48. bölüm · Okyanus Ve Kül
Yola Düşen Kalpler
Konağın ağır kapısı gıcırdayarak açıldığında, sabah güneşi onları karşıladı. Avjin, eşiğinde bir an durdu; içeriye son kez baktı. O taş duvarların içinde ne çok sessizlik, ne çok gözyaşı kalmıştı. Ama bugün farklıydı. Bahoz yanındaydı — ilk kez, gerçekten yanında.
Bahoz arabayı garajdan çıkarmış, kapının önünde bekliyordu. Avjin yürürken elbisesinin uçları sabah rüzgârında hafifçe savruluyordu. Bahoz onun yaklaştığını görünce gülümsedi, o gülümseme Avjin’in kalbine ince bir sıcaklık gibi yayıldı.
“Hazır mısın?” dedi Bahoz, gözlerini ondan ayırmadan.
“Evet…” dedi Avjin, ama sesinde hem heyecan hem çekingen bir umut vardı. “Nereye gidiyoruz peki?”
Bahoz kapıyı açarken hafifçe eğildi, “Sadece biraz uzaklaşmaya,” dedi. “Kendimizle kalmaya.”
Arabaya bindiklerinde ilk başta ikisi de sessizdi. Motorun sesi, yolun taşlı gürültüsü ve arada rüzgârın cama vurması dışında hiçbir ses yoktu. Ama o sessizlik ağır değil, tatlıydı. Avjin, ellerini kucağında birleştirmişti; göz ucuyla Bahoz’a bakıyor, onun direksiyonu tutarken parmaklarının güçlü ama sakin hareketlerini izliyordu.
Bahoz fark etti bu bakışı. Kaşının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Böyle sessiz kalınca insanın aklına hep senin sesin geliyor,” dedi.
Avjin gülümsedi, başını çevirip pencereden dışarı baktı. “Belki de konuşmadan anlaşabiliyoruzdur,” dedi yumuşak bir sesle.
Bahoz başını çevirdi, onun yüzünü izledi. “Ben seni sustuğunda da duyuyorum zaten.”
Bir an, bakışları kesişti. Gözlerinde ne geçmişin kırıkları, ne de geleceğin korkusu vardı. Sadece orada, o anın içinde birbirlerini bulmuş iki insanın sıcaklığı…
Yol uzadıkça güneş daha da yükseldi. Dağların arasından geçerken Bahoz arabayı yavaşlattı. “Bak,” dedi, “şu manzarayı kaçırma.”
Avjin dışarı baktı; zeytinliklerin ötesinde küçük bir dere akıyordu, suyun sesi rüzgâra karışmıştı. “Ne güzel…” dedi, “burada her şey daha sakin.”
Bahoz motoru kapattı, arabadan indi. Avjin’e dönüp elini uzattı. “İn,” dedi. “Biraz yürüyelim.”
Avjin tereddüt etti ama elini uzattı; parmakları Bahoz’un eline değdiği anda içinden bir kıvılcım geçti. O kadar sade, o kadar gerçekti ki… Sanki ilk defa biri onu elinden değil, kalbinden tutmuştu.
Birlikte dere kenarına yürüdüler. Toprak yumuşaktı, otların arasından sabahın nemi yükseliyordu. Avjin birkaç adım geride kaldı, Bahoz ona döndü.
“Bu sabah… farklı,” dedi Avjin. “Korkmuyorum artık.”
Bahoz yaklaştı, aralarındaki mesafe birkaç adımlık kaldı. “Çünkü artık yalnız değilsin,” dedi.
Rüzgâr saçlarını hafifçe savurdu. Avjin, başını eğdi ama dudaklarındaki gülümseme gitmedi. Bahoz sessizce onun elini tuttu — bu kez sıkıca.
O an konuşmadılar. Gözleriyle konuştular, kalpleriyle anlaştılar.
Yolun sonunda nereye varacaklarını bilmeden…
Ama birlikte yürümeye karar vermiş iki insan gibi — temkinli, yeni, ama gerçek bir sevdayla.
