53. bölüm · Okyanus Ve Kül
Aynı Nefesin İçinde
Akşamüstüydü. Güneş, Şahmaran Konağı’nın bahçesindeki eski ceviz ağacının dallarına takılıp kalmış gibi parlıyordu.
Hava ne çok sıcak ne de serindi; rüzgâr, toprağın ve taze yaprakların kokusunu taşıyordu.
Bahoz avluda bir şeylerle meşguldü; elinde tamir ettiği bir ahşap parça vardı. Sessizdi ama aklı orada değildi — gözleri arada bir konağın taş merdivenlerine kayıyordu.
Az sonra, o tanıdık ayak seslerini duydu.
Avjin, elinde bir tabakla yavaşça yaklaşıyordu. Üzerinde sade bir elbise, saçları dağınık bir örgüyle omzuna dökülmüştü.
“Çay getirdim,” dedi yumuşak bir sesle. “Çok çalıştın bugün.”
Bahoz başını kaldırdı, gülümsedi.
“Sen getirdiysen, yorgunluk kalmaz zaten.”
Avjin utanarak güldü, tabağı masaya bıraktı.
Rüzgâr elbisesinin eteğini hafifçe savurdu, Bahoz’un gözleri istemsizce o ana takıldı.
Bir süre sessiz kaldılar.
Çaydan yükselen buhar, aralarındaki mesafeyi inceltiyordu.
“Bugün seni düşünmeden edemedim,” dedi Bahoz aniden, gözlerini çaydan kaldırmadan.
Avjin’in kalbi bir an durdu sanki.
“Niye?” diye sordu, sesi belli belirsizdi.
Bahoz bir an düşündü, sonra yavaşça konuştu:
“Bilmiyorum… belki seninle konuşunca içimde bir şey sakinleşiyor. Hani, fırtınanın ortasında bile huzur bulmak gibi.Senin okyanusların hem beni oradadan oraya savuruyor, hemde içine alıp götürüyor bi donginlik geliyor.”
Avjin, o sözleri duyunca başını eğdi. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Ben de seni görünce kendimi sessiz kalmak zorunda hissetmiyorum,” dedi.
“Artık kaçmak gelmiyor içimden.Yanmaktan da korkmuyorum artık sana gelince kül olmuş gibi hissediyorum”
Bahoz ona baktı, uzun uzun.
“Kaçacak bir şey kalmadı artık, ben senin ateşinde yanıp kül olsam dahi, senin okyanuslarında yeniden dönerim hayata.” dedi kısık bir sesle.
Sonra elini uzattı, masanın üzerindeki çay kaşığını değil — Avjin’in parmaklarını tuttu.
O dokunuş, sözden daha fazlaydı.
Ne kalp hızlarını gizleyebildiler, ne de gözlerinin içindeki o sıcaklığı.
Rüzgâr biraz daha serinledi, yapraklar usulca kımıldadı.
Bahoz’un sesi neredeyse bir fısıltıydı:
“Seninle konuşmak bile yetiyor bana, Avjin. Geri kalan her şeyin sesi kesiliyor.”
Avjin başını kaldırdı, gözleri buğulu bir parıltıyla onun gözlerine kilitlendi.
“Belki de bazı sessizlikler konuşmaktan daha doğru,” dedi.
Bahoz, bu sözü duyunca gülümsedi.
“Evet,” dedi, “senin yanındayken sessizliğin bile güzel.”
O anda zaman sanki durmuştu.
Güneşin son ışıkları Bahoz’un yüzüne vurdu, Avjin’in saçlarının arasında parladı.
Ve o akşam, ne bir söz, ne bir adım gerekmişti — sadece aynı nefesi paylaşmak yetmişti.
