21. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 21. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 21. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Abimin öksürmesiyle kendime gelmiştim. Tam ben bir şey diyecekken bana dönüp, "Kalk bakalım güzelim, abin çağırıyor," demişti. Gülerek yanağını öpmüş, ardından kalkıp onu civciv gibi takip etmeye başlamıştım.
Tam o sırada Selin'in attığı lafı duyunca dönüp, "La eşek, sus," demiştim. Bunun üzerine etraftan birkaç kahkaha yükselirken içeri girmiştik.
İçeri adımımı atar atmaz Gökçe’yi görmüştüm. Yanında duran kişi de sanırım uzaktan bir akrabamızdı; en azından ben öyle düşünmüştüm. Gülümseyerek o bey abiye selam verdikten sonra Gökçe’ye sarılmıştım. Etrafı incelerken Tugay’ın bana verdiği işareti fark edince, hiç oyalanmadan yanına gidip oturmuştum.
Bizimkiler hâlâ gülüyordu. Başımı iki yana sallayıp, "Gülme komşuna, gelir başına," diye mırıldanmıştım.
Tugay bana anlamlı bir bakış atınca kaşlarımı kaldırmıştım.
"O zaman da ne üzülürüm ya," dememle birlikte bir an yüzüme bakmış, ardından istemsizce gülmüştü.
Selin'in "Tabii tabii, seni tanımıyoruz sanki," demişti.
"Vallahi üzülürüm."
İkizimin bana muzip bir gülümsemeyle bakıp cümlesine devam etmesiyle, masadaki peçeteyi alıp hiç düşünmeden kafasına fırlatmıştım. "Yalan söyleyince yüzün hiç mi kızarmıyor senin?” demişti, kaşlarımı kaldırarak.
Ona dönüp gülerek,“Profesyoneliz artık.” demiştim.
Bu sözle birlikte masadakiler yeniden gülmeye başlamıştı. Tugay da kendini savunuyormuş gibi ellerini kaldırırken ben çayımdan bir yudum almış, bir yandan da karşı tarafta konuşanları dinliyordum. Ortam her ne kadar ciddi bir mesele için kurulmuş olsa da ailecek bir araya geldiğimiz her yerde olduğu gibi kahkahalar bir şekilde yolunu buluyordu.
Gördüğüm garsona gözüm kayınca sevgilime dönüp, "Milas'ım..." diye mırıldanmıştım. Bana dönüp yumuşak bir sesle, "Söyle aşkım," dediği an kalbimin erimesi normal miydi, gerçekten bilmiyordum.
Başımı hafifçe eğip, "Sevgilim..." diye fısıldamıştım. Ne demek istediğimi anlamış gibi gülümseyerek, "Seninleysem yaparız güzelim, yaparız aşkım," demiş ve burnuma hafifçe dokunmuştu. Bunun üzerine gülerek yanağını öpmüş, ardından yeniden konuşulan konuya dönmüştüm.
Tugay Milas da ne düşündüğümü anlamış gibi elimi tutmuş, ardından elime kısa bir öpücük bırakmıştı. Sonra garsona dönüp sipariş vermeye başlamıştı.
"Üç porsiyon Kürt böreği, iki poğaça ve iki çay alalım."
Ardından masadakilere dönüp,
"Abi, gençler, siz ne alırsınız?" diye sormuştu.
Abim hiç düşünmeden,
"Menemen ve çay," demişti.
İkizim ise omuz silkerek,
"Siz verin, bana göre de olsun," demişti.
Ben de başımı sallayarak onu onaylamıştım. Bunun üzerine diğerleri de sırayla siparişlerini vermeye başlamıştı. Kısa süre sonra garson notlarını tamamlayıp masadan ayrılmıştı.
Sipariş işi bitince herkesin dikkati yeniden masanın ortasına dönmüştü. Az önce sessizce bizi izleyen avukat abi bey dosyayı önüne çekip birkaç sayfaya göz attıktan sonra başını kaldırmıştı.
"Evet Arda," demişti sakin ama ciddi bir ses tonuyla. "Anlat bakalım."
Bu sözle birlikte masadaki sohbetler kesilmiş, herkes abime dönmüştü. Birkaç saniye önce börek ve çay konuşulan masada şimdi yeniden ciddi bir sessizlik hâkim olmuştu. Abim de derin bir nefes alıp anlatmaya başlamadan önce etrafına kısa bir bakış atmıştı.
