10. bölüm · Karanlığın içindeki ışık
9. Bölüm
Yağmur önce hafif başladı.
Sonra bir anda hızlandı.
Ormanın içi karardı.
Rüzgâr dalları savuruyordu.
Azra ve Yiğit aynı ağacın altına sığındı.
Ama pek işe yaramıyordu.
İkisi de ıslanıyordu.
Azra saçlarını geriye attı.
“Harika. Kaybolduk.”
Yiğit etrafa baktı.
“Yolu bulacağım.”
Azra:
“Bulamazsan?”
Yiğit:
“Bulurum.”
Ama sesi eskisi kadar kendinden emin değildi.
Yağmur daha da hızlandı.
Şimşek çaktı.
Azra istemsizce irkildi.
Yiğit fark etti.
Ama dalga geçmedi.
“Şurada kulübe gibi bir şey var,” dedi.
Biraz ileride eski bir ahşap barınak.
Koşarak oraya sığındılar.
Çatı vardı.
En azından yağmur doğrudan üstlerine yağmıyordu.
Ama…
Çok yakındılar.
Küçük bir yerdi.
Aralarında neredeyse hiç mesafe yoktu.
Bir süre sadece yağmur sesi vardı.
Azra:
“Bu geziden nefret ediyorum.”
Yiğit hafif güldü.
“İlk kez aynı fikirdeyiz.”
Sessizlik.
Azra duvara yaslandı.
Ellerini ovuşturdu.
Üşüyordu.
Yiğit baktı.
Ceketini çıkardı.
Ona uzattı.
Azra:
“Gerek yok.”
Yiğit:
“Al.”
Ton yine sertti.
Ama hareketi… yumuşaktı.
Azra aldı.
Giydi.
Bir an…
garip bir sessizlik.
Yağmur dışarıda deli gibi yağıyordu.
İçeride sadece ikisi.
Azra:
“Benden niye bu kadar rahatsız oluyorsun?”
Yiğit:
“Olmuyorum.”
Azra:
“Oluyorsun.”
Yiğit:
“Çünkü… zorsun.”
Azra:
“Sen de.”
Göz göze geldiler.
Bu sefer kimse bakışını kaçırmadı.
Yiğit:
“Her şeye karşı çıkıyorsun.”
Azra:
“Çünkü biri bana emir verince sinir oluyorum.”
Yiğit:
“Ben emir vermiyorum.”
Azra:
“Veriyorsun.”
Sessizlik.
Yağmur sesi.
Kalp atışları.
Yiğit bir adım yaklaştı.
Azra geri çekilmedi.
“Efe’yle takılma,” dedi yine.
Azra gözlerini devirdi.
“Yine mi?”
Yiğit:
“Evet.”
Azra:
“Sebep?”
Yiğit cevap vermedi.
Çünkü gerçekten bir sebep söyleyemiyordu.
Azra:
“Yok, değil mi?”
Yiğit:
“Yok.”
Ama bakışı…
çok şey söylüyordu.
Bir şimşek çaktı.
Azra hafif ürperdi.
Yiğit istemsizce elini Azra’nın koluna koydu.
Refleks gibi.
İkisi de dondu.
Elini çekmedi.
Azra da çekilmedi.
Nefesler…
çok yakındı.
Yiğit’in bakışı Azra’nın gözlerinden dudaklarına kaydı.
Sonra tekrar gözlerine.
Azra fısıldadı:
“Ne yapıyorsun?”
Yiğit:
“Bilmiyorum.”
Bu…
ilk dürüst cevaptı.
Aralarındaki mesafe artık yok denecek kadar azdı.
Yağmur dışarıda şiddetli.
İçeride sessizlik.
Yiğit elini Azra’nın yüzüne yaklaştırdı.
Islak saçını yana itti.
Azra’nın kalbi hızlandı.
Ama geri çekilmedi.
Bir saniye.
İki saniye.
Tam o anda—
“Yiğit?!”
Bir ses.
İkisi de irkildi.
Hemen uzaklaştılar.
Kulübenin girişinde biri duruyordu.
Naz.
Islanmıştı ama gülüyordu.
Bakışları keskin.
“Vay,” dedi.
“Ne güzel manzara.”
Azra hemen geri çekildi.
Ceketi çıkardı.
Yiğit’e verdi.
Naz içeri girdi.
“Kaybolmuşsunuz galiba.”
Yiğit:
“Ne işin var burada?”
Naz:
“Seni arıyordum.”
Azra:
“Ben gidiyorum.”
Dışarı çıktı.
Yağmur hâlâ yağıyordu.
Yiğit:
“Azra—”
Ama Azra durmadı.
Naz kollarını bağladı.
“Ciddiyim? Onunla mı?”
Yiğit:
“Saçmalama.”
Naz:
“Gördüm.”
Yiğit sinirlendi.
“Hiçbir şey yok.”
Naz gülümsedi.
“Henüz.”
Bu kelime…
havada kaldı.Azra yürürken sinirliydi.
Kalbi hızlı atıyordu.
Az kalsın…
Kafasını salladı.
“Saçmalık.”
Ama o an…
ikisini de etkilemişti.
Yiğit kulübeden çıktı.
Azra’yı uzakta gördü.
Gitmesine izin verdi.
Ama ilk kez…
sessiz kaldı.
Naz yanına geldi.
“Onu kıskanıyorum sanma,” dedi.
“Ben sadece kazanırım.”
Yiğit:
“Bu bir yarış değil.”
Naz gülümsedi.
“Göreceğiz.”
