44. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT
🍯 44. Bölüm 🍯
Kapıya çıkmamla ikizimin bana bağırması bir oldu. Telaşı sesinden belliydi; kaşları çatılmış, gözleri üzerimdeydi.
“İyi misin lan?”
Göz göze geldik.
Küçük bir gülümsemeyle omuzlarımı gevşetip nefesimi yavaşlattım. İçimdeki huzursuzluğu yüzüme yansıtmamaya çalışarak,
“İyiyim, balım. Hem ben ne zaman kötü oldum ki?” dedim.
Selin arkadan seslendi:
“Bak, doğru. Kötüyken bile ‘iyiyim’ dediğini düşünürsek bayağı haklısın.”
Gözlerimi devirip gülümsedim.
“Ya bak, nasıl da şakacı. Aynı ben.”
İkizimin gözlerime bakmasıyla,
“Nehir...” diye fısıldadı.
Sesindeki uyarıyı ve korkuyu duyduğum an, yüzümdeki gülümseme yavaşça dondu.
O bakışını biliyordum.
Benden bir şey saklamaya çalıştığımı anladığında bana böyle bakardı.
Hemen toparlanıp,
“Ya gerçekten iyiyim, valla. Hem hastaneye benim için değil, Sıraç için gidiyoruz. Detayları Merih abim ya da enişten anlatır. Az daha bekletirsem bu beni unutup çekip gidecek,” dememle birlikte arabaya baktım.
Bunu söylerken gözlerimi ondan kaçırmak için bulduğum bahaneydi.
Çünkü biraz daha gözlerinin içine baksam, iyi olmadığımı anlayacağını biliyordum.
“Tamam, bu seferlik,” dedi.
Ama bakışlarını hâlâ üzerimden çekmiyordu.
Sanki söylediğim kelimelerden çok, söylemediklerimi dinliyordu.
“Valla anlatmazlarsa gelip yüz kere de olsa anlatacağım,” deyip yanağından öptüm.
“Hadi, kaçtım.”
Selin’e parmağımı salladım.
“Görüşeceğiz.”
Ardından arabaya bindim.
Kapıyı kapatırken derin bir nefes aldım.
Yüzümdeki gülümsemeyi korusam da içimdeki huzursuzluk geçmemişti.
Ellerimi dizlerime bastırıp titremelerini durdurmaya çalışırken az önce söylediğim “iyiyim” kelimesinin içimde yankılanan en büyük yalan olduğunu düşündüm.
İyiydim.
En azından öyle görünmem gerekiyordu.
Çünkü şu an benim korkmamdan daha önemli bir şey vardı.
Sıraç’ın korkması.
“Senin için mi, yoksa benim için mi gidiyoruz acaba hastaneye?” diye sordu Sıraç.
Arabayı çalıştırıp yola koyulurken göz göze geldik.
Motorun homurtusu aramızdaki kısa sessizliği doldurdu.
Bakışları bir an gözlerimde oyalanırken dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Söylediğinin cevabını gerçekten merak etmiyordu; belli ki beni kızdıracak bir açık arıyordu.
“Ne oldu?” diye fısıldadım.
Sesim arabanın sıcak havasına karışıp neredeyse duyulmadan kayboldu.
Dışarıdaki akşam ışıkları camlardan süzülüyor, yol kenarındaki lambalar üzerimizden geçtikçe yüzü bir aydınlanıp bir gölgede kalıyordu.
Her ışık değişiminde ifadesi de değişiyor gibiydi; bir an rahat, bir an fazlasıyla ciddi görünüyordu.
“Üzülür müsün?”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bunu gerçekten merak ediyor olamazsın.”
“Belki de ediyorum.”
Sesindeki hafiflik, cümlesinin ardındaki kaygıyı gizlemeye yetmiyordu.
Gülümsememi bastırmaya çalışarak ona baktım.
“Yoksa... üzülme kapasiten mi varmış senin?”
Kendimi tutamayıp güldüm.
Gülüşümü bastırmak istercesine dudaklarımı birbirine bastırdım ama gözlerimdeki ışıltıyı gizleyemedim.
Sıraç yola bakmayı sürdürürken başını hafifçe bana çevirdi.
Kaşlarından biri havaya kalkmış, yüzüne o tanıdık kendinden emin ifade yerleşmişti.
Yine de gözlerinin derinlerinde, şakamın arkasına saklanamayacak kadar gerçek bir merak vardı.
“Bakıyorum da keyfin yerinde.”
“Senin yanında fazla ciddi kalamıyorum,” dedim.
“Bunu iltifat sayacağım.”
“Nasıl istersen.”
Bu kez gülümsemesi daha belirginleşti.
Önümüzde uzanan yolun ışıkları ön camda çizgiler hâlinde akıp giderken arabanın içindeki sessizlik, sözlerimizden sonra yeniden yoğunlaştı.
Klimanın hafif uğultusu ve lastiklerin asfalta sürtünme sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Bir süre sonra gözlerini yoldan ayırmadan sordu:
“Cidden korkmuyor musun?”
Sorusundaki değişiklik, içimdeki gülümsemeyi yavaşça söndürdü.
“Senin için mi?”
“Benim için.”
“Biraz,” dedim dürüstçe. “Ama bunu yüzüne karşı söyleyince şımaracağını biliyorum.”
Kısa bir nefesle güldü.
“Demek beni hâlâ tanıyorsun.”
“Ne yazık ki.”
“İyi. En azından biri tanıyor.”
Sözleri hafifçe havada kaldı.
O an ona baktım.
Yüzündeki gülümseme silinmişti.
Direksiyonu daha sıkı tutuyor, gözlerini yoldan ayırmıyordu.
Sanki az önce söylediği cümlenin devamını getirmekten korkuyordu.
“Yok, ağlama,” dedi bir süre sonra. “Sonra seni teselli etmekle uğraşamam.”
“Ben ağlarsam sen ne yapacağını bilemezsin.”