Anlamış gibi, "Ben anlatırım abi," demiştim. "Her şeyi." Derin bir nefes almıştım. "Her şey biz iki yaşındayken yurdumuz değiştiğinde başladı. Yurt müdürü zaten iğrenç biriydi. Size mail attılan belgelerde de gördüğünüz gibi... Ama bize nasıl hâlâ müdürlük, öğretmenlik yapabiliyor diye sorun, ben de bilmiyorum." Bir an durup nefes almıştım. "Bize... Üçümüze sürekli eziyet ederdi." Masadaki sessizlik biraz daha ağırlaşmıştı. "Belgelerde gördüğünüz o asansör kazası var ya... O zaman sırf yaptığı yanlışları söyledik diye susalım maksadıyla yaptı ." Soğuk sudan bir yudum alırken yanımdaki Selin söze girmişti. "Çocuktuk biz. Psikolojik şiddet ayrıydı ama fiziksel şiddet de vardı." İkizim hemen devam etmişti. "Ama o asansör kazası bilerek yapıldı."
Onun sözlerini duyunca dönüp gülümsemeye çalışmıştım. Güçlüymüşüm gibi davranıyordum belki de. İkizim konuşmayı sürdürmüştü. "Bize sürekli evlatlık olduğumuzu söylüyorlardı. Yurda bırakılmış çocuklar olduğumuzu yüzümüze vuruyorlardı." Ben ise sadece gülümsemiştim. Ağlamayı gülümsemeyle bastırmak böyle bir şey olsa gerekti. Yutkunurken ikizimin sesi bu kez titremişti. "Üvey babam o adamı başımıza bela etti. Ne yaparsa yapsın, her ne kadar dava açılmış olsa da, o adam yüzünden dosyalar düştü, ertelendi. O yüzden... O yüzden..." Cümlesi yarım kalınca avukat bey sakin ama kararlı bir sesle söze girmişti.
"İşte o yüzden artık gereken yasal adımların atılma zamanı gelmiş olabilir. Merak etmeyin, dosyayı dikkatle inceleyeceğiz ve elimizden geleni yapacağız," demişti. Onun bu sözleriyle masadaki herkes birkaç saniye sessiz kalmıştı. Tam o sırada garson siparişleri getirip önümüze bırakmıştı. "Hadi, biraz yiyin," denilince hepimiz istemsizce önümüzde duran böreklere bakmıştık. Az önce konuşulanların ağırlığı hâlâ üzerimizdeydi. Kimsenin iştahı varmış gibi görünmüyordu ama yine de sıcak böreklerden yükselen koku, ağırlaşan havanın içinde kısa da olsa nefes almamızı sağlayan küçük bir mola gibiydi. Biz ise sessizce birbirimize bakıyorduk.
Biz ise sessizce birbirimize bakıyorduk. Masadaki sessizlik birkaç saniye daha sürmüş, kimse ilk lokmayı almak istemiyormuş gibi durmuştu. Sonunda derin bir nefes alıp önümdeki börekten küçük bir parça koparmıştım.
"Şuna bakın," diye mırıldanmıştım. "Yıllardır anlatırken zorlandığımız şeyleri bugün burada birkaç cümleye sığdırmaya çalışıyoruz."
Sesim düşündüğümden daha sakin çıkmıştı. Sevgilim yanımda elimi hafifçe sıkarken başımı ona yaslamıştım. O da hiçbir şey söylemeden yanımda durmuştu.
Abim bir süre dosyadaki evraklara baktıktan sonra gözlerini bana çevirmişti. Yüzünde alıştığım o sakin ifade vardı ama gözlerinin içindeki öfkeyi görmemek mümkün değildi.
"Bundan sonrasını yalnız yürümeyeceksiniz," demişti.
İkizim başını eğmiş, Selin ise sessizce önündeki bardağıyla oynuyordu.
"Zaten yıllardır yalnız yürüdük," diye fısıldamıştı ikizim.
Bu cümle masanın ortasına bırakılmış ağır bir taş gibi olmuştu. Kimse hemen cevap verememişti.
Sonunda Tugay sandalyesinde biraz öne eğilmişti.
"Belki," demişti sakin bir sesle, "ama bundan sonrasında yalnız değilsiniz."
