2. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 2. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 2. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ve henüz hiçbirimiz bilmiyorduk ama asıl sınavımız daha yeni başlıyordu.
“Ya da…” diye mırıldandım, pedalı yavaşlatırken.
Gece serinliği yüzüme vuruyor, önümde Selin’in bisikleti yolun ortasında sabit bir şekilde ilerliyordu. Ay ise arkamda değil, tam önümdeydi; aynı bisiklette, gidona yakın durmuştu. Bir elim gidondaydı, diğer yanımda onun varlığını hissediyordum. İçimde dolaşan onca düşüncenin arasında, söylemek üzere olduğum şeyin ağırlığını hissederek devam ettim.
“Ya da kısaca evlatlıkmışızdır…”
“Ya da kısaca evlatlıkmışızdır. Annemizle babamızın kim olduğunu bilmiyoruzdur. Kaçırılmışızdır falan…”
Selin başını hafifçe çevirip bize bakmaya çalıştı.
“Sizin aklınızdan tam olarak ne geçiyor?” diye seslendi.
Derin bir nefes aldım. Yol karanlıktı ama kafamın içi daha karışıktı.
“Bir yanım bulmak istiyor,” dedim. Sonra başımı hafifçe Ay’a çevirdim. “Bir yanım da hiç bulmak istemiyor… Ama sence?” diye fısıldadım.
Ay birkaç saniye sessiz kaldı. Ellerini biraz daha sıkı tutup gözlerini yola verdi.
“Bilmiyorum,” dedi sonunda. “Bazı gerçekleri öğrenince geri dönemiyorsun.”
Önde giden Selin yeniden seslendi.
“Ee? Yurda mı gidiyoruz şimdi?”
Bisikleti hafifçe sağa çekip hızımı azalttım. Kaldırım kenarında kısa bir an dururken buruk bir tebessümle,
“Bilmiyorum… ama işi de ektiğimize göre uçurum,” diye mırıldandım.
Bir saniyelik sessizliğin ardından bir anda birbirimize bakıp,
“A101 o zaman,” demiştik.
Selin kahkaha atarken bisikletten inip bize döndü.
“Siz gerçekten travmayı bile market molasına çeviriyorsunuz.”
“Hayır,” dedim ciddi bir ses tonuyla. “Travma ayrı, atıştırmalık ayrı. Karıştırmayalım.”
Selin ellerini kaldırdı.
“Ben cips istiyorum. Böyle hayat değiştiren cinsten.”
Ay hafifçe başını omzuma yaslayıp sessizce,
“Ben su alacağım… ve mümkünse yeni bir hayat,” dedi.
İstemsizce gülüp başımı iki yana salladım.
“Maalesef onu A101’de indirim reyonuna koymamışlar.”
Bisikletleri marketin önüne yanaştırdık. Gece sakindi ama içimdeki düşünceler hiç susmuyordu. Ayağımı yere koyup bir an öylece kaldım.
Ya gerçekten birileri bizi alıp başka bir hayata koyduysa?
Ya annem sandığım kadın annem değilse?
Ya babam dediğim adam sadece bir yabancıysa?
Selin hemen yüzüme bakıp kaşlarını kaldırdı.
“Bak yine o bakışı attın. Sakın marketin ortasında varoluşsal kriz geçirme, indirimde peynir varmış.”
İstemsizce güldüm.
“Tamam, söz. Önce peynir, sonra kimlik krizi.”
Bisikletten inerken Ay kolumu hafifçe tuttu. O kısa temas bile içimdeki bütün gürültüyü susturuyordu. Canımın yarısıydı benim; ikizimdi. Aramızda ne kadar sır, ne kadar mesafe ya da ne kadar geçmiş olursa olsun, onun yeri bambaşkaydı. Bunun ötesi de yoktu, berisi de.
Marketin ışıkları geceye fazla parlak geliyordu. İçeri girerken her şey o kadar normaldi ki… İnsanlar ekmek alıyor, çocuklar çikolata istiyor, kasada biri bozuk para arıyordu.
Ve ben, hayatımın yalan olup olmadığını düşünüyordum.
Selin çoktan abur cubur reyonuna dalmıştı. Ay Işığım ise sessizce su bölümüne yöneldi.
Onun arkasından gidip kolundan hafifçe tuttum.
“Ay…”
Durdu ama bana dönmedi.
“Eğer gerçekten böyle bir şey varsa… ve ben öğrenirsem… benden korkar mısın?” diye fısıldadım.
Bu sefer bana döndü. Gözleri yorgundu ama bakışları netti.
“Senden değil,” dedi. “Seni senden alan şeyden korkarım.”
Bir an cevap veremedim.
Çünkü ilk defa biri, içimdeki karanlığa bakıp kaçmamıştı.
Sözleri havada asılı kalmıştı.
Bir an sadece ona baktım. Marketin beyaz ışıkları yüzüne vuruyor, gözlerinin içindeki o sakin ama ağır ifadeyi daha da belirgin hâle getiriyordu. Elim hâlâ kolundaydı; bırakmam gerektiğini biliyordum ama o an bunu düşünemiyordum bile.
“Bazen,” diye mırıldandım, “insan kendinden bile korkuyor.”
Ay bakışlarını kaçırmadan,
“Ben senden korkmuyorum,” demişti. “Sadece seni kaybetmekten korkuyorum.”
Hemen ardından omzuma vurup, “İkizimsin lan sen benim. İnsan canının yarısından korkabilir mi, Duru’m?” demişti.
O cümle göğsümün tam ortasına oturdu. Nefes almak bile bir anlığına zorlaştı. Aramızdaki bu bağa ara ara sövsem de şu an içimden sadece “İyi ki,” diyordum.
Gülerek ona bakarken,
“Yalnız…” demişti, sanki ne düşündüğümü anlamış gibi. “Ara ara ben de sövüyorum bu hisse.”
“O niyeymiş o?” diye sormamla birlikte omuzlarını silkip,
“Yav, niye olacak? Kolum ağrırsa senin de ağrır mı? Yok. Arkadaş ekstra can güvenliği resmen,” demesiyle kaşlarımı kaldırıp,
“Bak sen…” diye mırıldanmıştım.
Gülerek bana baktığında,
“Harbi öyle ama bir noktada,” demiştim.
Tam bir şey söyleyecekken arkamızdan Selin’in sesi yankılandı.
“Romantik dramınız bittiyse indirimdeki gofretler tükeniyor!”
İkimiz de istemsizce geri çekilip ona baktık.
Selin elinde üç paket cips, iki çikolata ve sanki kıtlık çıkacakmış gibi abartılı bir sepetle bize bakıyordu.
Kaşımı kaldırdım.
“Sen marketi mi satın alıyorsun?”
“Hayır,” dedi gayet ciddi bir şekilde. “Duygusal çöküşümüz için erzak topluyorum.”
Ay hafifçe güldü. O kısa gülüş bile bütün karanlığımı birkaç saniyeliğine susturuyordu.
Kasaya doğru yürürken telefonum cebimde titredi.
Telefon ekranında gördüğüm isimle istemsizce duraksadım.
Merih Abim.
Derin bir nefes alıp çağrıyı açtım.
“Efendim, abi…” diye mırıldandım.
Karşı taraftan onun sakin ama her zamanki gibi dikkatli sesi geldi.
“İyi misin?”
Göz ucuyla Ay’a ve Selin’e baktım. İkisinin de bakışları üzerimdeydi.
“İyiyim, abi,” dedim. “Ne oldu?” diye mırıldandım.
Hafif bir sessizlik oldu. Sonra o tanıdık tonuyla konuştu.
“Ne olsun, abim? Merak ettim. Siz kolay kolay kaybolmazsınız da.”
İstemsizce dudaklarımı ısırdım.
“Yok, bir şey. İstersen gelelim,” dediğim anda Ay’ın ve Selin’in aynı anda attığı bakışlarla gülmemek için kendimi zor tuttum.
