🍯 8. Bölüm 🍯

Vaveyla Yazarı: Esra İlayda Akkuş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 54Şu an: 🍯 8. Bölüm 🍯
  1. 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
  2. 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
  3. 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
  4. 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
  5. 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
  6. 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
  7. 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
  8. 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime · Okuduğun bölüm
  9. 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
  10. 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
  11. 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
  12. 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
  13. 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
  14. 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
  15. 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
  16. 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
  17. 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
  18. 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
  19. 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
  20. 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
  21. 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
  22. 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
  23. 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
  24. 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
  25. 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
  26. 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
  27. 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
  28. 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
  29. 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
  30. 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
  31. 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
  32. 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
  33. 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
  34. 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
  35. 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
  36. 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
  37. 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
  38. 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
  39. 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
  40. 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
  41. 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
  42. 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
  43. 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
  44. 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
  45. 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
  46. 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
  47. 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
  48. 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
  49. 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
  50. 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
  51. 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
  52. 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
  53. 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
  54. 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime

Gözlerimi duyduğum sesle araladığımda başımı yavaşça kaldırdım. Birkaç saniye nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Yanağımın altında kalan açık kitaba ve masanın üzerine dağılmış notlara bakınca geceyi yine ders çalışarak geçirdiğimizi hatırladım.

Karşımda duran abimi görünce gözlerimi ovuşturup hafifçe gülümsedim.

"Günaydın abiş..." diye mırıldandım.

Abim kollarını göğsünde bağlamış, masanın etrafına bakıyordu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Gözlerime bakıp gülmemeye çalışmasıyla birlikte,

"Günaydın mı? Ben sizi uyandırmaya değil, kaybolanları bulmaya geldim. Bu kadar notun arasında biriniz kaybolmuş olabilir diye düşündüm."

demesiyle daha fazla dayanamayarak güldüm.

"Haklıyım da, kayıpsınız la resmen."

demesiyle ben de istemsizce yeniden gülmüştüm.

Başımı masadan kaldırmaya çalışırken boynumdaki tutulmayı hissedip yüzümü buruşturdum.

"Abi... saat kaç?"

Merih abi kolundaki saate bakıp sakin sakin,

"Dokuz."

"Evet."

Gözlerim bir anda açıldı.

"Dokuz mu?"

"Evet."

Yanımdaki Selin hâlâ kitabın üzerine kapanmış şekilde uyuyordu. Gizem de sandalyesinde başını koluna yaslamış, saçları yüzünün yarısını kapatmıştı.

Onlara bakıp tekrar abime döndüm.

"Biz ne zaman uyuduk?"

"Onu ben de merak ediyorum," dedi. "Gece 'son bir soru' diye diye sabahı etmişsiniz."

Selin, gözlerini bile açmadan mırıldandı.

"Bir soru daha vardı..."

Abim ona baktı.

"Sen hâlâ soruyla uğraşıyorsun."

Selin yavaşça başını kaldırıp gözlerini ovuşturdu.

"Çözdüm mü?"

"Hayır."

"Emin misin?"

"Evet."

Selin bana göz kırpıp,

"Belki bilinçaltım çözmüştür."

demesiyle istemeden kahkaha attım.

Gülüşümün ardından masanın etrafına baktım. Gece boyunca ne kadar yorulduğumuz yüzlerimizden belli oluyordu. Buna rağmen birkaç saniyeliğine bile olsa hepimizin yüzünde aynı gülümseme vardı.

Gizem de sesimize uyanıp başını kaldırdı.

Gözlerini birkaç kez kırpıştırıp etrafına baktı. Ne olduğuna anlam vermeye çalıştığı belli oluyordu.

"Ne oldu?"

Merih abi ona döndü. Sesindeki yumuşaklık, biraz önceki hâlinden farklıydı.

"Günaydın."

Gizem birkaç saniye boş boş baktıktan sonra uykulu hâliyle hafifçe gülümsedi.

"Günaydın abi..." diye mırıldandı.

Sonra başını çevirip masaya baktı. Dağılmış kâğıtları, açık kitapları ve sandalyelerde uyuyakalmış hâlimizi yeni fark etmiş gibi gözlerini biraz daha açtı.

"Biz burada mı uyuduk?"

"Yok," dedi Merih abi. "Hepiniz rüyanızda ders çalışıyordunuz. Ben de rüya âleminizi bölmeye geldim."

Gizem birkaç saniye ona baktı. Sonra yüzünde uykulu, küçük bir gülümseme oluştu.

"İyi yapmışsın abi," diye mırıldandı.

Merih abi bir şey demeden başını hafifçe salladı. Bakışları kısa bir an hepimizin üzerinde dolaştı.

O an, ne kadar yorulmuş olursak olalım, bizi böyle yan yana görmekten memnun olduğu yüzünden belli oluyordu.

Selin kahkahayla başını yeniden masaya bıraktı.

"Abi, sabah sabah yapma."

"Daha kahvaltı bile yapmadınız."

Ben sandalyede doğrulmaya çalışırken önümdeki kâğıtları toparlamaya başladım.

"Biz gerçekten sabaha kadar çalışmışız."

Merih abi masadaki dağınıklığa bakıp hafifçe gülümsedi.

"Çalışmışsınız."

Sonra önündeki bir kâğıdı eline aldı.

"Gerçi şu hâlinize bakılırsa ders çalışmaktan çok kırtasiye dükkânını basmış gibisiniz."

Gizem gülerek etrafa baktı.

"Kalemler bile bizden bıkmış."

Selin eline geçen kalemi havaya kaldırdı.

"Ben bu kalemle dün gece en az üç hayat yaşadım."

"Kalem de senden kurtulmak için kapağını kaybetmiş," dedim.

Selin bana dönüp gözlerini kıstı.

"Sen konuşma. Kitabın üstünde uyuyakaldın."