Bir an gözlerimi kapatmıştım. Masanın etrafına baktığımda abim vardı, ikizim vardı, Selin vardı, sevgilim vardı. Hayat bazen çok şey alıyordu ama bazen de hiç beklemediğin insanları karşına çıkarıyordu.
Tam o sırada Gökçe ortamın biraz olsun nefes almasını ister gibi,
"Şimdi ağlayan olursa böreğini ben yerim," demişti.
Bir anlık sessizliğin ardından masadan istemsiz kahkahalar yükselmişti.
"Tehdit mi bu?" demiştim.
"Hayır," diye omuz silkip gülmüştü. "Fırsat değerlendirmesi."
İkizimin bile gülmesiyle az önceki ağırlık biraz olsun hafiflemişti. Ben de sonunda önümdeki börekten bir lokma almış, ardından çayımdan bir yudum içmiştim. Her şey çözülmüş değildi. Hatta belki en zor kısmı yeni başlıyordu. Ama uzun zaman sonra ilk kez, masanın etrafındaki insanlara baktığımda bu yükü tek başıma taşımadığımı hissediyordum.
Çayımdan bir yudum daha alıp sessizce masadakilere bakmıştım. Az önce anlatılanlar hâlâ havada asılı gibiydi. Kimse tamamen rahatlayamıyordu ama en azından artık yalnız olmadığımızı biliyorduk.
Avukat bey dosyadaki birkaç belgeyi yeniden düzenleyip önüne çekmişti.
"Şimdi sakin sakin ilerleyeceğiz," demişti. "Bundan sonra aklınıza gelen her ayrıntı önemli olabilir. Küçük gibi görünen şeyler bile dosyada yer bulabilir."
Abim başını sallamıştı.
"Ne gerekiyorsa yapacağız."
"Yapacağız," diye mırıldanmıştım ben de.
Aldığım nefesle bana baktı. Sesi her zamankinden daha ağır, daha temkinliydi.“Bir tecavüzcüye ait bir disk var. İçinde kamera kayıtları bulunuyor… Gördün mü bilmiyorum ama, Nehir…”İsmimi söylemesiyle yüreğim istemsizce sıkışmıştı. Gözlerimin içine birkaç saniye baktı, ardından derin bir nefes verip bakışlarını kaçırdı.“Yok…” dedi kısık bir sesle. “Bir şey değil.”Kısa bir sessizlik oldu. Sonra yeniden konuştu.“Sadece dosyada görürsen şaşırma diye söylemek istedim.”
Aldığım nefesle kim demek isterdi ki bildiğimizi… Yanımdaki sevgilim elimi sıkınca ona dönüp gülümsemiştim. O da hiçbir şey demeden başını omzuma yaslamıştı. Bazen bazı insanların yanında olması bile yeterliydi.
İkizim önündeki çay bardağıyla oynarken derin bir nefes almıştı.
"Biliyor musunuz," demişti sessizce, "eskiden kimse inanmaz sanıyordum."
Masadaki herkes ona dönmüştü.
"Ne söylesek abartıyor derler sanıyordum."
Bu kez sözü Selin almıştı.
"Ben de."
Kısa bir sessizlik olmuştu.
Abim ise hiç düşünmeden cevap vermişti.
"Size inanmayanın karşısında önce biz dururuz."
Bu cümleyle birlikte gözlerim istemsizce dolmuştu. Hemen çayıma uzanmış, belli etmemeye çalışmıştım.
Tam o sırada Tugay bana bakıp gözlerini kısmıştı.
"Bak bak, ağlıyor."
"Yok."
"Ağlıyor."
"Çay buharı."
"Kapalı mekândayız."
İkizimin kahkahayı patlatmasıyla masadakiler de gülmeye başlamıştı. Ben de istemsizce gülmüş, peçeteyi alıp yüzüme tutmuştum.
"Biriniz daha konuşursa böreklerin hepsini yerim."
"Tehdit mi bu?" diye sormuştu Gökçe.
"Hayır," demiştim önümdeki tabağı kendime doğru çekerken. "Bu bir vaat."Gülerek “ tanıdık gelmi ?” Deyip göz kırpmıştım.
Masadan yeniden kahkahalar yükselmişti. Birkaç dakika önce ağır gelen sessizlik yerini sıcak bir kalabalığa bırakmıştı. Dosyalar hâlâ masanın üzerindeydi, konuşulacak çok şey vardı ama ilk kez geleceğe bakarken sadece korku hissetmiyordum. Yanımda duran insanların varlığı, yıllardır taşıdığım yükü biraz olsun hafifletiyordu.
