45. bölüm / 56
Ruj Lekesi45. Bölüm
Bölümler 56Şu an: 45. Bölüm
- 1 1. Bölüm557 kelime
- 2 2. Bölüm625 kelime
- 3 3. Bölüm577 kelime
- 4 4. Bölüm626 kelime
- 5 5. Bölüm550 kelime
- 6 6. Bölüm856 kelime
- 7 7. Bölüm762 kelime
- 8 8. Bölüm1.042 kelime
- 9 9. Bölüm754 kelime
- 10 10. Bölüm592 kelime
- 11 11. Bölüm705 kelime
- 12 12. Bölüm928 kelime
- 13 13. Bölüm516 kelime
- 14 14. Bölüm573 kelime
- 15 15. Bölüm537 kelime
- 16 16. Bölüm459 kelime
- 17 17. Bölüm500 kelime
- 18 18. Bölüm1.046 kelime
- 19 19. Bölüm875 kelime
- 20 20. Bölüm727 kelime
- 21 21. Bölüm624 kelime
- 22 22. Bölüm1.332 kelime
- 23 23. Bölüm506 kelime
- 24 24. Bölüm719 kelime
- 25 25. Bölüm1.109 kelime
- 26 26. Bölüm955 kelime
- 27 27. Bölüm819 kelime
- 28 28. Bölüm1.157 kelime
- 29 29. Bölüm704 kelime
- 30 30. Bölüm519 kelime
- 31 31. Bölüm1.131 kelime
- 32 32. Bölüm1.131 kelime
- 33 33. Bölüm813 kelime
- 34 34. Bölüm850 kelime
- 35 35. Bölüm655 kelime
- 36 36. Bölüm926 kelime
- 37 37. Bölüm718 kelime
- 38 38. Bölüm802 kelime
- 39 39. Bölüm630 kelime
- 40 40. Bölüm1.076 kelime
- 41 41. Bölüm747 kelime
- 42 42. Bölüm978 kelime
- 43 43. Bölüm768 kelime
- 44 44. Bölüm934 kelime
- 45 45. Bölüm1.099 kelime · Okuduğun bölüm
- 46 46. Bölüm1.032 kelime
- 47 47. Bölüm414 kelime
- 48 48. Bölüm920 kelime
- 49 49. Bölüm627 kelime
- 50 50. Bölüm576 kelime
- 51 51. Bölüm588 kelime
- 52 52. Bölüm549 kelime
- 53 53. Bölüm740 kelime
- 54 54. Bölüm628 kelime
- 55 55. Bölüm1.295 kelime
- 56 56. Bölüm782 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Burnu kırılan adam, parmaklarının arasından sızan kanlarla birlikte acı içinde inleyerek odanın dışına doğru yöneldi. Diğer iki koruma, şaşkınlık ve öfkeyle karışık bir nefretle bana bakarken, birinin telsizinden o buz gibi, cızırtılı ses yükseldi.
"Kızı yukarı, odama getirin. Patron bekliyor."
O odunsu, kibirli ses tonunu nerede duysam tanırdım. Atahan'ın hayatını cehenneme çeviren, Leyla'yı toprağa gömen, şimdi de beni bu sıvasız duvarların arasında çürütmek isteyen o ihtiyar adamdı.
Korumalardan biri telsizi kapatıp bana doğru sert bir adım attı. Belindeki anahtarı çıkarıp sol bileğimdeki o soğuk çelik kelepçeyi tek bir hamlede açtı. "Yürü bakalım güzel," dedi kolumdan hoyratça kavrayarak. "Patronun sabrını zorlama."
Ama unuttukları bir şey vardı. Benim adım Neşe’ydi. Canım ne zaman isterse o zaman rest çeken, Atahan’ın o boks ringlerinde bana kendi ayaklarımın üzerinde durmayı öğrettiği o inatçı kızdım ben. Kolumu o adamın pis elinden hızla geriye doğru çektim. Sağ bacağımdaki o koca mermer alçının ağırlığına aldırmadan, kendimi saniyeler içinde o paslı demir sandalyeden aşağıya, buz gibi beton zeminin üzerine bıraktım.
Alçılı bacağım betona çarptığında tenim sızım sızım sızladı, acı bütün gövdemi kavurdu ama dişlerimi ağzımdaki o siyah bandın arkasında sıktım. Sırtımı o soğuk tuğla duvara yaslayıp, bacaklarımı ileriye doğru uzatarak inatla yere oturdum.
