56. bölüm / 56
Ruj Lekesi56. Bölüm
Bölümler 56Şu an: 56. Bölüm
- 1 1. Bölüm557 kelime
- 2 2. Bölüm625 kelime
- 3 3. Bölüm577 kelime
- 4 4. Bölüm626 kelime
- 5 5. Bölüm550 kelime
- 6 6. Bölüm856 kelime
- 7 7. Bölüm762 kelime
- 8 8. Bölüm1.042 kelime
- 9 9. Bölüm754 kelime
- 10 10. Bölüm592 kelime
- 11 11. Bölüm705 kelime
- 12 12. Bölüm928 kelime
- 13 13. Bölüm516 kelime
- 14 14. Bölüm573 kelime
- 15 15. Bölüm537 kelime
- 16 16. Bölüm459 kelime
- 17 17. Bölüm500 kelime
- 18 18. Bölüm1.046 kelime
- 19 19. Bölüm875 kelime
- 20 20. Bölüm727 kelime
- 21 21. Bölüm624 kelime
- 22 22. Bölüm1.332 kelime
- 23 23. Bölüm506 kelime
- 24 24. Bölüm719 kelime
- 25 25. Bölüm1.109 kelime
- 26 26. Bölüm955 kelime
- 27 27. Bölüm819 kelime
- 28 28. Bölüm1.157 kelime
- 29 29. Bölüm704 kelime
- 30 30. Bölüm519 kelime
- 31 31. Bölüm1.131 kelime
- 32 32. Bölüm1.131 kelime
- 33 33. Bölüm813 kelime
- 34 34. Bölüm850 kelime
- 35 35. Bölüm655 kelime
- 36 36. Bölüm926 kelime
- 37 37. Bölüm718 kelime
- 38 38. Bölüm802 kelime
- 39 39. Bölüm630 kelime
- 40 40. Bölüm1.076 kelime
- 41 41. Bölüm747 kelime
- 42 42. Bölüm978 kelime
- 43 43. Bölüm768 kelime
- 44 44. Bölüm934 kelime
- 45 45. Bölüm1.099 kelime
- 46 46. Bölüm1.032 kelime
- 47 47. Bölüm414 kelime
- 48 48. Bölüm920 kelime
- 49 49. Bölüm627 kelime
- 50 50. Bölüm576 kelime
- 51 51. Bölüm588 kelime
- 52 52. Bölüm549 kelime
- 53 53. Bölüm740 kelime
- 54 54. Bölüm628 kelime
- 55 55. Bölüm1.295 kelime
- 56 56. Bölüm782 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Seni anlıyorum demek, seninle aynı yerde yanmak demek değildir, biliyorum. İnsanlar pencereden dışarıdaki fırtınaya bakıp "Seni anlıyorum" derler ama içeride çatısı çöken, yağmuru iliğine kadar hisseden sadece sensindir.
Bugün kalbim fazlasıyla yavaş atıyordu. Göğsümün tam ortasında, o derin ve kapkara boşluğun içinde atan o küçük et parçası, sanki artık bu ağır yükü taşımaktan yorulmuş gibi adımlarını yavaşlatmıştı. Her bir vuruş, aralarında asırlar varmış gibi uzun, derinden ve isteksizce geliyordu. Damarlarımdaki o uyuşturucu ilacın, o gri sisin soğukluğu yavaş yavaş parmak uçlarımdan yukarıya, kalbimin odacıklarına doğru sızıyordu.
Yazgı’nın o şefkatli kolları arasında, kulağımda dışarıdan gelen silah ve patlama sesleri varken, ben kendi içimdeki o ölümcül yavaşlamayı hissediyordum.
Kulaklarım uğulduyor, başım feci şekilde ağrıyordu.
Yazgı'nın benimle beraber yatağa uzandığını hissettim. Bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum. Aklım benimle oyun oynuyordu. Sesler bana çok uzaklardan, suyun metrelerce altından geliyormuş gibi boğuk ve anlamsız ulaşıyordu. Sadece dudaklarının hareketini izliyor ama tek bir kelimeyi bile beynimde birleştiremiyordum.
Bir an için odanın tavanı yok oldu. Kendimi gökyüzünden aşağıya, o dipsiz, karanlık bir kuyuya doğru son sürat düşerken buldum. Hemen ardından, gözlerimi açtığımda yeniden o sıvasız deponun zeminindeydim. Ama bu kez yalnız değildim. Odanın köşelerinde, zihnimin yarattığı hayali gölgeler bana doğru fısıldayarak yürüyordu. Annemin o nefret dolu, soğuk sesi duvarlardan yankılanıyordu. "Seni feda etmiş... Sen bir enkazsın."
Hemen ardından o küçük esmer çocuğun ağlama sesi, kırbaç gibi patlayan o kemer şaklaması kulaklarımın tam ortasında patlıyordu. Gerçek dünyayla zihnimin kurduğu o kabus dünyası birbirine girmişti. Hangisinin gerçek olduğunu ayırt edemiyordum.
"Neşe. Beni duyuyor musun? İncim. Hadi uyan ben geldim."
