23. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT

🍯 23. Bölüm 🍯

Esra İlayda Akkuş

Yaklaşık beş dakika sonra evin kapısı yeniden açılmıştı. Barkın Bey elinde şeffaf, kilitlenebilir küçük bir poşetle dışarı çıkıyordu. Yüzündeki ifade ilk gördüğümüzden daha ciddiydi. Arabaya doğru yürürken birkaç kez elindeki poşete bakmış, ardından kapıyı açıp sürücü koltuğuna oturmuştu.

Poşeti dikkatlice ön yolcu koltuğunun üzerine bırakmıştı.

"Tamam," demişti kısa bir nefes alarak. "Şimdi hastaneye geçiyoruz."

Motoru çalıştırırken hiçbirimiz konuşmamıştık. Ben ise gözümü istemsizce o poşetten alamıyordum. İçinde sıradan bir diş fırçası vardı ama birkaç saat önce olsa kimsenin önemsemeyeceği o eşya, şimdi hayatımızın yönünü değiştirebilecek bir delil hâline gelmişti.

Barkın Bey bunu fark etmiş gibi poşeti alıp torpidonun içine dikkatlice yerleştirmişti.

"Karışmaması lazım," diye mırıldanmıştı. "Laboratuvara olduğu gibi teslim edeceğiz."

Buruk bir tebessümle onu izlerken boğazım düğümlenmişti. Yutkunmama rağmen o düğüm bir türlü çözülmüyordu. Gözlerimi ondan ayırmaya çalışsam da beceremiyordum. Çünkü karşımda duran adam, hayatım boyunca eksikliğini hissettiğimiz o güveni tek bir kelime etmeden hissettiriyordu.

Oysa ne kadar iyi bir adamdı... Kimsenin hayatına karışmaz, kimseyi zorlamazdı. Ama iş bize gelince, hiçbir bağı yokmuş gibi davranmıyordu. Sanki gerçekten ona aitmişiz gibi... Sanki yıllardır bizi tanıyormuş gibi... Hiç düşünmeden önümüze geçiyor, bizi koruyor, sahipleniyordu.

Aldığım titrek nefesle başımı sessizce sallamıştım. Gözlerim istemsizce dolarken içimde küçücük bir çocuk canım acıyana kadar haykırıyordu.

"Neden?"

Neden beni kanımdan olanlar değil de, hiçbir mecburiyeti olmayan biri bu kadar sahipleniyordu?

İnsan en çok da buna kırılıyormuş meğer.

Bir yabancı sana yuva gibi davranırken, öz ailen sana yabancı olabiliyormuş.

Kirpiklerimi hızla kırpıştırmıştım. Ağlamayacaktım. Şimdi değil... Ama içimdeki o küçük kız, ilk defa birinin "arkandayım" deyişine inanmak istiyor, buna tutunmaya çalışıyordu.

O an anladım ki... Bazen insanı aile yapan aynı kanı taşımak değilmiş. Hiçbir zorunluluğu yokken seni kendi ailesi gibi sahiplenebilmesiymiş. İşte tam da bu yüzden boğazımdaki düğüm büyüyor, gözlerimde biriken yaşları tutmak her geçen saniye biraz daha zorlaşıyordu.

Baba-kız ilişkisi böyle bir şey mi acaba?

Aldığım titrek nefesle başımı sessizce sallamıştım. Gözlerimi ondan ayıramıyordum.

*Ya da...*

*Bizi gerçekten kızı olduğumuza mı inanıyordu?*

Bu ihtimali düşünmek bile kalbimi sıkıştırmıştı.

Çünkü biz... Biz bile buna inanmaktan korkuyorduk. Gerçek olmasın diye kaçıyor, kendimizi ikna etmeye çalışıyor, her defasında "İmkânsız." diyerek o ihtimali zihnimizin en karanlık köşesine itiyorduk.

Ama o...

Sanki en başından beri hiçbir şüphesi yokmuş gibi davranıyordu.

Biz inanamazken o inanıyordu.

Biz kabullenemiyorken o çoktan bizi kabullenmişti.

Belki de... Biz de inanmak istiyorduk.

