30. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 30. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 30. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O ablanın "Ne güzel" demesiyle birlikte çalan telefonuma bakmamla gözlerim Milas'a kaymıştı. Telefonu açtığım an, o abinin "Seçim zamanı" dediğini duymamla kaşlarımı çatıp:
"Ne diyorsun gene?" demiştim.
Gülerek:
"Bomba," demişti. "Artık bomba aktif."
Gülerek arkamı dönüp bakmamla, fısıltıyla:
"Neden şimdi?" demiştim.
"Sizi sadece yakınlaştırmak için, abim," demesiyle yüzüne kapatmıştım.
Milas'a dönüp:
"Başlıyoruz," demiştim.
Gözlerimi aynadan çevirmeden arkaya bakıp tekrar yola dönmemle, aracı sağa çekmiştim.
"İnin," demiştim.
"İner misiniz?" diye sormuyordum. Ses tonumdan kararlı olduğum belliydi.
"İnin."
O abinin kaşlarını kaldırıp:
"Pardon, sen kimsin ki?" demesiyle aklına bir şey gelmiş gibi devam etti.
"Dua et kardeşim, yanımda," demişti.
Gülerek ona bakıp:
"Duacınızım Maya Hanım," demiştim.
O ablanın:
"Ya tamam, inin," demesiyle gözlerimi onlara çevirmiştim.
"Umarım yalan söylemiyorsundur," demesiyle sakince:
"Siz kimsiniz ki size yalan söyleyeyim?" demiştim.
İndikleri an Milas'a dönmüştüm.
"Milas..."
Ama sözümü tamamlamadan:
"Yok Milas, sür canımın içi," demişti.
"Emin misin?" diye devam edecekken Milas'ın göz kırpıp:
"Sus be güzelim," demesiyle istemsizce gülümsemiştim.
"Tamam," dememle tekrar önüme dönüp arabayı sürmeye başlamıştım.
Tam o sırada çalan telefonla birlikte Milas bana bakmıştı.
"Abin," demişti.
Ay Gizemden;
Duyduklarımın bir kâbus olmasını istedim.
Hadi... Uyandır Nehir. diye geçirdim içimden. Ne olur biri uyandırsın.
Yapmasın istemiştim. Çünkü kaybedemezdim.
Aldığım titrek nefesle:
"Baba..." demiştim. "Engel ol, ne olur... Gider o, biliyorum."
Yutkunurken aklıma gelen ihtimalle başımı iki yana sallamıştım.
"Hayır," demiştim. "Hayır ya... Özgür..."
"İsterseniz bana bencil deyin ama... Ama olmaz ki..." diye fısıldamıştım. "Bir şey olacak..."
Selin'in telaşlı sesi duyulmuştu.
"Baksana..."
Gözlerim uzatılan kâğıda kaydığı an nefesim kesilmişti.
"Hayır..." demiştim. "Hayır... Hayır..."
Bu, o günkü gibi değil olamaz değil mi ?
Selin, buruk bir tebessümle bize bakmıştı.
"Hepimize yazılmış gençler..."
"Gizem..." diye fısıldamıştı Selin.
Ona sıkıca sarılmamla titreyen sesi kulağıma gelmişti.
"Ay... Sakin ol..."
Barkın Bey bize güven vermeye çalışarak:
"Korkma... Korkmayın, hiçbir şey olmayacak," demişti.
"Olacak..." diye fısıldamıştım, gözlerim dolarken. "Hissediyorum..."
Sanki Selin de biliyor gibi bana daha sıkı sarılmıştı.
Barkın Bey kapıya doğru yönelirken boğazımdaki düğümü yutkunarak:
"Asır Amca..." demiştim. "Her şey için... Teşekkürler..."
Aldığım derin nefesle bahçeye çıkmıştım. Elimdeki katlı kâğıdı yavaşça açmamla, boğazımdaki düğümü yutkunarak satırları okumaya başlamıştım.
Duyduğum sesle kafamı kaldırmamla,
"Özgür..." demiştim.
Boğazımdaki düğümle hıçkırmıştım.
"Ben demiştim..." diye fısıldamıştım. "Duygusuz, öfkeli, hırçın kızı ağlattı..."
Aklıma gelen düşünceyle hemen Nehir'i aramıştım.
"Hayır..." demiştim kendi kendime. "Daha vermesi gereken bir hesabın var. Yapma..."
Telefonu açmamasıyla endişeyle,
"Açmıyor mu?" demişti.
"Tugay..." diye seslenmiştim.
"Arasana onu, Özgür."
"Arıyor musun, arayayım mı?" dememle Özgür bana bakmıştı.
"Kendine gel... Açmıyor işte."
Tam o sırada gözlerime bakmasıyla,
"Bizimkiler Barkın Bey'le çıkıyorlar. Hadi onların yanına," demişti.
"Ablan aramış," demesiyle gözlerim ona dönmüştü.
"Ablam onlarla değil mi? İkizim... Beni bekliyor."
Gizem'in yüzündeki ifadeyle içime bir korku düşmüştü.
"Yok," demişti.
"Milas'la uzaklaşmışlar oradan..."
Gözümden akan yaşı silmemle,
"Hadi," demiştim.
