6. bölüm · Okyanus Ve Kül
Kaderin Kurduğu Sofra
Kış, Şahmaran Dağları’na erken çökmüştü o yıl.
Rüzgâr, karı savurdukça köyde herkes içeriye çekilir, soba başında eski hikâyeleri anlatırdı.
Ama Şahmaran konağında bu kış, soğuk sadece dışarıda değildi — evin duvarlarına kadar işlemişti.
Yıllar önce zorla evlendiği Berfin, artık Şahmaran soyunun sessiz yükü olmuştu.
Güzel yüzü kibirle sertleşmiş, gözlerinin içindeki o sinsi parıltı gitgide zehire dönmüştü.
Köyde artık fısıltılar duyuluyordu:
“Berfin kısırmış… Ağa soyunu sürdüremeyecekmiş.”
Bu sözler önce kapı ardında konuşuldu, sonra dere boylarına, pazar yerine, kahveye kadar yayıldı.
Heja Hanım, bunları duymaya dayanamadı.
O, Şahmaran soyunun anasıydı — dağların kadını, törenin diliydi, hanım ağaydı o.
Soyun adı bir kadın yüzünden sönemezdi.
Bir akşam, evin büyük odasında kadınlar toplanmıştı. Heja Hanım baş köşede, elinde çayıyla oturuyordu.
“Yeter,” dedi sert bir sesle. “Soyumuzun devamı bir kadının rahmine bağlı kalamaz. Ağa evlat sahibi olacak. Bu, Allah’ın emridir, törenin de gereğidir. Şahmaran soyu yürüyecek.”
Kadınlarda hak verdi hanım ağalarına.
Ama o anda kapının önünden geçen Bahoz her şeyi duydu.
Kapıya yaslandı. Gözlerini kapattı.
Yıllardır sustuğu her acı, o an içinden geçti.
Berfin’in zehri, annesinin baskısı, törenin yükü…
Hepsi birleşip bir karara dönüştü:
Artık kader onun değil, başkalarının elindeydi.
---
O gece Bahoz, avlunun taşlarına bakarken geçmiş gözlerinin önüne geldi.
Henüz Avjin küçüktü o zaman — belki on iki, on üç yaşlarındaydı.
Azad Barzanî’nin konağına bir misafirlikte gitmişti.
Bahçede çocuklar koştururken, küçük bir kız su testisini taşımaya çalışıyor, her defasında döküp gülüyordu.
Bahoz uzaktan izlemişti sadece.
O gülüşte bir ışık vardı —
karanlıkta bile insanın içini ısıtan bir şey.
“Zelal’in kızı o,” demişti biri.
O an Bahoz’ın kalbi garip bir biçimde sıkışmıştı.
“Zelal…”
O ismi duyunca içi sızlamıştı, çünkü Zelal’i herkes tanırdı: güzelliğiyle değil, kaderiyle.
Avjin büyüdükçe, köyde onun adını duymamak imkânsızdı.
“Barzanî’nin kızı, okyanus gibi gözleri var,” derlerdi.
Adar duymamak için kendini zorladı.
Ama kaderin sesi insana kulak tıkattırmazdı.
---
Şimdi, yıllar sonra, o küçük kızın adı yeniden konuşuluyordu — bu kez töre sofrasında.
Heja Hanım’ın sesi salonda yankılandı:
“Şahmaran soyuna kuma gerek. Ama öyle sıradan bir kız değil… Soylu, edepli, namuslu biri olmalı. Ağa’nın adını taşıyacak kadın kolay seçilmez.”
Aşiretin hanım ağaları salladı.
“Barzanî’nin kızı Avjin var,” dedi biri. “Hem anasının soyundan, hem güzelliğiyle dilden dile. Töreye de yakışır.”
O an odadaki sessizlik ağırlaştı.
Heja Hanım gözlerini kapadı, sanki kaderin sesini duyar gibiydi.
Berfin’in soluğu kesilmişti; odaya girdiğinde yüzü bembeyazdı.
“Ne diyorsunuz siz?!” diye fısıldadı.
Ama Heja Hanım kararlıydı:
“Töre konuşur, biz susarız.”
O gece karar verildi.
Aşiretin büyükleri, kuma getirmek için Barzanî konağına gidilecekti.
Kızın adı Avjin olacaktı.
---
Bahoz, annesinin kararını duyunca hiçbir şey söylemedi.
Sadece avlunun ortasında durdu, kar yağıyordu, nefesi buhar gibi dağılıyordu havada.
“Yıllardır sadece iki kere gördüğüm alev saçlı küçük kız…” diye mırıldandı.
Kader onu sessizce geri çağırıyordu.
Ama bu çağrı sevdanın değil, törenin çağrısıydı.
Bahoz biliyordu:
Kader, bu topraklarda en çok kadınları yakardı.
Ama bazen erkeklerin de ellerini yakardı —
sevdikleri kadına dokunmadan, adını bile anmadan
ona sahip olmaya mecbur bırakarak.
İlerde ne nolurdu bilinmez, ama onların kaderi birdi eskiden beri bilmese de ikiside yazılmıştı bir kere.
