44. bölüm / 56
Ruj Lekesi44. Bölüm
Bölümler 56Şu an: 44. Bölüm
- 1 1. Bölüm557 kelime
- 2 2. Bölüm625 kelime
- 3 3. Bölüm577 kelime
- 4 4. Bölüm626 kelime
- 5 5. Bölüm550 kelime
- 6 6. Bölüm856 kelime
- 7 7. Bölüm762 kelime
- 8 8. Bölüm1.042 kelime
- 9 9. Bölüm754 kelime
- 10 10. Bölüm592 kelime
- 11 11. Bölüm705 kelime
- 12 12. Bölüm928 kelime
- 13 13. Bölüm516 kelime
- 14 14. Bölüm573 kelime
- 15 15. Bölüm537 kelime
- 16 16. Bölüm459 kelime
- 17 17. Bölüm500 kelime
- 18 18. Bölüm1.046 kelime
- 19 19. Bölüm875 kelime
- 20 20. Bölüm727 kelime
- 21 21. Bölüm624 kelime
- 22 22. Bölüm1.332 kelime
- 23 23. Bölüm506 kelime
- 24 24. Bölüm719 kelime
- 25 25. Bölüm1.109 kelime
- 26 26. Bölüm955 kelime
- 27 27. Bölüm819 kelime
- 28 28. Bölüm1.157 kelime
- 29 29. Bölüm704 kelime
- 30 30. Bölüm519 kelime
- 31 31. Bölüm1.131 kelime
- 32 32. Bölüm1.131 kelime
- 33 33. Bölüm813 kelime
- 34 34. Bölüm850 kelime
- 35 35. Bölüm655 kelime
- 36 36. Bölüm926 kelime
- 37 37. Bölüm718 kelime
- 38 38. Bölüm802 kelime
- 39 39. Bölüm630 kelime
- 40 40. Bölüm1.076 kelime
- 41 41. Bölüm747 kelime
- 42 42. Bölüm978 kelime
- 43 43. Bölüm768 kelime
- 44 44. Bölüm934 kelime · Okuduğun bölüm
- 45 45. Bölüm1.099 kelime
- 46 46. Bölüm1.032 kelime
- 47 47. Bölüm414 kelime
- 48 48. Bölüm920 kelime
- 49 49. Bölüm627 kelime
- 50 50. Bölüm576 kelime
- 51 51. Bölüm588 kelime
- 52 52. Bölüm549 kelime
- 53 53. Bölüm740 kelime
- 54 54. Bölüm628 kelime
- 55 55. Bölüm1.295 kelime
- 56 56. Bölüm782 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Odanın içindeki o gri gölgeler yavaş yavaş kararıp yerini gecenin o zifiri karanlığına bırakırken, sakinleştiricinin ve yorgunluğun verdiği o ağır yükle gözlerim kendiliğinden kapandı. Yatağın en köşesine kıvrılmış, kısacık saçlarımın çıplak boynuma batışını hissederek derin, kabuslarla dolu bir uykuya daldım. Rüyamda hala o yeraltı boks salonunun vahşi kalabalığını ve Atahan’ın göğsündeki o sızan kanları görüyordum.
Sonra bir anda, o kabusun ortasında gerçek dünyaya ait tuhaf bir ses işittim.
Tık.
Pencerenin perdesini hafifçe sarsan, ahşap çerçevenin gıcırtısına benzeyen çok kısık bir sesti bu. Gözlerimi tam olarak açamadım, zihnim hala o ağır ilacın uyuşukluğu altındaydı. Ama hemen ardından odaya sızan o buz gibi dağ havası, çıplak omuzlarımı ürpertti. Göz kapaklarımı büyük bir güçlükle araladım.
Karanlığın ortasında, pencere pervazından içeriye doğru süzülen iki devasa gölge gördüm.