Korumalar neye uğradığını şaşırdı. "Ne yapıyorsun lan sen? Kalk ayağa!" diye bağırdı kolumu açan adam, üzerime doğru eğilerek.
Ağzımdaki banda rağmen dik başımı hafifçe kaldırdım. Gözlerimi o adamın gözlerine diktim ve başımı iki yana salladım. Sesim çıkmıyordu belki ama bakışlarım her şeyi anlatıyordu: Ben değil, o benim ayağıma gelecek.
"Sana kalk dedik!" diye kükredi diğer koruma. İkisi birden üzerime çullanıp beni zorla yerden kaldırmaya çalıştı. Biri sağlam olan sol omzumdan yakaladı, diğeri ise sargılı olan, yangında hafifçe kavrulmuş sol elimi hoyratça kavrayıp yukarı doğru çekti.
Etimin sızısı zihnime sıçradığı an, içimdeki o vahşi fırtına tamamen zincirlerini kopardı. Sol elimi tutan adamın bileğini parmaklarımla kavradım, tüm gövdemi öne doğru fırlattım ve adamın o pis, çıplak elini ağzımdaki siyah bandın üzerinden dişlerimin arasına aldım. Bandın plastik tadıyla birlikte adamın etini, sanki koparmak ister gibi, can havliyle ve olanca gücümle ısırdım.
"Ah! Orospu çocuğu! Isırıyor lan, bırak!" diye feryat etti koruma.
Dişlerimi adamın etine daha da derinden geçirdim, ağzıma sızan o sıcak, metalik kan tadını hissettiğimde bile bırakmadım. Adam can acısıyla diğer eliyle başımı geriye doğru itmeye çalıştı, kısacık kesilmiş saçlarımı kavrayıp beni çekmek istedi ama inadım acıdan daha büyüktü. En sonunda adam beni bırakıp geriye doğru fırladığında, elinin üzerinde kıpkırmızı, kanayan derin bir diş izi kalmıştı.
Yerde, o çamurlu ve tozlu betonun üzerinde darmadağın bir halde oturmaya devam ettim. Kısacık saçlarım yüzüme dökülmüştü, ağzımdaki bandın kenarlarından adamın kanı süzülüyordu ama gözlerimdeki o hırçın, o hile tanımayan çocuk ruhu galip gelmişti.
"Ne oluyor orada?"
Tepemizdeki o eski, paslı demir merdivenlerden aşağıya doğru inen o ağır ayak seslerini duydum. Atahan'ın babası, o simsiyah pahalı takım elbisesiyle, elindeki bastonunu beton zemine vurarak yavaş yavaş karanlığın içinden sıyrıldı. Gözleri yerdeki kan izlerine, burunları kırılan ve elleri ısırılan adamlarına, en sonunda da duvarın kenarında kısacık saçlarıyla pervasızca oturan bana kaydı. Yüzündeki o kibirli gülüş ilk defa dondu, yerini derin bir öfkeye bıraktı.
"Seni getirmelerini söylemiştim küçük kız," dedi, bastonunu önüme doğru sertçe vurarak. "Oğlum seni o yangından kurtardı diye kendini buraların prensesi mi sandın?"
Ağzımdaki bandı sargılı sol elimle tek bir hamlede, tenimi yüzerek söküp attım. Dudaklarımdan sızan kanı elimin tersiyle sildim ve doğrudan onun o buz gibi gözlerine baktım.
"Ben prenses değilim, bey baba," dedim, sesim o koca deponun duvarlarında çelik gibi yankılanırken. Omuz silktim. Şu an düşündüğüm tek şey Atahan'dı.
Atahan'ın babası, bastonunun gümüş sapını sıkan parmak boğumları beyazlayana kadar bana dik dik baktı. O her şeyi yöneten, insanların hayatını tek bir kelimeyle yakıp yıkan adam, ilk defa karşısında diz çökmeyen, tam aksine yerdeki o darmadağın haliyle kendisine yukarıdan bakan bir kız görüyordu. Kulaklarımın hizasında biten kısacık saçlarıma, yüzümdeki kan ve is izlerine baktıkça gözlerindeki o acımasız şaşkınlık daha da koyulaştı.
