Ruj Lekesi kitap kapağı

36. bölüm / 56

Ruj Lekesi

36. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Vanessa Kızı

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 56Şu an: 36. Bölüm

Köyün dik patikalarından yukarıya, Asiye nenenin bahsettiği o yüksek yaylaya doğru tırmandım. Her bir adımda sağ bacağımdaki o muazzam ağırlık tenimi sızlatıyordu ama kalbimin ortasındaki o Leyla enkazının acısı yanında bu hiçbir şeydi. En sonunda, ucu bucağı olmayan, yeşilin binbir tonuyla bezenmiş o devasa çimenliğe, yaylanın kalbine ulaştım.

Göz alabildiğine uzanan çimenlerin ortasında durdum. Gökyüzü o kadar mavi, o kadar büyüktü ki...

Yanaklarımdan süzülen sessiz yaşlar kulaklarıma doğru akıp dağın toprağına karışırken, değneklerime tutunup öylece etrafı izledim. Şehrin o sahte dünyası, annemin o buz gibi kürk kokusu ve Atahan'ın yüzündeki o suçüstü yakalanmış, darmadağın olmuş bakışı şu an benden kilometrelerce uzaktaydı. Kendi kendime, sadece kendi iç sesimi dinleyerek, darmadağın olmuş ruhumla o geniş çimenlikte pervasızca dolaşıyordum.

"Canım ne zaman isterse o zaman unutarım demiştim," diye fısıldadım gökyüzüne bakarak. Sesim o koca yaylanın sessizliğinde kaybolup gitti. "Ama bunu nasıl unutacağım ben?"

Tam o sırada, rüzgarın uğultusunun arasından hafif bir ıslık sesi ve ardından tok bir köpek havlaması yükseldi. Şaşkınlıkla başımı o yana doğru çevirdiğimde, çimenlerin üzerinden bana doğru koşan devasa bir çoban köpeği gördüm. Korkuyla geriye doğru bir adım atmaya çalıştım ama alçılı bacağım yüzünden dengemi kaybedip koltuk değneklerimle birlikte çimenlerin üzerine yavaşça devrildim.

"Yavaş be kızım, sakin ol!" diye bağırdım köpeğe doğru, kendimi korumak için ellerimi yüzüme siper ederek.

"Kont, dur oğlum! Gel buraya!"

Hemen arkadan gelen, o şefkatli ama buram buram Karadeniz kokan sert ve dik ses dalgalandı yaylada. Başımı ellerimin arasından kaldırıp yukarı baktığımda, çimenlerin yeşilliği arasından bana doğru yürüyen uzun boylu, geniş omuzlu bir genç gördüm.

Üzerinde kolları dirseklerine kadar katlanmış oduncu gömleği vardı. Dağınık, koyu renk saçları alnına düşmüştü ama asıl afallatan şey gözleriydi. Karadeniz’in o en hırçın, en yeşil dalgaları doğrudan benim o ağlamaktan kızarmış, gri eşofmanlı, darmadağın halime bakıyordu. Bakışlarında ne o yeraltı boks salonundaki adamların vahşi hırsı vardı, ne de Atahan'ın o yalan dünyasının kibri. Sadece ne olduğunu anlamaya çalışan, hesapsız bir merak duruyordu.

Eğilip köpeğinin boynunu okşadı, sonra da adımlarını bana doğru yöneltti. Yerde, çimenlerin arasında o ağır alçımla ve bol tişörtümle ne kadar rüküş ve darmadağın göründüğümün farkındaydım. Rezilliğin zirvesindeydim resmen.

"İyi musun be güzel kızım?" dedi, yanıma ulaşıp yere savrulan tahta koltuk değneklerimi tek bir hamlede toplarken. Sol yanağında beliren o derin çizgiyle hafifçe gülümsedi. "Bizim Kont insan seçer ama zarar vermez, korkma. Ben Ömer."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Atahan'ın o kapının önündeki simsiyah spor arabasıyla beni bıraktığı o koca boşluktan sonra, bu dağ başında karşıma çıkan bu yeşil gözlü yabancı, içimdeki o çocukluk yangınına ilk defa yabancı bir esinti üflemişti.

"İyiyim..." diye mırıldandım dik başımı omuzlarımın arasından doğrultmaya çalışarak. "Sadece... kendi kendime dolaşıyordum."

Ömer koltuk değneklerini bana uzatırken gözlerini gri eşofmanımdan ve yüzümdeki o zırhsız ifadeden ayırmadı. "Bu bacakla, bu koca alçıyla yaylanın ortasında tek başına dolaşmak... Pek akıl kârı değil sanki," dedi usulca. "Ama buraların havası iyidir. Adamın içindeki bütün dumanı temizler."