Nefesim boğazımda düğümlendi, bağırmak istedim ama sesim hırıltılı bir nefesten öteye geçmedi. Gelenler ne Mihan’dı ne de Azer. Üzerlerinde kapkara kıyafetler vardı ve yüzleri, sadece gözlerini açıkta bırakan siyah maskelerle tamamen kapatılmıştı. Şehrin o karanlık dünyası, babasının o buz gibi tehditkar sesi, arkadaşlarımın ördüğü o güvenli duvarı delip odama kadar sızmıştı.
"Şşşt... Sesini çıkarma," diye fısıldadı içlerinden biri. Sesi o kadar mekanik, o kadar hilesiz bir acımasızlıkla doluydu ki içimdeki o dik başlı Çiçek kız ilk defa kaskatı kesildi.
Sağ bacağımdaki o koca mermer alçı yüzünden yataktan fırlayıp kaçmam imkansızdı. Koltuk değneklerime doğru uzanmaya çalıştım, sargılı sol elimi komodinin üzerine doğru attım ama adamlardan biri tek bir hamlede üzerime çullandı. O devasa, buz gibi eliyle ağzımı ve burnumu sımsıkı kapattı.
"Uslu dur küçük kız," diye mırıldandı kulağımın dibinde.
Diğer adamın elinde parıldayan o küçük, şeffaf şişeyi ve ucundaki bez parçasını gördüğümde gözlerim dehşetle açıldı. Eter kokusu... Geniz yakan, kimyasal o keskin koku burnumdan içeri sızdığı an ciğerlerim bir kez daha yangın yerine döndü. Boğazımı yırtan o öksürük hissiyle birlikte nefes almaya çalıştım ama o zehirli havayı içime çekmekten başka çarem kalmamıştı.
"Mih..." diye inleyebildim sadece. Kapının hemen arkasında, koridorda bekleyen abime, arkadaşlarıma sesimi duyurmaya çalıştım. Parmaklarımı adamın siyah kumaştan ceketine geçirdim, tırnaklarımı etine batırmak istedim ama kollarım saniyeler içinde jöle gibi erimeye başladı.
Başındaki o koca ağrı katlanarak büyüdü, tavandaki o eski çatlaklar karanlığın içinde tamamen silindi. Kısacık kesilmiş saçlarım yastığın üzerine dağılırken, Atahan’ın o yoğun bakımdaki sargılı omzu geçti gözlerimin önünden. Beni o yangından kurtaran adamın sığınağından, kendi yatağımdan zorla sökülüyordum.
Bedenim tamamen uyuştu, ellerim adamın üzerinden çaresizce yana doğru düştü. Beni yataktan tek bir hamlede, bir çuval gibi kaldırdıklarını hayal meyal hissettim.
Gözlerim tamamen kapanmadan önce gördüğüm son şey, pencereden içeri sızan o siyah maskeli adamların arkasındaki sisli, uğursuz geceydi.
...
Gözlerimi açtığımda başımdaki o ağırlık yerini keskin bir mide bulantısına ve zonklamaya bırakmıştı. Burnuma dolan o pis eter kokusu hala genzimi yakıyordu. Nerede olduğumu anlamak için başımı hafifçe hareket ettirmek istedim ama şakaklarımdan aşağı sızan o sızı beni durdurdu. Hastane odasının o loş, ikindi gölgeleri gitmişti. Yerine sadece tepemizde asılı duran çıplak, sarı bir ampulün titrek ve çiğ ışığı gelmişti.
Burası tavanı yüksek, duvarları sıvasız tuğlalardan örülmüş, buz gibi karanlık bir odaydı. Bir depoya ya da eski bir fabrikaya benziydi.
Derin bir nefes alıp bağırmak istedim. "Mihan! Azer!" diye haykıracaktım ama dudaklarımı bile kıpırdatamadım. Ağzımın üzerine sımsıkı, kalın ve yapışkan bir siyah bant çekilmişti. Sesim sadece boğazımın derinliklerinde hırıltılı, boğuk bir inilti olarak kaldı.