Belki de bizi gerçekten benimsediklerine inanmayı, ilk kez bir yere ait hissetmeyi öyle çok istiyorduk ki... Kendimizi kandırdığımızı sanıyorduk.

Ya söylediklerimiz gerçek olsaydı?

Babam gerçekten akşamları bize masal okusaydı...

Annem mutfağa çağırıp yemek yapmayı öğretirken kahkahalarımız evi doldursaydı...

Abim en ufak bir şeyde önümüze geçip bizi korusaydı...

Bir ablam varsa, en zor anımda elimi bırakmasaydı...

Belki de bunların hepsi yaşayabileceğimiz anılardı.

Belki de çocukluğumuz, başkalarının anlattığı o sıcacık aile hikâyelerine benzeyebilirdi.

Ama şimdi geriye dönüp bakınca...

İçimde büyüttüğüm o küçücük umut bile canımı acıtıyordu.

Çünkü yıllardır kurduğum o sofralar, o kahkahalar, o sarılmalar... Belki de sadece hayal olarak kalacaktı.

Hiç yaşanmamış ama özlemi sanki bin kez yaşanmış anılar gibi...

Bu düşünceyle boğazıma oturan düğümü yutmaya çalışmış, gözlerimi sıkıca kapatmıştım. Tek kelime etmeden başımı ikizimin omzuna yasladım. Daha ben hiçbir şey söylemeden o da başını usulca başıma yasladı.

Konuşmadı.

Ben de konuşmadım.

Çünkü bazen acıyı anlatacak kelimeler olmuyordu.

Bazen sadece aynı sessizliği paylaşmak, "Buradayım." demenin en güzel hâliydi.

O an anladım ki, ikimiz de aynı hayalin yasını tutuyorduk. Hiç yaşayamadığımız ama sanki elimizden alınmış gibi canımızı yakan bir ailenin...

Araba yeniden hareket ederken telefonum bir kez daha titremişti. Ekrana bakınca bu kez abimin mesajını görmüştüm.

Abim: Neredesiniz? Biz de hastaneye doğru çıktık.

Mesajı okuyup gülümsemiştim.

Biz de yoldayız abi. Az kaldı.

Gönder tuşuna bastıktan birkaç saniye sonra cevap gelmişti.

Abim: Tamam güzelim. Hastanenin girişinde bekliyor olacağız.

Telefonumu, ikizime vermemle göz kırpıp Barkın beye dönmüştüm.

"Abimler geliyorlar," demiştim.

"Çıkmışlar mı?" diye sormuştu Gökçe.

"Evet. Hastanede bekleyeceklermiş."

Gökçe rahat bir nefes vermişti.

"İyi bari."

Barkın Bey de bunu duyunca hafifçe başını sallamıştı.

"Kalabalık olmanız şu an daha güvenli."

Arabanın içinde yeniden sessizlik olmuştu. Şehrin trafiği yavaş yavaş yoğunlaşırken ben camdan dışarı bakıyordum. Hastaneye yaklaştıkça kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı.

İkizim bunu hissetmiş olacak ki elini yeniden elimin üzerine koymuştu.

"Korkuyor musun?"

Derin bir nefes alıp ona baktım.

"Sonuçtan değil..." diye mırıldandım. "Sonuç açıklandıktan sonra hayatımızın değişecek olmasından korkuyorum. Malum neyi yapma dedilerse hepsini yap dermişçesine yaptık..."

İkizim parmaklarını elimin arasına geçirmişti.

"Bizim farkımız hem yan yanayız canımın içi. Sence biz birlikteyken bizi yıkabilirler mi?" demesiyle yutkunmuştum.

"Ya sana bir şey olursa..." diyebilmiştim sadece.

Sözümü bitirmeme bile izin vermemişti. Elime hafifçe vurup gözlerimin içine bakmıştı.

"Aynı şey sana olursa ne olur ya? Seni kaybedersem? Hani sen diyorsun ya, 'Sana bir şey olmasın.'"

Gözlerime öyle bir bakıyordu ki başımı eğememiştim.

"Biz ikiziz," demişti. "Ben düştüğümde sen kaldırırsın, sen düştüğünde ben kaldırırım. Bunca yılı böyle atlattık. Bundan sonrasını da böyle atlatacağız."

Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalışmıştım.