Başımı salladım. Onun o yeşil, hesapsız bakışları karşısında içimdeki o koca yalan kalesinin yıkıntıları daha da bariz bir şekilde açığa çıkıyordu. "Akıl kârı olmadığını biliyorum," diye mırıldandım, sesim o koca yaylanın rüzgarında titreyerek yayıldı. "Ama bazen insanın aklı öyle bir duruyor ki, bedeni nereye gideceğini bilemiyor."

Koltuk değneklerine doğru uzandım. O gri, bol tişörtümün eteklerini çekiştirip, yerdeki çimenlerin ve nemli toprağın üzerine serilen darmadağın halimi toplamaya çalıştım. Atahan'ın o yeraltı boks salonunda bana öğrettiği tek bir şey vardıysa, o da ne olursa olsun kendi ayaklarının üzerinde durmaktı. Canım ne zaman isterse o zaman rest çekerdim, şimdi de bu düştüğüm çimenliğe resti çekip ayağa kalkmalıydım.

Değneklerin sapını sıkıca kavrayıp sağlam olan sol bacağıma yüklendim. Sağ sağımdaki o devasa, mermer gibi ağırlaşan alçıyı havaya kaldırıp gövdemi yukarı doğru itmeye çalıştım. Ama dünkü o burkulmanın, o darmadağın anların yarattığı sızı bir anda bütün tenimi kavurdu. Bacağımdaki o muazzam ağırlık beni resmen aşağıya, toprağa doğru geri çekti. Dengem bir kez daha sarsıldı, değneğin teki elimden kayarken acıyla inleyip gözlerimi kapattım. Tam yeniden çimenlerin üzerine çakılacağımı sandığım an, her şey bir saniyede yön değiştirdi.

"Zorlama deduk da sana be güzel kız, inadun kime?"

Ömer'in o tok, Karadeniz dalgaları gibi sert ama bir o kadar da koruyucu sesini tam kulağımın dibinde duydum. Daha ne olduğunu, koltuk değneğimin nereye fırladığını bile anlamadan, o iki çelik gibi sert eli yeniden belimde ve bacaklarımın altında hissettim.

Ömer, beni çimenlerin üzerinden tek bir hamlede, sanki dünyanın en hafif şeyiymişim gibi kucağına alıverdi.

Nefesim kesildi. Gözlerimi fal taşı gibi açıp doğrudan onun yüzüne baktım. Atahan beni o yeraltı boks salonunun vahşi kalabalığından kucağına alıp kaçırırken hissettiğim o sahiplenici ama aslında geçmişin gölgesini taşıyan karanlık his yoktu burada. Ömer'in kolları arasında sadece dağ havası, taze biçilmiş çimen kokusu ve hesapsız bir dürüstlük vardı. Geniş göğsü, kalbimin ortasındaki o Leyla enkazının yarattığı koca sızıyı bastırır gibi sıcaktı.

Gri, bol eşofmanımın içinde kaybolmuş bedenim onun kucağında tamamen savunmasız kalmıştı. Dik başım ilk defa omuzlarımın arasına çökmekle kalmamış, tamamen bu yabancı gencin güvenine teslim olmuştu.

"Bırak beni... Ben kendim kalkabilirim," diye mırıldandım, ama sesimdeki o eski iddialı dik başlılıktan eser yoktu. Dudaklarımı birbirine bastırdım; mat kadife kırmızısı rujumun olmadığı o çıplak dudaklarım tir tir titriyordu. Annem beni o yanan evde tek başıma bıraktığında da böyle çaresizce havada kalmış gibi hissetmiştim.

Ömer, yaylanın o sert rüzgarına karşı adımlarını sağlamca yere basarak yürümeye başladı. Beni bırakmaya hiç niyeti yokmuş gibi kollarını daha da sıkılaştırdı.

Yeşil gözlerini bir an bile yüzümden ayırmadan, sol yanağındaki o derin çizgiyle hafifçe gülümsedi.

"Kalkamadun işte," dedi usulca, ses tonu az önceki alaycı halinden sıyrılıp tamamen şefkatli bir hal almıştı. "Senin o çok güvendiğin dik başlılığın buralarda sökmez şehirli kızı. Bu bacakla o inadı sürdürürsen, seni o papatya tarlasından önce bu yaylanın toprağı yutar. Şimdi sakin ol da, bırak bu sefer de birileri seni düşmekten kurtarsın."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

50okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 77