“Bunu nereden çıkardın?”
“Çünkü şu an bile ne yapacağını bilmiyorsun.”
Başını hafifçe iki yana salladı.
Bu kez itiraz etmedi.
Gülüşü kısa sürmüştü ama yüzündeki gerginliği bir anlığına dağıtmaya yetmişti.
Başını sallarken saçları alnına düştü; tek eliyle onları geriye itti ve tekrar direksiyona odaklandı.
Camın ardından şehir ağır ağır geride kalıyordu.
Sokak lambaları, dükkân tabelaları ve karşıdan gelen araçların farları yüzümün üzerinden kayıp gidiyor; her biri birkaç saniyeliğine içimdeki düşünceleri görünür kılıp sonra yeniden karanlığa bırakıyordu.
Omzumu cama yasladığımda soğukluk tenime işledi.
Sıraç’ın bakışlarını üzerimde hissetsem de ona dönmedim.
Bir süre ikimiz de konuşmadık.
Arabanın içindeki sessizlik bu kez rahatsız edici değildi; aksine, söylenmeyen cümlelerle doluydu.
Sıraç ara sıra dikiz aynasına bakıyor, ardından göz ucuyla beni kontrol ediyordu.
Ben de dışarıyı izliyormuş gibi yapıp onun her hareketini fark ediyordum.
Hastanenin beyaz ışıkları uzaktan görünmeye başladığında direksiyondaki parmaklarının yeniden gerildiğini gördüm.
Çenesini sıktı.
Derin bir nefes aldı.
Şakalarımızın ardına sakladığı endişe, yüzündeki bütün ifadeleri silip yerini sessiz bir ciddiyete bıraktı.
Elimi koltuğun üzerinde, ona yakın bir yere bıraktım.
Ona dokunmadım.
Yalnızca orada olduğumu belli etmek istedim.
Sıraç önce elime, sonra yüzüme baktı.
Göz göze geldiğimizde bu kez hiçbirimiz gülmedi.
Parmaklarını elime doğru uzatacak gibi oldu, sonra vazgeçti.
Ben de aradaki mesafeyi kapatıp elinin üzerine elimi koydum.
Eli sıcaktı.
Buna rağmen parmaklarının arasındaki gerginliği hissedebiliyordum.
“Buradayım,” dedim.
Bakışlarını kısa bir an bana çevirdi.
“Biliyorum.”
“Yine de söylemek istedim.”
Bu kez elimi tuttu.
Sıkıca değil.
Yalnızca bırakmayacağını anlatacak kadar.
Arabayı hastanenin girişine doğru sürerken aramızdaki sessizlik ilk kez ikimize de aynı şeyi söylüyordu:
Ne olursa olsun, bu yolculuğu birlikte tamamlayacaktık.
“Sıraç...” dedim, derin bir nefes alarak.
“Ne kadar kırgın ve kızgın olsam da biz kardeşiz. Sen istemesen bile sana bir söz verdim. Artık bıraksan?”
“Şimdilik... Sadece şu an için ateşkes ilan edelim,” deyip arabayı durdurmasını fırsat bilerek indim.
Birkaç kez derin nefes alıp kendime gelmeye çalışırken gülümsedim.
“Hangimiz daha çok stresli acaba?”
Sonra kendi kendime söylenmeye devam ettim:
“Sen ne harika birisin, Duru. Sıraç’ın yanında duruyorsun, bir de bununla gurur duyuyorsun.”
Kendi düşünceme yine kendim gülünce ileride yürüyen Sıraç’ı fark ettim.
“Ulan, Sıraç! Beklesene!” diye seslenip arkasından koştum.
“Biraz yavaşlasana! Bekle!” diye bağırırken nefesim kesildi.
Ciğerlerim yanıyor, her adımda nefesim biraz daha bölünüyordu.
“Sıraç!” diye çıkışınca durup bana döndü.
“Benim yorulmamam gerekiyor, farkında mısın?” dedim, nefes nefese. “Biraz yavaşlasan ölmezsin herhalde.”
Bana acır gibi bakınca kaşlarımı çattım.
“Öyle bakma. Hadi, köpek gibi yürü.”
“Senin yüzünden bir gün gideceğim,” dedim.
“Nereye?” diye sordu anlamamış gibi.
Hâlâ nefesimi toparlamaya çalışarak ona yetiştim.
“Nereye, pardon?” diye ekledi. Söylediğine kendi de şaşırmış gibiydi.
“Ne o? Üzülür müsün?” dedim. “Sabır ya...”
“Hadi,” dedi, bakışlarını kaçırarak.
“Hadi,” diye tekrarladım. “Randevuya daha fazla geç kalmayalım.”
“Senin yüzünden zaten geç kalmadık mı?”
“Tabii,” dedim. “Her zamanki gibi bütün suç benim. Evrenin geri kalanının bunda hiçbir payı yok.”
“Hadi,” diye ekledim, çenemi kapıya doğru kaldırarak. “Çal şu kapıyı. Madem buraya kadar geldik, kapıyla da tanışalım.”
“Ne o? Emir erin miyim ben?”
“Yok canım,” dedim, dişlerimi sıkarak. “Senin gibi bir zekâ küpü, başında biri olmadan da kapı çalabilir herhalde. Gerçi fazla umutlanmayalım.”
Kapıya uzandığı anda onu yakalayıp bütün gücümle içeri ittim.
Bazı insanların harekete geçmesi için nazik bir yönlendirme yetmiyordu.
Ardından hiçbir şey olmamış gibi bekleme salonuna dönüp oturdum.
İçimde gurur değil, bunu yapmak zorunda kalmış olmanın öfkesi vardı.
Bacak bacak üstüne atıp kollarımı göğsümde birleştirdim.
Gözüm istemsizce kapıya kaydı.
Sıraç’ın hâlâ içeride olduğunu hatırlayınca derin bir nefes aldım.
