25. bölüm / 56
Ruj Lekesi25. Bölüm
Bölümler 56Şu an: 25. Bölüm
- 1 1. Bölüm557 kelime
- 2 2. Bölüm625 kelime
- 3 3. Bölüm577 kelime
- 4 4. Bölüm626 kelime
- 5 5. Bölüm550 kelime
- 6 6. Bölüm856 kelime
- 7 7. Bölüm762 kelime
- 8 8. Bölüm1.042 kelime
- 9 9. Bölüm754 kelime
- 10 10. Bölüm592 kelime
- 11 11. Bölüm705 kelime
- 12 12. Bölüm928 kelime
- 13 13. Bölüm516 kelime
- 14 14. Bölüm573 kelime
- 15 15. Bölüm537 kelime
- 16 16. Bölüm459 kelime
- 17 17. Bölüm500 kelime
- 18 18. Bölüm1.046 kelime
- 19 19. Bölüm875 kelime
- 20 20. Bölüm727 kelime
- 21 21. Bölüm624 kelime
- 22 22. Bölüm1.332 kelime
- 23 23. Bölüm506 kelime
- 24 24. Bölüm719 kelime
- 25 25. Bölüm1.109 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 26. Bölüm955 kelime
- 27 27. Bölüm819 kelime
- 28 28. Bölüm1.157 kelime
- 29 29. Bölüm704 kelime
- 30 30. Bölüm519 kelime
- 31 31. Bölüm1.131 kelime
- 32 32. Bölüm1.131 kelime
- 33 33. Bölüm813 kelime
- 34 34. Bölüm850 kelime
- 35 35. Bölüm655 kelime
- 36 36. Bölüm926 kelime
- 37 37. Bölüm718 kelime
- 38 38. Bölüm802 kelime
- 39 39. Bölüm630 kelime
- 40 40. Bölüm1.076 kelime
- 41 41. Bölüm747 kelime
- 42 42. Bölüm978 kelime
- 43 43. Bölüm768 kelime
- 44 44. Bölüm934 kelime
- 45 45. Bölüm1.099 kelime
- 46 46. Bölüm1.032 kelime
- 47 47. Bölüm414 kelime
- 48 48. Bölüm920 kelime
- 49 49. Bölüm627 kelime
- 50 50. Bölüm576 kelime
- 51 51. Bölüm588 kelime
- 52 52. Bölüm549 kelime
- 53 53. Bölüm740 kelime
- 54 54. Bölüm628 kelime
- 55 55. Bölüm1.295 kelime
- 56 56. Bölüm782 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Beni herşeyle sınaya bilirsin Atahan Bulut. Ama bir daha asla beni ölümle sınama."
Gün ışığı düşmeyen bir odaya gelmiştik.
"Ölmemden neden bu kadar korkuyorsun Çiçek kız?"
İçeride sadece bir boks torbası, eski bir sedir ve duvarda asılı duran kırık dökük bir ayna vardı. Fabrikadaki o sağır edici gürültü bu demir kapının arkasında kalmıştı. Atahan, elindeki bandajları yavaşça çözerken koyu ve keskin gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Üstü hâlâ kan içindeydi ama o sakin, sarsılmaz duruşuyla tam karşımdaydı.
Sorduğu soru, odanın soğuk duvarlarında yankılanıp tam göğüs kafesimin ortasına oturdu. Çiçek kız... Bana ilk defa böyle hitap ediyordu.
"Çünkü..." dedim, sesimin titremesine engel olamayarak ona doğru öfkeli bir adım attım. Kısa beyaz elbisemin etekleri her hareketimde sallanıyordu.
Çünkü ne?
"Çünkü bir arkadaşız. Arkadaşlar hiçbir zaman birbirini böyle bir ölümün kıyısında, çaresizce bırakmaz," dedim.
Kelimeler dudaklarımdan dökülür dökülmez içimden kendime kocaman bir yalan söylediğimi haykıran o sesi bastırmaya çalıştım. Arkadaşmış. Hah! Gecenin dördünde uykusunu feda eden, iskelede benim için adam hastanelik eden, evimde unicornlu tişörtle çocuk pışpışlayan ve beni her fırsatta kucağına alıp kaçıran bu adam benim sadece "arkadaşım" olabilirdi, değil mi? Şu an o zırhı giymezsem, kalbimin ortasındaki o koca uçurumdan aşağı yuvarlanacaktım.