Merih Abi kısa bir nefes verdi.
“Yok, abim… Yarın gece vardiyası, uygun mu?”
Başımı hafifçe sallayıp,
“Olur, abi,” diye fısıldadım.
“İyi. Bakalım… Kapatıyorum, iş beklemez,” dedi.
Telefon kapandı.
Bir süre ekrana bakmaya devam ettim. Sonra başımı kaldırdığımda Selin kollarını bağlamış, kaşlarını kaldırmış hâlde bana bakıyordu.
Ay ise daha sessizdi ama bakışı en az onunki kadar sorgulayıcıydı.
Selin ilk konuşan oldu.
“‘İstersen gelelim’ mi?” dedi, sesi tamamen alay doluydu. “Bu kadar mı profesyonel yalancısın?”
İstemsizce güldüm.
“Refleks.”
“Hayır,” dedi Selin ciddi bir ifadeyle. “Bu düpedüz yetenek.”
Ay hafifçe başını yana eğdi.
“Merih Abi neden aradı?”
Omuz silktim ama içimdeki huzursuzluk dinmemişti.
“Bilmiyorum. Sadece kontrol etti… ama sesi garipti.”
Selin hemen yaklaştı.
“Garip nasıl? ‘Birilerini gömdüm, yardım edin’ garibi mi, yoksa ‘Başına iş açtın, ben biliyorum’ garibi mi?”
“İkinci,” dedim hiç düşünmeden.
Bu cevapla ikisi de sessizleşti.
Rüzgâr biraz daha sert esti. Uzakta bekleyen abi, cebimde hâlâ sıcaklığını koruyan telefon… Hepsi bir anda fazla ağır geliyordu.
Başımı kaldırıp derin bir nefes aldım.
“Harika,” diye mırıldandım. “Demek ki bu gece herkes benim hayatımı mahvetmek için sıraya girmiş.”
Selin omzuma hafifçe vurdu.
“Abartma. Önce A101 fişini kaybetme, sonra hayatını düşünürüz.”
Ay Işığım bu sefer gerçekten güldü. Ben de o sesi duyunca birkaç saniyeliğine bile olsa nefes alabildim.
Aklıma bir anda takılmış gibi elimdeki poşete baktım ve kaşlarımı çattım.
“Bir dakika… Fişi ne yapacağız ki?” diye mırıldandım. “Zaten olmayan paramızı harcadık, bir de neyi kontrol edeceğiz?”
Selin bana öyle bir baktı ki sanki hayatım boyunca hiçbir şeyi doğru anlamamışım gibi.
“Duru,” dedi büyük bir sabırla, “fiş dediğin şey medeniyetin temel taşıdır.”
Kaşımı kaldırdım.
“Fiş, medeniyet mi?”
“Evet,” dedi hiç düşünmeden. “Fiş olmazsa insanlık çöker.”
Ay yanımızda sessizce yürürken dudaklarını bastırıp gülmemeye çalışıyordu.
Ben hâlâ anlamamış bir ifadeyle baktım.
“Selin, açıklamanın mantıklı kısmına geç.”
Selin dramatik bir şekilde poşeti elimden aldı.
“Bak şimdi. Diyelim ki yarın bu cips bayat çıktı.”
“Zaten ben gece üçte duygusal çöküş eşliğinde yiyeceğim için fark etmem.”
“Elbette fark etmezsin,” dedi gözlerini devire devire. “Ama mesele prensip! Gidip diyeceksin ki: ‘Bu cips benim travmama eşlik edecekti ama siz bunu bile elimden aldınız.’ İşte o zaman fiş lazım.”
Ay Işığım bu sefer gerçekten güldü.
“Bu şimdiye kadar duyduğum en mantıklı savunma olabilir.”
Selin gururla saçını geriye attı.
“Teşekkür ederim. Ben halkın sesi, indirimlerin savunucusuyum.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır, sen ciddi anlamda market terörüsün.”
“Yanlış,” dedi parmağını kaldırarak. “Ben fırsat avcısıyım.”
Poşetin içine tekrar baktım.
“Bir dakika… Üç paket cips, iki çikolata, gofret, kola, sakız, su… Biz alışveriş mi yaptık yoksa kıyamete mi hazırlanıyoruz?”
Selin yüzüme bakıp gayet sakin bir şekilde,
“İkisi arasında çok ince bir çizgi var,” dedi.
Ay Işığım hafifçe başını omzuma yaslayıp,
“Bence Selin gizlice kıyamet senaryosu yazıyor,” diye fısıldadı.
“Gizlice değil,” dedi Selin anında. “Açık açık yazıyorum.”
İstemsizce güldüm.
“Gerçekten senden korkuyorum.”
Selin poşeti salladı.
“Yanlış kişiden korkuyorsun. Benden değil, kasa sırasında senden önce son indirimli ürünü alan teyzeden kork.”
Bir an durup düşündüm.
“…Haklısın.”
Selin hemen devam etti.
“O teyze var ya, savaşta ön safa koy. Tek başına ülke savunur.”
Ay artık açık açık gülüyordu.
“Duru’yu değil, teyzeyi evlatlık vermiş olabilirler.”
Gülmemek için dudağımı ısırdım ama kaybettim.
“Hayır, bak düşün… Gerçek annem markette son yağ şişesi için insan ezen kadınsa ben direkt kimliğimi reddederim.”
Selin gözlerini kocaman açtı.
“Ve sana dönüp der ki: ‘Kızım, indirim vardı, karakter gelişimin burada başlıyor.’”
Ay nefes nefese gülerek,
“Soy ağacı değil, indirim kataloğu çıkıyor ortaya,” dedi.
Ben de kahkahayla,
“Babam da muhtemelen kasiyerle tartışıyordur: ‘Bu ürün geçen hafta daha ucuzdu!’”
Selin hemen elini kalbine koydu.
“İşte gerçek aile bağları. Kan değil, kampanya birleştirir.”
Bir an, nasıl ve ne zaman geldiğimizi bile anlamadan kendimizi sahilde yürürken bulmuş, birkaç dakika boyunca gerçekten sadece gülmüştük.
Hayatımızın altını üstüne getiriyor olabilirlerdi.
Kim olduğumuzu bilmiyor olabilirdik.
Belki de bütün gerçekler kapımıza dayanmıştı.
Ama o anda tek ciddi mesele şuydu:
Selin’in bir an durup bize korkuyla bakmasıyla aramızda sessizlik oluştu.
“Kızlar…” derken kendine bile inanamıyormuş gibi bir hâli vardı. Ardından, “Ben… Ben sanırım fişi kaybettim,” dedi.
Kaşımı kaldırdım.
“Açıklamak ister misin?”
Selin poşetleri panikle karıştırırken,
“Bir saniye… Az önce buradaydı…” dedi.
Ay sakin bir sesle,
“Medeniyet çöktü,” dedi.
Ben gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım.
“Harika. Kimlik krizinden önce fiş krizine girdik.”
Selin dramatik bir şekilde dizlerine çökecek gibi oldu.
“Cipslerimizi koruyamadım…”
Ay başını salladı.
“Bunu torunlarına nasıl anlatacaksın?”
Selin hiç bozulmadan devam etti.
“Bir gün,” dedi ağır ve dramatik bir sesle, “torunlarım dizimin dibine oturacak…”
Ay Işığım hemen yan taraftaki banka yaslanıp izlemeye geçti.
“Başladı,” diye fısıldadı.
Selin hiç bozulmadan devam etti.
“Ve diyecekler ki: ‘Babaanne, sen gençken büyük savaşlar gördün mü?’”
Ben kollarımı bağlayıp ciddi bir ifadeyle başımı salladım.
“Ve sen de diyeceksin ki?”
Selin gözlerini kısmış, uzaklara bakıyordu.
“Evet çocuklar… 2026 yazı. A101. Son indirimli cips. Ve bir fiş…”
Ay kahkahayı patlattı.