"Küstah," dedi, sesini yükseltmeden ama altındaki o zehri her bir harfe akıtarak. Adımlarını yavaşça bana doğru yöneltti. Bastonunun ucu, yerdeki beton zemine her vurduğunda tık, tık diye uğursuz bir ritim tutturuyordu. "Atahan’ın senin gibi bir sokak kızı için neden canını ortaya koyduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. O da senin gibi iflah olmaz bir aptal. Kendini bir şey feda ederek temize çekeceğini sanıyor."
"O kendini temize çekmiyor," dedim, sırtımı arkamdaki sıvasız tuğla duvara daha da sertçe yaslayarak. Sol elimdeki sargı bezleri adamın ısırdığım elinden bulaşan kanla lekelenmişti ama bunu zerre umursamadım. "O senin yarattığın o pis cehennemden çıkmak için benim fırtınama sığındı. Leyla’yı aldın elinden, onun yas duvarının arkasına sakladın yıllarca. Ama beni alamazsın. Benim bağlarımı koparmak için saçlarımı yakmana gerek yoktu, bak, ben onları zaten o hastane odasında bıraktım."
İhtiyar adam tam önümde durdu. Tepemizdeki o çıplak sarı ampulün ışığı, yüzündeki o derin, acımasız çizgileri daha da belirginleştiriyordu. Bastonunun ucunu, yerdeki o mermer gibi ağır alçılı sağ bacağıma doğru yavaşça uzattı ve tam kırık olan yere sertçe bastırdı.
Acı, parmak uçlarımdan başlayıp bütün beynime sıçrayan devasa bir dalga halinde damarlarıma yayıldı. Çığlık atmamak için dudaklarımı birbirine öyle bir kenetledim ki, dişlerimin arasından sızan kendi kanımın tadı ağzımı doldurdu. Gözlerimden anında yaşlar boşaldı ama dik başımı bir milim bile aşağıya indirmedim. Islak ve hırçın gözlerimle doğrudan onun o yaşlı, buz gibi gözlerinin içine baktım.
"Hala inat ediyorsun," dedi, bastonun baskısını biraz daha artırarak. "Oğlum şu an yoğun bakım odasında bir makineye bağlı nefes alıyor. Hayati tehlikesi var. Sen burada benim adamlarımın burnunu kırıp elini ısırırken, onun o son nefesini tek bir talimatımla kesebileceğimi bilmiyor musun küçük kız?"
"Kesemezsin," diye soludum, acının getirdiği hırıltılı bir sesle ama sarsılmaz bir kesinlikle. "Eğer onu öldürmek isteseydin, o yangından çıkmasına izin vermezdin. Sen Atahan’ın ölmesini değil, onun ruhunun tamamen sana teslim olmasını istiyorsun. Ama başaramayacaksın. Oğlun sana teslim olmayacak."
"Sen çok fazla konuşuyorsun, sokak kızı," dedi, sesindeki o kadife yumuşaklığı bu kez tamamen kaybolmuş, yerini çiğ bir hırıltıya bırakmıştı. Bastonunu beton zemine öyle bir vurdu ki, ses deponun tavanında yankılandı.
"Krallığın çoktan yıkıldı bey baba, sen sadece enkazın üzerinde oturuyorsun," dedim, sesimi olabildiğince dik tutmaya çalışarak. "Oğlun o yangında sadece beni kurtarmadı. Senin ona miras bıraktığın o suçluluk duygusunu, o Leyla enkazının zincirlerini de o alevlerin içinde bıraktı. O yüzden buradayım ya zaten. Beni buraya getirdin çünkü elinde Atahan'ı tutacak başka hiçbir yalanın kalmadı."
İhtiyar adam dişlerini sıktı, yüzündeki yaşlılık çizgileri derin birer uçurum gibi yarıldı. Yanındaki o sağlam kalan korumaya döndü ve parmağıyla beni işaret etti. "Bunu bu gece burada çürütün," diye kükredi. "Tek bir kelime daha ederse ağzını tekrar bantlayın. Aç bırakın, susuz bırakın! Bakalım sabaha karşı bu betonun soğuğunda donarken de böyle dik durabilecek mi?"
Arkasını dönüp merdivenleri bu kez daha hızlı, öfkeli adımlarla tırmanmaya başladı. Yukarıdaki demir kapı büyük bir gürültüyle kapandı ve arkasından sürgülenen kilidin sesi aşağıya kadar ulaştı.
Bölüm etkileşimi