“Bakalım şimdi kim kimin yüzünden geç kalmış,” diye mırıldandım.
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Birkaç dakika sonra kapı açıldı ve başımı kaldırdım.
İçeriden çıkan hemşire, Sıraç’a bir şeyler anlatıyordu.
Hemen ayağa kalkıp yanlarına yaklaştım.
“Ne oldu?” diye fısıldadım.
Sıraç hemşireyi dinlemeyi bırakıp bana döndü.
Kaşlarını kaldırarak,
“Ne olacak? Senin yüzünden hâlâ buradayım,” dedi.
Gözlerimi devirdim.
“Tabii. Ben olmasam sen şu an hastanenin kapısında değil, muhtemelen evde mışıl mışıl uyuyor olurdun.”
“Evet, ne güzel olurdu.”
“Bak, sonunda doğru bir şey söyledin.”
“Yanlış anlama, seni övmüyorum. Uyumayı övüyorum.”
Gülümsememi bastırmaya çalışarak ona baktım.
“Ne kadar da düşüncelisin. İnsan bir teşekkür eder.”
“Teşekkür mü? Beni buraya sürükleyen sensin.”
“Ben seni sürüklemedim. Sadece biraz... ikna ettim.”
“İkna mı? Kolumdan çekiştirip ‘Ya benimle gelirsin ya da seni burada bırakırım.’ demene başka bir isim mi veriyorsun?”
Omuz silkti.
“Gayet nazik bir şekilde ikna ettiğimi düşünüyorum.”
Bir an durup ona baktım.
Sonra aklıma gelmiş gibi kaşlarımı çattım.
“Ben öyle bir şey demedim ki. Sen her şeyi evirip çevirip ben yapmışım gibi anlatıyorsun. Yoksa hatırlardım.”
Sıraç cevap vermek üzereyken hemşire boğazını temizledi.
İkimiz de aynı anda ona döndük.
“Bu arada,” dedi Sıraç, sanki az önceki konuşma hiç yaşanmamış gibi, “doktor seni de çağıracak.”
Gülümsemem bir anda silindi.
“Beni mi?”
“Evet, seni.”
“Niye?”
“Bilmiyorum. Belki de hastanede senden daha çok konuşan biri var mı diye kontrol edecek.”
“Çok komiksin.”
“Biliyorum. Doktor da fark etmiş olmalı.”
Kaşlarımı çatıp kapıya baktım.
“Eyvah... Ben niye çağrılıyorum şimdi?”
Sıraç omuz silkti.
“Merak etme. En kötü ihtimalle seni de muayene ederler.”
“En kötü ihtimalle mi?”
“Tamam, en iyi ihtimalle sadece susmanı isterler.”
“Ha ha ha, çok komik,” dedim. “Bak, yanındaki hemşire birazdan bize deli diyecek.”
Gülümsemeye çalışsam da göz ucuyla hemşireyi süzdüm.
“Yok,” diye karşılık verdi; dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Onu gören doktor zaten sana diyecek.”
Omuzlarımı silkip hemşireye yan gözle baktım.
“Yalnız,” dedim, sesimi alçaltarak. “Ben deliysem sen nesin? Manyak mı, şizofren mi, yoksa düpedüz akıl hastası mı?”
Hemşire kaşlarını çatıp bize baktı.
Ben ise hiç istifimi bozmadan ellerimi iki yana açtım.
“Aa, dur,” dedim. “Bunlar zaten onun belirtileri, değil mi? Tüh, gördün mü? Ne kadar üzüldüm...”
Dudaklarımı büzüp gözlerimi ovuşturdum.
“Bak, ağlıyorum.”
“Her neyse, hemşire hanım, nereye? Bunu tımarhaneye kapatmaya mı götürüyorsunuz?” dedim.
Sırıtırken bir adım ona doğru eğildim.
“He, yanıma da seni...” diye mırıldandı; bakışları sertleşti.
“Ne dedin?”
Başımı ona doğru uzatıp kaşlarımı kaldırdım.
“Çok şey derim de...” diye homurdandı. Sonra kısa bir nefes verip bakışlarını kaçırdı.
“Neyse, harbi nereye?” diye sordum.
Hemşire, elindeki dosyayı göğsüne bastırarak,
“Sıraç Bey kan verecekti,” dedi.
“Tamam,” diye karşılık verdi.
Yüzündeki gerginlik bir anda dağıldı.
“Ben de geliyorum,” dedim.
Hemşirenin yanından geçerken ona anlamlı bir bakış atmayı da ihmal etmedim.
Hemşirenin arkasından ilerlerken Sıraç’a baktım.
“Sen niye kan veriyorsun?”
“Kan vermek için.”
Birkaç saniye yüzüne baktım.
“Çok komiksin. Sebebini soruyorum.”
“Gerekli.”
“Ne kadar açıklayıcı...”
Yanımızdan geçen hemşireye göz ucuyla baktıktan sonra tekrar ona döndüm.
Hemşire, elindeki dosyaya bakarken Sıraç’a kısa bir bakış attı.
Sıraç’ın yüzündeki ifade bir anda sertleşti.
Çenesindeki kas gerildi, omuzları fark edilmeyecek kadar dikleşti.
Sanki o bakışın ne anlama geldiğini biliyordu.
“Seninle konuşmak gerçekten zor.”
“Seninle konuşmak da pek kolay sayılmaz.”
“Ben en azından eğlenceliyim.”
“Fazlasıyla.”
Sırıttım.
“Bunu iltifat kabul ediyorum.”
“İltifat değildi.”
“Sen öyle düşünmeye devam et.”
Başını iki yana sallayıp yürümeyi sürdürdü.
Ben de peşinden gittim ama içimdeki soru her adımda biraz daha büyüdü.
Göğsümün ortasında ince bir sıkışma vardı.
Merak ettikçe nefesimi fark etmeden tutuyor, sonra derin bir soluk alıp onu bastırmaya çalışıyordum.