Selin elini kaldırıp susturdu.
“Hayır, bölmeyin, bu travmatik bir an.”
Ben gülmemek için dudağımı ısırıyordum.
“Devam et, torunların bilmek istiyor.”
Selin dramatik bir nefes aldı.
“Kasiyer bana baktı. Ben kasiyere baktım. Aramızda yalnızca kader vardı.”
Ay gözünden yaş siler gibi yapıyordu artık.
“Ve sonra,” dedi Selin, sesi titriyormuş gibi yaparak, “o fiş… çantadan kayboldu.”
Ben başımı eğip saygı duruşuna geçer gibi yaptım.
“Mekânı makbuz cenneti olsun.”
Ay direkt banka çöktü gülmekten.
“Makbuz cenneti ne ya!”
Selin parmağını bana doğrulttu.
“Ve ben o an anladım… İnsan bazen fişi değil, kendini kaybeder.”
Bu sefer gerçekten nefesim kesildi gülmekten.
“Sen psikolojik danışman değil, kampanya filozofusun.”
“Teşekkür ederim,” dedi gururla. “Ben buna indirimsel farkındalık diyorum.”
Ay hâlâ gülüyordu.
“Bence senin TED konuşman olmalı.”
Selin anında dikleşti.
“Başlığı hazır: ‘Fişini Söyle, Kim Olduğunu Söyleyeyim.’”
Ben alkış yapar gibi ellerimi çırptım.
“Alt başlık: ‘Kasada Başlayan Karakter Gelişimi.’”
Ay nefesini toparlamaya çalışarak ekledi.
“Özel bölüm: ‘İndirimde Son Ürünü Alan Teyzeye Karşı Hayatta Kalma Rehberi.’”
Selin hemen ciddi bir ifadeye büründü.
“O kadın düşman değil. O kadın final boss.”
Bir an üçümüz de sustuk.
Sonra aynı anda başımızı salladık.
Haklıydı.
Ben derin bir nefes alıp,
“Yemin ederim bir gün markette o teyze yüzünden manşet olacağım,” dedim.
Selin omzuma vurdu.
“Saçmalama. Sen manşet olmazsın.”
Kaşımı kaldırdım.
“Nedenmiş o?”
Selin gayet sakin cevap verdi.
“Çünkü sen daha kavga başlamadan özür dilersin.”
Ay hemen başını salladı.
“Doğru. Duru markette bile ‘Kusura bakmayın, beni ezdiğiniz için,’ der.”
İkisine de şok olmuş gibi baktım.
“Ben o kadar kötü değilim.”
İkisi aynı anda,
“O kadar kötüsün,” dedi.
Bir an durdum.
Sonra iç çekip,
“Tamam… ama nazik olmak suç değil,” dedim.
Selin gözlerini devirdi.
“Nazik olmak başka, indirim savaşında barış elçisi olmak başka.”
Ay gülerek koluma girdi.
“Sen kesin fişini verip üstüne helallik isteyen tipsin.”
Başımı gökyüzüne kaldırdım.
“Allah’ım, beni neden bunlarla sınıyorsun?”
Selin hiç düşünmeden cevap verdi.
“Karakter gelişimi.”
Ay Işığım ekledi.
“Ve komedi unsuru.”
Ben de çaresizce güldüm.
Belki hayat gerçekten karmakarışıktı.
Belki ailem, geçmişim, her şey sandığımdan farklıydı.
Ama bir şeyden emindim:
Eğer dünyanın sonu A101’de kopacaksa yanımda kesinlikle bu iki deli olacaktı.
Selin poşetleri iki eline birden geçirip iç çekti.
“Ee… Biz bu uçuruma nasıl gideceğiz?” dedi.
Aynı anda elimizdeki poşetlere ve yan yana duruşumuza bakıp bir an öylece kalmıştık.
“Lan…” diye mırıldandım. “Şu an bir şey yok, farkında mısınız?”
Ay Gizem bana dönüp kaşlarını çatmıştı.
“Ne bir şeyi, oğlum?”
Selin de bir anda etrafa bakıp olduğu yerde kalmıştı.
“İyi hoş, biz konuşmaya daldık da… A101’in önünde bisikletleri unuttuk ve sahile mi geldik bisikletsiz?”
Bunu fark ettiği anda resmen bağırmıştı.
“LAN BİSİKLETLER!”
Ben kahkahayı patlatırken başımı iki yana salladım.
“Bizden de…” diye mırıldandım gülerek. “Tam bizden de bu hareket beklenirdi.”
Kendimi durduramadan gülmeye devam ettim. Çünkü gerçekten de başka kim yapabilirdi ki? Hayatımızın ortasında aile sırlarıyla boğuşurken gecenin bir yarısı uçurum niyetiyle çıkıp A101’e girmemiz, orada konuşmaya dalıp sahile kadar gelmemiz ve bisikletlerimizi marketin önünde unutmayı başarmamız… Gerçekten bunu ancak biz yapabilirdik.
Sessizlik.
Ben gözlerimi kapatıp,
“Of…” diye mırıldandım.
Selin ellerini başına koyup birkaç saniye olduğu yerde döndü.
“Ben size diyorum, biz normal değiliz.”
Ay Gizem kahkahasını bastırmaya çalışarak,
“Normal olsak zaten ailemizin kim olduğunu sorgularken cips reyonuna girmezdik,” dedi.
“Bir de bisikletleri unutmazdık,” diye ekledim.
Selin bana döndü.
“Onu özellikle konuşmayalım.”
“Niye? Gurur duyulacak bir başarı.”
“Duru!”
Gülerek ellerimi kaldırdım.
“Tamam, tamam. Gidip alırız.”
Ay kaşlarını kaldırdı.
“Nasıl?”
Üçümüz birden sustuk.
Selin bana baktı.
Ben Ay’a baktım.
Ay da Selin’e baktı.
“Yürüyerek?” diye ortaya attı Selin.
“İki bisikleti nasıl yürüteceğiz?” dedim.
Selin bir an düşündü.
“Birimiz birini sürer, diğerimiz diğerini sürer.”
Ay hemen başını salladı.
“Üç kişiyiz.”
“Doğru.”
“İki bisiklet var.”
“Doğru.”
“Bir de poşetler var.”
Selin poşetlere baktı.
“Onları da bisiklete asarız.”
Bir an durup bisikletlere baktım. Sonra çok ciddi bir ifadeyle,
“Acaba küçükken yaptığımız gibi poşetleri frenlerin olduğu yere assak… yırtılır mı?” diye düşündüm sesli şekilde.
Selin bana öyle bir baktı ki sanki az önce suç işlemiştim.
“Ya sorması ayıptır, seni zeki çocuk, bunu niye A101’in çıkışında demiyorsun?” dedi bir anda.
Bir de sorması ayıp mı, yoksa söylemesi mi desem, diye ekleyip poşetlere bakmıştı.
“A101 poşetleriyle reklam pankartı gibi mi gezeceğiz?” demesiyle bana bakıp gülmüştü.
“Aman…” diye mırıldanarak ben de gülmüştüm.
“Ya Duru,” dedi ellerini iki yana açarak, “zengin ol da bir araba al ya!”
Burnumu kırıştırıp,
“Dedi babamın fakiri,” diye mırıldandım.
Selin hemen dil çıkardı.
“Ee, bilsek almazdık mı diyelim?”
Ay poşeti biraz yukarı kaldırıp çaresizce baktı.
“Aman, hiç paramız yok mu ya? Ya da Merih Abi’ye desek?”
Anında başımı çevirdim.
“Adam çalışıyor ki. Çalışmasa bile ne diyeceksin acaba adama?” dedim. “Merih Abi merhaba, biz travmatik bir şekilde uçuruma gitmek istiyoruz, müsaitsen bırakır mısın?”
Selin hiç düşünmeden,
“Bence net bırakır,” dedi.
Ay gülmemek için dudağını bastırdı.