Motora binmesiyle,
"Taksi yok mu?" dediğim anda hızlıca,
"Daha hızlı olmak istersen atla," demişti.
Ona dönüp,
"Sen... sen diktatör akıllı çocuk," dememle gülerek bana bakmıştı.
"Milas'a sor bakalım akıllı mıymışım? Bakma babamın bana akıllı dediğine. Benim yaptıklarımı ikizim üstüne alırdı," dediği an,
"Tamam," demiştim.
"Hayır, kaynatma konuyu," dememle sustu.
Aklına bir şey gelmiş gibi dönüp,
"Nehir'i de Tugay'ı da iyi tanımıyor musun? Kız kardeşini ben bile tanıdım, yengemi evet. İkizler hisseder, doğru... Ama atladığın bir gerçek var."
Kısa bir nefes aldı.
"Nehir ne seni ne de Milas Tugay'ı bırakır. Onlar..." dedi ve gülümsedi. "Onlar efsane kızım resmen. Baksana, beklemişler birbirlerini."
Yutkunarak ona dönmemle,
"Aşk bu, Özgür Bey. Ne beklersin?" demiştim.
"Gizem," dedi. "O gülen kız nerede? Ne oldu kızım sana?"
"Ölür," dedim.
"Eğer Nehir olmazsa, o da olmaz. O benim ailem, Özgür. Yeri geldi annem, yeri geldi babam, yeri geldi kardeşim oldu. Nehir'i kaybedemem, anladın mı?"
Derin bir nefes aldım.
"Bakma sessiz, sakin, uslu olduğuma... Çünkü o kızdan eser kalmazsa bu kız ölür."
Dediğim an motoru durdurdu.
Onları izliyordum.
İçimden bir şeyler koparken, gözlerimin önündeki manzaraya baktım.
" Koymuştu be... Tam bir aile," diye mırıldandım.
Özgür'ün,
"Deme öyle," demesiyle ona döndüm.
"Kör müsün?" dedim.
Tam o sırada o kızın sesi duyuldu.
"Ay anne, hırsızın kardeşi gelmiş," dedi.
"Ne?" dememle bana dönüp,
"Ne, yalan mı? Çalmadı mı arabamızı?" dedi.
"Ne diyorsun lan sen?" dememle,
"Yalan mı? Bak, bu adam dedi," demesiyle kafamı kaldırdım.
"Abi..." dememle gördüğüm kişinin Arda olduğunu fark ettim.
"Abi," diyen Özgür'le aynı anda Barkın Bey'in sesi duyuldu.
Gözümdeki yaşı silmiştim.
"Yapmış mısın sahiden bunu abi?" dedim.
"Sahiden mi? Abin için kardeşlerini mi feda ettin?"
Onu ittim.
"Yapmadım de. İftira attım de. Bir kere bizi yarı yolda bıraktın, ikinci defa oldu de... Ama üç olmadı de."
"Konuş," dediğim anda Barkın Bey sertçe karşılık verdi.
"Neyi anlatıyorsun? Kapa çeneni Nil."
"Ne baba? Yalan mı? Hırsız değil mi?" diye destek çıkan kardeşiyle birlikte,
"Evet, yalan Adar," dedi Barkın Bey. "Yalan. Çünkü bunca yıl, yaşadıklarımız gibi yalan."
"Ya bir kere kızımızın yanında ol. Ne bu yetimlerin..." deyip susturduğu anda,
acımasızca güldüm.
"Yetim," dedim. "Ne güzel ya..."
Gözlerimi onlara çevirdim.
"Siz kimsiniz oğlum? Sen kimsin?"
Sonra Asel Hanım'a döndüm.
"Çok yazık ulan. Yeminle söylüyorum, bak sana da, size de... Maya az bile yapmış."
"Barkın Bey, özür dilerim," dedim.
Ama içimdeki kırgınlık, özür dilememi bile anlamsızlaştırıyordu.
Aras'ın yanındaki çocuğun sözleri havada asılı kalmıştı.
"Az mı? Sen kimsin ki?"
Bir an herkes sustu.
Normalde böyle bir söze karşılık vermek kolaydı. Öfkelenir, aynı sertlikle cevap verirdim. Ama içimde yükselen şey sadece sinir değildi. Yıllardır duyduğum aynı bakışlar, aynı sorgulamalar vardı.
Sanki kim olduğumu sürekli kanıtlamak zorundaymışım gibi...
Gözlerimi ondan kaçırmadan,
"Ben kim miyim?" dedim.
Sesim düşündüğümden daha sakindi.
"Ben, herkesin görmezden geldiği yerde ayakta kalmaya çalışan biriyim."
Çocuğun yüzündeki küçümseme yavaş yavaş kaybolurken Adar bana bakıyordu.
"Sen benim kim olduğumu bilmiyorsun." diye devam ettim. "Neler yaşadığımı, neleri kaybettiğimi bilmiyorsun. O yüzden bir insanı sadece dışarıdan gördüğün hâliyle yargılama."
Kısa bir sessizlik oldu.
Tam o sırada Gökçe araya girdi.
"Yeter artık."
Sesi sakindi ama içinde büyük bir öfke vardı.
Rüzgâr ona döndü.
