14. bölüm · Okyanus Ve Kül
Avjinin Gözünden Düğün
Düğün sabahı, Barzanî konağının avlusu insan seliyle doluydu.
Gözlerim her köşede yeni bir yüz arıyordu; tanımadığım, ama törenin bir parçası olan kalabalık…
Davulların sesi kulaklarımı dolduruyor, zurnalar göğsümü titretiyordu.
Her adımda kalbim hızla çarpıyor, hem korkuyor hem de büyüleyici bu kalabalığın içinde kayboluyordum.
Kadınlar saçımı yapıyor, kına yakıyor, bileğime altın bilezikler takıyorlardı.
Her altında bir ağırlık, her tespih tanesinde bir sessizlik…
Altınlar bile sanki sadece süs değil, bir yük gibi geliyordu omuzlarıma.
Konağın içi öyle büyüktü ki, her adımda taşların soğukluğu ayaklarımın altında hissediliyordu.
Duvarlarda eski aile tabloları, görkemli işlemeler, tavanın yüksekliği…
Her şey bana büyüklüğümü değil, küçüklüğümü hatırlatıyordu.
Kaynanam Heja Hanım, ağır adımlarla etrafı denetliyordu; bakışları hem onaylayan hem de sorgulayan bir güç gibiydi.
Bana zaman zaman hafifçe gülümseyip eliyle başımı okşardı, ama gözlerinde hâlâ sert bir otorite vardı.
---
Bahoz, yanında sessizce duruyordu.
Ama gözlerini benden ayırmıyor, düğün boyunca elimden tutuyor, yönümü belirliyordu.
Kendisini her gördüğümde kalbim hızlı hızlı çarpıyordu; hem güven veriyordu hem de korkutuyordu.
Bahoz'un kardeşi Dilan da etrafımdaydı.
İlk başta utangaç, sonra zamanla bana yaklaşan, sürekli küçük şakalar yapan ve göz kırpan bir tavır sergiliyordu.
Onun yakınlığı, Berfin’in uzak duruşuyla çarpıcı bir tezat oluşturuyordu.
Berfin neredeyse tüm gün uzak kaldı, gözlerini bile nadiren bana çevirdi; yüzündeki öfke ve kıskançlık hissi odanın havasına sinmişti.
---
Düğün boyunca oyunlar oynandı.
Kadınlar, erkekler, yaşlılar ve çocuklar bir araya gelip eski töre oyunlarını sahnelediler.
Bazıları sıradan eğlenceler gibi görünüyordu ama benim için hepsi birer sınavdı;
gözlerin üzerimde olduğunu, herkesin beni incelediğini hissediyordum.
Altınlar takıldı, başım süslendi.
Her bir altın, bir sorumluluk, bir kader taşıyor gibiydi.
Bilezikler, kolyeler, saç tokaları… hepsi sadece süs değil, bana yüklenen bir hayatın işaretiydi.
---
Gecenin sonunda, yavaş yavaş konak sessizleşmeye başladı.
Herkesin bakışları bana yönelmişti, ama artık kendi odamın kapısını görebiliyordum.
Bir adım attım, sonra bir adım daha…
Adımlarım taş zemin üzerinde yankılanıyordu.
Odamın kapısına vardığımda derin bir nefes aldım;
burada, bu geniş ve görkemli odada artık yalnızdım.
Kapıyı kapattığımda gözlerimi kapadım.
Her şey, düğün, altınlar, oyunlar, kalabalık, Berfin’in öfkesi, Dilan’ın şakaları…
Hepsi bir anda odanın sessizliğine karıştı.
Yere oturdum, ellerimi dizlerimin üzerine koydum ve fısıldadım:
> “Burası artık benim evim… Ama içimde hâlâ korku var, hâlâ evimi arıyorum.”
Ve o an, Şahmaran konağının ihtişamı, davulların sesi ve kalabalığın gözleri ardımda kalmış,
ben yalnızca kendi sessizliğimle baş başa kalmıştım.
