49. bölüm / 56
Ruj Lekesi49. Bölüm
Bölümler 56Şu an: 49. Bölüm
- 1 1. Bölüm557 kelime
- 2 2. Bölüm625 kelime
- 3 3. Bölüm577 kelime
- 4 4. Bölüm626 kelime
- 5 5. Bölüm550 kelime
- 6 6. Bölüm856 kelime
- 7 7. Bölüm762 kelime
- 8 8. Bölüm1.042 kelime
- 9 9. Bölüm754 kelime
- 10 10. Bölüm592 kelime
- 11 11. Bölüm705 kelime
- 12 12. Bölüm928 kelime
- 13 13. Bölüm516 kelime
- 14 14. Bölüm573 kelime
- 15 15. Bölüm537 kelime
- 16 16. Bölüm459 kelime
- 17 17. Bölüm500 kelime
- 18 18. Bölüm1.046 kelime
- 19 19. Bölüm875 kelime
- 20 20. Bölüm727 kelime
- 21 21. Bölüm624 kelime
- 22 22. Bölüm1.332 kelime
- 23 23. Bölüm506 kelime
- 24 24. Bölüm719 kelime
- 25 25. Bölüm1.109 kelime
- 26 26. Bölüm955 kelime
- 27 27. Bölüm819 kelime
- 28 28. Bölüm1.157 kelime
- 29 29. Bölüm704 kelime
- 30 30. Bölüm519 kelime
- 31 31. Bölüm1.131 kelime
- 32 32. Bölüm1.131 kelime
- 33 33. Bölüm813 kelime
- 34 34. Bölüm850 kelime
- 35 35. Bölüm655 kelime
- 36 36. Bölüm926 kelime
- 37 37. Bölüm718 kelime
- 38 38. Bölüm802 kelime
- 39 39. Bölüm630 kelime
- 40 40. Bölüm1.076 kelime
- 41 41. Bölüm747 kelime
- 42 42. Bölüm978 kelime
- 43 43. Bölüm768 kelime
- 44 44. Bölüm934 kelime
- 45 45. Bölüm1.099 kelime
- 46 46. Bölüm1.032 kelime
- 47 47. Bölüm414 kelime
- 48 48. Bölüm920 kelime
- 49 49. Bölüm627 kelime · Okuduğun bölüm
- 50 50. Bölüm576 kelime
- 51 51. Bölüm588 kelime
- 52 52. Bölüm549 kelime
- 53 53. Bölüm740 kelime
- 54 54. Bölüm628 kelime
- 55 55. Bölüm1.295 kelime
- 56 56. Bölüm782 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Atahan o simsiyah spor arabayı şehrin ücra bir köşesindeki o tanıdık apartmanın önünde durdurduğunda, motorun hırçın sesi nihayet sustu. Gece yarısı olmuştu. Arabadan indik, daha doğrusu o beni yine o devasa gövdesiyle, o sargılı yanık omzuna aldırmadan kucağına aldı ve merdivenleri hızlı adımlarla tırmandı. Kapıyı çaldığında içeriden gelen o aceleci ayak seslerini duydum.
Kapı ardına kadar açıldı. Karşımda duran o dört yüz; Mihan, Azer, Yazgı ve Efsa... Gözlerindeki o deli dehşet korku, beni Atahan’ın kucağında, üzerimdeki o ağır, taşlı nişan elbisesiyle gördükleri an yerini saf bir gözyaşı seline bıraktı.
"Neşe!" diye bağırdı Efsa, bana doğru atılarak.
Ama ben refleksle başımı Atahan’ın göğsüne daha da gömdüm, o sırılsıklam barut kokan gömleğinin kumaşını sıktım. Bu insanlar bana canlarından bir parçaymışım gibi bakıyorlardı ama ben onlara o kadar yabancıydım ki... İçimdeki o beyaz sis perdesi hiçbirinin yüzünü bana geri vermiyordu.
Atahan beni salondaki o büyük, rahat koltuğa yavaşça bıraktı. Dizlerinin üzerine çöküp yüzümü ellerinin arasına aldı. Gözlerindeki o hırçın dalgalarla son bir kez baktı bana. "Buradasın, güvendesin güzelim," diye fısıldadı, sesi ilk defa bu kadar yorgun çıkıyordu. "Mihan abin burada. Arkadaşların burada. Ben o ihtiyarın peşindeki adamları tamamen temizleyene kadar onlarla kalacaksın. Hafızan gitmiş olabilir ama burası senin evin."
Cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım.
"Geleceğim, tamam mı? Korkma sana hiç birşey yapmazlar. Bana güven." Dedi ve dudaklarını alnıma yasladı.
Atahan arkasını dönüp o kapıdan fırlayarak gecenin karanlığında gözden kaybolduğunda, salonda o dört insanla yapayalnız kaldım.
Mihan hemen yanıma oturdu, ellerini bana doğru uzattı ama benden gelen o ürkek, yabancı bakışı görünce elleri havada asılı kaldı. "Abim..." dedi, sesindeki o koca abi şefkati salonun duvarlarında yankılandı. "Konuşma, tamam. Anlatma hiçbir şey. Biz her şeyi biliyoruz. Aç mısın? Niye öyle kuş gibi titriyorsun?"
Yazgı ağlayarak yanıma bir bardak ılık su bıraktı. Ben ise üzerimdeki o ağır nişan elbisesinin taşlarını çekiştirirken, yangından kalan o hafifçe kavrulmuş, sargıları yeni açılmış sol elimi fark ettim. Elimin üzerindeki o kırmızı, çirkin yanık izleri... Bir aydır o deponun zemininde sakladığım o acının nişanesiydi. Utandım. O çirkin izleri görmesinler diye sol elimi hemen dizlerimin arasına sakladım, elbisenin kumaşının altına gizledim.
Sadece elimi değil, kulaklarımın hizasında biten o kısacık, darmadağın kesilmiş saçlarımı da gizlemek istiyordum. Başımı öne doğru eğdim, saçlarımın yüzümü kapatmasına izin verdim. Onların bana böyle merhametle, böyle içleri acıyarak bakması canımı o deponun soğuk betonundan daha çok yakıyordu. Çünkü ben onların ağladığı o Neşe değildim.
Ben ismimi bile o boksör adamdan öğrenmiş, hafızası kurutulmuş bir gölgeydim sadece.
Onlar kendi aralarında kısık sesle konuşurken, gözlerimi salonun o loş ışıkla aydınlanmış duvarlarında gezdirmeye başladım.
Zihnim deliler gibi bir ipucu arıyordu.
Kimdim ben?
Bu insanlar benim neyimdi?
Tam karşıdaki duvarda, ahşap bir çerçevenin içinde asılı duran o büyük fotoğrafı gördüğümde adımlarım, zihnim, kalbim her şey zınk diye durdu.
Fotoğrafta beş kişi vardı. Mihan, Azer, Yazgı, Efsa ve... Ve tam ortalarında duran o kız.
Gözlerimi o kıza diktim. Fotoğraftaki kızın beline kadar uzanan, simsiyah, gür ve ışıl ışıl parıldayan saçları vardı. Dudaklarında mat, kıpkırmızı bir ruj duruyordu; o kadar dik, o kadar pervasız bir kırmızıydı ki o sahte dünyaya tek başına meydan okuyor gibiydi. Yanakları pespembe olmuştu, gözlerinin içi gülüyordu. Arkasındaki o koca çocuk ruhu, o hırçınlık fotoğraftan bile dışarı taşıyordu.
O kadar güzel, o kadar hayat doluydu ki...
Koltuktan destek alarak yavaşça ayağa kalktım. Sağ bacağımdaki o alçı gitmişti ama hala adımlarım uyuşuktu. Duvara doğru ilerledim, arkadaşlarımdan yükselen o şaşkın nefes seslerini umursamadan fotoğrafın tam önünde durdum. Sargılı ve yanık izleriyle dolu sol elimi yavaşça kaldırdım, parmaklarımın ucu o cam çerçevenin üzerindeki o gülen kızın yüzüne değdi.
Kendi çıplak boynuma dokundum, kulaklarımın hizasındaki o darmadağın, kısacık kesilmiş saçlarımı hissettim. Sonra aynadaki o isli, solgun yüzümü düşündüm.
"Oradaki kız..." diye fısıldadım, sesim bir aydır ilk defa bu kadar çıplak ve hilesiz çıktı. Başımı yavaşça arkama çevirip göz yaşları içinde bana bakan Mihan’a ve diğerlerine baktım. "Oradaki kız gerçekten ben miyim?"
Bölüm etkileşimi