Birkaç adım sonra dayanamadım.
“Ciddi soruyorum, neyin sonucu bu?”
Bu kez hemen cevap vermedi.
Koridorun sonundaki kapıya baktı, sonra ellerini cebine soktu.
Parmaklarının istemsizce birbirine kenetlendiğini fark ettim.
“Bir şeyi öğrenmemiz gerekiyor.”
“Ne olduğunu söylemeyecek misin?”
“Sonuç çıkınca öğrenirsin.”
“Kim öğrenecek?”
Bakışları bir anlığına üzerimde durdu.
O kısacık anda yüzündeki yorgunluğu fark ettim.
Gözlerinin altında belli belirsiz morluklar vardı.
Sanki günlerdir doğru düzgün uyumamıştı.
İçimdeki huzursuzluk midemin altına ağır bir taş gibi oturdu.
“Bilmesi gerekenler.”
“Bu cevap hiç normal değil.”
“Normal bir şey olsaydı burada olmazdık.”
Sözleriyle birlikte içimdeki merakın yerini daha keskin bir kaygı aldı.
Parmaklarımın uçları soğudu.
Sıraç’ın başına kötü bir şey gelmiş olabileceği düşüncesi istemeden zihnimin içinde şekillenmeye başladı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Bir şey demek istemiyorum.”
“Az önce gayet çok şey dedin.”
Sıraç cevap vermedi.
Yanımızdan geçen başka bir hemşireye bakıp sesini alçalttı.
“Burada konuşmayalım.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Burada mı? Hastanedeyiz.”
“Tam da bu yüzden.”
Bu kez gerçekten duraksadım.
Sıraç’ın yüzünde alıştığım o umursamaz ifade yoktu.
Gözleri koridorun iki ucunu kontrol ediyor, sanki birinin bizi dinleyip dinlemediğinden emin olmaya çalışıyordu.
Ben de istemsizce arkamıza baktım.
Koridor boştu ama bu, içimdeki tedirginliği azaltmadı.
Kalbim gereğinden hızlı atıyordu.
“Bugün özellikle gizemli davranmaya mı karar verdin?”
“Bugün mü?”
Sesindeki hafif alay sinirimi daha da bozdu.
“Evet, bugün. Normalde en azından iki kelime fazla ediyorsun.”
“Demek konuşmamı sayıyorsun.”
“İstemeden de olsa.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
O küçücük gülümseme, sanki söylediklerim onu eğlendirmiş gibi hissettirdi.
Buna daha da sinirlendim; belki de öfkemin altında korktuğumu anlamasından çekiniyordum.
“Bak, gülme. Ciddiyim.”
“Fark ettim.”
“Hiçbir şey fark ettiğin yok.”
“Sen öyle san.”
Bir an sustum.
Boğazımda biriken soruların hiçbirini söyleyemedim.
Sonra istemsizce güldüm.
“Tamam, haklısın. Sen zaten hep böylesin.”
Sıraç’ın yüzündeki ifade yumuşadı ama bakışlarındaki gerginlik kaybolmadı.
Tam o sırada hemşire kapının önünde durup içeri girmemizi işaret etti.
“Buyurun.”
Sıraç’ın yanına geçip parmağımı ona doğru salladım.
“Sonuç çıkar çıkmaz ilk bana söyleyeceksin.”
“Buna söz veremem.”
Gülümsemem yüzümde dondu.
İçimdeki sıkışma bir anda boğazıma yükseldi.
“Ne demek söz veremem?”
“Sonucu önce kimin öğrenmesi gerektiğine ben karar veririm.”
“Yani bana söylemeyeceksin?”
“Öyle bir şey demedim.”
“Ama öyle anlaşılıyor.”
Sıraç içeri girerken durup bana baktı.
Elini kapının kenarında tuttu; içeri girmeden önce hemşireye kısa bir bakış attı.
Hemşire de dosyayı göğsüne bastırıp başını hafifçe eğdi.
Aralarındaki sessiz anlaşmayı anlamasam da bunun sıradan bir kan testi olmadığını artık biliyordum.
İçimdeki kötü ihtimaller çoğalıyor, her biri bir öncekinden daha ağır bir şekilde göğsüme çöküyordu.
“Senin merakını nasıl susturacağız, bilmiyorum.”
“Boşuna uğraşmayın. Benim merakım kolay kolay susmaz.”
“Farkındayım.”
Koluna hafifçe dokundum.
Teninin beklediğimden daha soğuk olduğunu hissedince elim bir an havada kaldı.
“Güzel. O zaman anlaştık.”
“Ne konuda?”
“Sonucu benden saklamayacağın konusunda.”
Bana birkaç saniye baktı.
Bu kez bakışlarını kaçırmadı.
Gözlerinde kısa süreliğine öyle yoğun bir endişe belirdi ki sormak üzere olduğum bütün sorular boğazımda düğümlendi.
O endişe bana aitmiş gibi içime yayıldı; nefes almak zorlaştı.
Sonra bakışlarını kaçırıp içeri girdi.
“Öyle bir anlaşma yapmadık.”
Peşinden girerken gülümsemeye çalıştım ama yüzümün bunu başardığından emin değildim.
“Ben yaptık sayıyorum.”
Sıraç koltuğa otururken hemşire kolunu hazırladı.
İğne yaklaşırken yüzünü buruşturmadı fakat gözlerini kapattı.
Sanki canının yanmasından değil, birazdan duyacağı cevaptan korkuyordu.
Bu düşünceyle midem kasıldı.
Onun yerine korkmak, korkusunu ondan önce hissetmek istiyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum.
Ben de karşısındaki sandalyeye oturdum.
Dizlerimi birbirine bastırdım; ellerimi kucağımda kenetlememe rağmen parmaklarım titriyordu.
“Bu arada,” dedim, sesimi alçaltarak, “sonuç kötü bir şey mi?”
Sıraç gözlerini açtı.
“Bunu nereden çıkardın?”