Elimi yanağıma götürüp hâlâ kitabın izinin çıkıp çıkmadığını kontrol ettim. Parmaklarımı yanağımda gezdirirken istemsizce yüzümü buruşturdum.

"Belli oluyor mu?"

İkizim gülmeye başladı.

"Biraz."

"Ne kadar biraz?" diye mırıldanırken aynaya bakar gibi avucumla yanağımı yokladım.

Merih abi de gülümseyerek başını iki yana salladı.

"Tamam, yeter. Önce kahvaltı."

Selin anında doğruldu. Az önce başını kaldıramayan kız gitmiş, yerine sanki bütün gece uyumuş biri gelmişti.

"Abi, kahvaltı mı?"

"Evet."

"Ne var?"

"Onu mutfağa gelince görürsün."

Selin sandalyesinden kalkarken bir anda bütün uykusu gitmiş gibiydi. Saçlarını eliyle toparlamaya çalışırken yüzündeki ifadeye bakıp gülümsememi tutamadım.

"Ben hazırım."

Ay Gizem ona bakıp şaşkınlıkla,

"Az önce gözlerini açamıyordun."

"Kahvaltı dediler."

"Senin motivasyon kaynağın gerçekten çok basit."

Selin omuz silkti.

"İşe yarıyor ama."

Gülümseyerek onları izledim. Birkaç saat önce aynı masanın etrafında birbirimize laf yetiştirirken şimdi uykulu hâllerimizle kahvaltının peşine düşüyorduk.

Ne kadar sıradan bir andı aslında.

Belki de bu yüzden güzeldi.

Ben de yavaşça ayağa kalkıp kollarımı gererken derin bir nefes aldım.

Gece boyunca masanın etrafında dönen kahkahalar, tartışmalar, sorular ve o ağır düşünceler bir anlığına aklımdan geçti.

Sonra masaya baktım.

Dağınıktı.

Yorucuydu.

Ama güzeldi.

Çünkü uzun zamandır ilk kez bir sabaha, içimde yalnızca ağırlıkla değil, biraz da huzurla uyanmıştım.

Belki her şey hâlâ aynıydı.

Çözülmesi gereken sorular, kafamın içinde dönüp duran düşünceler ve yüzleşmek zorunda olduğumuz şeyler yine oradaydı.

Ama bu sabah, en azından birkaç dakikalığına hiçbirini düşünmek zorunda değildim.

Sadece yanımda kızlarım ve abim vardı.

Ve mutfaktan gelen kahvaltı kokusu.

Merih abi mutfaktan bize doğru bakıp bir an hiçbir şey söylemeden yüzümüzü süzdü. Sanki gerçekten kalkıp kalkmadığımızdan emin olmak ister gibiydi.

Sonra,

"Hadi bakalım. Beş dakika içinde mutfaktasınız."

dedi.

Selin hemen arkasından,

"Geliyoruz abi."

diye seslendi.

Selin dudaklarını büzüp bana döndü.

"Bu adam bizi sürekli tehdit ediyor."

Gizem çantasını toplarken gülerek,

“Sen de her tehdide kahvaltıyla karşılık veriyorsun abi,” dedi.

Ben de gülerek başımı salladım.

“Bizi böyle böyle susturuyor işte.”

“Boş ver. Adam bizi tanıyor.”

Selin kapıya doğru yürürken,

“Ben de kendimi tanıyorum. Açım ula, aç,” dedi.

Üçümüz aynı anda gülmeye başladık.

Selin birkaç saniye sonra mutfağa doğru bakıp dudaklarını büzdü.

“Bu adam gerçekten hiçbir açık vermiyor.”

Gizem çantasından birkaç eşyayı çıkarıp masanın üzerine bırakırken gülerek,

“Sen de hâlâ açık arıyorsun,” dedi.

“Bulacağım.”

“Bulamazsın.”

“Göreceğiz.”

İkisini dinlerken istemsizce yine gülümsemiştim.

Selin birkaç saniye sonra mutfağa doğru bakıp,

“Bu adamın açığını bulacağım ben,” diye söylendi.

Gizem başını kaldırıp ona baktı.

“Sen önce kahvaltının ne olduğunu öğren.”

“İnsan merak eder.”

Selin bu kez bana dönüp kaşlarını kaldırdı.

“Sen geliyorsun, değil mi?”

“Geliyorum.”

“Güzel. En azından kahvaltıda yalnız kalmayacağım.”

“Ben de varım,” dedi Ay Işığım.

Selin elini kalbinin üzerine koyup gayet ciddi bir ifadeyle,

“Ben gayet sakin bir insanım,” dedi.

Gizem kapıya doğru yönelirken arkasını dönüp,

“Evet. Özellikle açken,” dedi.

Selin ona doğru yastık atacakmış gibi elini kaldırdı ama son anda vazgeçti.

“Sabah sabah enerjimi harcamayacağım.”

Ay Işığım gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken başını iki yana salladı.

“Hadi oradan. Açım, yemeğe çabuk kavuşmak istiyorum demiyorsun da ‘enerjimi harcamayacağım’ diyorsun.”

Selin bir an ona baktı. Sonra yüzünü buruşturup,

“İkisi aynı şey,” diye mırıldandı.

Gizem kahkahayı bastı.

“Değil.”

“Benim için aynı.”

"Değil."

Ben de gülerek başımı iki yana salladım.

Birkaç dakika önce uykudan gözlerini açamayan insanların şimdi kahvaltıya yetişmek için birbirleriyle uğraşmasına bakarken içimde yine o sıcaklık oluşmuştu.

Belki de bazı sabahlar böyle olmalıydı.

Büyük şeylere ihtiyaç duymadan, sadece birbirimize laf atıp gülerek...

Selin hemen arkasından seslendi.

"Ne var? Ben gayet mantıklı konuştum."

Gizem dönüp ona baktı.

"Senin mantığın sadece kahvaltı görünce çalışıyor."

"En azından çalışıyor."

"Benimki de çalışıyor."