"Ne yeter artık Gökçe? Bunca kişinin içinde hâlâ onları mı savunuyorsun?"
Gökçe kaşlarını çattı.
"Ben kimseyi savunmuyorum. Sadece haksızlığı kabul etmiyorum."
Rüzgâr sinirle güldü.
"Sen mi karar vereceksin neyin doğru olduğuna?"
"En azından bağırarak haklı çıkmaya çalışmıyorum."
Bu cümle Rüzgâr'ın daha da gerilmesine neden oldu.
"Bunca kişi içinden sen mi haklısın yani?"
"Sakin kardeşim." dedi Aras araya girerek.
Rüzgâr derin bir nefes aldı ama öfkesi dinmemişti.
"Yok abi, sakinim. Ama kim bunlar ya? Kendilerini ne sanıyorlar? Herkes ahkâm kesiyor."
Gökçe ona döndü.
"Sen kimsin?"
Rüzgâr şaşkınca baktı.
"Ne?"
"Kim olarak hesap soruyorsun?" dedi Gökçe. "Barkın Bey bile herkesi korumaya çalışırken, sen kimin adına konuşuyorsun?"
Rüzgâr bir adım attı.
"Sen de mi şimdi bana ders vereceksin?"
Gökçe'nin bakışları sertleşti.
"Belki de birinin vermesi gerekiyordu."
Ortam bir anda gerildi.
Rüzgâr'ın yüzündeki öfke daha da belirginleşirken Gökçe'nin sabrı tükenmişti.
"Bir adım daha atma." dedi.
Ama Rüzgâr durmadı.
Tam o anda Gökçe'nin elinin cebine gittiğini herkes fark etti.
Bir anda ortamdaki bütün sesler kesildi.
Gökçe'nin elindeki silahı görünce herkes donup kaldı.
"Gökçe..." dedi Barçın uyarır gibi.
Gökçe gözlerini Rüzgâr'dan ayırmadı.
"Ben kimseye zarar vermek istemiyorum." dedi soğuk bir sesle. "Ama herkesin bir sınırı var."
Rüzgâr ilk kez sessiz kaldı.
Çünkü karşısındaki kişinin öfkeden değil, yıllardır biriktirdiği kırgınlıktan konuştuğunu anlamıştı.
Barkın Bey sert bir sesle,
"Gökçe, indir onu." dedi.
Kısa bir sessizlikten sonra Gökçe derin bir nefes aldı.
Bakışlarını bir an herkese çevirdi.
Sonra yavaşça elini indirdi.
Ama yüzündeki ifade değişmemişti.
"Bir daha kimse benim sessizliğimi güçsüzlük sanmasın."
Gökçe'nin sözlerinden sonra ortama ağır bir sessizlik çöktü.
Kimse konuşmuyordu.
Çünkü herkes biliyordu; o an söylenenler sadece bir tartışma değildi. Yıllardır biriken kırgınlıkların, susulan gerçeklerin dışa vurumuydu.
Rüzgâr hâlâ sinirliydi ama bu kez susmayı seçmişti.
Gökçe ise gözlerini ondan çekip bana baktı.
Sanki "iyi misin?" diye soruyordu ama kelimeler ağzından çıkmıyordu.
Ben ise sadece derin bir nefes aldım.
Çünkü artık yorulmuştum.
Herkesin haklı olduğu, herkesin kendini savunduğu ama kimsenin gerçekten birbirini dinlemediği bir yerdeydik.
Bakışlarımı Barkın Bey'e çevirdim.
"Barkın Bey..." dedim.
Ona dönmemle birlikte yüzümde buruk bir tebessüm oluştu.
"Değmez be."
Bir an ne diyeceğini bilemedi.
"Bu saatten sonra uğraşmayın." dedim.
Sesim sakindi ama içimdeki kırgınlık saklanacak gibi değildi.
"Size demiştim."
Kısa bir nefes aldım.
"Aldığım nefesle ailenizle iyi saadetler dilerim."
Arkamı döndüm.
O an arkamda bıraktığım şey sadece bir ev değildi.
Yıllardır beklediğim bir cevap, bir kabul edilme umudu ve belki de hiç gerçekleşmeyecek bir hayaldi.
Motora doğru yürüdüm.
Tam bineceğim sırada arkamdan gelen sesle duraksadım.
"Ayıp değil mi oğlum bana?"
Barkın Bey'in sesi gelmişti.
Olduğum yerde kaldım.
Yavaşça arkamı döndüm.
"Ne?" dedim.
Yüzündeki ifade öfkeden çok kırılmış gibiydi.
"Ne ayıbı?" dedim. "Asıl bize..."
Sözümü tamamlayamadan Asel Hanım'ın sesi duyuldu.
"Barkın..."
Ama Barkın Bey bu kez susmadı.
"Asel!"
Sesi evin içinde yankılandı.
"Yeter artık ulan, yeter!"
Herkes ona döndü.
"Evin içinde bile rahat yok. Yeter!"
Derin bir nefes aldı.
"O kötü, iğrenç davrandığın kişiler var ya..." dedi. "Hani onları sekiz ay karnında taşıdın be kadın..."
Bir an sustu.
"Dur artık."
Ortamdaki sessizlik daha da ağırlaştı.
