilk yokuşta hararet yapar, söyleyeyim sana."
Barut Mahmut: (Dışarıdan bıyık altından gülerek müdahale eder) "Aleykümselam kızım... Sen Deniz’i nereden tanıyorsun? Yoksa okuldan arkadaşı mısın?"
Hülya: "Okul mu? Mahalleden diyelim amca... Daha geçen sene Akaretler yokuşunda şanzımanı kucağıma bırakıp ‘Ablacığım frenler tutmuyor, ölüyorum!’ diye arkamdan ağlıyordu bu! Hem sen Amerika mı dedin Deniz? Ayol New York’un sarı taksilerini mi süreceksin sen bu tiple? Sen önce şu benim minibüsü kardan çıkar da bir ‘insanlık’ görsün o süslü karizman!"
Deniz: "Tamam Hülya Kaptan, kızma! Madem mühürlü odamıza ilk sen adım attın, hatırın var. Hadi Atlas’ı da çağıralım da şu senin emektarı kurtaralım. Ama bak baştan söyleyeyim; o karda kalan araba eğer Beşiktaş ve Trabzon bayrağı taşımıyorsa yardım etmem ha!"
Hülya: "Bayrak mı? Çık da bak bakalım üst camda ve alt camda ne yazıyor kıvırcık! Üst camda 'Güneşin doğduğu yerde, Kartal’ın olduğu yerdeyim' ve alt camda ‘Bize Her Yer Trabzon’ yazıyor!"
Barut Mahmut: “Hayırdır kızım? Ne oldu da tekrar yolun buraya düştü?”
Hülya: “Hiç sorma amca! Yine bir işim düştü ama bu yoldan başka gidecek yol yok. Bu kadar yüksek bir rakımda senin ne işin var be amca? Aşağıda hava güzelken burada tam tersine dönüyor. Tam bir yayla havası.”
Barut Mahmut: “Ama kafa dinlemek için de birebir yer. Doğa ile tamamen iç içe.”
Hülya: “Haklısın. Metropol gürültüsünden kaçmak için en ideal yer... Neyse, hadi şu emektarı kurtaralım.”
Deniz ve Hülya, karda asılı kalan eski minibüsün yanına vardılar. Tam o sırada Atlas, üzerinde markalı bir mont, ayağında şehirli botlarıyla ormanlık alanda göründü ve bir elinde sandviç diğer elinde ayran yanlarına geldi.
Atlas: "Cümleten selamünaleyküm... Kanka! Amcan dedi ki birinin arabası kara saplanmış... Oha! Bu minibüsün hali ne? Bu resmen kış uykusuna yatmış bir ayı gibi duruyor!"
Hülya, elinde paslı bir kürekle karları kürerken durdu, doğruldu ve Atlas’ı şöyle bir süzdü. Bakışları o kadar sertti ki Atlas’ın sandviçi boğazında kaldı.
Hülya: "Ayı mı? Sen hele kendine bir bak, o montla kutup ayısına benzemişsin zaten! Geç şu arkaya da omuz at, boş boş konuşma!"
Atlas: (Geriye doğru bir adım atarak Deniz’e fısıldar) "Deniz... Hülya kaptanın burada olduğunu niye söylemedin? Ona göre tedbirimi alır kendimi korumak için kalkan falan getirirdim. Terminatörün Beşiktaş şubesi gibi maşallah. Bakışlarıyla karı eritti resmen, ben bundan korkarım kanka!"
Deniz: (Gülmekten yerlere yatarak) "Atlas, buna kalkan falan da işlemez. Sözleriyle kalkanı parçalara ayırır. Dikkat et sandviçini de yemesin!"
Hülya: "Gevşemeyin! Deniz, sen direksiyona geç. Atlas efendi, sen de şu çamurluğa yaslan. 'Üç-Dört' deyince asılacağız!"
Atlas, mecburen çamurluğun oraya geçti ama Hülya’nın dibinde durmaya korkuyordu. Deniz şoför koltuğunda gaza bastıkça egzozdan çıkan dumanlar Atlas’ın yüzüne geliyordu.
Atlas: "Kanka! Yüzüm gözüm duman oldu! Amerika’da böyle mi kurtarıyorlar arabaları? Orada çekici çağırırsın, kahveni içersin kanka!"
Hülya: (Atlas’ın kafasına hafifçe kar fırlatarak) "Amerika mamerika... Orada senin gibi 'karamel macchiato' çocuklarını minibüsün stepnesine bağlarlar! Asıl bakayım şu kaportaya, hadi koçum!"
Deniz, camdan kafasını çıkarıp bağırır:
Deniz: "Hülya! Atlas’a fazla yüklenme, o daha liseden yeni mezun oldu, ruhu hassas bunun! Bak yarın öbür gün New York’ta karda kalırsak Hülya’yı mumla ararsın Atlas!"
Atlas: "Valla ben bu kızı mumla aramayı bırak, fenerle bile aramam! Can güvenliğim yok burada!"
Nihayet minibüs bir sarsıntıyla kardan kurtuldu ve yola oturdu. Hülya, üzerindeki karları silkeleyip Deniz’e ve Atlas’a doğru yürüdü.
Hülya, kardan kurtulan emektar minibüsünün şoför kapısını açtı, motorun sesini dinledi ve Deniz’e dönüp o keskin bakışını attı. Üzerindeki Beşiktaş atkısını şöyle bir düzeltti.
Hülya: "Neyse... Kurtardık emektarı. Ama bak Deniz, sana son uyarım olsun. O garajdaki 'Oda 104' dediğin Magirus var ya... Onun altı çok alçaktır. Beşiktaş’ın o Arnavut kaldırımlarına girerken sakın öyle 'üniversite bebesi' gibi sürme. Gazı ayağının ucuyla hissedeceksin, yoksa o 'oda' sana dar gelir, şoför parçası!"
Deniz: "Ayıp ediyorsun Hülya Kaptan! Biz o odada ne ağırlamalar yapacağız daha, sen dur... Bir gün Beşiktaş Çarşı’da karşına çıkarsam yol ver ama, Magirus’un karizması çizilmesin!"
Hülya: (Gülümseyerek camı açar) "Yol verilmez Deniz, yol alınır! Sen önce şu Amerika biletini bir düşün de yollar gerçek kaptan görsün! Atlas, sana da geçmiş olsun evlat, git o sosyetik montunu yıka, çamur olmuşsun! Haydi selametle!"
Hülya gaza bastı, egzozdan çıkan duman Atlas’ı bir kez daha yuttu. Minibüs ormanın içinde, motoru bağıra bağıra gözden kayboldu. Atlas hala titriyordu ama bu sefer korkudan çok şaşkınlıktandı.
Atlas: "Kanka... Bu kız nereden çıktı böyle? Sanki kamyon şoförüyle karateci karışımı bir şey. Öyle bir baktı ki, vizelerimden önce hayat bilgisi sınavına girmiş gibi hissettim. New York'ta böyle kızlar var mıdır sence?"
Deniz: "Ne gezer oğlum? Amerika'da herkes 'Hello, how are you' der geçer. Böyle 'şoför parçası' diye ayar verenini bulamazsın. Ama haklı galiba Atlas... Şu Magirus'un sesini duyunca, Amerika işi gözümde küçülmeye başladı. Oda 104 bizi bekliyor sanki."
Atlas: "Kanka saçmalama, yeşil kart bekliyor bizi, New York bekliyor! Hadi gel gidelim de şu üstümüzü başımızı düzeltelim, amcanın tırpanından korkuma bir şey diyemedim ama dondum burada!"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.