"Seninki çalışmıyor ki."

Gizem kaşlarını kaldırdı.

"Bak, daha sabahın ilk dakikasında benim zekâma saldırdın."

"Zekâna değil, çalışma sistemine saldırdım."

"İkisi aynı şey."

"Değil."

"Bence de değil," diye araya girdim gülerek. "Selin bu konuda haklı."

İkizim hemen bana döndü.

"Gördün mü? Nehir bile hak verdi."

Selin zafer kazanmış gibi gülümsedi.

"Teşekkür ederim, sonunda beni anlayan biri çıktı."

"Yanlış anlama," dedim. "Ben sadece aç olduğun için bu kadar sabırsız olmanı mantıklı buldum."

Selin'in yüzündeki zafer ifadesi bir anda değişti.

"Yani yine de haklıyım."

"Ben onu demedim."

"Dedim say."

Gizem kollarını göğsünde birleştirip ikimize baktı.

"İkiniz aynı anda konuşunca gerçekten anlaşılması zor oluyorsunuz."

Selin hemen bana döndü.

"Duydun mu? Bizi kıskanıyor."

"Kesinlikle."

Gizem gözlerini devirdi.

"Ben sizi niye kıskanayım?"

"Çünkü biz birbirimizi anlıyoruz."

"Birbirinizi açken görünce anlarsınız tabii."

Selin hiç beklemeden,

"Bak yine konu bana geldi."

"Çünkü bütün yollar senin açlığına çıkıyor."

Ben gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken Selin dirseğiyle hafifçe bana dokundu.

"Sen gülme. Biz bir takımız."

"Ben zaten senin tarafındayım."

Selin'in yüzündeki memnuniyeti görünce ben de gülümsedim.

Gizem ikimize bakıp kısa bir kahkaha attı.

"İkiniz birleşince insanın karşısında hiç şans kalmıyor."

Selin gururla başını kaldırdı.

Tabii. Zaten koridordalarsa “koridora çıktık” demek mekânsal olarak kopuk oluyor. Onu kaldırıp aynı yerde yürümeye başlamaları üzerinden akıtalım. Duyguyu da fazla büyütmeden bırakalım:

“Sonunda kabul ettin.”

“Tamam,” dedi sonunda. “Hadi. Merih abi bekliyor.”

Selin hiç beklemeden kapıya doğru yöneldi.

“Ben zaten hazırım.”

Gizem arkasından bakıp başını iki yana salladı.

“Senin tek hazır olduğun şey kahvaltı.”

Selin dönüp ona baktı.

“Ne yapayım? Açım.”

İstemeden güldüm.

Selin'in böyle hiçbir şeyi fazla ciddiye almaması, ne olursa olsun bir yerinden kendine gülecek bir şey çıkarması hoşuma gidiyordu.

“Bari kabul ediyorsun,” dedim.

“Edeceğim tabii.”

Gizem gözlerini devirip birkaç adım önden yürümeye başladı. Selin ise bana dönüp elini uzattı.

“Hadi.”

Elini tutup onunla birlikte yürümeye başladım.

“Bir an önce yemeğe ulaşmak için beni de sürüklüyorsun.”

“Evet.”

Öyle doğal söylemişti ki yine güldüm.

Gizem birkaç adım önümüzden dönüp bize baktı.

“İnanılmazsınız.”

Selin hiç aldırmadan,

“Sen de geliyorsun, değil mi?”

“Geliyorum, geliyorum.”

Gülümseyerek başımı iki yana salladım. Üçümüz yan yana yürümeye devam ederken Selin'in açlıktan söylenmeleri yeniden başladı.

“Ben şimdiden söyleyeyim, kahvaltıda kimse tabağıma dokunmasın.”

“Kimse senin tabağına dokunmaz,” dedim.

“Belli olmaz.”

Gizem birkaç adım önden yürüyüp, sanki bizi beklemek aklının ucundan bile geçmemiş gibi arkasına bakmadan seslendi.

“Sen önce kendi tabağına ulaş da.”

Selin hemen ona döndü.

“Bak, yine başladın.”

Bu kez üçümüzün de gülüşü koridorda birbirine karıştı.

Birbirimizin yanında böyle rahatça konuşabilmek, en saçma şeylere bile gülebilmek... Bazen fark etmeden yaptığımız en güzel şey buydu. Ne kadar yorucu olsalar da, yanlarında kendimi biraz daha hafif hissediyordum.

Mutfaktan Merih abinin sesi gelince Selin bir anda bana döndü.

“Bak. Kahvaltı gerçekten var.”

Başımı iki yana sallayıp güldüm.

“Senin için bundan daha güzel bir haber yok zaten.”

“Yok.”

Bu kez dördümüz birden güldük.

Merih abi de gülerek,

“Niye gülüyorsunuz?” dedi.

“Abi gülme sen de ya. En azından dürüstüm.”

Merih abi yine güldü.

Selin ona bakıp,

“Komik mi?”

“Biraz.”

Selin dudaklarını büzüp,

“Tamam,” dedi.

Ardından mutfağa geçtik.

Kahvaltının başına oturduğumuzda Selin hiç beklemeden tabağına uzandı.

Gülümseyerek onu izledim.

Kahvaltımızı ettikten sonra yeniden içeri geçtik. Çok geçmeden masa yine test kitaplarıyla doldu.

Merih abi kollarını göğsünde bağlayıp masadaki kitaplara baktı.

“Tamam, karınlar doydu. Şimdi sırada şu var.”

Önümüzdeki test kitabını gösterdi.

“Maalesef yaklaşan sınavımız da var. Hadi, sorularla bakışmaya.”

Masanın üzeri renkli kalemler, yarım kalmış testler, boş bardaklar ve karalanmış kâğıtlarla doluydu. Birkaç saat önce düzenli olan masa şimdi küçük çaplı bir savaştan çıkmış gibiydi.