Ve ben, ne olursa olsun bu insanları koruyacak, yanımda oldukları sürece onları bırakmayacaktım. Derin bir nefes alıp etrafımdakilere baktığımda bunu bir kez daha hissetmiştim.
Saatime göz atınca zamanın nasıl geçtiğini fark etmiştim. Bunun üzerine ikizime ve abime dönüp, "Hadi kalkalım," demiştim.
Gökçe hemen bize bakmıştı.
"Geleyim mi?" diye sorunca ikizim hiç düşünmeden, "Olur balım," demişti.
Ben de onu onaylayarak, "Gel tabii istersen," diye mırıldanmıştım.
Masadakiler yavaş yavaş toparlanmaya başlarken ben avukat beye dönmüştüm.
"O zaman görüşürüz, iyi günler," demiştim.
Ardından elini uzatınca sıkıca tokalaşmıştım. O da başını sallayıp, "Kendinize dikkat edin. Gelişmeler oldukça haberleşiriz," demişti.
"Tamam," diye karşılık vermiştim.
Son kez masaya göz gezdirmiştim. Birkaç saat önce gerginlikle oturduğumuz o masadan şimdi biraz daha hafiflemiş kalkıyorduk. Sorunlar yerli yerindeydi, dosyalar hâlâ açıktı ve önümüzde uzun bir yol vardı. Ama bu kez yalnız değildik.
Abim önden yürümeye başlayınca istemsizce gülümsemiştim. Yine civcivler gibi peşine takılacaktık belli ki. İkizim yanımda, Gökçe birkaç adım ötede, diğerleri de arkamızdaydı.
Kapıya doğru ilerlerken sevgilim elimi bulup tutmuştu. Ben de parmaklarımı onunkilerin arasına geçirip hafifçe sıkmıştım. Dışarı çıkarken yüzüme vuran serin havayla birlikte içimden tek bir düşünce geçmişti:
Ne kadar zor olursa olsun, bu kez birbirimizi bırakmayacaktık.
Selin neye ihtiyacımız olduğunu anlamış gibi bir anda kopmalık bir müzik açmıştı. Az önceki ağır havanın ardından hepimiz istemsizce birbirimize bakıp gülümsemiştik. Ben de arabada kolumu yanımdaki Gökçe'nin omzuna atmıştım.
İkizim bunu görür görmez gülerek, "Hadi, sen de söyle," demişti.
Tam o sırada o da Gökçe'nin diğer tarafına geçip kolunu omzuna atmıştı. Gökçe ikimizin arasında kalınca kahkaha atmış, sonra bana dönmüştü.
"Harbi, ben de duyarım hem sesini," demişti.
"Yok ya," diye itiraz etmiştim hemen.
"Var ya."
"Yok."
"Var."
İkizim de hiç vakit kaybetmeden, "Kesin var," diye araya girmişti.
"İkiniz anlaşmışsınız."
"Evet," demişti Gökçe hiç düşünmeden.
Bu cevapla istemsizce gülmüştüm. Selin ise müziğin sesini biraz daha kısıp bize dönerek, "Kaçışın yok, bugün şuan konser var," demişti.
"Ben ne ara onay verdim buna?"
"Doğduğun gün."
"Selin!"
Kahkahalar arasında selinin müziği az daha kısmasıyla, ikizim omzuyla bana hafifçe vurmuştu.
"Hadi ama, bir iki cümle."
"Hayır."
"Bir cümle."
"Hayır."
Gökçe başını omzuma yaslayıp, "Bak şimdi merak ettim," deyince gözlerimi devirmiştim.
"Başınıza iş açıyorsunuz haberiniz yok."
"Risk alıyoruz."
"Pişman olursunuz."
"Olmayız."
Üçümüzün atışmasını izleyen diğerleri gülmeye başlarken ben de sonunda pes etmiş gibi ellerimi kaldırmıştım.
"Tamam tamam, bu kadar baskıya kim dayanır?"
Bu sözümle birlikte Selin zafer kazanmış gibi bağırmış, ikizim alkış tutmaya başlamış, Gökçe ise kahkahalar arasında, "İşte şimdi oldu," demişti. Birkaç dakika önce ağır konular konuşan grup gitmiş, yerini birbirine takılan, gülen ve arabadayken etrafı şenlendiren hâlimiz almıştı.