“Ya, onu geçtim,” dedim dramatik bir şekilde ellerimi kaldırarak. “Arkadaşlar, yurttan izin aldık, iyi hoş da… Eee? Plan: uçurum. Ama uykumuzda? Nöbet tutarız artık.”
Selin ciddi ciddi başını salladı.
“Bence mantıklı. Kamp sandalyesi eksik sadece.”
Ay Işığım da Selin’i haklı bulmuş gibi araya girdi.
“Bir de çekirdek. Uçuruma boş gidilmez.”
Ben başımı geriye atıp gökyüzüne baktım.
“Of… Uçurum harbi olmazdı.”
Yenilmiş bir ses tonuyla,
“Araba şartmış…” diye mırıldandım.
Selin hemen kaşlarını kaldırdı.
“Şu an olmadığını varsayarsak?”
Ona attığım bakışın ne anlama geldiği fazlasıyla açıktı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından Selin daha fazla dayanamamış gibi araya girdi.
Sonra iki elini havaya kaldırdı.
“Tamam, tamam! Bana öyle bakma. Taksi çağırıyorum o zaman, bugünlük,” dedi.
Son kelime ağzından çıkar çıkmaz yüzü değişti. Bir an donup kaldı; sanki cümleyi kendi ağzından değil de yan masadan duymuştu.
Biz de önce birbirimize baktık. Sonra kusursuz bir senkronla ikimiz birden ona döndük.
“Bugünlük mü?” dedim.
“Ne var?” diye savundu kendini.
“Hiç,” dedik hep bir ağızdan.
İkimizin yüzünde de aynı ifade vardı: Ciddi misin sen?
Bir saniye boyunca ortamı ağır bir sessizlik kapladı. Ardından aklımıza gelenle gülmemiz bir oldu. Selin de dayanamadı, başını iki yana sallayıp ellerini havaya kaldırdı.
“Tamam ya! Bir kere de dramatik bir karar almayayım.”
“Senin dramatik olmayan kararın var mı?” diye sordum.
Selin çantasına uzandı.
“Var. Taksi çağırmak.”
“Bu da dramatik.”
“Peki yürüyelim.”
“Daha dramatik.”
Selin telefonunu çıkarıp ekrana baktı.
“İyi. O zaman hepiniz susun, ben de hayatımızın en makul kararını vereyim.”
Biz yine gülmeye başladık.
Sanki ciddi bir şey söyleyecekmiş gibi “Kızlar,” demesiyle telefonu tekrar çantasına koydu. Ardından ikimizi itinayla süzüp,
“Şey… Biz zengin miyiz de bisikletleri bırakıp gidiyoruz?” diye mırıldandı.
“Ee, gidip alıp gelelim,” dememle eş zamanlı olarak ikizim araya girdi.
“Ne olur, durun burada,” dedi.
“Valla zaten yakın. On taş çatlasın, on beş dakikaya buradayım,” dememle kızlara hitaben hemen,
“Beni bekleyin, he!” diye seslenip poşetleri orada bırakarak koşar adımlarla A101’e doğru yol almıştım.
A101’in önüne geldiğimde ilk işim bisikletlere bakmak olmuştu. Neyse ki hâlâ oradaydılar. İçimden derin bir “Oh be,” çekip birinin gidonunu tuttum.
“Allah’tan kimse götürmemiş.”
Tam diğer bisiklete uzanmıştım ki arkamdan bir ses gelmişti.
“Duru!”
Bir anda olduğum yerde durmuştum.
Ses tanıdıktı. Hem özlediğim hem de bir o kadar nefret ettiğim bir sesti. Oysa onu daha çatışmada görmemiş miydim? İçimden, Seni burada da mı görecektim? demek geçse de aldığım derin nefesle kendimi tuttum.
Yavaşça arkamı döndüğümde karşımdaki kişiyi görmemle yüzümdeki gülümseme silinmişti.
“Sen…” diye fısıldadığım an birkaç saniye boyunca birbirimize baktık.
Ne çok özlemiştim oysa… Ama gel gör ki özlemek her şeyi unuttuğum anlamına gelmiyordu. Yutkunup kendime gelmeye çalıştım.
Elim hâlâ bisikletin gidonundaydı ama o an bisikleti, arkadaşlarımı, az önceki saçma sapan konuşmalarımızı bile unutmuştum.
“Burada ne işin var?” diye sormuştu.
Cevap vermeden önce etrafa göz gezdirdim. Sanki nerede olduğumu yeni fark etmişim gibi derin bir nefes alıp,
“Bisikletlerimizi almaya geldim,” dedim.
Bakışları bisikletlere kaydı, ardından yeniden bana döndü.
“Bisikletlerinizi mi?”
“Evet.”
Kaşlarını çatmıştı.
“Gece yarısı üçte mi aklınıza geldi? Bisikletlerinizi burada unuttuğunuz ancak şimdi mi aklınıza düştü?” diye sormuştu.
Omuzlarımı silktim.
“Uzun hikâye.”
“Belli.”
Tam bisikleti çekip gitmeye hazırlanırken bakışları bir anda yüzümde sabitlenmişti.
“İyi misin?”
Bu kez cevap veremedim.
Çünkü tek bir cümle bile yetmişti.
İçimde yeniden o gece boyunca susturmaya çalıştığım bütün sorular uyanmıştı.
Ailemiz.
Geçmişimiz.
Kim olduğumuz.
Ve neden bütün bunların tam da şimdi ortaya çıkmaya başladığı…
Başımı hafifçe eğip,
“İyiyim,” diye mırıldandım.
Ama sesim bile söylediğime inanmıyordu.
O ise birkaç saniye daha bana baktıktan sonra,
“Yalan söylüyorsun,” demişti.
İçimden derin bir nefes aldım.
“Bugün herkes bunu fark ediyor nedense.”
“Çünkü saklamayı beceremiyorsun.”
“Ben gayet iyi saklıyorum.”
“Duru.”
Tek kelime.
Ama yetmişti.
Başımı kaldırıp ona baktım.
Sonra istemsizce gülümsedim.
“Tamam… Milas Tugay Çevik, oldu mu? Sen niye sanki yıllar önce siktirip gitmemişsin gibi bugün çıkıyorsun karşıma, yav? Git, git.”
“Bitti mi?”
“Çok konuşma.”
Gülümsemişti.
Ben de bisikletin gidonunu yeniden tutup,
“Beni kızlar bekliyor. Gitmem lazım,” dedim.
Tam bisikletlerin arasına geçip ikisini birden ittirerek götürmeye hazırlanıyordum ki telefonum çalmıştı.
Ekranda Selin’in adı yanıp sönüyordu.
Açtığım anda bağırışı kulağımda patladı.
“DURU! ON BEŞ DAKİKA DEDİN, YARIM SAAT OLDU!”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
“Tamam, tamam! Geliyorum.”
“Bisikletleri buldun mu?”
“Buldum.”
“E güzel. Neden hâlâ oradasın?”
Karşımdaki kişiye bakıp bir an sustum.
“Uzun hikâye.”
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Selin’in sesi geldi.
“Duru…”
“Efendim?”
“Yine mi başına bir şey açtın?”
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
“Hayır.”
“Yemin et.”
“Bak, şimdi ederdim ama günah ya… Şey, geleyim; öyle konuşalım mı?” demiştim.
“Tamam. Gel bakalım.”
Telefonu kapatıp karşımdakine baktım.
“Ben gerçekten gitmeliyim.”
Başını salladı.
“Git.”
Bisikletlerin arasına geçip onları birkaç metre ittirdikten sonra istemsizce arkama baktım.
Hâlâ orada duruyordu.
Ve o an içimde tuhaf bir his oluştu.
Sanki bu karşılaşma tesadüf değildi.
Sanki gecenin bütün saçmalıkları beni tam da bu noktaya getirmek için sıraya girmişti.