"Ama korkuyorum," diye fısıldamıştım.

"Ben de korkuyorum," demişti hiç saklamadan. "Cesur olmak korkmamak değil ki. Korkmana rağmen yürümeye devam etmek."

Elimi biraz daha sıkmıştı.

"Bak," demişti gülümseyerek, "biz daha neler atlattık. Aç kaldık, korktuk, ağladık, yalnız kaldık. Ama hiçbirinde birbirimizin elini bırakmadık. Şimdi mi bırakacağız?"

İstemsizce başımı iki yana sallamıştım.

"Hayır."

"İşte o zaman korkunun kazanmasına da izin vermeyeceğiz."

Derin bir nefes alıp alnımı omzuna yaslamıştım.

"İyi ki varsın."

İkizim başını hafifçe başıma yaslayıp gülümsemişti.

"İyi ki aynı anda dünyaya gelmişiz."

İstemsizce gülmüştüm.

"İki dakika duygusallaştık, yine sevgi cümleleri kurmaya başladın."

"Ne yapayım?" demişti omuz silkerek. "Sen benim ikizimsin. Sana söylemeyeceğim de kime söyleyeceğim?"

Bu sözleriyle birlikte arabanın içindeki ağır hava bir nebze olsun hafiflemiş, ben de yıllardır olduğu gibi elim onun elinin içindeyken, ne olursa olsun bunu birlikte yaşayacağımızı bir kez daha hissetmiştim.

Barkın Bey bize yan aynadan bakmasıyla, "Hep mi böylesiniz?" demişti. Yutkunamadım. Aldığım nefesle, "O..." demiştim. "O hep benimleydi, hep yan yanaydık. Yeri geldi kavga ettik, yeri geldi birbirimize saydırdık ama o benim ikizim. Gerçekten de öyle biliyor musunuz? Bizi çöpe... Hani şu çöp konteynerine koymuşlar ya... Orada bile birbirimiz olmadan uyanmamışız ki. Ne demek yan yanasınız..." dediğim an, "Çöp kutusu derken?" demesiyle sesi bir anda sertleşmişti. Yan aynadan bize bakan gözleri kararmış, direksiyonu öyle bir sıkmıştı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Çenesi kilitlenmiş, nefes alışverişi bile değişmişti. Birkaç saniye boyunca arabada derin bir sessizlik hâkim olmuştu. Ardından dişlerinin arasından, "Bir dakika..." demişti. "Siz... gerçekten çöp konteynerine mi bırakıldınız?" Başımı yavaşça eğip onaylamamla direksiyona vuracak gibi olup son anda kendini durdurmuş, öfkesini güçlükle bastırmıştı. Gözlerini yeniden yola çevirirken çenesi hâlâ sımsıkıydı. "Bunu yapanın vicdanı olamaz. Doğru vicdan bunlarda ne arar!" dedi kısık ama titreyen bir sesle. "İki küçücük çocuğu çöpe bırakmak! Onu geç ailesi varken yetimhaneye vermek..." Cümlesinin devamını getirememiş, derin bir nefes almıştı. Arabanın içindeki hava bir anda ağırlaşırken, Barkın Bey'in bastırmaya çalıştığı öfke herkes tarafından hissediliyordu. Kimse konuşamıyor, sadece motorun sesi duyuluyordu. Birkaç saniye sonra yeniden konuştu. Bu kez sesi daha sakindi ama o sakinliğin altında büyüyen öfke açıkça hissediliyordu. "O günden sonra size bunu yapanların karşısına hiç çıktınız mı?" diye sormasıyla gözlerimi önümde kenetlediğim ellerime çevirmiş, vereceğim cevabı toparlamaya çalışmıştım.