“Çünkü iyi bir şey olsaydı bu kadar susmazdın.”
Bir süre bana baktı.
Ardından hemşire iğneyi batırdı.
Sıraç’ın parmakları koltuğun kenarında sıkıca kapandı.
Yüzünü sabit tutmaya çalışsa da çenesindeki gerilimi görebiliyordum.
Benim de tırnaklarım avuç içime gömülüyordu.
“Bazen,” dedi dişlerinin arasından, “insan iyi ya da kötü olduğunu bilmediği bir şeyden daha çok korkar.”
Hemşire tüpü doldururken gözlerimi ondan ayırmadım.
İçimdeki kaygı artık yalnızca ne olduğunu öğrenme isteği değildi.
Sıraç’ın bu korkuyla tek başına kalmış olabileceği düşüncesi, göğsümde ağır bir ağrıya dönüşmüştü.
“Sen neden korkuyorsun?”
Sıraç cevap vermedi.
Ama bu kez sessizliği, cevabın kendisinden daha fazlasını anlatıyordu.
Hemşire kan alma işlemini bitirip koluna pamuk bastırdı.
“Tamamdır.”
Sıraç kolunu çekip doğruldu.
“Sonuç ne zaman çıkar?” diye sordum.
Hemşire bilgisayara bakıp,
“Bugün içinde bazı sonuçlar çıkabilir ama tamamının çıkması biraz sürebilir,” dedi.
Sıraç başını salladı.
Ben ise ona baktım.
“Benimle paylaşacaksın, değil mi?”
Cevap vermedi.
“Sıraç.”
“Bakarız.”
“Bakarız ne?”
“Sonuçlara göre.”
İçimden derin bir nefes aldım.
“Yani yine kaçamak cevap.”
“Alışman lazım.”
“Senin şu gizemli tavırlarına mı?”
“Evet.”
“Alışmayacağım.”
Hafifçe gülümsedi.
“Biliyorum.”
Tam kapıya yönelmiştik ki Sıraç’ın telefonu çaldı.
Telefonuna baktığı anda yüzündeki gülümseme kayboldu.
Bir an ekrana öylece baktı.
Sonra telefonu sessize aldı.
“Kimdi?”
“Kimse.”
“Kimse aradı ve sen bir anda böyle oldun, öyle mi?”
“Bir şey yok.”
Bu cümleyi duyduğum anda içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü.
Çünkü artık emindim.
Buraya sadece bir kan testi için gelmemiştik.
Ve Sıraç ne öğrenmekten korkuyorsa...
Benden özellikle saklamaya çalışıyordu.
Sıraç’ın yine beni umursamadan yürümesiyle,
“Yav yeter be, Sıraç! He, sana soruyorum, yetmez mi? Dur be artık!” dememle eş zamanlı arabaya binmişti.
“Nehir,” demişti.
“Bozuk plak gibi, ‘Evet, girdim. Daha doğrusu doktorun yanına sürüldüm malum.’ Gördün derken…”
Arabayı çalıştırmasıyla,
“Yani gene mi değilsin?” demişti.
“Ulan, sana bakamıyorum ki! Duru bile diyemiyorum. Allah kahretsin ki bitirdin be kızım! Seninleyken asıl Sıraç Aslaner ölüyor, görmüyor musun? Dur artık! ‘Ne testi?’ diye sordun ya... Bittim kızım ben! Sen yaptın, istediğini yaptım. Sal artık! Bak, dediğini yaptım. Kontrolümü oldum, bir sürü test yapıldı. Sus be!” demesiyle,
“Sıraç,” dedim.
Kolundan tutup kendime çevirdim.
Gözlerine bakıp,
“Artık gerçekten mecburiyetten yapacağım, merak etme,” deyip arabadan indim.
Ardından umursamadan oradan uzaklaşırken,
“Ulan Sıraç!” diye bağırmıştım.
Arkamdan seslenmesini bekledim.
Ama seslenmedi.
Adımlarımı biraz daha hızlandırıp hastanenin çıkışına doğru yürüdüm.
İçimde hâlâ öfke vardı ama nedense az önce söyledikleri aklımdan çıkmıyordu.
“Seninleyken asıl Sıraç Aslaner ölüyor…”
Ne demekti şimdi bu?
Bir yandan sinirleniyor, bir yandan da söylediklerini düşünüp duruyordum.
Kapıdan çıktığımda birkaç saniye sonra arkamdan ayak sesleri geldi.
Dönüp bakmadım.
“Geliyorsan gel, gelmiyorsan da ben gidiyorum.”
“Zaten gidiyorsun.”
Sesini duyunca durdum.
Arkamı döndüğümde Sıraç birkaç adım gerimde duruyordu.
“Sen hâlâ buradasın.”
“Evet.”
“Ben sana git dedim.”
“Biliyorum.”
“Eee?”
“Gitmedim.”
Bir süre ona baktım.
“İnat mısın sen?”
“Senin kadar değil.”
Gözlerimi devirdim.
“Bak, yine sinirlerimi bozuyorsun.”
“Biliyorum.”
“Bunu bilerek yapıyorsun.”
“Onu da biliyorum.”
İstemeden dudaklarımın kenarı kıvrıldı ama hemen toparlandım.
“Gülmüyorum.”
“Güldün.”
“Gülmedim.”
“Güldün.”
“Kes.”
Yanıma geldiğinde yüzüne baktım.
Birkaç dakika önceki hâlinden eser yoktu.
Ama yine de gözlerinin içinde bir şey vardı.
Sanki söylemek isteyip de söylemediği bir şey.
“Sıraç.”
“Efendim?”
“Gerçekten ne testi yaptırdın?”
Bu kez cevap vermedi.
Sadece birkaç saniye bana baktı.
Sonra gözlerini kaçırdı.
“Sonuç çıkınca öğrenirsin.”
“Yine aynı şey.”
“Başka ne söylememi bekliyorsun?”