Çünkü herkes biliyordu.
Bazı gerçekler bir kere ortaya çıktığında, artık geri dönüş olmuyordu.
Tam o sırada duyduğum sesle kafamı çevirdim.
"Yalan..." dedi.
Barkın Bey'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
"Baba..." diyen Nil'in sesiyle birlikte gözlerim ona döndü.
Birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.
Sonra duyduğum o sesle herkes sustu.
"Hoş geldin ablam..."
Nil'in sözleriyle kaşlarımı çattım.
"Ama şu an mevzu biraz derin."
İçim bulanmıştı.
Her şey daha da karmaşık bir hâle geliyordu.
"Ah Ay..." diye içimden geçirdim. "Böyle abla düşman başına."
Tam o anda Nil tekrar konuştu.
"Evet baba," dedi. "Yalan dediğini söylesene artık."
Bana döndüğü an daha fazla dayanamadım.
"Salak mısın sen?" dedim.
Herkesin bakışları bana döndü.
"Ya da siz... Gerçekten hiçbir şeyi görmüyor musunuz?"
Sessizlik.
"İğrençsiniz." dedim.
"Maya bilerek yaptı her şeyi. Biliyor musun Asel Hanım?"
Asel Hanım'ın yüzü değişti.
"Yalan," dedi.
Tam o anda Gökçe sertçe araya girdi.
"Kes şu tavırları cicim."
Herkes ona döndü.
"Asel teyze maalesef doğru."
"Ne?" dedi.
Gökçe acı bir gülümsemeyle devam etti.
"Kan bağı, değil mi Maya?"
Sesi sakindi ama söyledikleri herkesi sarsmıştı.
"Çünkü Nehir ve Gizem'le benziyorum."
O an ortam buz kesti.
Kimse ne diyeceğini bilmiyordu.
Gökçe bakışlarını herkese çevirdi.
"Şimdi bu kızı dinleyeceksiniz."
Kısa bir duraksama oldu.
"Ve sessiz olacaksınız."
Rüzgâr öfkeyle baktı.
"Yapmazsak?"
Gökçe'nin bakışları sertleşti.
Ben araya girdim.
"Bence önce..." dedim.
Rüzgâr'a döndüm.
"Sonra sırayla say baştan yaparız. Merak etme, korurum seni."
Rüzgâr şaşkınca baktı.
"Deli misiniz siz ?"
"Şu an değil," dedim.
Derin bir nefes aldım.
"Evet."
O tek kelimenin ardından kısa bir sessizlik çöktü.
Tam o anda Barçın'ın sesi duyuldu.
"Kaç para verdin lan Gökçe'yi kendi tarafına geçirmek için?"
Bakışları Gökçe'ye döndü.
"Sattın, değil mi bizi be kızım?"
Gökçe bir an donup kaldı.
Söylenen sözler yüzündeki ifadeyi değiştirmişti.
Çünkü onu asıl yaralayan şey suçlanmak değil, güvendiği birinin ona böyle bakmasıydı.
"Gerçekten bunu mu düşünüyorsun?" dedi kısık bir sesle.
Kimse konuşmadı.
O an herkesin içinde farklı bir yara vardı.
Ve kimsenin kazandığı bir taraf yoktu.
Sadece kırılmış insanlar vardı.
Tam o sırada Barkın Bey'in sesi sertçe yükseldi.
"İndir o silahı."
Herkes ona döndü.
Barkın Bey..." dedi Selin.
"Susmuyorlar. Körler ya... Hepsi."
Bakışlarını Asel Hanım'a çevirdi.
Gökçe sözlerine devam etti.
"Ya hepsini geç, Asel teyze..."
Bakışlarını Asel Hanım'a çevirdi.
Acı bir kahkaha attım.
" Sahi hani anneler hissederdi?" dedi.
Gökçe'nin sözleriyle ortam bir anda sessizliğe gömülmüştü.
Asel Hanım gözlerini kaçırırken, kimse cevap veremedi.
Tam o sırada içimde biriken öfkeyle konuşmaya başladım.
"Anne mi gerek?"
Kısa bir duraksama oldu.
"Gerek yok kuzi..."
Sözlerim alay gibi çıksa da aslında içinde büyük bir kırgınlık vardı.
"Çünkü bazı insanlar sadece dünyaya getirir. Ama anne olmak başka bir şey."
Gökçe bana baktı.
İkimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
Bazı eksiklikler yıllar geçse de kapanmıyordu.
Tam o sırada telefon sesi duyuldu.
Herkesin bakışları telefona döndü.
Barkın Bey aramayı açtı.
Karşı taraftaki kişinin söyledikleriyle yüzündeki ifade bir anda değişti.
"Ne?"
Herkes ona döndü.
"Baba, ne oldu?" diye sorduğum an.
Babam konuşamıyordu.
Sanki duyduğu şeyi anlamlandırmaya çalışıyordu.
"Araba..." dedi sonunda.