Anlamış gibi, "Peşinizde olan biri... Beni bulmanızı istemedi, değil mi? Sizi tehdit eden kişi... Gerçi üvey abinizdi." demesiyle başımı yavaşça eğmiştim. Derin bir nefes alıp birkaç saniye sustuktan sonra, "Evet..." diyebilmiştim ancak. Barkın Bey'in çenesi yeniden kasılmış, direksiyonu tutan eli sıkılmıştı. "Demek bütün bunların sebebi oydu..." diye mırıldandı. Gözlerini bir an dikiz aynasına kaldırıp bize baktıktan sonra tekrar yola çevirmişti. "İnsan, kardeş dediğine bunu yapmaz." dedi öfkesini bastırmaya çalışarak. "Kan bağı her zaman aile olmak demek değilmiş, bunu bir kez daha görmüş oldum." Arabanın içinde yeniden sessizlik oluşurken, Barkın Bey derin bir nefes almış, "Artık hiçbiriniz yalnız değilsiniz." demesiyle gözlerimi istemsizce ona çevirmiştim.

"Barkın Bey... kardeş derken ne demek istediniz?" dememle, önce kısa bir sessizlik olmuştu. Gözlerini yoldan ayırmadan, "Test." demişti sadece. Ardından eklemişti: "Önce bir yapalım. Gerçi sonuç büyük ihtimalle belli ama... önce netleşecek. Sonra siz bildiklerinizi, ben bildiklerimi anlatacağım. Her şeyi birlikte çözeceğiz."

Cümlesini bitirir bitirmez sinyal verip arabayı yavaşça sağa çekmişti. Motorun sesi kesilirken içerideki sessizlik daha da belirginleşmişti. Bir süre direksiyona bakmış, sanki zihninde bir şeyleri tartıyormuş gibi derin bir nefes almıştı.

Ben ise o an istemsizce ağzımdan kaçırmıştım. "Şuan... Allah'tan abim bizi o çöpe bıraktı dememiştim, yoksa harbi yerdi onu."

Barkın Bey başını hemen çevirmiş, bakışı bir an sertleşmişti ama o sertliğin içinde başka bir şey daha vardı; kontrol. "Hayır." demişti net bir sesle. "Böyle bir şeyi kimse kimseye yapmaz. Ama o nasıl yapmış !" Elini direksiyona vurmasıyla bize dönüp " yok bir şey , hadi gidelim" Demişti.

Bir saniye durup daha sakin eklemişti: "Biz burada hesap sorarız. Ama doğru şekilde."

Sonra elini direksiyondan çekip bir an önüne bakmış, sesi yumuşamıştı. "Şimdi önemli olan o abinin söyledikleri mi doğru, yoksa sizi yıllardır karanlıkta tutan bir yalan mı... bunu anlamak."

Dikiz aynasından bize bakmış, bu kez sesi daha düşük ama kesin çıkmıştı: "Ve bunu birlikte ortaya çıkaracağız."

Aldığım nefesle, "Bence doğru." demiştim. Sesim kendi kulağıma bile garip gelmişti; sanki yıllardır içimde tuttuğum bir şey ilk kez dışarı çıkmış gibiydi.

Barkın Bey hiçbir şey dememiş, sadece kısa bir bakış atmıştı. O bakışta ne onay vardı ne reddediş... sadece bekleyiş.

Ben ise daha kendimin ne yaptığını bile fark etmeden arabadan inmiştim.

Kapı kapanır kapanmaz içimde bir şey hızlanmış, adımlarım beni durdurmadan öne götürmüştü. Karşımda duran abime bakarken ne düşündüğümü bile ayırt edemiyordum; öfke mi, özlem mi, yoksa şuanın boşluğu mu... hepsi birbirine karışmıştı.

Ve bir an durmadan ona sarılmıştım.

Kollarım sıkıydı, sanki bırakırsam o an her şey dağılacakmış gibi. O da önce şaşırmıştı; bir an donmuş, sonra yavaşça karşılık vermişti. Ama sarılışında rahatlık yoktu... daha çok kendini koruyan, mesafeyi hep içinde tutan bir ağırlık vardı.

"Ne yapıyorsun..." demişti kısık bir sesle.

Cevap verememiştim. Sadece daha da sıkı tutmuştum. İçimde yıllardır biriken her şey o an tek bir düğüm gibi boğazıma oturmuştu.

Arkamdan Barkın Bey'in arabadan indiğini hissetmiştim. Adımları sert değildi ama kararlıydı. Yaklaştığını anlamak için dönmeme bile gerek yoktu; o atmosfer değişmişti.