Sorunlarımız var mıydı? Evet. Unutabilir miydik? Hayır. Ama o an bunların hiçbirini düşünmek istemiyordum. Yanımda ailem vardı, kızlar vardı, sevdiğim insanlar vardı. Bunca şeye rağmen nasıl mutsuz olabilirdim ki?
Bunu düşünürken Selin kolunu omzuma atmıştı. Ben de onlara eşlik edip çalan parçayı söylemeye devam etmiştim. Gökçe ve ikizimle birlikte kah gülüyor, kah şarkının sözlerine karışıyorduk. Bir ara başımı kaldırınca abimin bizi videoya çektiğini fark etmiştim.
"Abi ya!" diye gülmüştüm.
Ama telefonu görünce poz vermekten de geri durmamış, kameraya el sallamıştım. İkizim de hemen yanıma sokulmuş, Selinle Gökçe ise sanki konser veriyormuş gibi şarkıya devam etmişti. Arabanın içi kahkahalarla dolarken abim de bizi çekmeye devam etmişti.
Tam o sırada araba yavaşlamış ve durmuştu. Bunun üzerine abim videoyu kapatıp bize dönmüştü.
"Hadi bakalım," demişti yüzünde hafif bir gülümsemeyle. "Hazırsanız inelim."
Birbirimize bakmıştık. Şarkı yavaş yavaş susarken yüzümüzdeki gülümsemeler hâlâ yerindeydi. Ben de derin bir nefes alıp kapıya uzanmıştım.
"Tamam," diye mırıldanmıştım. "Gidelim bakalım."
Arabanın kapısını açarken içimde garip bir huzur vardı. Hayat hâlâ karmaşıktı, çözülmesi gereken onlarca mesele vardı ama o an yanımda olan insanlarla birlikte olduğum sürece her şey biraz daha katlanılabilir görünüyordu.
Gördüğüm cezaevine bakıp, "Burası mıymış..." diye mırıldanmıştım. Yüksek duvarlar, üzerlerindeki tel örgüler ve girişteki güvenlik noktaları insanın içine istemsizce bir ağırlık çökertiyordu. Bahçede görevli personeller dolaşıyor, giriş kapısından çıkan ve içeri giren insanlar sessizce işlemlerini hallediyordu. Burası filmlerdeki gibi ürkütücü görünmüyordu belki ama havasında insanı geren, soğuk bir ciddiyet vardı. Bir anda yıllar önce yaşadıklarımız gözümün önünden geçmişti. Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalışmıştım. Abim güvenlik görevlileriyle konuşurken ben de Tugay'a dönüp, "Merak etme," demiştim.
İçeri girmemizle birlikte güvenlik kontrol alanına yönlendirilmiştik. X-ray cihazlarının bulunduğu bölümde birkaç kişi sıra bekliyor, görevli memurlar gelenleri yönlendiriyordu. Eşyalarımızı teslim ettiğim sırada bir polis memurunun arkamızdaki adama dönüp, "Buyurun, Araf Bey," dediğini duymuştum. Adam başını iki yana sallamıştı.
"Gerek yok," demişti sakin bir sesle. "Barkın Hancızadeoğlu demeniz kâfi."
Bu ismi duyduğum anda boğazım düğümlenmişti. Boğulmamak için yutkunup bakışlarımı başka yöne çevirmiştim. "Geçelim mi memur bey?" diye sormuştum.
Tam o sırada abim öne çıkmıştı.
"Ben de girebilir miyim?" diye sormuştu.
Memur başını sallamıştı.
"Maalesef, görüşme özel."
Abim bunun üzerine kimliğini göstermişti. Memur kimliğe baktığı anda duruşu değişmiş, hafifçe toparlanarak, "Emredersiniz komiserim," demişti. Bir anlığına etrafta sessizlik olmuştu. Görevliler işlerine devam etse de ben içimdeki gerginliği bastırmaya çalışıyordum. Önümüzde uzanan koridora bakarken derin bir nefes almış, yıllardır taşıdığım bazı soruların cevaplarına biraz daha yaklaşacağımı hissederek kapıya doğru yürümeye başlamıştım.