Aldığı nefesle yüzündeki ifade değişmişti. "Haberlere düşmüşüz..." dediği an kaşlarımı çatıp ona dönmüştüm. "Ne?" dememle kısa bir sessizlik olmuştu. Yutkunarak, "Son dakika..." demişti. İçime kötü bir his otururken herkes birbirine bakıyordu. Telefona bakmaya devam edip, "Geliyorsanız takip edin," demesiyle telefonu kapatmıştı. Bana dönüp, "Hadi gidelim, babacım," demişti. Bir an olduğum yerde kalmıştım. "Baba..." dememle içimde garip bir duygu oluşmuştu. O kelime ağzımdan istemsizce çıkmıştı. Bakışlarımı ondan çekip bizimkilere dönmemle, "Selin, Gökçe... hadi," demiştim. Artık bekleyecek zaman yoktu. Öğrenmemiz gereken gerçekler vardı.
Ve ötesi, gerçeklerden biri de o an içimden geçen tek cümleydi.
"Ölmedin be kızım..." diye mırıldandım.
Sesim o kadar kısıktı ki belki de sadece ben duymuştum.
Ama o iki kelimenin içinde yılların korkusu, özlemi ve kaybetme endişesi vardı.
Çünkü insan bazen birini kaybetmekten değil, kaybettiğini sanmaktan yoruluyordu.
Gözlerim dolmuştu.
Aklımdan geçen bütün anılar bir anda önüme gelmişti. Kavgalarımız, susmalarımız, birbirimize kızdığımız zamanlar... Hepsi bir anda anlamsızlaşmıştı.
Çünkü sonunda bildiğim tek şey vardı.
O hâlâ hayattaydı.
"Sen..." dedim kendi kendime.
Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştım.
"Bana bunu yaşattın..."
Kızgın mıydım, kırgın mıydım bilmiyordum.
Ama içimde en ağır basan duygu, onu tekrar kaybetme korkusunun ardından gelen o tarifsiz rahatlıktı.
Başımı kaldırıp önümdekilere baktım.
Kimse konuşmuyordu.
Herkes aynı gerçeğin ağırlığı altında kalmıştı.
Ben ise sadece içimden aynı cümleyi tekrar ediyordum.
"Ölmedin be kızım... Beni yarım bırakmadın."
Çağlar'ın sakin sesiyle, "Korkma," demesiyle ona dönmüştüm. "Ne?" dememle yüzüme bakıp hafifçe başını sallamıştı. "Bu korku..." demişti. Bir an sustuktan sonra, "Al bir nefes," demesiyle derin bir nefes almaya çalışmıştım. Ardından gözlerimin içine bakarak, "Siz ikizlersiniz," demişti. O cümleyle bakışlarım ona dönmüştü. "Biliyorsun, değil mi?" dememle kısa bir sessizlik olmuştu. Buruk bir tebessümle, "Salak değilim ben," demiştim. "Onlar gibi hiç değilim." Çünkü ben hissediyordum. Herkesin görmediği şeyleri, herkesin sustuğu yerleri... İçimde bir yer biliyordu. Belki anlatamazdım, belki kanıtlayamazdım ama biliyordum. Çünkü o benim sadece kardeşim değildi... O benim ikizimden sonra gelen diğer yarımdı.
Özgür'ün, "Yav... Güvenir misin hislerine?" demesiyle acı bir tebessüm ettim.
"Kolay mı sanıyorsun?" dedim. Gözümden süzülen yaşla başımı iki yana salladım. "Ben değilim ki... Ben güçlü değilim."
"Hadi oradan," dedi Selin. "Sen güçlü değilsen biz ne yapalım?"
Gökçe de gülerek söze karıştı.
"Valla az önce Nehir'i koruyan bir kız vardı. Kaç yıllık amcamın konuşmasına fırsat vermedin. Yalnız bir şey diyeyim mi? Çok iyi geçtin içinden."
Selin kahkaha atarak başını salladı.
"Ya sana ne demeli la? Öldürüyordun çocuğu."
Gülümseyerek omuz silkti.
"Uyardım ama susmadı."
Arabanın içini kısa süreli kahkahalar doldururken başımı çevirip babama baktım.
"Baba, ne kadar yolumuz kaldı?" diye sordum.
Babam, navigasyona göz atıp derin bir nefes aldı.
"En fazla kırk dakika kızım."
Başımı cama yaslayıp dışarıdaki karanlığı izledim. İçimdeki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu. Parmaklarımı istemsizce birbirine kenetlerken sessizliğim dikkatini çekmiş olacak ki Barkın Bey aynadan bana baktı.
"Gizem..."
"Hı?"
"İçine doğan bir şey mi var?"
Gözlerimi yoldan ayırmadan yavaşça başımı salladım.
"Bilmiyorum... Ama kalbim hiç olmadığı kadar sıkışıyor. Sanki geç kalıyoruz."
Arabanın içindeki gülümsemeler bir anda silinmişti.
Özgür doğrulup bana baktı.
"Bir şey olmayacak."
"İnşallah..." diye fısıldadım.
Tam o anda Özgürün telefonu çaldı. Aracın içinde yankılanan zil sesiyle hepimizin bakışları ona döndü. Ekrandaki ismi görmesiyle yüzündeki ifade bir anda ciddileşti.
"Alo."
Karşı taraftan söylenenleri dinledikçe çenesi sıkıldı.
"Ne dedin?.."
Arabadaki sessizlik daha da ağırlaşırken Özgür telefonu kulağından indirmeden bize baktı.