Barkın Bey'le bu meseleyi konuşmam gerekiyordu ama önce, dediği gibi DNA testi vardı. Gerçi içten içe düşünüyordum da... buna bile gerek yoktu. Çünkü ikizim bir keresinde, "Sen ona, ben de biyolojik annemize benziyoruz." demişti. O cümle şimdi zihnimde yeniden yankılanıyordu.

Derin bir nefes almıştım.

Tam o sırada Tugay yanıma gelmişti. Abimden ayrılmamla ona dönüp, " Milas Tugay..." diyebilmiştim sadece. O ise ne demek istediğimi anlamış gibi elini bana uzatmıştı.

Hiç , tereddüt etmeden omzuna vurmamla ikizimin yanına gittiğim an ikizim Barkın Bey'e dönüp, "Barkın Bey, amca... biz geçelim, abime dönüp siz gidin. İkiz, sen de gel." demişti.

İstemsizce gülümsemiş ama o gülümsemenin içinde burukluk gizli kalmıştı. Her ne yaşanırsa yaşansın, ikizim yine herkesi tek tek toparlıyor, kimsenin dağılmasına izin vermiyordu. Bazen kendisi darmadağın olsa bile önce bizi düşünürdü.

Hastaneden içeri girmemizle Barkın Bey'in önden gitmesiyle gözlerimi kapatıp açtığımda onu takip ediyordum. Abim kapıda beklemek istediğini söylemişti. Aldığım nefesle sanki bir anda mesafe koymasını sorguluyordum.

Aldığım nefesle, "Tugay," dememle bana dönüp, "Güzelim," dedi. Yanına gitmemle, "Abimin nesi var?" demiştim.

"Bilmiyorum. Cezaevinde ne oldu anlatmadı ki," dediği an nefes alamamıştım. Başım dönerken Milas'ın beni tutmasıyla, "Aşkım," diye fısıldadığı an, "Numara mıydı? Ona güvenmem. O bana ailemi vermişken... Hepsi mi? Yok, hayır ya..." dememle, "Bunu yapamaz," dediğim an,

"Şşt... Yapmamıştır sevgilim," deyip yüzümü okşamasıyla ona sarılmıştım.

Önümüzde baban var ve sen size zarar veren adamın oğluyla...

Babama dönüp uzak olduğunu anlamamla Milas'ı öpmüştüm.

"O ağzını açarsa bir daha bu konu hakkında kırarım kafanı, Çevik. Çünkü benim ailem sensin," dememle onu duymazdan geldiğim an çıkıp bizimkilere yetiştim.

İçeri girdiğimiz an Araf, Barkın Bey'in uzattığı diş macununu almıştı. Sonra bize dönüp,

"Sizin kanlarınız mı alınacaktı?" diye sormuştu.

Araf Bey başını sallayıp,

"Evet. Bir de bizim kanımız alınacak. DNA testi için," demesiyle içimdeki sıkıntı yeniden büyümüştü.

Tam o sırada aklına bir şey gelmiş gibi hepimize bakıp,

"Bir de... Bu durum gizli tutulacak. Test sonuçları çıkana kadar kimsenin haberi olmayacak," demişti.

Kimse itiraz etmemişti. Odanın içinde oluşan sessizlik, söylenen sözlerden daha ağırdı. Hepimiz birbirimize kısa bakışlar atarken istemsizce derin bir nefes almış, olacakları beklemeye başlamıştık.

Kapının yeniden açılmasıyla elinde kan alma malzemeleri bulunan hemşire içeri girmişti.
"Kan örneklerini alabiliriz," demesiyle Barkın Bey başını sallamıştı.

"Buyurun," diyerek yanıma yaklaşan hemşire, "Kolunuzu açar mısınız?" diye sormuştu.

Derin bir nefes alıp kolumu uzatacağım sırada Tugay yanıma gelmişti. Hiçbir şey söylemeden elini bana uzatmıştı.

"Bana bak güzelim."

Elini tutmamla parmaklarımı sımsıkı kavramıştı. Başparmağıyla elimin üstünü okşarken içimdeki gerginlik biraz olsun azalmıştı.

Hemşire kolumu hazırlayıp turnikeyi bağlarken gözlerimi istemsizce iğneye çevirmiştim.

"Hayır," dedi Tugay yumuşak bir sesle.