Bisikletlerin arasına geçip onları birkaç metre ittirdikten sonra istemsizce arkama baktım.
Hâlâ orada duruyordu.
Bir an daha gözlerim üzerinde kaldı. Sonra başımı önüme çevirip içimden derin bir nefes aldım.
“Tamam, Duru,” diye kendi kendime mırıldandım. “Şimdi bununla uğraşmayacaksın.”
Bisikletleri sürükleyerek sahile doğru yürümeye başladım. Birkaç dakika sonra uzaktan Selin’le Ay’ı gördüm. İkisi de kaldırımın kenarında oturmuş, beni bekliyordu.
Selin beni görür görmez ayağa fırladı.
“LAN! Geldi!”
Ay da ayağa kalkıp ellerini gözlerine siper etti.
“Bisikletler de yanında!”
“Evet,” diye seslendim. “Merak etmeyin, onları da kurtardım.”
Selin yanıma kadar gelip bisikletlere baktı, ardından bana döndü.
“Sen bana on beş dakika dedin.”
“On beş dakika sürdü zaten.”
Ay Işığım kaşlarını kaldırdı.
“Duru, senin on beş dakikanla normal insanların on beş dakikası aynı şey değil.”
“Abartıyorsunuz.”
Selin kollarını bağladı.
“Peki neden yarım saattir yoksun?”
Bir an duraksadım.
Göz ucuyla arkama baktım. Sonra hemen tekrar onlara döndüm.
“Uzun hikâye.”
Selin gözlerini kıstı.
“Senin şu ‘uzun hikâye’ dediğin şeylerin sonunda hep bir bela çıkıyor.”
Ay yanıma yaklaşıp yüzüme baktı.
“Bir şey oldu mu?”
Başımı iki yana salladım.
“Yok. Birine denk geldim sadece.”
Selin hemen atıldı.
“Kim?”
“Milas.”
İkisinin de yüzündeki ifade aynı anda değişti.
Ay Işığım sessizce,
“Milas Tugay mı?” diye sordu.
Başımı salladım.
Selin birkaç saniye bana baktıktan sonra,
“Eee?” dedi.
“Ne eeesi?”
“Ne dedi?”
“Bir şey demedi.”
Ay kaşlarını kaldırdı.
“Sen?”
“Ben de bir şey demedim.”
Selin gözlerini devirdi.
“Yalan.”
“Tamam, biraz konuştuk.”
“Ne kadar biraz?”
“Selin…”
“Duru.”
Derin bir nefes aldım.
“Tamam… Milas Tugay Çevik, oldu mu? Sen niye sanki yıllar önce siktirip gitmemişsin gibi bugün çıkıyorsun karşıma, yav? Git, git,” dedim.
Ay hemen bana baktı.
“Sen mi dedin bunu?”
“Evet.”
Selin şaşkınlıkla,
“Vay arkadaş. Bizim kız büyümüş,” dedi.
“Kes.”
Ay gülmeye başladı.
“Peki sonra?”
“Sonra bisikletleri aldım ve geldim.”
Selin bisikletin gidonuna elini koyup,
“İyi. En azından bu sefer bir şeyi unutmadın,” dedi.
Bir an yüzüne baktım.
“Ne demek istiyorsun?”
Ay araya girdi.
“Bisikletleri A101’de unutmuştuk ya.”
Selin başını salladı.
“Ben onu hayatım boyunca unutmayacağım.”
“Sen fişi de unutmuştun.”
“Duru!”
Kahkahayı patlattım.
Ay da bize katılınca az önce içimde dolaşan o ağır his yeniden biraz olsun dağıldı.
Selin bisiklete binip,
“Hadi artık yurda dönelim. Bu gece yeterince macera yaşadık,” demesiyle ister istemez gülecektim ki aklıma nasıl döneceğimiz geldi.
“Hayır, Ay Işığım! Uçurum diye çıktık, üstüne alışveriş yaptık. Sen şimdi nasıl gideceğimizi düşün,” demesiyle Selin bana dönüp bir an sessiz kaldı.
Ay, hiçbir şey olmamış gibi benim önümde duran bisiklete geçip önüme oturdu. Tam hareket edeceğimiz sırada,
“Bir de yarın şu Milas meselesini konuşacağız,” dedi.
Ona bakıp gözlerimi devirdim.
“Biliyorum.”
Selin’in arkadan seslenmesiyle başımı ona çevirdim.
“Ve bu sefer A101’e uğramıyoruz!”
“Tamam!” diye bağırdım.
Ay kahkahayla,
“Bence yine uğrarız,” dedi.
“ASLA!”
Üçümüzün kahkahası geceye karışırken bisikletleri sürmeye başladık.
Ben de bir kez daha arkama baktım.
Bu kez kimse yoktu.
Ama nedense içimde, bu gecenin burada bitmediğine dair güçlü bir his vardı.
Bir süre ilerledikten sonra Selin yavaşlayıp telefonunu çıkardı.
“Taksi çağıralım,” dedi.
Ona dönüp kaşlarımı kaldırdım.
“Paramız var mı? Çok masraflı çıkmayalım bu işten,” diye mırıldandım.
Ay Işığım hemen araya girdi.
“Araban olsaydı…”
Sözünü kesip ona döndüm.
“Yalnız benim ehliyetim var, Ay Işığım. Arabamız olmadığı için kullanamıyorum. Sizde de arabanız yok ya hani dedim.”
İkisi de bir an yüzüme baktı.
Ay yavaşça,
“Biz gerçekten liseyi bitirdik mi?” diye sordu.
Derin bir nefes alıp,
“Kâğıt üstünde evet,” dedim.
Selin telefonunu yeniden eline alırken söyleniyordu.
“Şu an ekonomimize en büyük darbeyi vuruyorum, farkında mısınız?”
“Abartma,” dedim. “Zaten ekonomimiz doğuştan darbe yemiş.”
Ay sakin bir sesle ekledi:
“Bizim bütçemiz bir duygu durumu gibi. Sürekli ekside.”
Selin telefonunu yüzüme doğru salladı.
“Taksi ücreti şu kadar.”
Ekrana baktım.
Üç saniye boyunca sadece baktım.
Sonra çok sakin bir şekilde,
“Yürüyelim,” dedim.
Ay başını salladı.
“Kesinlikle yürüyelim.”
Selin şok olmuş gibi bize baktı.
“Az önce uçuruma nasıl gideceğiz dediniz!”
“Fikrimiz değişti,” dedim. “Artık biz doğa insanıyız.”
Ay ciddi ciddi,
“Ruhsal arınma için yürümek lazım,” dedi.
Selin gözlerini devirdi.
“Hayır, bu ruhsal arınma değil. Bu düpedüz fakirlik.”
Omzuna kolumu atıp,
“Fakirlik de bir yolculuktur, Selin,” dedim.
Ay diğer tarafına geçip,
“Ve biz o yolun VIP misafirleriyiz,” diye ekledi.
Selin çaresizce başını salladı.
“Bir gün zengin olursak var ya…”
Ben hemen atıldım.
“İlk iş fişleri çerçeveletiyorum.”
Ay kahkahayla,
“Ben de A101’in önünde saygı duruşu yapacağım,” dedi.
Selin ikimize de bakıp başını iki yana salladı.
“Sizinle bir gün normal bir gece geçirebilirsem kendimi dünyanın en şanslı insanı sayacağım.”
“Hayal kurmak bedava,” dedim.
Ay da başını sallayarak onayladı.
“Şimdilik en azından.”
Selin ise son noktayı koydu.
“Ben de o indirimli cipsi alıp intikamımı tamamlayacağım.”
Ve yenilmişlik içinde, bisikletlere küçükken yaptığımız gibi poşetleri frenlere asıp mecburen sürdük.
Ay bir anda durup bize baktı. Sonra başını iki yana salladı.
“Lan, biz iki saattir bunu yapmamak için çabalayıp yine yaptık,” dedi.