Selin masaya oturup önündeki test kitabını kendine doğru çekti.

“Ben bu masaya en son ne zaman düzgün oturmuştum?”

İkizim hiç başını kaldırmadan cevap verdi.

“Sen masaya düzgün oturmuyorsun ki. Masayla duygusal bir ilişkin var.”

Selin gözlerini kıstı.

“Sen konuşma. Az önce soruya bakıp on dakika tavana baktın.”

“Düşünüyordum.”

“Neyi?”

“Hayatımı.”

İstemsizce güldüm.

“Bir matematik sorusundan hayat sorgulamasına nasıl geldin?”

İkizim kalemini havaya kaldırdı.

“Çünkü bazı sorular sadece çözülmez. Yaşanır.”

Selin kahkahayı patlattı.

“Allah’ım, yine başladı.”

Merih abi ellerini birbirine vurdu.

“Tamam, felsefe kulübü kapandı. Kitaplar açılsın.”

Hepimiz önümüzdeki kitaplara döndük.

Hepimiz kitaplara döndük.

Ben kalemimi elime alıp ilk soruya baktım. Daha tamamını okumadan içimden bir of çekmiş olmalıyım ki Merih abi hemen fark etti.

“Daha başlamadın bile.”

“Ben ruhen başladım.”

“Ruhen değil, kalemle başlayacaksın.”

Selin başını kaldırdı.

“Abi, kızın ruhunu da düşün. Çok baskı yapma.”

Merih abi ona baktı.

“Sen kendi ruhunu düşün. Az önce ‘ben çiftçi olacağım’ diyordun.”

“Vazgeçtim.”

“Neden?”

“Tarlada da matematik var.”

İkizim gülmeye başladı.

“Senin mantığına hayranım.”

Ben de gülerek önüme döndüm.

“Tamam, hadi. Bu sefer gerçekten çözüyoruz.”

Birkaç soru sonra üçüncü soruda takıldım. İşlemi baştan yapıp biraz uğraştıktan sonra sonunda cevabı buldum.

Selin hemen yanıma eğildi.

“Çözdün mü?”

Gülerek başımı salladım.

“Evet.”

“Nasıl?”

“Kalem kendi kendine yaptı.”

Selin kahkahayı patlatınca Gizem de dayanamadı. Ben de onlara katıldım.

Tam o sırada kapı çaldı.

Ses evin içinde yankılanınca hepimiz sustuk.

Gözlerim istemsizce kapıya kaydı.

Sandalyeden hafifçe doğrulup,

“Ben bakayım —” diye mırıldandım.

Daha cümlem bitmeden abimin attığı yastığı son anda yakaladım.

“Yok.”

“Abi…”

“Yorulma sen. Çalış.”

“Abii…”

Abim gözlerini devirdi.

“Yok, abi yok. Zaten şu Milas Tugay meselesini bilmiyormuş gibi yapıyorum.”

Bir anda sustum.

“Kapıdaki o mu?”

Abim birkaç saniye yüzüme baktı.

Cevap vermesine gerek yoktu.

Selin başını kaldırdı.

“Bir dakika… Kim geldi?”

Abim bu kez bana döndü.

“Sen nereden biliyorsun?”

“Bilmiyorum.”

“Öyle mi?”

“Banane be ondan.”

İkizim hemen araya girdi.

“Bak, hiç umursamıyor.”

“Yaa, of.”

Selin güldü.

“Of deme, belli oluyor.”

“Kafayı yiyeceğim sizinle.”

Abime döndüm.

“Ben bakayım mı?”

“Hayır. Otur.”

“Abi, ben—”

“Yok.”

Bir an yüzüne baktım.

“Anladım.”

Abim derin bir nefes alıp kapıya yöneldi.

Arkasından bakarken dayanamadım.

“Abi.”

“Ne var?”

“Sen biliyorsun.”

“Ben ne biliyorum?”

“Kapıdaki kişiyi.”

Selin hemen araya girdi.

“Kesin biliyor.”

Gizem de başını salladı.

“Kesin.”

Abim kapının önünde durup arkasına baktı.

“Siz üç kişi dedektif olsanız, bir günde ülkeyi çözersiniz vallahi.”

Başını iki yana sallayıp kapıyı açtı.

Üçümüz de aynı anda başımızı kaldırdık.

Kapının önündeki kişiyi görünce bakışlarım üzerinde kaldı.

Milas gelmişti.

Önce abime baktı. Sonra bakışları salonun içinde şöyle bir gezip en sonunda bana geldi.

Bir an göz göze geldik.

O kısacık anda kalbimin hızlandığını hissettim. Belli etmemek için bakışlarımı kaçıracakken onun da gözlerini çektiğini gördüm.

Abim kollarını göğsünde birleştirdi.

“Hayırdır?”

Milas hafifçe boğazını temizledi.

“Şey… rahatsız etmiyorumdur umarım.”

Abim kısa bir kahkaha attı.

“Şu an mı bunu düşünüyorsun?”

Selin hemen yanıma sokulup fısıldadı.

“Ben yemek yediğimiz zamanı unutmaya başladım.”

“Sus.”

“Heyecan yaptın.”

“Yapmadım.”

“Tabii.”

Daha cevap veremeden Milas'ın bakışları yine bana kaydı.

Göz göze gelince bu kez ben hemen bakışlarımı kaçırdım.

Ay Işığım bunu görmüş olacak ki kaşını kaldırıp gülümseyerek,

“Gel kardeş, gel. Çekinme. Bakıyor ya,” dedi.

Milas'ın bakışları yeniden abime döndü.

“Hayırdır, Milas Tugay?”

Milas omuz silkti.

“Ee, abimi çağırdın ya.”

Abim kaşını kaldırdı.

“Sen misin?”

“Ne sandın?”

Tam o sırada kapının gerisinden başka bir ses geldi.

“Uğraşma kardeşimle.”

Hepimiz bir anda sustuk.