“Gerçeği.”
Başını kaldırıp bana baktı.
“Bazen gerçeği bilmek, beklemekten daha zor.”
Bu cümleyle sustum.
Çünkü ilk kez gerçekten korktuğunu düşündüm.
Hem de benim sandığım şeyden değil.
Bir sonuçtan.
Ve o sonuç neyse, Sıraç’ın benden saklamasının bir nedeni vardı.
“Tamam,” dedim sonunda.
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Tamam mı?”
“Şimdilik.”
“Şimdilik?”
“Sonuç çıkana kadar sana dokunmuyorum.”
“Büyük lütuf.”
“Dalga geçme.”
“Geçmiyorum.”
“Geçiyorsun.”
“Biraz.”
Başımı iki yana sallayıp yürümeye başladım.
Ama bu kez arkamdan geldiğini biliyordum.
Ve nedense içimde tek bir düşünce vardı:
O sonuç ne olursa olsun, Sıraç bunu tek başına öğrenmeyecekti.
Bana bakmasıyla,
“Hadi,” demişti. “Gidelim mi?”
“Yürü,” diye fısıldamamla beraber telefonumda hissettiğim titreşimle,
“Bir dakika,” dedim.
Telefonumu çıkarıp ekrana bakmamla eş zamanlı,
“Efendim, ikiz kuşum?” demiştim.
“Nehir’im,” demesiyle,
“Hm,” diye fısıldadım.
“Alışverişe gidiyoruz. Abur cubur almak ister misin?” demişti.
Bir an durup telefona baktım.
Az önce kafamı yiyen bütün o düşünceler bir anda aklımdan çıkmıştı.
Belki de Ay’ın sesinde öyle bir şey vardı ki...
Bir anda içimdeki bütün ağırlığın arasından küçük bir ışık sızmıştı.
“İsterim.”
Sıraç yanımda kaşlarını kaldırıp bana bakarken,
“Ne alıyoruz?” diye sormamla Ay’ın gülüşünü duydum.
“Sen söyle, ne istiyorsan alalım.”
“Bak, bunu söylemeyecektin.”
“Neden?”
“Çünkü ben şimdi her şeyi isteyeceğim.”
Sıraç başını iki yana sallayıp araya girdi.
“Bunu sakın söyleme. Sonra marketi boşaltır.”
“Sen karışma,” dedim.
Telefondaki Ay gülmeye başladı.
“Yanında Sıraç mı var?”
“Maalesef.”
“Duydum,” dedi Sıraç.
“Duymanı istedim zaten.”
“Çok düşüncelisin.”
“Her zaman.”
Ay tekrar güldü.
“Tamam, siz gelin. Ben Selin’le bekliyorum.”
“Tamam, geliyoruz.”
Telefonu kapattığımda Sıraç bana baktı.
“Bitti mi?”
“Bitti.”
“Gidelim o zaman.”
“Bir saniye.”
“Neden?”
“Abur cubur listesi yapıyorum.”
“Gerçekten mi?”
“Tabii ki. Bu ciddi bir mesele.”
Sıraç başını iki yana sallayıp arabaya doğru yürümeye başladı.
Ben de arkasından giderken istemsizce gülümsedim.
Hâlâ kafamın bir köşesinde o test vardı.
Hâlâ ne çıkacağını bilmiyordum.
Hâlâ Sıraç’ın neden bu kadar korktuğunu anlayamıyordum.
Ama en azından şimdilik, biraz olsun normal bir şey düşünebiliyordum.
Arabaya doğru yürürken Ay’ın söyledikleri aklımdan çıkmıyordu.
“Abur cubur…”
Hastanede geçen onca şeyden sonra şu an tek ihtiyacımın gerçekten bu olduğunu fark etmiştim.
Belki de bazen insanın toparlanması için büyük şeylere ihtiyacı yoktu.
Bazen bir kardeşin “İstediğini alalım,” demesi bile yetiyordu.
Sıraç arabaya binerken ben de arka kapıyı açtım.
“Ben öne oturacağım.”
Sıraç kaşlarını kaldırdı.
“Niye?”
“Canım öyle istedi.”
“Az önce ‘yürü’ diyordun.”
“Fikrimi değiştirdim.”
“Beş dakikada mı?”
“Evet.”
Bana birkaç saniye baktıktan sonra başını salladı.
“Seninle tartışılmaz.”
“Sonunda anladın.”
Arabaya bindim ve kapıyı kapattım.
Birkaç dakika sonra alışveriş yapacağımız yere geldiğimizde Ay’ı daha uzaktan gördüm.
Yanında Selin vardı.
Ama yalnız değillerdi.
Milas da oradaydı.
Onu görür görmez yüzümde istemsizce bir gülümseme oluştu.
İçimdeki bütün o ağırlığın arasında, onu gördüğüm an küçücük de olsa bir şey değişmişti.
Sanki günün bütün kötü tarafları birkaç saniyeliğine geride kalmıştı.
Sonra yanında duran kişiyi fark ettim.
Bir kızdı.
Hem de Milas’la konuşuyordu.
Gülerek.
Durduğum yerde kaldım.
Az önceki gülümsemem yüzümde yavaşça silindi.
“Kim bu?”
Sıraç yanıma gelip baktı.
“Kim?”
“Şu.”
“Hangisi?”
“Milas’ın yanındaki.”
Sıraç birkaç saniye baktı.
“Bilmiyorum.”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Ben de senin kadar görüyorum.”
“E ama konuşuyorlar.”
“Konuşuyorlar diye ne olacak?”
“Bir şey demedim.”
“Suratından belli.”
“Suratım gayet normal.”
“Değil.”
“Gayet normal.”
Sıraç’ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Sen kıskandın.”
“Ne?”
“Hiç.”
“Ben kıskanmadım.”
“Ben daha bir şey söylemeden savunmaya geçtin.”
“Çünkü saçmalıyorsun.”
“Tabii.”