Selin hemen parmağını bana doğrulttu.
“He valla. Hep senin şu ikizin yüzünden.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Yalnız…” dedim, gülerek ikisine dönüp. “Sadece bunun için mi? Bir de bisikletleri unuttuk ya.”
İkisi de bir an birbirine bakıp sustu.
Ben de başımı iki yana sallayıp,
“Gerçi benim ikizim yok,” dedim gayet ciddi bir ifadeyle.
Selin hiç düşünmeden,
“Var. Kaos,” dedi.
Bir saniye yüzüne boş boş baktım.
Ay’ın kahkahayı patlatmasıyla ben de kendimi tutamayıp gülmeye başladım.
“Allah Allah, ikizimi de nereden çıkardın?”
Selin omuz silkti.
“Doğuştan. Bence sen doğarken yanında bir de kaos paketi vermişler.”
Ay gülmekten konuşmakta zorlanarak,
“Gerçekten Duru’nun resmî adı ‘Duru ve Yan Etkileri’,” dedi.
Kaşlarımı çatıp ikisine baktım.
“Çok komiksiniz ya. Bir de benim yanımda benden geçiniyorsunuz.”
Selin hemen atladı.
“Biz geçinmiyoruz, hayatta kalıyoruz.”
“Ne farkı var?”
“Büyük fark var. Geçinmek gönüllü olur.”
Ay hemen araya girdi.
“Hayatta kalmak zorunlu.”
“İkiniz de kesin sesinizi.”
Selin bisikletin gidonuna yaslanıp beni süzdü.
“Bak, daha beş dakika önce bisikletleri A101’de unutmuşuz. Sonra sahile gelmişiz. Sonra geri dönmüşüz. Sonra yine nasıl döneceğimizi düşünmeye başlamışız.”
Parmağıyla tek tek sayarak devam etti.
“Bütün bunların ortak noktası ne?”
Kaşımı kaldırdım.
“Ne?”
“Sen.”
Ay hemen başını salladı.
“Bilimsel olarak kanıtlandı.”
“Ne zaman kanıtladınız?”
“Az önce.”
İkisinin gülüşüne bakıp başımı iki yana salladım.
“Harbi sizden insan olmaz.”
Selin hiç bozuntuya vermeden,
“Bizden normal insan olmazsa senden normal insan hiç olmaz,” dedi.
Ay koluma girip gülerek,
“Benim ikizim ama,” dedi.
Ona dönüp baktım.
“Sen niye beni savunuyorsun?”
“Savunmuyorum. Durumu kabul ediyorum.”
“Ne durumu?”
Ay yüzüme bakıp gayet ciddi bir ifadeyle,
“Kaos ikizliğini,” dedi.
Bir an sustum.
Sonra üçümüz aynı anda gülmeye başladık.
Kendime gelmemle ikizimle göz göze geldim. Bana bakıp hâlâ gülüyordu. Göz kırpıp,
“Çok komik,” dedim düz bir sesle. “Hepiniz birleşip bana karşısınız zaten.”
Selin omuz silkti.
“Biz değiliz, Duru. Sen kendi kendine rakip olmuşsun.”
Ay hemen gülerek,
“Doğru. Biz sadece dışarıdan izliyoruz,” dedi.
“Çok sağ olun.”
Selin bisikletin gidonuna yaslanıp sırıttı.
“Ne demek. Biz senin yan etkileriniz.”
“Yan etkilerim mi?”
“Evet. Kaosun yanında biz de pakete dâhiliz.”
Ay başını sallayıp,
“Üstelik iade de kabul etmiyoruz,” dedi.
Gözlerimi devirip gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Allah sizi bildiği gibi yapsın.”
Selin hiç düşünmeden,
“Bizi yaptı zaten. Seni de başımıza koydu,” dedi.
“Selin!”
Kahkahaları yeniden geceye karışırken başımı iki yana salladım.
“Tamam, tamam. Hadi gidelim de şu bisikletleri bir daha kaybetmeden yurda varalım.”
Ay hemen atladı:
“Bu sefer A101’e uğramıyoruz, değil mi?”
Selin ciddi ciddi düşündü.
“Eğer indirim varsa uğrarız.”
“YÜRÜYÜN!” diye bağırmamla ikisi de kahkahaya boğuldu.
Tam o sırada Selin, bisikletin gidonuna astığı poşeti salladı. İçindeki cipsler hışır hışır ses çıkarırken yüzünde kendinden memnun bir ifade vardı.
“Bak mesela şu an bile mantıksız bir şekilde mutluyum. Neden?”
Ay hiç düşünmeden,
“Şeker ya da abur cubur var diye mi?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Selin gayet ciddi bir ifadeyle. “Kaçış planı.”
Gözlerimi kıstım.
“Kaçış planı mı?”
Selin başını salladı.
“Evet. Bu gece uçurum diye çıktık, A101’e girdik, bisikletleri unuttuk, sahile geldik… Şimdi de yurda dönmeye çalışıyoruz.”
Bir an durup poşete baktı.
“Bence bu, gayet başarılı bir kaçış planı.”
Ay kahkahayı patlattı.
“Kimden kaçıyoruz?”
Selin hiç düşünmeden,
“Hayattan,” dedi.
Başımı iki yana sallayıp gülerek,
“Senin plan dediğin şeyin sonu hep başka bir probleme çıkıyor,” dedim.
Selin fark etmiş gibi omuz silkti.
“Önemli olan sorun çıkarmak değil, eğlenerek çıkarmak.”
Ay hemen araya girdi.
“Bak, bu felsefeyi bir yere yaz.”
“Yazdım bile.”
“Telefonuna mı?”
“Yok, aklıma.”
Selin’in Ay Işığım’a bakıp,
“Geçmiş olsun,” diye mırıldanmasıyla kaşlarımı kaldırdım. “En tehlikeli yere yazmış.”
“Uçuruma mı yazmış?” diye sordum.
Selin ciddi ciddi başını salladı.
“Hayatın kendisinden.”
Bir an sustuk.
Ay Işığım hemen araya girip,
“Biz aslında hiçbir yere gitmiyoruz, sadece dramatik yürüyüş yapıyoruz,” dedi.
“Evet,” dedim. “Netflix olsa bunu ‘Gençlik Krizi: Sezon 1, Bölüm 6 – A101’den Uçuruma Giderken’ diye yayınlar.”
Selin bir anda bana dönüp,
“Bir de bölüm sonunda bisikletlerimizi A101’de unuttuğumuz ortaya çıkarsa… Reyting tavan,” dedi.
Ay kahkahayı patlattı.
“Sonra ikinci bölüm: ‘Bisikletlerin Peşinde Üç Deli.’”
“Üç deli mi?” dedim. “Bir dakika, beni de mi dâhil ettiniz?”
Selin hiç düşünmeden,
“Başrol sensin,” dedi.
Ay başını sallayıp gülerek,
“Yan karakterler biziz,” dedi.
“Yan karakter mi?”
“Evet. Kaosun başrolü sensin.”
Gözlerimi devirip bisikletin gidonuna asılı poşete baktım.
“Bari senaryoda zengin olayım.”
Selin hemen atladı.
“Yok. Bütçe yok.”
“Senarist kim?”
“Ben.”
“İşte o yüzden bu kadar fakiriz.”
Ay kahkahalar arasında,
“Bence dizi tutar,” dedi.
“Ben de tutar diyorum,” diye mırıldandım. “Ama önce şu bölümün sonuna sağ salim gelelim.”
Selin bir anda durdu.
“Lan, bir dakika…” dedi. “Biz neden her şeyi A101’e bağlıyoruz?”
Ay hemen omuz silkti.
“Çünkü Türkiye’de her hikâyenin finali orada bitiyor.”
Ben ciddileştim.
“Bak, bu doğru.”
Selin poşetleri kaldırdı.
“Yani biz uçuruma bile giderken A101 referansı yapıyorsak…”
Ay tamamladı:
“Bu artık kader.”