Şaşkınca ona bakmamla hafifçe gülümsedi.

"Oraya değil, bana bak."

İstemsizce gözlerimi onunkilere çevirmiştim.

"İşte böyle."

Hemşire damarımı bulup pamuğu sürdükten sonra, "Hazır mısınız?" diye sormuştu.

Başımı hafifçe sallarken Tugay elimi biraz daha sıkmıştı.

"Birkaç saniye sürecek. Sonra bitecek."

Hemşire iğneyi dikkatlice koluma yerleştirirken istemsizce Tugay'ın elini daha sıkı tutmuştum.

"Aşkım..." diye fısıldamıştı.

"Hı?"

"Çok güzel sıkıyorsun elimi."

İstemsizce gülümsememle o da hafifçe gülmüştü.

"Bak, gülerken bitti bile."

Gerçekten de hemşire son tüpü de doldurup iğneyi çıkarmış, pamuğu koluma bastırmıştı.

"Tamamdır. Birkaç dakika böyle bastırın lütfen."

"Teşekkür ederim," dememle hemşire gülümseyerek başını sallamıştı.

Tugay ise hâlâ elimi bırakmamıştı.

"Gördün mü?" dedi.

"Hiç düşündüğün kadar zor olmadı."

Başımı omzuna yaslayıp derin bir nefes almıştım. Zor olan kan verilmesi değil, o tüplerin içinde bekleyen cevaptı.

İkizime dönüp aynı şekilde hazırlanmasını izlerken hemşire turnikeyi koluna bağlamıştı. Tam o sırada Özgür yanına yaklaşıp,

"Eee, amma suskunsun," diyerek elini tutmuştu.

"Oha..." dememek için kendimi zor tutarken ikizim kaşlarını çatıp,

"Çek lan o elini," demişti.

Hemşire ikisine de bakıp,

"Sakin olun, lütfen. Kımıldamayın," deyince ikizim homurdanarak yerinde durmuştu.

Tam o sırada Barkın Bey'le göz göze gelmiştim. O ise bizi umursamıyormuş gibi doktorla konuşmaya devam ediyordu. İçimden yükselen bir ses ise bunun tam tersini söylüyordu.

Utanmayalım diye böyle davranıyor...

Aldığım nefesle yeniden ikizime döndüğüm sırada hemşire son tüpü de doldurup,

"Bitti," demişti.

İkizim hemen Özgür'e dönüp,

"Nihayet bitmiş," deyince istemsizce gülmüştüm.

O an aklıma Milas'la tanıştığımız ilk zamanlar gelmişti. Ona her dokunduğumda nasıl gerildiğim, göz göze gelmemek için nasıl kaçtığım, onun ise en olmadık anlarda beni güldürmeye çalışması bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmişti. Farkında olmadan Milas'a baktığımda o da bana bakıyordu. Göz göze geldiğimiz an dudaklarının kenarında beliren o tanıdık gülümseme, bütün gerginliğimin arasında içimi bir nebze olsun ısıtmaya yetmişti.

Barkın Bey'in hafifçe öksürmesiyle hepimiz ona dönmüştük. Ben tam bir şey söyleyecekken
Araf Bey, doktor beye dönüp,

"Sonuçlar ne zaman çıkar?" diye sormuştu.

Doktor Bey düşünmeden,

"En geç gece mail yoluyla size iletirim, Barkın Bey. Merak etmeyin, çözmeden de kalkmam," demişti.

Bunun üzerine Barkın Bey başını iki yana sallayıp,

"Saçmalama. İşin olursa çık, hallet. Ama mutlaka yap," demişti.

Doktor Bey gülümseyerek,

"Merak etmeyin," dedikten sonra bir an duraksamış, ardından bize bakmıştı.

"Aslında... Bence sizin kızınız ikisi de."

Hepimiz şaşkınlıkla ona dönerken sözlerine devam etmişti.

"Geldiklerinden beri hâl ve hareketlerini izliyorum. Size ve Asel teyzeme çok benziyorlar."

Ardından hafifçe gülümseyip,

"Affedersiniz Barkın Amca, ben böyle Mayayla benzetemezdim sizi," demişti.