“Gerçekten kıskanmadım.”
“Peki.”
“Peki.”
“Hiç kıskanmadın.”
“Hiç.”
“Tamam.”
“Tamam.”
Sıraç bana bakıp başını hafifçe iki yana salladı.
“Bayağı kıskandın.”
“Bir daha söylersen seni burada bırakırım.”
“Ben arabayla geldim.”
“Ben de yürürüm.”
“Yirmi dakika önce hastaneden çıktın.”
“On beş dakika da yürürüm.”
“Senin mantığın gerçekten—”
“Kes.”
Tam o sırada Milas başını kaldırıp bizi gördü.
Bakışları doğrudan bana geldi.
Ben de ona baktım.
Sonra yanındaki kıza tekrar baktım.
Sonra tekrar Milas’a.
Milas’ın yüzünde yavaşça o sinir bozucu gülümsemesi oluştu.
Sanki uzaktan bile ne düşündüğümü anlamıştı.
Bana doğru yürümeye başladı.
Ben de kollarımı göğsümde birleştirdim.
Yanıma geldiğinde birkaç saniye yüzüme baktı.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Hiç mi?”
“Evet.”
“Yüzün hiç demiyor ama.”
“Yüzümle konuşma.”
“Peki.”
Yanımdan geçip Sıraç’a baktı.
“Sen bunu yine kızdırmışsın.”
Sıraç hemen bana bakıp,
“Ben hiçbir şey yapmadım,” dedi.
“Tabii,” dedim.
Milas tekrar bana döndü.
“Alışverişe mi geldiniz?”
“Evet.”
“Ne alacağız?”
“Abur cubur.”
“Güzel.”
“Sen ne yapıyordun?”
Milas kaşını kaldırdı.
“Ne yapıyordum?”
“Evet.”
“Bir şeyler konuşuyordum.”
“Kimle?”
“Yanımdaki kişiyle.”
“Gördüm.”
“Tamam.”
“Tamam.”
Birkaç saniye birbirimize baktık.
Milas’ın gözlerindeki eğlence giderek arttı.
Sonunda dayanamayarak güldü.
“Sen kıskandın.”
“Hayır.”
“Kesinlikle kıskandın.”
“Hayır.”
“Yüzünden okunuyor.”
“Yüzümde ne yazıyor?”
“Kıskandım.”
“Milas!”
“Efendim?”
“Kes.”
“Tamam.”
“Bir de gülüyor.”
“Çünkü çok tatlı görünüyorsun.”
“Ben senin için mi geldim buraya?”
“Ben de tam onu düşünüyordum.”
“Ne?”
“Beni görünce yüzünün değişmesini.”
Gözlerimi devirdim.
“Abartma.”
“Abartmıyorum.”
“Sen kendini çok önemli sanıyorsun.”
“Senin için önemli olduğumu biliyorum.”
“Kim söyledi?”
“Yüzün.”
“Yine yüzüm.”
“Evet, bugün yüzün her şeyi anlatıyor.”
“Birazdan o yüzünü güldürmeyeceğim.”
“Nasıl?”
“Bilmiyorum.”
“Düşün, ben bekliyorum.”
Tam cevap verecekken Selin arkamızdan seslendi.
“Bunlar daha markete girmeden başladılar.”
Ay kahkahayı bastı.
“Ben size beş dakika veriyorum. Beş dakika sonra kesin kavga çıkar.”
“Biz kavga etmiyoruz,” dedim.
Milas hemen,
“Evet, sadece Nehir’im bana hesap soruyor,” dedi.
Ona döndüm.
“Ben hesap sormuyorum.”
“Az önce ‘Kimle?’ dedin.”
“Meraktan.”
“Tabii.”
“Milas.”
“Efendim?”
“Sus.”
“Tamam.”
Bu kez gerçekten sustu.
Ama yüzündeki o gülümseme gitmedi.
Hatta yanımdan yürürken ara sıra bana bakıp sırıtmaya devam etti.
“Ne?”
“Bir şey yok.”
“Niye bakıyorsun?”
“Bakamaz mıyım?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Sinirimi bozuyorsun.”
“Demek ki işe yarıyor.”
“Ne işe yarıyor?”
“Seni sinir etmek.”
“Sen gerçekten çok—”
“Yakışıklı?”
“Sinir bozucusun diyecektim.”
“İkisi de olabilir.”
“Hayal dünyanda yaşamaya devam et.”
“Sen yanımda olduğun sürece sorun yok.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Bunu fark etmiş olacak ki Milas’ın gülümsemesi daha da büyüdü.
“Bak, şimdi sustun.”
“Çünkü cevap vermeye değmez.”
“Cevap bulamadın.”
“Milas.”
“Efendim, öfkeli civciv?”
“Bugün sana bir şey olacak.”
“Sen mi yapacaksın?”
“Belki.”
“Sabırsızlıkla bekliyorum.”
Gözlerimi devirip markete girdim.
Ay ve Selin önden ilerledi.
Ben de onların arkasından giderken Milas tekrar yanıma geldi.
“Bu arada…”
“Ne?”
“Yanımdaki kız kuzenimdi.”
Adımlarım bir anlığına yavaşladı.
“Ne?”
“Kuzenim.”
“Ben sormadım.”
“Biliyorum.”
“Zaten merak etmiyordum.”
“Biliyorum.”
“Niye söylüyorsun o zaman?”
“Çünkü biraz önce marketin girişinde gözlerinle kızı deliyordun.”
“Ben kimseyi delmedim.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Bence kız şu an hâlâ bakışlarını üzerinde hissediyordur.”
“Milas.”
“Ne?”
“Kesinlikle abartıyorsun.”
“Ben mi?”
“Evet.”
“Tamam.”
Birkaç adım sessiz yürüdük.
Sonra kulağıma doğru eğilip,
“Yine de kıskanman hoşuma gitti,” diye fısıldadı.
Ona dönüp baktım.
“Niye?”