Karanlığın ortasından gelen bu fısıltı, zihnimdeki o gri sisi çok yavaş bir şekilde aralamaya başladı. Göz kapaklarımı tonlarca ağırlıktaki kayaları kaldırır gibi büyük bir acıyla araladım. Başımın o feci ağrısı hafiflemişti ama içimde, tam göğsümün ortasında koca bir taş oturuyordu. Kulaklarımdaki uğultu dinmişti. Odanın içindeki o çiğ ışık gözlerimi yakarken, bakışlarımı yavaşça etrafta gezdirdim.
Oda tamamen sessizdi. Yazgı yoktu. Mihan abiler, Ömer... Hiç kimse yoktu.
Yatağın hemen kenarında, dizlerinin üzerinde çökmüş bir halde sadece Atahan vardı. Üstündeki o sırılsıklam, kanlı kıyafetleri değiştirmişti. Gözleri kan çanağı gibiydi, günlerdir tek bir saniye bile uyumadığı her halinden belli oluyordu. Benim gözlerimi açtığımı gördüğü an, o sert yüzünde çocuksu bir çaresizlik ve rahatlama belirdi.
Uzandı, bandajları yenilenmiş elleriyle yüzümü usulca kavradı. "Buradasın, yanımdasın. Geçti."
Ona baktım. Koyu, yorgun gözlerine. Ama içimde hiçbir şey kıpırdamadı. O eski, her şeye rest çeken, Yazgı’nın anlattığı o çok konuşan, dünyaya kafa tutan kızdan geriye hiçbir şey kalmamıştı sanki. İçimdeki o kural tanımaz çocuk ruhu, o kelimeler, o hırçınlık tamamen uçup gitmişti. Onun yerine odada, o yatağın içinde hiç konuşmayan, etrafına sadece boş gözlerle bakan bir kız oturuyordu.
"Ata..." dedim, sesim boğazımdan neredeyse duyulmayacak kadar zayıf, kuru bir fısıltı olarak çıktı.
Atahan bu kelimeyi duyduğu an gözlerini acıyla yumdu. Alnını yavaşça yatağın çarşafına bastırdı. O rüyamda gördüğüm, omzuna kemer inen küçük esmer çocuğun sızısı onun bütün yüzüne yayıldı. Başını kaldırdı, gözlerimin en derinine bakarak yalvarır gibi fısıldadı.
"Deme güzelim... Atahan de, ne olur bana Ata deme. O ismi bana o ihtiyar canavar verdi. O isim benim çocukluğumun cehennemi. Bana Atahan de, kurban olayım Ata deme."
Ona cevap vermedim. Dudaklarımı bile kıpırdatmadım. Sadece başımı hafifçe çevirip pencereden dışarıdaki gri gökyüzüne baktım.
Konuşmak istemiyordum. Kendimi anlatmak, sorular sormak, içimdeki o yangından bahsetmek...
Hiçbirini yapacak gücüm yoktu. Sustum. O günden sonra günlerce sürecek olan o koca sessizliğin ilk duvarını oracıkta ördüm.
Sonraki günler bir sis bulutu gibi geçti.
Atahan bir saniye bile yanımdan ayrılmadı. Önüme sıcak çorbalar, yemekler getirdi; kaşığı dudaklarıma kadar uzattı.
Ama ben yemedim. Cevap vermedim. Sadece odadaki tek bir noktaya, duvardaki bir çatlağa ya da pencereden süzülen yağmur damlalarına baktım.
Ağzımı her açtığında bana bir şeyler anlatmaya, beni hayata döndürmeye çalışıyordu ama ben sadece bir heykel gibi duruyordum.
Konuşmayan, yemeyen, yaşamayan bir enkaz gibiydim.
Bir gece yarısı, odadaki o zifiri karanlığın içinde Atahan’ın yatağın kenarında oturduğunu hissettim. Üzerindeki siyah tişörtün yakasını yavaşça aşağıya doğru sıyırdı. Odanın içine sızan sokak lambasının loş ışığı altında, tam kalbinin üzerine, o sol omzundaki eski kemer izlerinin hemen altına yeni yapılmış bir dövme parıldıyordu.
Bembeyaz, tertemiz bir inci dövmesi.
Atahan elimi tuttu, o sargıları sökülmüş ama hâlâ yanık izleri taşıyan parmaklarımı götürüp kalbinin üzerindeki o inci dövmesinin üzerine koydu. Kalbi avcumun altında deli gibi, hızla çarpıyordu.
"Sen ne kadar susarsan sus," dedi Atahan, karanlıkta gözyaşları parıldarken. "Sen ne kadar benden kaçarsan kaç, sen benim her şeyimsin. Hafızan gitse de, o eski Neşe o sessizliğin arkasına saklansa da fark etmez. Sen benim kalbime kazıdığım o tek şeysin. Benim İncimsin. Ve ben sen yeniden konuşana kadar, senin o deli kırmızısı rujunu süreceğin o güne kadar burada, kalbinin attığı yerde bekleyeceğim."
Elim kalbinin üzerinde, o inci dövmesinin üzerinde öylece kaldı. Yine konuşmadım, yine cevap vermedim. Ama kalbimin o yavaş atan ritmi, onun kalbinin sıcaklığıyla bir anlığına da olsa hızlandı.
Bölüm etkileşimi