Başımı sesin geldiği tarafa çevirdim.

Karşımda, daha önce görmediğim bir adam duruyordu.

Milas'la birkaç saniye bakıştılar.

Abim araya girdi.

“Tamam, hadi içeri geçelim.”

Adam kenara çekildi. Abim içeri girerken biz de peşinden salona geçtik.

Abim bir anda durup bize döndü.

“Bu arada tanıştırayım. Meriç.”

Selin hiç beklemeden elini uzattı.

“Selin.”

Meriç elini sıkıp hafifçe gülümsedi.

“Memnun oldum.”

İkizim de hemen ardından elini uzattı.

“Ay Gizem.”

“Memnun oldum.”

Sonra sıra bana geldi.

“Nehir.”

Meriç elimi sıkıp başını hafifçe salladı.

“Memnun oldum.”

“Ben de.”

Selin ikimizin arasındaki kısa sessizliği bozdu.

“Tamam, tanıştık. Şimdi oturabilir miyiz?”

Meriç gülerek kenara çekildi.

“Tabii.”

Abim önden odaya geçerken biz de peşinden gittik. Masanın etrafındaki yerlerimize yeniden oturduk.

Milas da Meriç'le birlikte içeri girince abim masaya göz attı.

“Kaçıncı sorudasınız kızlar?”

Selin hiç düşünmeden cevap verdi.

“İki deneme yaptık.”

Abim göz ucuyla masadaki kâğıtlara baktı.

Meriç de araya girdi.

“İzlerken mi?”

Başımı hafifçe yana eğip gülümsedim.

“Hıhım. Sorular zaten yüzünüzde yazıyor, biz de çözdük.”

Bir an sessizlik oldu.

Ay Gizem bana dönüp kaşını kaldırdı.

“Bu özgüven nereden geliyor acaba?”

Omuz silktim.

“Yanlış mı çözdük?”

Selin gülmeye başladı.

Ben de gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Abim masaya yaklaşıp deneme kâğıtlarından birini eline aldı.

“Göster bakalım şu yüzümüzde yazan soruları.”

“Sonuçlarına katlanırsınız ama.”

Abim gülerek kaşını kaldırdı.

“Tehdit mi bu?”

“Hayır. Gerçekçi bir uyarı.”

Ay Gizem başını iki yana salladı.

“Tamam. Madem bu kadar iddialısın, üçüncü sorunun cevabı ne?”

Kâğıda baktım. Soruyu birkaç saniye inceledikten sonra cevabı söyledim.

Ay Gizem’in yüzündeki ifade bir anda değişti.

Selin dirseğiyle beni dürttü.

“Tuttu galiba.”

“Galiba değil,” dedim. “Tuttu.”

Selin iki elini havaya kaldırdı.

“İşte bunu duymak istiyordum.”

Ay Gizem başını eğip güldü.

“Tamam, kabul ediyorum. Biraz küçümsemiş olabilirim.”

“Biraz mı?”

Bu kez hepimiz güldük. Meriç bile istemeden gülümsedi.

Tam o sırada abimin telefonu çaldı.

Ekrana baktığı anda yüzündeki ifade değişti. Az önceki gülümsemesi silinmişti.

Bunu fark edince doğruldum.

“Abi?”

Telefonu açtı.

"Efendim?"

Karşı tarafın ne söylediğini duyamıyorduk.

Ama abimin yüzündeki ifade, konuşmanın hiç de iyi gitmediğini anlatmaya yetiyordu.

“Tamam.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Ne zaman?”

Bir süre karşı tarafı dinledi. Çenesinin sıkıldığını gördüm.

“Tamam. Ben geliyorum.”

Telefonu kapattı.

Bir an olduğu yerde kaldı. Sonra bakışları doğrudan bana geldi.

İçimdeki neşe, yüzündeki ifadeyi gördüğüm anda sönmüştü.

“Abi?”

Cevap vermeden ceketini aldı.

“Ben çıkıyorum kızlar.”

Selin de doğruldu.

“Ne oldu?”

“Bir iş çıktı.”

Meriç hemen ona baktı.

“Ben de geleyim.”

Abim başını iki yana salladı.

“Yok.”

Ceketini giyerken bir an durup hepimize baktı.

“Her ne kadar istemesem de size emanet.”

Yerimden doğruldum.

“Abi—”

Bana baktı. Söyleyeceğim şey daha ağzımdan çıkmadan başını hafifçe iki yana salladı.

“Sonra, güzelim. Şu an değil.”

“Abi...”

Bu kez gözlerini birkaç saniye üzerimde tuttu.

“Nehir Duru.”

Sadece ismimi söylemişti.

Ama ne demek istediğini anlamıştım.

Devam etme.

Ceketini giyip kapıya yöneldi.

Ben de arkasından birkaç adım attım.

“Abi.”

Kapıyı açtı. Bir an dönüp bana baktı.

Sonra çıktı.

Kapı kapandığında olduğum yerde kaldım.

Az önceki konuşmalar, gülüşmeler, masanın üzerindeki kitaplar... Hepsi bir anda anlamsızlaşmıştı.

Aklım hâlâ abimin yüzündeydi.

O bakışta bir şey vardı.

Ve ne kadar düşünmemeye çalışsam da içimdeki huzursuzluk gitgide büyüyordu.

“Bir şey var...” diye mırıldandım.

Selin bana baktı.

“Duru?”

Cevap vermedim.

Gözüm hâlâ kapıdaydı.

Sonra ne düşündüğümü bile tam anlamadan kapıya yöneldim.

“Duru, nereye?”

“Abimin yanına.”

Kapıyı açıp dışarı çıktım.

Abimi merdivenlerin sonunda gördüğümde hızlandım.

“Abi!”

Sesimi duydu ama durmadı.

Biraz daha hızlandım.

“Abi, bekle.”

Bu kez adımlarını yavaşlattı.

Yanına yetiştiğimde nefesimi toparlamaya çalışarak önüne geçtim.