Odanın içinde kısa süreli bir sessizlik oluşurken ben istemsizce Barkın Bey'e bakmıştım. Onun vereceği tepkiyi hepimiz merak ediyorduk.

Barkın Bey birkaç saniye hiçbir şey söylemeden doktora baktı. Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluşmuştu.

"İnşallah," demişti sadece.

Tek kelimeydi ama sesindeki umut hepimizin hissettiği ağırlığı anlatmaya yetiyordu.

Doktor abi başını sallayıp,

"Ben de yanılıyor olmayı pek sanmıyorum açıkçası. Tabii son sözü test söyleyecek, ama sizi toplayacak, iki kızınız oldu bence" dedi.

Barkın Bey derin bir nefes alıp bize döndü.

"Sonuç çıkana kadar bu konu burada kalacak."

Hepimiz sessizce başımızı sallamıştık.

Ben istemsizce ikizime baktığımda o da bana bakıyordu. İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk ama hiçbirimiz söylemeye cesaret edemiyorduk.

Barkın Bey bunu fark etmiş gibi,

"Çok düşünmeyin," dedi sakin bir sesle. "Saatler çabuk geçecek."

İçimden Keşke... diye geçirmiştim.

Çünkü bana göre zaman durmuştu.

Doktor, kan tüplerini dikkatlice özel taşıma kabına yerleştirirken,

"Ben şimdi laboratuvara geçiyorum. Sonuç çıkar çıkmaz ilk size haber vereceğim," dedi.

"Tamam," diye karşılık verdi Barkın Bey.

Doktor bey odadan çıktıktan sonra kapı yavaşça kapanmış, içeride yine derin bir sessizlik kalmıştı. Hepimiz aynı şeyi bekliyorduk.

O tek maili...

Umursamamaya çalışarak,

"Evet," dememle Barkın Bey hafifçe öksürmüştü.

"Aklınızdan ne geçiyor?" diye sormasıyla tam cevap verecekken telefonu çalmıştı.

Ekrana baktıktan sonra bize dönüp,

"Bir dakika..." dedi.

Ardından telefonu açmadan önce kısa bir duraksayıp,

"Gerçekten bunu saklamak zorundayız. Ve sizin de bu konuşmayı duymanız gerekiyor. Özür dilerim," demişti.

"Önemli değil," dedim. "Açın lütfen."

Derin bir nefes almıştım. Tam Çıkalım mı? diyecekken Barkın Bey bize dönüp,

"Doğru düzgün yemek yemediniz."

demişti.

Tugay hemen,

"Doğru..."

diye başlayıp sesini kısarak,

"Hadi güzelim ..."

demiş, ardından son cümleyi özellikle normal ses tonuyla,

"Haklı sanki, Barkın Bey."

diye tamamlamıştı.

Bir an ne olduğunu anlayamamıştım. Ona sarılmak isterken ikizim omzuma hafifçe vurmuştu.

Gülerek,

"Hadi."

deyip resmen benimle dalga geçer gibi,

"Haklı Barkın Bey."

demesiyle istemsizce gülmüştüm.

"Şerefsizlik bu," diye homurdanırken ikisi de hiçbir şey olmamış gibi gülmeye devam ediyordu.

"Gençler..." diye mırıldanmamla ikizimin yüzünde beliren Aha, sıçtık bakışını görmüştüm.

"İkiz..." dedim.

"Bence bir problemimiz var."

İkizim kaşlarını çatarak,

"Ne oldu?" diye sormuştu.

"Arda abim... Büyük abimizi seviyordu. İnternette, sosyal medyada gördük. Gerçi abimiz yaşadığını öğrendiğinden beri mesafeli."

dememle Tugay hemen,

"Hayır ya..." dedi.

"Olabilir, Milas," dedim sakince. "Sonuçta abisi. Korur, sahip çıkar. Buna kızamayız ki. Ne diyeceğiz? Bize karşı onu nasıl seçmesin?"

İkizim yüzüme dikkatle bakıp,

"Ne geçiyor aklından?" diye sormuştu.

"Korkuyorum."

"Neden?"

"Bu mesafe koyması korkutuyor."

Ay Gizem de Tugay'a dönüp,

"Haklı olabilir enişte. Düşünsene bir..."

demişti.

