42. bölüm / 56
Ruj Lekesi42. Bölüm
Bölümler 56Şu an: 42. Bölüm
- 1 1. Bölüm557 kelime
- 2 2. Bölüm625 kelime
- 3 3. Bölüm577 kelime
- 4 4. Bölüm626 kelime
- 5 5. Bölüm550 kelime
- 6 6. Bölüm856 kelime
- 7 7. Bölüm762 kelime
- 8 8. Bölüm1.042 kelime
- 9 9. Bölüm754 kelime
- 10 10. Bölüm592 kelime
- 11 11. Bölüm705 kelime
- 12 12. Bölüm928 kelime
- 13 13. Bölüm516 kelime
- 14 14. Bölüm573 kelime
- 15 15. Bölüm537 kelime
- 16 16. Bölüm459 kelime
- 17 17. Bölüm500 kelime
- 18 18. Bölüm1.046 kelime
- 19 19. Bölüm875 kelime
- 20 20. Bölüm727 kelime
- 21 21. Bölüm624 kelime
- 22 22. Bölüm1.332 kelime
- 23 23. Bölüm506 kelime
- 24 24. Bölüm719 kelime
- 25 25. Bölüm1.109 kelime
- 26 26. Bölüm955 kelime
- 27 27. Bölüm819 kelime
- 28 28. Bölüm1.157 kelime
- 29 29. Bölüm704 kelime
- 30 30. Bölüm519 kelime
- 31 31. Bölüm1.131 kelime
- 32 32. Bölüm1.131 kelime
- 33 33. Bölüm813 kelime
- 34 34. Bölüm850 kelime
- 35 35. Bölüm655 kelime
- 36 36. Bölüm926 kelime
- 37 37. Bölüm718 kelime
- 38 38. Bölüm802 kelime
- 39 39. Bölüm630 kelime
- 40 40. Bölüm1.076 kelime
- 41 41. Bölüm747 kelime
- 42 42. Bölüm978 kelime · Okuduğun bölüm
- 43 43. Bölüm768 kelime
- 44 44. Bölüm934 kelime
- 45 45. Bölüm1.099 kelime
- 46 46. Bölüm1.032 kelime
- 47 47. Bölüm414 kelime
- 48 48. Bölüm920 kelime
- 49 49. Bölüm627 kelime
- 50 50. Bölüm576 kelime
- 51 51. Bölüm588 kelime
- 52 52. Bölüm549 kelime
- 53 53. Bölüm740 kelime
- 54 54. Bölüm628 kelime
- 55 55. Bölüm1.295 kelime
- 56 56. Bölüm782 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi yeniden açtığımda odanın içi tamamen sessizliğe bürünmüştü. Ne Asiye nene vardı baş ucumda ne de o beyaz önlüklü doktor. Odanın pencerelerinden içeriye ikindi vaktinin o solgun, halsiz ışığı sızıyordu. Sakinleştiricinin vücuduma verdiği o ağır, uyuşuk his yavaş yavaş dağılırken kalbimin ortasındaki o koca sızı dalga dalga büyüdü.
Atahan... Yoğun bakımdaydı. Benim yüzümden, o zehirli dumanın ve taze kan kaybının saniyelerinde can çekişiyordu.
Boğazımı yırtan o öksürük hissini yutkunarak bastırmaya çalıştım. Yatakta yavaşça doğruldum. Sol elimdeki ve parmak boğumlarımdaki sargılar canımı yaksa da umursamadım. Sağ bacağımdaki o koca ağır alçıyı yatağın kenarından aşağıya doğru kaydırdım. Ayaklarım hastane odasının o buz gibi, çıplak zeminine değdiği an bütün vücudum titredi. Koltuk değneklerim yatağın hemen ayak ucundaki duvara yaslanmıştı.
Dişlerimi sıkarım, acıyla inleyerek öne doğru uzandım ve değnekleri sargılı ellerimle kavradım.