Atahan "arkadaşız" kelimesini duyduğu an, omuzlarımı tutan parmak boğumları bir anlığına kaskatı kesildi. Gözlerindeki o yoğun, korumacı ifade saniyeler içinde yerini o bildiğim, insanı delirten ukala ve meydan okuyan bakışa bıraktı. Dudaklarının kenarı alaycı bir kıvrımla yukarı doğru hareket etti. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. O buram buram tenine karışan odunsu parfümü ve sıcaklığı nefesimi bir kez daha kesti.
"Arkadaş mıyız?" dedi Atahan, sesi o gün ışığı düşmeyen loş odada fısıltı gibi ama bir o kadar da derinden yankılanırken. "Demek dün gece o kulübün ortasında, bas sesleri yeri titretirken beni gömleğimi yakasından kavrayıp pervasızca öpen kız, şu an sadece bir 'arkadaş' olduğunu iddia ediyor?"
Yanaklarımın aniden alev aldığını, elimde tuttuğum o mat kadife kırmızısı rujun tonuna büründüğünü hissettim. Ama dik başımı asla eğmedim. Gözlerimi doğrudan onun o koyu, keskin gözlerine diktim.
"Alkolün arkasına sığınacağımı dün gece arabada kendin söyledin resmi adam!" diye üste çıktım, sesimi pervasız tutmaya çalışarak. "Hem sen konuyu çarpıtma. Ringde neden öylece durup kendini dövdürdün, asıl onu söyle."
Atahan hafifçe güldü. Göğüs kafesi bu içten gülüşle sarsılırken elimdeki ruju nazikçe kavradı ama elimi bırakmadı. Kendi yüzündeki kan lekelerine, ardından doğrudan dudaklarıma baktı.
"Sırf senin o inatçı sesini kalabalığın arasından duymak için, Ruj Güzeli,"
...
Birkaç saat sonra, akşamın o soğuk rüzgarı üzerimdeki kısa beyaz elbisemin eteklerini uçuştururken, asfalttan ayrılıp toprak yola saptım. Şehrin dışındaki o sessiz mezarlığın kapısından içeri adım attığımda ellerim soğuktan ve hıçkırıklarımdan titriyordu. Yanımda gelirken aldığım o küçük poşeti sımsıkı kavramıştım. İçinde birkaç kök renkli çiçek vardı.
Adımlarım beni o çok iyi bildiğim, yıllardır her canım yandığında kaçıp geldiğim o mermer taşın önüne getirdi. Taşın üzerinde sadece ismi yazıyordu. Babam. Varlığıyla yokluğu arasında bana sadece sessiz duvarlar bırakan, beni bu dünyada bir başıma yürümek zorunda bırakan o adam.
Mezarın kenarına, toprağın üzerine diz çöktüm. Kısa elbisemin mermere değmesini umursamadan ellerimle toprağı kazmaya başladım. Parmaklarımın ucuna çamurlar dolarken, gözlerimden süzülen yaşlar toprağa damlıyordu. Çantımdan çıkardığım o minik kürekle toprağı hafifçe açtım ve o renkli çiçek köklerini tek tek mermerin kenarına yerleştirmeye başladım.
"Bak," dedim, sesimin hıçkırıklar arasında boğulmasına engel olamayarak. Başımı o soğuk mermer taşa yavaşça yasladım. "Sana çiçek getirdim baba. Sen sessizliği seversin ya, ben de en sessizlerinden seçtim. Ama içim... içim hiç sessiz değil baba. Resmen fırtınalar kopuyor."
Toprağı çiçeklerin köklerine doğru ellerimle iterken gözyaşlarım iyice sel oldu. Yıllardır içimde biriktirdiğim, o parıltılı rujların arkasına sakladığım o koca kırgınlığı ilk kez bu kadar filtresizce döküyordum.
"Neden yaptın bunu bana?" diye fısıldadım, toprağı yumruklayarak. "Annem gitti, arkasına bile bakmadı. Sen... sen evdeydin baba. Yanımdaydın. Ama bana bir kez bile sarılıp 'Korkma kızım, ben buradayım' demedin. O sessiz duvarlarının ardında beni yapayalnız bıraktın. Bir kadının hayatında ona elini uzatacak, onu koruyacak tek bir erkek figürü bile olmaz mı ya? Olmadı işte. Ben de o yüzden bu inatçı kız oldum. Canım ne zaman isterse o zaman silerim insanları dedim herkese. Canım yanmasın diye önce ben arkamı döndüm."