Tam o sırada Barkın Bey yanımıza yaklaşmıştı.

"Baksana..." dedim istemsizce. "Anlatmamış bile cezaevinde olanları. Hayır... Niye anlatmazsın ki?"

Barkın Bey söylediklerimi sessizce dinlemişti. Yüzündeki ifade bir anlığına ciddileşirken derin bir nefes aldı.

"Çünkü bazı insanlar yaşadıklarını önce kendi içinde sindirmeye çalışır," dedi sakin bir sesle.

"Anlatmak istememesi sizden uzaklaşmak istediği anlamına gelmez."

"Ama..." diyecek olmuştum ki sözümü yumuşak bir sesle kesti.

"Cezaevi kolay bir yer değil, öğrendikleri de hemen anlatılır cins değil."

Hepimiz sessizce onu dinliyorduk.

"Orada yaşanan her şeyi hemen anlatamazsın ki , kaldı ki çocuk öğrenmemesi saklı kalması gereken herşeyi tek bir anda öğrendi. Bazen insan en sevdiklerini üzmemek için susar."

İçim biraz daha sıkışmıştı.

"Yani bize güvenmediğinden değil mi?" diye sordum.

Barkın Bey başını iki yana salladı.

"Ben öyle olduğunu düşünmüyorum."

İkizim de derin bir nefes verip,

"Ben de ilk gördüğümden beri bir gariplik olduğunu hissediyorum ama bize bakışında bir değişiklik yok."

demişti.

Tugay omzuma hafifçe dokundu.

"Nehir, belki de sadece zamana ihtiyacı vardır."

Başımı eğip,

"İnşallah," diye fısıldamıştım.

Çünkü içimdeki korkunun sebebi onun susması değildi.

Sebebi, o sessizliğin arkasında tek başına mücadele ediyor olabileceği ihtimaliydi.

Araf Barkın Bey'e dönmemle,

"Ondan nefret etmiyor musun?" demiştim.

Ne demek istediğimi anlamış gibi bana bakıp,

"Uzaktan korumak, hele de bir çocuk için çok zor. Evet, kızdım. Arabada olsun, sarıldığın an olsun... Ama düşününce... Yani düşünüyorum da, o olmasa buraya gelir miydin?" dediği an kapı açılmıştı.

"Gökçe!" dememle,

"Pardon valla amca." deyip yanımıza gelmişti.

Buruk bir tebessümle,

"Abim değil..." demiştim.

Bize ilk gerçekleri anlatan Gökçe'ydi.

Bakışlarıyla İyi ki geldin. dememle aklıma gelmiş gibi,

"Eee, ne yiyoruz? Şey... Açım da bir tık." demiştim.

İster istemez gülmüştüler.

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi Gökçe'ye dönüp,

"Sen..." dedi. "Sen bir ara ondan mı Türkiye'ye döndün? 'Bir hafta kalıp son hafta geziye çıkıyorum.' deyip çıktın sen."

"Ne?" dememle,

"Amca, emin değildim ama görünce araştırdım. Amca affedersin ama Nehir senin, Ay ise Asel Teyzemin minyatür hâli. Sonra neden dersen de... Maya yüzünden." demişti.

Şaşkınlıkla ikizimin bana dönmesiyle gülerek anlamış gibi kolumu omzuna atmamla kulağıma,

"Sanırım..." diye fısıldamıştı.

"İyi ki sana güvenip Gökçe'ye güvenmeyi seçtim." demesiyle gülerek,

"Sen onu ilk gördüğün an bize dönüp her şeyi anlattı an, abimin anlattıklarıyla uyuştuğu an, ha bir de bizi abime savunduğun an... Güvendin de bana diyene bak." deyip omzuna vurmuştum.

"Lan... Aaa! Morardı, morardı!" demesiyle omzuna bakmış, sonra kafasını kaldırınca Barkın Bey'le göz göze gelmişti.

Gökçe de bakışlarını fark edip,

"Anladın mı amca ne demek istediğimi?" demişti.

Ardından bana dönüp,

"Hadi." dedi. "Açmış kuzim benim. Biz burada çene çaldık."

Barkın Bey'in bize attığı bakışlarla yine civciv gibi peşine takılmış, onu takip etmeye başlamıştık.