“Abi.”

Durdu.

Bana baktı.

“Ne yapıyorsun sen?”

“Senin peşinden geliyorum.”

“Onu görüyorum.”

Sesindeki sakinlik, yüzündeki ifadeyle hiç uyuşmuyordu.

“Ne oldu?”

“Bir şey olmadı.”

“Abi.”

“Güzelim, gerçekten bir şey yok.”

“Yalan söylüyorsun.”

Bir an sustu.

O sessizlik bile içimdeki şüpheyi büyütmeye yetti.

“Bana bak,” dedim daha alçak bir sesle. “Ne oldu?”

“Sen ne yapıyorsun?”

“Duru...”

“Bana bir şey söylemeden gidemezsin.”

Abim gözlerini birkaç saniye kapattı.

“Bazen söylememek gerekiyor.”

“Bana mı?”

“Evet.”

“Niye?”

Cevap vermedi.

“Abi, hani aileydik biz?”

Bu kez yüzü değişti.

“Hani ne olursa olsun birlikteydik?”

Başını eğdi.

“Ben korkarken yanımda duruyordun. Bir şey olduğunda bana anlatıyordun. Şimdi ne değişti?”

“Hiçbir şey değişmedi.”

“Değişti.”

Sesim istemeden yükseldi.

“Çünkü bir şey olduğunu biliyorum ve yine bana hiçbir şey söylemiyorsun.”

Abim bana baktı.

“Beni korumaya çalışıyorsan, dışarıda bırakma.”

Bir süre ikimiz de sustuk.

Sonunda derin bir nefes aldı.

“Nehir Duru...”

“Bak bana.”

Zaten bakıyordum.

“Bazı şeyleri bilmemek daha iyi.”

İstemsizce güldüm.

“Bunu gerçekten bana mı söylüyorsun?”

“Evet.”

“Ben ne zaman bilmemeyi seçtim?”

Cevap vermedi.

“Herkes sustuğunda ben konuştum. Herkes vazgeçtiğinde ben devam ettim. Şimdi bana dönüp ‘bilmemek daha iyi’ diyorsun.”

“İnatçısın.”

“Kimden öğrendim?”

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Ama gülümsemesi hemen kayboldu.

“Eve dön.”

“Hayır.”

“Nehir Duru.”

“Hayır, abi.”

Bu kez sesimi biraz daha alçalttım.

“Biz çocuk değiliz.”

“Biliyorum.”

“O zaman öyle davranmayın.”

Abim sustu.

“Bir şey olduğunda herkes biliyor. Bir tek biz sonradan öğreniyoruz.”

Bir adım yaklaştım.

“Biz bu ailenin neresindeyiz abi?”

Abim gözlerini benden kaçırdı.

Sonra yeniden bana baktı.

“Siz bu ailenin merkezindesiniz.”

“Öyleyse neden hep en son biz öğreniyoruz?”

“Çünkü tam da o yüzden.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne demek bu?”

“Sizin başınıza bir şey gelmesinden korkuyoruz.”

“Biz korunmak istemiyoruz.”

“Ben sizi korumak istiyorum.”

Sesi ilk kez sertleşmişti.

“Çünkü size bir şey olursa bunu kaldıramam.”

Bir an sustum.

Öfkemin altında başka bir şey olduğunu fark ettim.

Onun gerçekten korktuğunu.

“Peki ya biz?” dedim daha sessiz bir sesle. “Biz de korkuyoruz.”

Abim cevap vermedi.

"Her seferinde dışarıda bırakılmaktan korkuyoruz."

Bir süre bana baktı.

"Bir şey oluyor," dedim. "Günlerdir fark ediyorum. Sen, ya da biz hariç herkes... bir şey biliyor."

"Duru..."

"Bana yalan söyleme."

"Yalan söylemek istemiyorum."

"O zaman söyle."

"Eve dön."

"Hayır."

"Nehir Duru."

"Hayır."

Başını eğdi.

Sonunda yorgun bir şekilde nefes verdi.

"Tamam."

Şaşırdım.

"Tamam mı?"

"Yanımdan ayrılmayacaksın."

"Abi?"

"Ne duyduysan o."

Anahtarlarını çıkardı.

"Bu saatten sonra seni yalnız bırakmak istemiyorum."

İşte o cümle beni susturdu.

Çünkü biraz önce beni uzaklaştırmaya çalışan adam şimdi yanından ayrılmamamı istiyordu.

Ve bunun iyi bir şey olmadığını anlayacak kadar onu tanıyordum.

Arabaya bindiğimde kemerimi taktım.

Telefonumu çıkarıp kızların olduğu WhatsApp grubuna girdim.

Bir süre ekrana baktım.

Sonra yazmaya başladım.

Kızlar, ne olduğunu bilmiyorum ama abimin peşinden gidiyorum. Arabadayız.

Selin'im 💅:Ne demek bilmiyorum?

Ben: Ya ne bileyim? Bir anda telefon geldi. Siz de gördünüz. Takibe gittim. Bir şekilde ikna ettim, yoldayız.

Ay ışığım 🫶: Ne kadar zekice. Aynısını mı yapsak, yemişti değil mi? Bak bak hele ona bak!

Selin'im 💅: Yalnız Tugay çıktı, biz de arkandayız sanırsam!

Ben: WHAT DEDİN SELİN?!

Ben: E ben öleyim yani kdkcdncmx

Ay ışığım 🫶: Şakacı bal kabağı, @Selin'im 💅 ölmeyi bayılmak sanıyor bu!!

Gülerek arkama döndüm.

Abim dikiz aynasından bana baktı.

"O hıyar değil mi arkamızdaki?"

Kaşlarımı kaldırdım.

"Aaa abi, ne hıyarı? Bildiğin kütük o."

Başını iki yana sallayıp güldü.

"Sen nasıl bir şeysin ya?"

İster istemez ben de güldüm.