Selin derin bir nefes aldı.
“Ben kabul ediyorum. Biz normal insanlar değiliz.”
Ben de başımı salladım.
“Normal olsaydık zaten şu an evde oturuyor olurduk.”
Ay hemen ekledi:
“Ve muhtemelen sıkılırdık.”
Selin anında atladı:
“Kesin sıkılırdık. Çünkü biz on dakikada bile ‘Acaba evlatlık mıyız?’ seviyesine çıkıyoruz.”
Ben kaşımı kaldırdım.
“Onu sen başlattın ki, zaten öyleyiz.”
Selin hiç utanmadan,
“Evet ama çok iyi hikâye çıktı,” dedi.
Ay gülerek aramıza girdi.
“Tamam, tamam. Şu anki plan ne?”
Selin durdu.
Ben durdum.
Ay durdu.
Üçümüz aynı anda birbirimize baktık.
Selin çok ciddi bir sesle,
“Plan şu… Yürüyüp düşüneceğiz,” dedi.
Ben başımı salladım.
“Bu bizim stratejik planlama şeklimiz.”
Ay Işığım gülerek son noktayı koydu:
“Yani aslında plansız plan yapıyoruz.”
Selin elini havaya kaldırdı.
“Harika. Şirket kurabiliriz.”
Ben hemen atıldım.
“Adı: Kaos A.Ş.”
Ay güldü.
“Alt slogan: ‘Biz de bilmiyoruz ama yapıyoruz.’”
Selin poşeti salladı.
“Ve yatırımımız: A101, BİM.”
Bir an hepimiz sustuk.
Sonra aynı anda yürümeye devam ettik.
Ve hiçbir şey çözülmemişti.
Ama en azından artık bunun farkındaydık.
Girişte güvenliğe çalışma belgemizi gösterdik. “Geçin kızlar,” demesiyle hiç umursamadan içeri geçtik.
İçeri girmemizle Selin’in,
“Ya o değil de ev mi tutsak?” demesi üzerine ona döndüm.
“Biz?” diye üçümüzü gösterip kaşımı kaldırdım. “Kaç yaşındayız la biz?”
Selin bir an durmuş, sonra eliyle alnına vurmuştu.
“Ha, doğru.”
Ay kahkahayı basarken omzuma yaslanmış,
“Bir an kendini yirmi bir yaşında üniversite öğrencisi sandı çünkü,” demişti.
“Hayır, bak, mantıklı düşününce güzel fikir,” diye söylenmeye devam eden Selin’le birlikte yürürken etrafa bakmıştım. Etraf her zamanki gibiydi; ne fazlasıyla sessizdi ne de insanların bağırıp çağırdığı kadar gürültülüydü. Herkes kendi hâlinde, günlük telaşına devam ediyordu. Ben de fazla umursamadan adımlarımı hızlandırıp bizimkilere yetişmiş, Selin’e gülerek laf atmıştım.
“Sen daha iki gün önce makarna yaparken tencereyi yakmadın mı?” diye sormamla Ay gülmeye başlamıştı.
Selin hemen savunmaya geçmişti.
“O teknik arıza.”
“Bildiğin odanın şarteli attı.”
“Abartma.”
“Elektrikli tencereden duman çıkıyordu, Selin.”
Ay gülmekten nefessiz kalırken Selin bana ters ters bakmıştı.
“Tamam, en çok sen biliyorsun, Duru.”
“Evet, biliyorum. Ben en azından çayı şeker yerine tuzla yapmıyorum.”
“ONU BİR KERE YAPTIM!”
Kahkaha atmamızla çevredeki birkaç kişi dönüp bize bakarken Selin hiç utanmadan onlara el sallamıştı.
“Bakın, bunlar beni zorbalıyor.”
“Çünkü hak ediyorsun,” diye mırıldanmıştım.
Koridorun sonuna doğru yürürken Ay bir anda durmuştu.
“Ben acıktım.”
“Şaşırdık mı?” diye söylenmemle koluma vurmuştu.
Selin telefonunu çıkarıp,
“Film gecesi yapalım mı?” demişti.
Ona dönmüştüm.
“Şu an mı?”
“Evet. Abur cubur aldık, camı açarız, battaniyeleri üstümüze çeker, sabaha kadar film izleriz.”
Ay anında heyecanlanmıştı.
“Korku filmi.”
“Hayır,” dedim direkt.
“Evet,” dedi ikisi aynı anda.
Onlara inanamaz bir şekilde bakarken Selin koluma girmişti.
“Bak, korkarsan ışığı açarız.”
“Ben korkmam.”
Ay sinsice sırıtıp,
“Geçen izlediğimiz filmde yastığa sarılıp ağlayan kimdi?” diye sorunca gözlerimi kısmıştım.
“O refleks.”
“Onları görünce mi çalışıyor reflekslerin?”
“Kes sesini.”
Gülüşmelerimiz koridora yayılırken odaların bulunduğu kısma doğru yürümüştük.
Asansöre bakarken derin bir nefes alıp,
“Siz binin isterseniz,” demiştim.
Elimizde poşetler, saçlarımız dağılmış hâlde birbirimize baka baka gülüyorduk.
O an fark etmiştim.
Uzun zamandır ilk kez gerçekten iyi hissediyordum.
Merdivenleri çıkmamızla birlikte Selin poşetleri kaldırıp,
“Hanımlar, film gecesine hoş geldiniz,” diye mırıldanıp göz kırpmıştı.
Ay koşarak içeri girerken,
“Battaniyeyi ben kapıyorum!” diye seslenmişti.
“ASLA!” diyerek peşinden gitmemle odaya girmem bir olmuş, birkaç saniye içinde kahkaha sesleriyle dolmuştu.
İçimden söylene söylene içeri geçtiğim an Selin’in,
“Allah’tan alıştılar bize,” demesiyle başımı sallamıştım.
“Haklı.”
Ay poşetleri masaya bırakırken Selin bana dönüp sırıtmıştı.
“Hadi oradan. Duru olmasa sence yapabilir miyiz biz bunu?”
Kaşımı kaldırıp kendimi göstermiştim.
“Ne yani, seviliyorsam?”
Selin dramatik bir şekilde elini göğsüne koymuştu.
“Harbi seviliyor ya.”
Ay anında atlamıştı.
“Ah ah… Bir böyle davransa sevilir mi?” diye mırıldanmıştı gülerek. “Bir görseler ya… Ya da bak, belki de korkuyorlardır.”
“Abart,” diye mırıldanırken montumu koltuğun üstüne atmıştım.
Tam o sırada mutfaktan Selin’in sesi duyulmuştu.
“Meraktan soruyorum… Mısır bu tencerede patlar mı?”
Bir an durmuş, sonra derin bir nefes almıştım.
“Ah ah…”
Ay sandalyeye çökmüştü.
“Selin, sen nasıl eve çıkalım diyorsun?”
“Gayet güzel soruyorum, varsınız değil mi?”
“Geçen tost makinesine çatal soktun.”
“Neye göre? Belki bilim yapıyordum.”
“Ölecektin.”
“Detay.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırırken mutfağa yürümüştüm. Selin elinde mısır paketiyle tencereye bakıyordu; sanki matematik problemi çözüyormuş gibiydi.
“Eline ne aldın?”
“Tereyağı.”
“Tamam, güzel.”
“Çayın içine koyacaktım ama vazgeçtim.”
Bir anda arkamdan gelen sessizlikle Ay Işığım’a dönmüştüm. Ay bana bakıyordu.
“Ne?” dedim.
Gülerek ona döndüğüm sırada Selin elindeki tencereye, sonra mısıra bakıp bana döndü ve kaşlarını çattı.
“Şimdi sorması ayıptır da… Biz mısır yaparken tereyağına nasıl geldik, oradan da çaya nasıl geçtik?” diye mırıldandım.