Her bir adım, sağ bacağımdaki o muazzam ağırlık yüzünden tenimi sızlatıyordu ama zihnimdeki o delilik beni ileriye, banyoya doğru itiyordu. Gıcırdayan kapıyı omzumla itip banyodan içeri girdim ve arkamdan kapıyı kapattım.
Lavabonun üzerindeki o büyük, soğuk aynaya baktım.
Karşımda duran kız darmadağındı. Yüzünde hala o yangının is izleri, gözlerinin altında ağlamaktan morarmış halkalar vardı. Ama asıl canımı yakan şey başımı hafifçe hareket ettirdiğimde parmaklarımın ucuna gelen o sertlikti. Aynaya daha da yaklaştım. Yıllardır gözüm gibi baktığım, belime kadar uzanan o simsiyah, gür saçlarımın uçları... O uğursuz evin tavanından dökülen kıvılcımlarla çıtır çıtır yanmış, kömür karası sert birer çalıya dönmüştü.
Kokusu hala üzerlerindeydi.
Yanık kokuyordu saçlarım.
Geçmiş kokuyordu.
Gözlerimden sessiz yaşlar süzülürken lavabonun kenarındaki küçük dolabı açtım. Hastanenin o yeşil acil durum makaslarından birini bulduğumda parmaklarım daha da şiddetle titremeye başladı. Makasın soğuk demirini sağ elime aldım.
Bu saçlar sadece saç değildi benim için.
Ben çocukken, o kocaman, yalnız evde annesiz büyürken hep bir rüyanın peşinden koşmuştum. Annem beni hiç sevmemişti. O buz gibi kürk kokusunun arkasına saklanır, yüzüme bile bakmazdı. Küçük bir çocukken mahallenin kadınlarından duymuştum; "Kız çocuklarının saçları uzun olur, anneleri onların saçlarını örer, sever," demişlerdi. O gün, o küçücük yaşımda kendi kendime bir söz vermiştim. Saçlarımı hiç kestirmeyecektim. Onları büyütecektim, ucu bucağı olmayacaktı.
Belki bir gün annem gelir, o soğuk elleriyle saçlarımı okşar, beni sever diye yıllarca o tellere ruhumu bağlamıştım. Atahan bile o saçların kokusunu içine çeker, bana Çiçek kız derdi.
Ama o anne hiçbir zaman gelmemişti. O saçları hiç kimse şefkatle örmemişdi. Ve dün gece, o Diken adam benim için o alevlerin içine girdiğinde, ben o geçmişin yalan kalesini o yangında bırakmıştım.
"Bitti," diye fısıldadım aynadaki o darmadağın kıza. Sesim boş banyonun fayanslarında yankılandı. "Artık o küçük, sevilmeyi bekleyen kız çocuğu değilsin Neşe. Kimsenin seni sevmesi için saçlarını uzatmana gerek yok."
Makasın keskin ağzını kulağımın hemen hizasına, o yanan ve sertleşen tellerin başladığı yere yerleştirdim. İlk kesme sesini duyduğumda içimden bir parçanın kopup lavaboya düştüğünü hissettim. Yılların emeği, annemin o gelmeyen şefkatinin nöbeti, o koca çocuk ruhumun zırhı parça parça dökülmeye başladı.
Siyah tutamlar lavabonun beyaz porselenine döküldükçe ağlamam hıçkırıklara dönüştü. Aynaya bakamıyordum artık. Gözlerimi kapattım, sadece makasın o soğuk sesini ve saçlarımın benden kopuşunu dinledim. Atahan orada ölümle pençeleşirken, ben burada o sahte dünyadan kalan son bağımı da kendi ellerimle kesiyordum. Canım ne zaman isterse o zaman rest çekerdim; şimdi de beni sevmeyen o anneye, o Leyla enkazının gölgesine ve bu yanan saçlara en büyük restimi çekiyordum.
Son tutam da yere düştüğünde makası lavabonun içine fırlattım. Derin bir nefes alıp gözlerimi açtım ve aynaya baktım.