"Konumu tekrar atın." dedi sert bir sesle. "Biz geliyoruz."
Telefon kapanır kapanmaz gözlerim korkuyla ona çevrildi.
"Özgür..."
Derin bir nefes aldı.
"İyi haber değil."
"Ne oldu?" diye aynı anda sorduk.
Özgür direksiyona doğru eğilip Barkın Bey'e baktı.
"Gaza biraz daha basmanız gerekiyor."
"Neden?"
Özgür yutkundu.
Özgür yutkundu. Birkaç saniye gözlerini benden ayırmadıktan sonra aldığı nefesi yavaşça verdi.
"Ay Gizem..." dedi kısık bir sesle. "Bak bana."
Başımı ona çevirmemle gözlerimin içine baktı.
"Senin hislerin şimdiye kadar hiç boş çıkmadı. O yüzden korkuyorum... Ama aynı zamanda biliyorum ki ne olursa olsun birlikte atlatacağız."
Acı bir tebessüm ettim.
"Ya bu sefer atlatamazsak?"
"Öyle konuşma."
"Konuşmadan olmuyor ki Özgür." dedim, sesim titreyerek. "İçimde tarif edemediğim bir sıkıntı var."
Arka koltukta oturan Selin usulca elimi tuttu.
"Biz hepimiz buradayız. Bu sefer yalnız değilsin."
Gökçe de başını salladı.
"Birinizin saçının teline zarar gelirse önce bizi geçmeleri gerekir."
İstemsizce gülümsedim.
"Siz de var ya..."
"Ne biz de?" dedi Selin kaşlarını kaldırarak.
"Dünyanın en deli ailesisiniz."
"Yeni mi anladın?" diye güldü Gökçe.
Arabanın içinde oluşan kısa süreli tebessüm, Barkın Bey'in yavaşça ayağını gazdan çekmesiyle dağıldı.
"Geldik," dedi babam.
Araba tamamen durur durmaz kapıyı açıp hızla indim. Gözlerim istemsizce etrafı tararken gördüğüm güvenlik şeritleriyle olduğum yerde kaldım.
"Barkın!"
Duyduğum sesle başımı çevirdim. Asel Hanım koşarak bize doğru geliyordu. Yüzündeki telaş, içimdeki korkuyu daha da büyüttü.
Yutkunarak yanıma geldi.
"Kızım..." dedi titreyen sesiyle. "Kızım nerede?"
Derin bir nefes aldım. Ne cevap verebildim ne de gözlerinin içine bakabildim. Onları umursamadan kalabalığın arasında tanıdık bir sima gördüğüm an sesim istemsizce yükseldi.
"Abi!"
Merih Abi...
Gelmişti.
Zaten hiç gitmemişti ki.
Hiç düşünmeden ona doğru koştum. Bana doğru birkaç adım attığı an boynuna sarıldım. Kolları beni sıkıca sararken artık kendimi tutamıyordum.
"Abi..." dedim hıçkırarak. "Nerede?"
Merih Abi gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
"Abim..." diye fısıldadı sadece.
Başımı hızla kaldırıp gözlerinin içine baktım.
"Abi..." dedim, sesim titreyerek. "Nehir nerede?"
Merih Abi'nin çenesi sıkıldı. Gözlerini bir an yere indirip tekrar bana baktı.
"Henüz ulaşamadık."
"Ne demek ulaşamadık?" dedim bir adım geri çekilerek. "Buradaydı, değil mi? Bir iz... Bir şey buldunuz mu?"
Merih Abi cevap vermeden önce yutkundu.
O polisin babama dönüp,
"Nesi oluyorsunuz?" diye sormasıyla babam hiç düşünmeden cevap verdi.
"Kızım..." dedi titreyen sesiyle. "Kızım... Nehir Duru Aslaner."
Yumruklarımı sıktım. Boğazıma oturan düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştım.
"Nerede?" diye mırıldandım. "Nerede o?"
Polis derin bir nefes aldı.
"Maalesef..."
"Yok!" diye sözünü kestim. "Olmaz!"
Başımı iki yana sallarken gözlerim dolmuştu.
"Olmaz..."
Babam bir adım öne çıktı.
"Az önce bulunamadığını söylediniz." dedi sesi yükselerek. "Nasıl oluyor da şimdi öldü diyorsunuz? Ortada bir beden bile yokken kızımın öldüğüne nasıl karar verebiliyorsunuz?"
Tam o sırada duyduğum Asır Amca'nın sesiyle hepimiz ona döndük.
"Hem..." dedi öfkesini güçlükle bastırarak. "Benim oğlum da yok."
Polis kısa süreliğine sustu. Hepimizin yüzüne tek tek baktıktan sonra ağır bir ses tonuyla konuştu.
"Bakın... Şu an elimizde kesinleşmiş bir teşhis yok."
"Öyleyse 'maalesef' demenizin anlamı neydi?" diye bağırdım.
Polis yutkundu.
"Olay yerindeki bulgular ağır. Bu yüzden en kötü ihtimali de değerlendirmek zorundayız."
"Gerek yok!" dedim gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Onlar yaşıyor."
Kimse tek kelime etmedi.