"Abi, böylesi daha makbul değil mi?"

Yüzüme birkaç saniye boş boş baktı.

"Eşek, iyi misin sen?"

"Eşek mi?"

Ona dönecekken gözüm ilerideki binaya takıldı.

Kırmızı ve mavi ışıklar.

Girişte bekleyen polisler.

Binanın üzerindeki yazı.

Gülümsemem yavaşça silindi.

"Abi..."

Abim bakışlarımı takip etti.

Polis merkezine baktı.

Sonra sanki çok sıradan bir şey söylüyormuş gibi,

"Biyolojik abin nezarethanedeymiş."

dedi.

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Ne?"

"Yanlış duymadın."

Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım.

"Bizi yurda bırakan abi niye düşmüş mapushane damlarına ya?"

Abim kahkahayı bastı.

"Mapushane damları mı?"

"E ne diyeyim? Normal insan gibi işine gücüne bakmak varken adamın hobisi nezarethane gezmek olmuş."

"Duru, ciddi olmaya çalışıyorum."

"Ben de ciddi olmaya çalışıyorum abi ama 'biyolojik abin nezarethanede' cümlesini duyan biri ne kadar ciddi kalabilir, sadece emin olamadım."

Abim başını iki yana salladı.

"Peki neden düştü içeri?"

Bu kez yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.

"İşte onu öğrenmeye geldik."

Arabada kısa bir sessizlik oldu.

Sonra dayanamayarak ona döndüm.

"Abi ya, polis değil mi bu?"

"E?"

"Polislerin işi insanları içeri atmak. Kendileri içeri düşmüyor diye biliyordum."

Abim istemsizce güldü.

"Polis olmak insan olmaya engel değil."

"İyi de ne yapmış olabilir?"

"Bilmiyorum."

"Birini mi dövmüş?"

"Duru."

"Tamam. Amirine mi kafa tutmuş?"

"Duru."

"Arabayla mı uçmuş?"

"Duru!"

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Ne bileyim abi. Sen de ortaya bomba gibi bırakıyorsun. 'Biyolojik abin nezarethanede' deyip susuyorsun."

"Bir kere biyolojik abin demeyi bırak."

"Öz abin mi diyeyim?"

"Onu da bırak."

"Kan bağı bulunmayan şahıs?"

Bu sefer gerçekten güldü.

"Yemin ederim bazen seni camdan atasım geliyor."

"Sevgi dilin çok farklı abi."

"Ben ciddiyim."

"Ben de ciddiyim."

Gülümsemem yavaşça kayboldu.

"Gerçekten kötü bir şey yaptıysa gülemem. Ama şu an elimizde sadece polis olup nezarethaneye düştüğü bilgisi var. Bu da kulağa biraz komik geliyor."

Abim derin bir nefes aldı.

"Birazdan öğreniriz."

Bu kez sustum.

Polis merkezi yaklaştıkça az önce yaptığımız şakalar da kafamdan silinmeye başlamıştı.

Arabadan indiğimizde arkadaki araçta Tugay'ı gördüm ama üzerinde durmadım.

Abimin peşinden içeri girdim.

"Arda Akbulut," dedi abim memura.

Memur bize döndü.

"Neyi oluyorsunuz?"

"Kan kardeşi diyelim."

Memur evrakları uzattı.

Abim kâğıtları alırken ben etrafa bakıyordum.

"Abim neden burada tutuldu?"

diye sormamla abim bana baktı.

"Önce çıksın da konuşuruz."

"Hayır abi. Ne olduğunu bilmek istiyorum."

"Bir kavga olmuş."

"Kimle?"

"Onu kendisine sorarsın."

"Abi..."

Abim bakışlarıyla susturmaya çalıştı.

"Nehir ve Ay, tek tek gelin be kızlar."

Sesindeki uyarıyla ikimiz de sustuk.

Tam o sırada koridorun sonundaki kapı açıldı.

Başımı çevirdim.

Gelen kişiyi görünce birkaç saniye hareket edemedim.

Saçları dağılmıştı. Yüzünde belli belirsiz morluklar vardı.

Ama yürüyüşü hâlâ aynıydı.

Arda.

Bizi görünce önce abime, sonra bana baktı.

"Ne bakıyorsunuz?"

Gözlerimi devirdim.

"Allah aşkına, sen neden nezarethaneye düştün?"

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Uzun hikâye."

"Hiç de uzun anlatacak vaktin yok. Şimdi anlat."

"Önce beni buradan çıkarın da."

Abim evrakları memura uzatırken başını iki yana salladı.

"Sen var ya... Bir gün beni gerçekten kalpten götüreceksin."

Arda omuz silkti.

"Abartıyorsun."

"Abartıyorum öyle mi?"

"Bak kardeşim, yemin ederim bu sefer benim suçum değildi."

İster istemez güldüm.

Arda da bana bakıp güldü.

Abim ikimize birden baktı.

"Harika. Biriniz nezarethaneden çıkıyor, diğeriniz gülüyor. Ben de burada sizinle uğraşıyorum."

"Ee?" dedim.

"Ee ne?"

"Suçlu mu değil mi?"

Arda'nın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Bakışlarını yere indirdi.

İşte o an bunun basit bir kavga olmadığını anladım.

"Hadi çıkalım da anlatayım."

"Siz ayrılmadınız mı?"

Başımı kaldırdım.

"Sen bunu nereden biliyorsun?"

Acı bir gülümseme geçti yüzünden.

"Size demiştim ya... Babamla annemi yakalattım diye."

Bir an sustu.

"Sizin peşinize düştüler. Hani ailenizi arıyorsunuz ya... Sırf sizi bulamasınlar diye içlerine sızdım."

Sözleri bittiğinde kimse konuşmadı.

Sonra bize baktı.

"Gidin şimdi."

Sesi bu kez daha sakindi.

"Biliyorum, abin değilim."

Bir an durdu.