Bir an yüzüne baktım. Sonra Ay Işığım’a döndüm. O da,
“Ben de onu anlamaya çalışıyorum,” dedi. Dudaklarını birbirine bastırarak gülmemeye çalıştığını fark etmiştim.
Birkaç saniye öylece birbirimize bakarken Selin kaşığı havada tutup,
“Ne bakıyorsunuz? Ben gayet mantıklı bir bağlantı kurdum,” demişti.
Kaşlarımı kaldırıp,
“Evet, mısır → tereyağı → çay. Harika bir mantık zinciri,” diye mırıldanmamla Ay daha fazla dayanamayıp kahkahayı basmıştı.
Selin bize ters ters bakıp,
“Gülün, gülün. Bir gün hepiniz acıkınca bu mutfakta bana muhtaç olacaksınız,” dedi.
Ay kahkahasının arasından,
“Senin yaptığın yemekten sonra aç kalmayı tercih ederim,” demişti.
“Terbiyesiz.”
“Gerçekçi.”
Ben de araya girip başımı iki yana sallamıştım.
“Tamam, yeter. Siz böyle devam ederseniz mısır değil, sabaha kadar kavga pişireceksin.”
Selin tencereye dönüp söylenmişti.
“Ben bu odada saygı görmüyorum.”
Ay hemen,
“Çünkü sen saygıyı çaya tereyağı atarak kaybettin,” demişti.
“ONU DAHA KAÇ KERE SÖYLEYECEKSİNİZ?”
Kahkahayı patlatmamla Selin elindeki kaşığı bize doğru sallamıştı.
“Bir daha söylerseniz mısırı da çaya atarım!”
Bir anda sustuk.
Ay bana baktı.
Ben Ay’a baktım.
Sonra ikimiz aynı anda Selin’e döndük.
“Sakın.”
Selin hemen savunmaya geçti.
“Ne var? İnsan mutfakta düşünür.”
“Sen düşünmüyorsun ki,” dedim. “Sen mutfakta doğaçlama yaşıyorsun.”
“Gayet planlıyım.”
“Az önce tereyağını çaya koyacaktın.”
“KOYMAYACAKTIM!”
“Vazgeçtin ama.”
“Çünkü fark ettim.”
Ay araya girip ciddi bir ifadeyle,
“Bence burada asıl soru şu: Fark etmeseydi ne olacaktı?” dedi.
Selin birkaç saniye sustu.
“…Çay farklı bir boyuta geçecekti.”
Kahkahayı patlattım.
“Ya sen harbi normal değilsin.”
“Ben mi? Tereyağına karşı önyargılı olan sizsiniz.”
Ay kaşlarını kaldırdı.
“Çaya tereyağı koymak önyargı konusu değil, Selin.”
“Bak, tadına bakmadan bilemezsin.”
“Ben bilmek istemiyorum.”
“Ben de istemiyorum,” dedim.
Selin elindeki kaşığı kaldırıp ikimize baktı.
“Tamam. O zaman mısırı ben yapıyorum. Siz de karışmayın.”
Ay hemen,
“En son ‘siz karışmayın’ dediğinde tost makinesine çatal sokmuştun,” dedi.
Selin kaşığı yavaşça indirdi.
“O konu kapanmıştı.”
“Hayır,” dedim. “O konu bizim aramızda tarihî bir belge.”
“Bir kere yaptım!”
“Bir kere yetti.”
Selin oflayıp tencereye döndü.
“İyi, bundan sonra hiçbir şey yapmıyorum.”
Ay hemen,
“En mantıklı kararın,” dedi.
Selin bize dönüp gözlerini kıstı.
“Sonra mısır yemeyince de ağlamayın.”
Başımı salladım.
“Tamam, sen yap. Ama tek şartım var.”
“Ne?”
“Çaya dokunmuyorsun.”
Ay kahkahayla,
“Ve tereyağına da fazla yaklaşmıyorsun,” diye ekledi.
Selin elini kalbine koydu.
“Beni kendi mutfağımda kısıtlıyorsunuz.”
“Çünkü seni seviyoruz,” dedim.
“Bu sevgi değil, denetim.”
“Seninle hayatta kalma yöntemi,” diye mırıldanan Ay’la birbirimize bakıp yeniden gülmeye başlamıştık.
Ay gözlerini kısmıştı.
“Sen buna nasıl alıştın?”
Omzumu silktim.
“İlk zamanlar ben de korkuyordum.”
“TEREYAĞINI ÇAYA KOYMAYACAKTIM!” diye bağıran Selin’le kahkaha atmıştık.
Sonunda mısırı patlatmayı başardığımızda mutfağın yarısı dağılmıştı. Tezgâhta tuz vardı, yerde birkaç tane patlamış mısır geziyordu ve Selin hâlâ kola şişesini açmaya çalışıyordu.
“Ver şunu,” diyerek şişeyi elimden alıp tek hareketle açan Ay’la Selin sinirlenmişti.
“Bir gün ben de güçlü hissedeceğim.”
“İmkânsız,” dedim direkt.
Koltuğa yayıldığımızda battaniyeler birbirine karışmıştı. Selin ayağını benim üstüme atmış, kumandayı sahiplenmiş; Ay da ışıkları kapatıyordu.
“Bak, korku filmi açarsanız uyurum,” dedim.
“Yalan,” dedi ikisi aynı anda.
“Ciddiyim.”
Tam o sırada televizyondan gelen ani sesle istemsizce irkilmemle Selin bana dönüp sırıtmıştı.
“Daha intro başladı.”
“Refleks.”
Ay elindeki mısırı ağzına atıp,
“Nehir Duru, ikizim diye demiyorum ama var ya… Dünyanın en iddialı korkağı,” demişti.
Gözlerimi devirip battaniyeyi üstüme çekerken Ay Gizem bana doğru eğilmişti.
“Korkarsan elimi tutabilirsin.”
Ona boş boş bakmıştım.
“Film başlasın, sen önce kendi çığlığını engelle.”
“Terbiyesiz.”
Kahkahalar arasında ekranın ışığı yüzümüze vururken hiçbir şeyi düşünmeden, sadece o anın içinde kalmıştım.
Belki de bize gelecek, öğreneceğimiz gerçeklerden önce böyle bir geceye ihtiyacımız vardı.
O gerçekler gelmeden önce, sadece kafamızı dağıtmak için bile olsa şu ana tutunmaya ihtiyacımız vardı. Çünkü şimdiye kadar bildiğimiz her şeyi yerinden oynatacak o zamana kadar elimizde kalan bu küçücük huzura sarılmak daha mantıklı geliyordu.
O gece hiçbirimiz geçmişi çözmeye çalışmıyorduk.
Kim olduğumuzu, ailemizin kim olduğunu, neden bunca şeyin yıllardır bizden saklandığını düşünmüyorduk.
Sadece gülüyorduk.
Birbirimize laf atıyor, korku filminden korkmadığımızı kanıtlamaya çalışıyor, Selin’in mutfakta çıkardığı savaşın enkazını topluyor ve birkaç saatliğine de olsa hayatın bize yüklediği her şeyi kapının dışında bırakıyorduk.
Çünkü bizim hikâyemiz yalnızca karanlıktan ibaret değildi.
Karanlığın içinde birbirine tutunan üç kızın hikâyesiydi.
Bazen birimiz dağılıyor, diğerleri onu toparlıyordu.
Bazen hepimiz aynı anda dağılıyor, sonra en saçma şeyden kahkaha atıp yeniden kendimize geliyorduk.
Belki de bizi güçlü yapan şey buydu.
Her şey değişse bile birbirimizin yanında kalacağımızı bilmek.
Ve belki de o gece, henüz farkında olmadan, yaklaşan fırtınadan önce kendimize küçük bir sığınak kurmuştuk.
Çünkü çok yakında öğreneceğimiz gerçekler, şimdiye kadar bildiğimiz her şeyi yerinden oynatacaktı.
Bölüm etkileşimi