Saçlarım artık yoktu. Kulaklarımın hizasında biten, darmadağın, kısacık ve hırçın bir kesim kalmıştı geriye. Yüzüm tamamen açığa çıkmıştı. O zırhsız, o sığınmasız gri gözlerim şimdi eskisinden çok daha dik, çok daha tehlikeli bakıyordu.
Boynum çıplaktı, omuzlarım çıplaktı ama içimdeki o koca ev nihayet tamamen yanıp kül olmuştu.
Küllerinden doğan o kız, aynadan doğrudan bana bakıyordu.
Gülümsedim, ama kendime değil. Çocukluğuma.
O aynanın karşısında, o soğuk odalarda bir gün annesi gelip saçlarını örecek diye bekleyen o küçük, saf kız çocuğuna gülümsedim. "Seni koruyamadım," diye fısıldadım o dökülen siyah saç tutamlarına bakarak. "Ama seni büyüttüm. Artık kimsenin şefkatine ihtiyacımız yok."
Banyonun kapısını açıp çıktığımda, o eski Neşe’den geriye kalan tek şey bacağımdaki o koca alçının ağırlığıydı. Boynuma çarpan o hastane koridorunun serin havası, bana ilk defa ne kadar hafiflediğimi hissettirdi. Koltuk değneklerimi sargılı ellerimle daha sıkı kavradım. Her adımda sağ bacağımdan yukarı tırmanan o sızı tenimi kavuruyordu ama kalbimin ritmi o kadar hızlı, o kadar öfkeliydi ki acıyı hissetmiyordum bile.
Hastanenin o bitmek bilmeyen, beyaz koridorunda ilerledim. Duvarlardaki loş lambaların ışığı, kısacık kesilmiş saçlarımın yarattığı o yabancı gölgeyi yere düşürüyordu. Hemşire odasının önünden geçerken birkaç görevlinin bana şaşkınlıkla baktığını fark ettim ama dönüp yüzlerine bile bakmadım. Benim gözüm sadece koridorun en sonundaki o gri, üzerinde büyük harflerle "YOĞUN BAKIM ÜNİTESİ" yazan demir kapıdaydı.
Kapının önüne ulaştığımda nefesim boğazımda düğümlendi.
O koca, her şeyi yöneten, yeraltı boks salonunda fırtınalar koparan Atahan Bulut, o kalın camın arkasında, bembeyaz çarşafların arasında ufacık kalmış gibiydi. İçeriye girmeme izin vermeyeceklerini biliyordum, bu yüzden koltuk değneklerimden birini duvara yaslayıp cam bölmeye iyice yaklaştım. Gözlerim deliler gibi onun o devasa gövdesini taradı.
Ağzında mavi bir solunum maskesi vardı. Göğsü, makinenin o düzenli ve sinir bozucu biip sesleriyle birlikte yapay bir şekilde inip kalkıyordu. Ama asıl içimi parça parça eden şey, o her zaman dik duran, sığınacak bir kale gibi geniş olan sağ omzuydu.
Hastanenin o beyaz önlüğü omzundan aşağıya doğru hafifçe sıyrılmıştı. O yanan evin kapısını kırmak için, beni o cehennemden çıkarmak için alevlerin içine gözü kapalı vurduğu o sağ omzu... Beyaz kremlerle ve sargı bezleriyle kaplanmıştı ama sargıların kenarından taşan o kırmızı, kavrulmuş teni net bir şekilde görebiliyordum. O mermer gibi pürüzsüz, bandajlı elleriyle beni sarıp sarmalayan adamın etini, o yangın resmen eritmişti. Omuz başındaki o taze yanık izleri, benim bu hayatta gördüğüm en ağır, en kanlı sevda nişanesiydi.
Gözlerimden süzülen bir damla yaş, yeni kesilmiş saçlarımın arasından süzülüp çıplak boynuma doğru aktı. Camın soğuk yüzeyine sargılı sol elimi koydum.
"Ben fırtınalardan korkarım, Diken adam. Bunu sana söylemeye hiç vaktim olmadı ama, ben en çok yalnız kalmaktan korkarım. Lütfen beni yalnız bırakma, fırtına ol, canımı yak ama uyan."
Bölüm etkileşimi