"Ben hissederim..." diye fısıldadım, göğsümü göstererek. "Kalbim hisseder. Nehir yaşıyor... Milas da yaşıyor."
Etrafımdakiler sessizce bana bakarken babam omzuma dokundu.
"Kızım..."
Başımı kararlılıkla iki yana salladım.
"Hayır."
Sesim bu kez daha net çıkmıştı.
"Ben onları bulmadan hiçbir yere gitmeyeceğim."
Abimin saçlarımı okşadığı an başını iki yana salladı.
"Olmaz be güzelim," dedi kısık bir sesle. "Hem o baş belası az bela açmadı başımıza? Az gıcık etmedi bizi?"
"O benim ikizim..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Abi... olmasın."
"Olmayacak," dedi hiç düşünmeden.
"Ağladın mı sen?" diye mırıldandım.
Cevap vermek yerine gözlerimin içine baktı. Bir anda beni sıkıca kendine çekip sarıldı.
"Özür dilerim," dedi boğuk bir sesle. "Özür dilerim be güzelim... Koruyamadım sizi."
Saçlarımı usulca okşamaya devam ederken hıçkırıklarım daha da arttı.
"Abi..." dedim titreyen sesimle. "Bizi niye kimse istemiyor? Herkes... herkes bok gibi davranıyor."
Abim gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
"Bir yanım iyi ki duymadı ikizin diyor, biliyor musun?" dedim ağlayarak. "İyi ki bugün olanları duymadı."
"Geçecek," dedi alnımı öperek. "Hepsi geçecek. Hem Nehir de gelecek."
Tam o anda duyduğum Özgür'ün şaşkın sesiyle irkildik.
"Oha!"
Abimden ayrılıp hızla ona döndüm.
"Ne oldu?"
Amcamın yüzünde ilk defa umut dolu bir gülümseme vardı.
"Baba..." dedi heyecanla. "Nehir'in kolyesi... Nehir'in kolyesinde çip vardı ve şu an yeniden aktif oldu."
"Ne?" dedim nefesim kesilerek.
"Nerede?" diye bağırdım.
Babam yutkunarak ekrana baktı.
"Buraya çok yakın."
"Nerede oğlum? Götürsene kızı! Bak ne halde!" dedi Asır amca telaşla.
Babam gözlerini ekrandan ayırmadan,
"Bu cümlene sonra cevap vereceğim, Asır," dedi.
"Haklı ula! Götür önce!" diye çıkıştı babam.
"Aynı damadı gibi..." diye söylendi.
"Ya..." diyecekken Merih abimin sesi duyuldu.
"Kimin ikizi?"
"Abi..." dedim gözlerimi devirerek. "Güldürme."
"Özgür!" diye seslendim.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu o da şaşkınlıkla.
Merih abim omzuma dokundu.
"Dikkat et çiçeğim."
Arabalar hızla ilerlerken kısa süre sonra kayalıkların bulunduğu dar yola girdik.
Yutkundum.
"Hayır..." dedim kısık bir sesle. "Abi..."
Camdan dışarı baktığım anda dizlerimin bağı çözüldü.
"Aşağısı... uçurum."
Tam o sırada herkesin aynı anda duyduğu şaşkın bir ses yükseldi.
"Oha!"
Gökyüzü bir anda karardı. Sert bir rüzgâr kayaların arasından uğuldarken ilk yağmur damlaları toprağa düştü. Saniyeler içinde yağmur şiddetlendi. Islanan kayalar daha da kayganlaşırken, babam arabayı sertçe durdurdu.
Kimsenin nefes almaya bile cesaret edemediği o anda gözlerimiz uçurumun kenarına çevrildi.
Yağmur yüzüme çarparken olduğum yerde birkaç saniye donup kaldım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki kendi sesimi bile duyamıyordum.
"Abi..." dedim tekrar, bu kez sesim titreyerek çıktı.
Merih abim hemen önümde durdu.
"Yavaş çiçeğim. Kaygan burası," dedi.
Ama gözlerim çoktan aşağıya çevrilmişti. İçimde yıllardır taşıdığım o boşluk, o eksiklik, sanki bir anda büyümüştü.
"Nehir..." diye fısıldadım.
Özgür yanıma geldi. Telefonundaki konuma bakıyordu.
"Çip hâlâ burayı gösteriyor," dedi.
Babamın yüzü bir anda değişti. Gözlerinde hem korku hem de umut vardı.
"Demek gerçekten..." diye mırıldandı.
Asır amca babama baktı.
"Ne bekliyorsun ula? Kız oradaysa bulacağız."
Babam derin bir nefes aldı.
"Kimse ayrılmasın. Herkes dikkatli olsun."
Tam ilerleyecekken ayağımın altında küçük bir taş kaydı. Dengemi kaybeder gibi oldum ama Merih abim hemen kolumdan tuttu.
"Dedim sana dikkat et diye."
Gözlerim doldu.
"Abi... ya gerçekten oradaysa?"
Merih abim bir an sustu. Sonra sakin bir sesle,
"O zaman bu sefer kimse onu bırakmayacak," dedi.
Bu cümleyle boğazım düğümlendi.
Yağmurun sesi arasında uzaktan çok hafif bir ses duyuldu.
Hepimiz sustuk.