Sol kolumu refleksle ağzımdaki o banta götürmek, onu söküp atmak için yukarı kaldırmaya çalıştım. Ama sol bileğime batan o soğuk, sert demir hissiyle duraksadım. Şangır. Metalik bir zincir sesi odanın çıplak duvarlarında yankılandı. Sol kolum, oturtulduğum o paslı demir sandalyenin kolçağına kalın, çelik bir kelepçeyle sımsıkı kilitlenmişti.
O an içimdeki o dik başlı, o laftan anlamayan Çiçek kızın ruhu yeniden uyandı. Sağ bacağımdaki o koca alçının ağırlığı, sargılı ellerimin sızısı, kulaklarımın hizasında biten o kısacık saçlarım... Hepsi o saniyede birer silaha dönüştü içimde. Canım ne zaman isterse o zaman rest çekerdim; şimdi de beni bu sandalyeye bağlayan o karanlığa resti çekiyordum.
"Uyanmış bizim güzel."
Sağ tarafımdan gelen o kalın, alaycı ses tonuyla bakışlarımı o yana çevirdim. Başımda, simsiyah takım elbiseleriyle dikilen üç tane devasa koruma vardı. Konuşan adam, tam yanımda dikilmiş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde bana yukarıdan tepeden bakıyordu. Gözlerinde o beni küçümseyen, çaresiz bir av gibi gören o iğrenç kibir vardı.
"Patron birazdan gelir," dedi adam, bana doğru bir adım daha yaklaşıp yüzünü yüzüme doğru eğerek. Ağzından çıkan pis tütün kokusu yüzüme çarptı. "Saçlarını da amma rüküş kesmişsin. Atahan bu halini görseydi seni o yangından çıkarır mıydı acaba?"
Adamın yüzü tam hizama geldiğinde, o zırhsız gri gözlerimin arkasındaki o vahşi boksör salonunun deliliği tamamen bedenime yayıldı. Atahan’ın bana o ringlerde öğrettiği tek bir şey vardıysa, o da ellerin bağlı olsa bile asla pes etmemekti. Kendi ayaklarımın üzerinde duramıyordum belki, bacağım alçıdaydı, kolum kelepçeliydi ama hala çalışan bir başım vardı.
Tüm gücümü sağlam olan sol bacağımdan ve gövdemden aldım. Dişlerimi ağzımdaki bandın arkasında birbirine kenetledim. Gözlerimi bir saniye bile kırpmadan, başımı olanca hızımla geriye doğru çektim ve bir balyoz gibi adamın tam burun kemiğinin ortasına doğru fırlattım.
Odanın içinde kemik kırılmasının o tok, korkunç sesi yankılandı.
Alnımın tam ortasına batan o muazzam acıyla gözlerimden anında ateşler çıktı, başım arkaya doğru savruldu ama değmişti. Yanımdaki o devasa koruma acı dolu bir feryat kopararak iki büklüm oldu. Ellerini yüzüne yapıştırdı, parmaklarının arasından fışkıran o kırmızı, taze kanlar sıvasız tuğla duvarlara ve yerdeki beton zemine damlamaya başladı.
"Gözün çıksın senin! Orospu çocuğu burunumu kırdı!" diye kükredi adam, acıyla yerdeki betonun üzerine çökerken.
Diğer iki koruma ne olduğunu anlayamadan silahlarına davranmak istediler ama şaşkınlıkla oldukları yerde kalakaldılar.
Ağzımdaki o kalın banda rağmen, burnundan akan kanların arasında bana öfkeyle bakan adama karşı dik başımı hafifçe kaldırdım.
Kısacık kesilmiş saçlarım alnıma dökülmüştü, alnım kıpkırmızı olmuştu ve deli gibi sızlıyordu ama gözlerimdeki o hırçın, o tehlikeli tebessümü saklama gereği duymadım.
Bölüm etkileşimi