"Hazırsanız geçebiliriz," diyen memurun ardından ayağa kalkmıştım. Kalbim her geçen saniye biraz daha hızlanıyordu. Önümüzdeki ağır kapı açıldığında istemsizce derin bir nefes almıştım. İçeri adım attığımız anda cezaevinin dışarıdan görünen kısmıyla içerisinin ne kadar farklı olduğunu fark etmiştim.
Koridorlar temizdi ama insanın içine işleyen bir resmiyet vardı. Açık renk duvarlar boyunca güvenlik kameraları yer alıyor, belirli aralıklarla görevli personeller nöbet tutuyordu.
Floresan ışıklar koridoru aydınlatıyor olsa da ortamın havasındaki ağırlığı dağıtamıyordu. İnsanlar yüksek sesle konuşmuyor, herkes işini sessizce yapıyordu. Uzaklardan gelen kapı sesleri ve ara sıra duyulan telsiz konuşmaları dışında koridorda belirgin bir ses yoktu.
Yürümeye devam ederken geçtiğimiz her kapının yanında numaralar ve yönlendirme levhaları dikkatimi çekmişti. Bazı noktalarda bekleyen ziyaretçiler vardı. Kimi ellerini birbirine kenetlemiş düşünceli görünüyordu, kimi ise gözlerini yere dikmiş bekliyordu. Yüzlerine bakınca herkesin buraya farklı bir hikâyeyle geldiğini anlamak zor değildi.
Ben ise önümde yürüyen abimi yanında yürüyen ikizimi ve memuru takip ederken etrafı incelemeye devam ediyordum. Ne kadar hazırlıklı olduğumu düşünsem de bulunduğum yerin ağırlığını hissediyordum. Her adımda yıllardır zihnimde dönüp duran sorular biraz daha yaklaşıyor gibiydi.
Bir koridoru daha geçtikten sonra bekleme alanlarının bulunduğu bölüme ulaşmıştık. Duvar boyunca sıralanmış sandalyeler, camla ayrılmış bazı bölümler ve giriş çıkışları kontrol eden görevliler vardı. İnsanlar sessiz konuşuyor, bekleyenler sık sık saatlerine bakıyordu.
Yutkunup bakışlarımı önüme çevirmiştim. Avuç içlerimin terlediğini yeni fark ediyordum. Yanımda yürüyen ikizimde bunu anlamış gibi kısa bir bakış atmış ama bir şey söylememişti.
Koridorun sonunda bulunan kapının önünde durduğumuzda görevli memur kartını okutup kapıyı açmıştı. İçeri girmeden önce birkaç saniye kapıya bakmıştım. Bunca yılın yükü sanki o kapının ardında duruyordu. Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirmiş, ardından memurun işaret ettiği yöne doğru yürümeye devam etmiştim.
Önünden geçtiğimiz camlı görüşme alanlarına kısa bir an göz atmıştım. Kalın camların ardında telefon ahizeleriyle konuşan insanlar vardı ama biz açık görüş talep ettiğimiz için o bölümleri geride bırakıp ilerlemeye devam etmiştik. Attığım her adımla birlikte içimdeki gerginlik biraz daha büyüyordu. Sonunda görevlinin durduğu kapıdan içeri girdiğimizde gözlerim doğrudan masanın diğer tarafında oturan iki kişiye kaymıştı. İkizimin elini sıkıca tutarken bakışlarımı üzerlerinden ayırmıyordum. Karşımızda oturan anneme sert ve acımasız bir ifadeyle bakıyordum. Yıllardır içimde biriken sorular, öfke ve hayal kırıklığı sanki tek bir ana sıkışmıştı. Onlar ise hiçbir şey olmamış gibi yüzlerinde pişkin bir ifadeyle bize bakmışlardı. "Oo, oğlum..." demeleriyle birlikte içimdeki son kırıntılar da dağılıp gitmişti. Elimi masanın üzerindeki tozu silkeliyormuş gibi havada bir kez savurmuş, ardından sandalyeye otururken gözlerimi onlardan ayırmadan, "Anlatın artık," demiştim. Sesim yüksek değildi ama odadaki herkesin duyacağı kadar netti. "Yıllardır duyduğumuz yalanları değil, gerçeği anlatın." Odanın içindeki hava bir anda ağırlaşırken gözlerimi üzerlerinden çekmemiş, verecekleri cevabı beklemeye başlamıştım. Kimsenin ne düşüncesi ne duyması umrumdaydı o an !
Bölüm etkileşimi