"Durun..." dedi Özgür.
Herkes ona döndü.
"Ne oldu?" dedi babam.
Özgür elini kaldırdı. Dinliyordu.
"Bir ses..."
Kalbim duracak gibi oldu.
"Ne sesi?"
Özgür gözlerini kayalıklara çevirdi.
"Birinin sesi gibi."
Hiç düşünmeden bir adım attım.
"Nehir!"
Sesim kayalıklarda yankılandı.
"Milas Tugay!"
Bu kez herkes benimle birlikte seslendi.
Bir süre cevap gelmedi.
Tam umudum kırılacakken...
Çok hafif, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir ses geldi.
"Baksanıza..."
Olduğum yerde kaldım.
Gözlerim büyüdü.
Çünkü o sesi tanıyordum.
Saatlerdir özlediğim, duymayı beklediğim o sesi...
"İkizim..." diye fısıldadım.
Asır amca bana baktı. Babamın gözleri doldu.
"Bulduk..." dedi Merih abi.
Ama o an kimse sevinmeye bile cesaret edemedi.
Çünkü önümüzde hâlâ yağmurla kaplı, tehlikeli kayalıklar vardı.
Ve aşağıdan gelen o kısık ses tekrar duyuldu.
"Hey, buradayız..."
Milas, "Bu..." dememle Asır Bey telaşla bize döndü.
"Oğlum!"
Milas yüzünü buruşturup dramatik bir ifadeyle başını salladı.
"Baba... Baba yardım edin."
Yutkundum.
"Nehir..." dedi acınası bir ses tonuyla. "Kolu acıyor."
Gözlerini devirip kollarını bağladı.
"Abart, Milas ya. Vallahi abartıyor. Hem baksana, neyi atlattık; sen hâlâ kolumun derdindesin."
Tam o sırada Özgür elinde iplerle yanımıza geldi.
"İpi getirdim."
Tugay ipi alıp Nehire yaklaşırken gülmesini zor tutuyordu.
"Dikkat et..." derken bir hamlede belinden bağladı.
Nehir şaşkınlıkla ona baktı.
"Lan, gerçekten bağladın!"
Tugay omzunu silkip sırıttı.
"Sonra dırdır yaparsın, canımın içi. Hadi."
Milas'ın yüz ifadesini gören hepimiz bir anda kahkahaya boğulduk. Az önce yaşadığımız ölüm kalım anının ardından ilk kez bu kadar rahat gülüyorduk. Asır Bey bile başını iki yana sallayıp gülümserken, "Bu çocuklar var ya..." diye mırıldandı.
Nehir ise hâlâ söylenmeye devam ediyordu.
"Bakın, ben burada mağdurum. Kimse bana acımıyor."
"Yok," dedi gülerek. "Çünkü sen mağdur değil, baş belasısın."
"İhanet... Resmen aile içi ihanet."
Bu sözünün ardından kahkahalarımız daha da yükseldi. O an hepimiz aynı şeyi hissediyorduk; ne yaşamış olursak olalım, birlikte olduğumuz sürece en karanlık anların bile sonunda gülmeyi başarabiliyorduk.
Nehir'in gülerek bana baktığı an bana sarılmasıyla onu sımsıkı kucaklayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştım.
"Normal miydi yav..." diye mırıldandı saçlarımı okşayarak. "Ağlama. Vallahi iyiyim."
Bir anda aklıma gelmiş gibi omzuna hafifçe vurmuştum.
Anlamış gibi gülümseyip,
"Hak ettim, değil mi?" dedi.
"Fazlasıyla."
Başını önüne eğip derin bir nefes aldı.
"Baba..."
Babamın gözleri dolu dolu olmuştu.
"Kızım..."
Nehir, babama doğru gidip ona sımsıkı sarılırken ben de dönüp abime sarılmıştım. Başımı çevirip diğer tarafa baktığımda eniştemle göz göze geldim.
"Enişte..."
"İyiyim," dedi gülümsemeye çalışarak.
Tam o sırada aklına birşey gelmiş gibi bakmasıyla.
"Ama siz onun koluna bakın."
Milas'ın sesiyle hepimizin bakışları Nehir'in koluna çevrilmişti.
Nehir hemen elini sallayıp,
"Ya, abartma be," dedi umursamaz bir tavırla.
"Yok," dedi Selin gülerek. "İkisi de turp gibi bunların."
Hepimizin yüzünde istemsiz bir tebessüm oluşurken Nehir etrafına tek tek bakıp gülümsedi.
"Ee..." dedi. "Bensiz n'aptınız?"
Özgür hemen söze atıldı.
"Önce ortalığı birbirine kattık."
Selin de hiç vakit kaybetmeden ekledi.
"Sonra seni ararken saçımıza ak düştü."
"Bir de üstüne beni bağladılar."
Tugay kaşını kaldırıp gülerek,
"Onu kendi isteğinle hak ettin."
"Hâlâ savunuyor kendini ya..." diye söylendi ikizim.
Bu sözünün ardından hepimiz yeniden kahkahalara boğulduk. Az önce yaşanan korku dolu dakikaların yerini, yeniden aynı çatı altında olmanın verdiği tarifsiz huzur almıştı.
Bölüm etkileşimi