"Sizi bebekken çöpe bıraktım. Ama bunu size borçluyum."

Ay Gizem hemen araya girdi.

"Borçlu olduğun için mi?"

Abim uyarır gibi,

"Ay Gizem..."

dedi.

Ben ise hiçbir şey söylemedim.

Çünkü söyleyecek bir şey bulamıyordum.

İçimde kızgınlık vardı.

Ama kızgınlığın yanında yıllardır cevap aradığım bir sürü soru da vardı.

Kapıdan çıktığımızda akşam serinliği yüzüme vurdu.

Biraz ileride Tugay'ın arabası duruyordu.

Onu görmezden gelmemle abimin arabasına bindim.

Başımı cama yasladım.

Abim motoru çalıştırdı.

Şehir dışarıda akıp giderken ben hâlâ aynı şeyi düşünüyordum.

Neden?

Neden bizim için bu kadar uğraşıyordu?

Neden bizi korumak için kendi hayatını sürekli başka insanların arasına sokuyordu?

Neden yaptığı şeylerin yükünü tek başına taşıyordu?

Gözlerimi kapattım.

“Duru.”

“Efendim?”

Bir süre sustu. Sonra gözlerini yoldan ayırmadan,

“Ona kızgınsın.”

dedi.

Bu bir soru değildi.

Başımı cama çevirdim.

“Haksız mıyım?”

“Hayır.”

Bu cevabı beklemiyordum.

“Öyleyse?”

“Bazı şeyleri bilmediğin için bu kadar öfkelisin.”

İster istemez güldüm.

“Ne kadar klasik bir cümle.”

İkizim arka koltuktan hemen atıldı.

“Haklı abi. Haklıyız.”

Abim dikiz aynasından ona baktı.

“Sen karışma.”

“Karışırım.”

İstemeden gülümsedim.

“Öyleyse neden?”

Abim birkaç saniye sustu.

“Çünkü o, çocukluğundan beri yaptığı o tek hatayı düzeltmeye çalışıyor.”

Çenem gerildi.

“Bazı şeyler düzelmez.”

“Biliyorum.”

“Biliyor, ne güzel. O zaman ne diye uğraşıyor?”

Bu kez cevap vermesi biraz uzun sürdü.

“Çünkü sizin başınıza bir şey gelirse ikinci kez kaybetmiş olacak.”

Gözlerimi kapattım.

İkizim sessizliği bozdu.

“Biz zaten kaybolmuştuk. Kaybolan biri kaybedilir diye korkulur mu?”

Abim hiç düşünmeden cevap verdi.

“Evet.”

Sesinde öyle bir şey vardı ki ikimiz de sustuk.

“Evet, Gizem. Siz zaten kaybolmuştunuz.”

Arabanın içi sessizleşti.

Birkaç saniye sonra yeniden konuştu.

“Bak, onu savunmuyorum.”

“Sanki savunuyorsun.”

“Hayır.”

Sesi sakindi.

“Çünkü yaptığı şeyin bahanesi yok.”

Başımı ona çevirdim.

“Ama size bir şey söyleyeyim mi?”

“Söyle.”

“Siz onu bugün gördünüz.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne demek o?”

“Ben yıllardır görüyorum.”

Bir an sustu.

“Her doğum gününüzde.”

Ben de sustum.

“Her kayıp haberinde.”

Yutkundum.

“Her sizi aramaya çıktığında.”

Gözlerimi yeniden cama çevirdim.

“Ve her eli boş döndüğünde.”

Bu kez hiçbirimiz konuşmadık.

Abimin sesi daha da alçaldı.

“İnsanlar bazen yaptıklarının cezasını bir süre çeker, sonra hayatlarına devam eder.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Ama bazı insanlar yaptıklarını hayatlarının geri kalanında taşır.”

İkizim sonunda sordu.

“Neden bize bunları anlatıyorsun?”

Abim birkaç saniye düşündü.

“Bilmiyorum.”

Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Belki de yıllardır ilk kez onun gözlerinde umut gördüğüm içindir.”

Başımı kaldırdım.

“Umut mu?”

“Evet.”

“Biz miyiz o umut?”

Başını iki yana salladı.

“Hayır.”

“Öyleyse ne?”

Birkaç saniye sustu.

“Sizi kaybetmeyeceği umudu.”

Telefonumu elimde biraz daha sıktım.

Kimse konuşmadı.

Araba ilerlemeye devam ederken şehir camın ardından akıp gidiyordu. Ama ben artık dışarıya bakmıyordum.

Aklımda yalnızca o cümle vardı.

Sizi kaybetmeyeceği umudu.

İlk kez neden bu kadar uğraştığını biraz olsun anlayabiliyordum.

Ama anlamak, affetmek değildi.

Ben hâlâ ona kızgındım.

Belki de en çok, bütün o öfkenin arasından onu anlamaya başlamış olmama kızıyordum.

Çünkü birine kızmak kolaydı.

Nedenini anladığında ise işler değişiyordu.

Başımı yeniden cama yasladım.

Sabahı düşündüm.

Selin’in kahvaltı uğruna verdiği mücadeleyi, Gizem’in ona laf yetiştirmesini, abimin sabrını ve masanın başında kopan kahkahalarımızı...

Birkaç saat önce dünyanın en büyük derdinin önümüzdeki testler olduğunu sanmıştım.

Şimdi aynı yollardan geçiyor, aynı şehir akıp gidiyordu.

Ama içimde hiçbir şey sabahki gibi değildi.

Gözlerimi kapatırken içimden tek bir şey geçti.

Keşke bazı sabahlar hiç bitmese.

Belki de o sabahın kıymeti, hiçbir şey olmamasından değildi.

Bunca şeyin arasında birkaç saatliğine gerçekten aile gibi hissedebilmiş olmamızdandı.

Ve şimdi hayat yine kaldığı yerden devam ediyordu.

Geçmiş ise bizimle birlikte geliyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

33okunma 11beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18