Hıçkırıklarım mezarlığın o ölüm sessizliğinde yankılanırken, çiçeklerin yapraklarını parmaklarımla hafifçe düzelttim.
"Ama baba... Biri çıktı," diye hıçkırdım, Atahan’ın o ringdeki kanlar içindeki hali, otoparkta beni kucağına alıp kaçırışı, evimde o pembe tişörtle çocuk pışpışlaması gözümün önüne geldi. "Biri çıktı ve benim o ördüğüm tüm sahte duvarları tek bir hamlede yıktı. Ben ondan kaçmaya çalışıyorum, 'biz arkadaşız' yalanının arkasına saklanıyorum ama o beni her seferinde yakalıyor. Bugün... bugün o ringde resmen ölümle oyun oynadı baba. Rakibi ona her vurduğunda sanki benim kalbime vurdular. Canım öyle bir yandı ki... Eğer ona bir şey olsaydı, ben bu dünyada bir kez daha kimsesiz kalacaktım."
Başımı mermerin üzerine tamamen koyup hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. "Çok korkuyorum baba," diye fısıldadım toprağa doğru. "Ona güvenmekten, onun o dağ gibi duran cüssesine sığınmaktan deli gibi korkuyorum. Ya o da senin gibi... ya o da diğerleri gibi bir gün beni bırakıp giderse? Ben o zaman o duvarların altında kalıp ezilirim. Bana bir şey söyle ne olur... Bir kez olsun konuş benimle."
Sessizlik. Yine sessizlik.
Toprağını okşadım. "Lütfen baba, sadece bir işaret ver. Doğru kişi mi o? Kırık kalbimin daha kırılmasını istemiyorum."
Sessizlik. Mezarlığın o insanı ürperten, sağır edici sessizliği bir kez daha yüzüme çarptı. Babam yine konuşmadı. Toprağın soğukluğu parmak uçlarımdan kalbime doğru sızarken, hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Gökyüzü iyice kararmış, rüzgar kısa beyaz elbisemin ince kumaşını sertçe savurmaya başlamıştı. Çizmelerimin mermere çarpan tok sesi bile kesilmişti; dünyada sadece ben ve babamın sessiz mermer taşı kalmıştık.
Gözlerimi sımsıkı kapatıp alnımı toprağa bastırdım. Bir işaret bekledim. Bir rüzgar uğultusu, bir yaprak kımıldanışı... Kalbimin bu keskin acısını dindirecek küçücük bir teselli aradım. Ama hiçbir şey olmadı.
Kendi kendime, "Yine yalnızsın Neşe," diye fısıldadım. "Seni duymuyor. Kimse seni duymuyor."
Yavaşça doğruldum, çamurlu ellerimle elbisemin eteklerini düzeltmeye çalıştım ama her yerim çamur ve gözyaşı içindeydi. Tam o sırada, mezarlığın hemen dışındaki ana yolda sert bir fren sesi yankılandı. Arkasından bir araba kapısının hızla kapanma sesi geldi. Atahan’ın beni bulduğunu sanıp kalbimin hızla çarpmasına engel olamadım. Hızla arkama döndüm, gözlerimi kurulayarak karanlık patikaya baktım.
Ama gelen o değildi.
Gelen, hırpalanmış yüzüyle, nefes nefese kalmış, takım elbisesinin ceketini çoktan bir yerlerde düşürmüş olan Rüzgar'dı. Atahan'ın ringdeki o korkunç yumruklarından sonra yüzü gözü şiş içindeydi, dudak kenarından sızan kan kurumuştu. Gözleri deliler gibi etrafta dönüyor, en son tam karşısında, babamın mezarı başında dikilen beni buluyordu.
"Neşe..." diye soludu Rüzgar, sendeyerek bana doğru birkaç adım atarak. "Seni her yerde aradım. Evine gittim, yoktun. Sonunda buraya, babanın yanına geleceğini biliyordum."
Sustum. Şu an canım onunla konuşmak istemiyordu. Daha doğrusu şu an kimseyle konuşmak istemiyordum.
Ona bakmadım bile kendi yolumla yürümeye devam ettim. Babamın yanıymış... Hepsi yalandı. Yıllar önce beni terk ettiğine bile babamın yanına gelmemiştim. Benim gözümde o kadar bile değeri yoktu.
Bölüm etkileşimi