“Bilmiyorum.”
“Çok saçma.”
“Belki beni önemsediğini görmek hoşuma gidiyordur.”
Bir an sustum.
Bu kez dalga geçmiyordu.
Yüzündeki gülümseme hâlâ vardı ama bakışları daha sakindi.
Ben de hafifçe gülümsedim.
“Çok konuşuyorsun.”
“Sen de beni seviyorsun.”
“Bunun konuyla ne ilgisi var?”
“Ben her şeyi birbirine bağlayabiliyorum.”
“Fark ettim.”
Önden Ay’ın sesi geldi.
“Nehir! Cips reyonu burada!”
Bir anda Milas’ı unutup Ay’ın yanına gittim.
“Hangisini alıyoruz?”
Ay raflara bakıp hiç düşünmeden,
“Hepsini,” dedi.
“İşte benim ikizim.”
Selin arkamızdan gelip,
“Sonra neden midemiz ağrıyor diye ağlamayın,” dedi.
“Bugün hastaneden çıktım, bana böyle şeyler söyleme.”
Sıraç yanımızdan geçerken,
“Beş dakika önce hastanede ciddi ciddi sonuç bekliyorduk.”
“Evet.”
“Şimdi cips seçiyorsun.”
“Hayat böyle.”
Milas da eline bir paket alıp,
“Bunu alalım,” dedi.
Pakete baktım.
“Hayır.”
“Neden?”
“Sevmiyorum.”
“Geçen sefer seviyordun.”
“Artık sevmiyorum.”
“Tamam.”
Başka bir tane aldı.
“Bunu?”
“Olmaz.”
“Bunu?”
“Hayır.”
“Bunu?”
“Milas, sen bugün özellikle beni sinirlendirmeye mi çalışıyorsun?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Hiç inandırıcı değilsin.”
“Ben sadece senin damak zevkini anlamaya çalışıyorum.”
“Benim damak zevkim gayet iyi.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Az önce üç farklı cipsi beğenmedin.”
“Çünkü onları sevmiyorum.”
“Peki neyi seviyorsun?”
“Ben seçerim.”
“Tamam.”
Elindeki paketi yerine koydu.
Sonra başka bir tane aldı.
“Bunu?”
Ona baktım.
“Hayır.”
“Bunu?”
“Hayır.”
“Bunu?”
“Hayır.”
“Bunu?”
“Milas!”
Kahkahayı bastı.
“Tamam, tamam.”
Ay da yanımızda gülmeye başladı.
“Bence Nehir bugün özellikle zor.”
“Bugün mü?” dedi Selin.
Üçü birden gülmeye başlayınca onlara bakıp,
“Çok komiksiniz,” dedim.
Sonra sepete kendi seçtiğim abur cuburları doldurmaya başladım.
Milas da peşimden gelip sepete bakıyordu.
“Bunu da al.”
“Hayır.”
“Bunu?”
“Evet.”
“Bak bunu sevdin.”
“Çünkü güzel.”
“Ben seçtim.”
“Tesadüf.”
“Tabii.”
Bir süre sonra sepete baktım.
“Bir şey eksik.”
Ay bana baktı.
“Ne?”
“Çikolata.”
Milas hiç beklemeden eline bir tane aldı ve sepete bıraktı.
“Bunu al.”
Pakete baktım.
Sonra ona.
“Bunu seviyorum.”
“Biliyorum.”
Bir an sustum.
“Sen bunu nasıl biliyorsun?”
Omuz silkti.
“Bazı şeyleri hatırlıyorum.”
Bu kez verecek bir cevabım olmadı.
Sadece paketi sepette biraz düzelttim.
Milas birkaç saniye beni izledi.
Sonra hafifçe eğilip,
“Şimdi de utandın.”
“Hayır.”
“Utandın.”
“Hayır.”
“Yanakların bile—”
“Milas.”
“Tamam.”
“Bir daha söylersen çikolatayı sana yediririm.”
“Ben de yerim.”
“Paketiyle birlikte.”
“Romantik bir tehdit oldu.”
“Romantik değildi.”
“Bence güzeldi.”
Gözlerimi devirdim.
Tam o sırada Sıraç’ın sepete üç paket daha attığını gördüm.
“Sıraç!”
“Ne?”
“Bunlar ne?”
“Benim.”
“Bu kadarını tek başına mı yiyeceksin?”
“Evet.”
“İnanmıyorum.”
“İnan.”
“Benim çikolatalarıma dokunma yeter.”
“Seninkilere dokunmuyorum.”
Milas araya girip,
“Ben alabilir miyim?” dedi.
Hemen sepete uzanan eline baktım.
“Hayır.”
Milas gülmeye başladı.
“Çikolatayı da kıskanıyorsun.”
“Kes sesini.”
Ay ile Selin yine gülmeye başlarken, ben de elimdeki sepetle önden yürüdüm.
Arkamdan Milas’ın geldiğini biliyordum.
Birkaç saniye sonra sesini duydum.
“Nehir.”
“Ne?”
“Bir şey soracağım.”
“Ne?”
“Az önce kıskandığın kız kuzenim olmasaydı ne yapacaktın?”
Yürümeye devam ederken ona bakmadan cevap verdim.
“Hiçbir şey.”
“Yani?”
“Yani hiçbir şey.”
“Bana inanmadın.”
“İnandım.”
“Hayır, inanmadın.”
“Milas.”
“Efendim?”
“Yürü.”
“Emredersiniz.”
Bir iki adım sonra tekrar konuştu.
“Bu arada…”
“Ne var?”
“Ben seni kıskandırmak için o kızla konuşmuyordum.”
“Ben de kıskanmadım.”
“Tamam.”
“Gerçekten.”
“Tamam dedim.”
“Niye gülüyorsun?”
“Çünkü hâlâ açıklama yapıyorsun.”
“Sen başlattın.”
“Ben sadece yanından yürüyordum.”
“Hayır, beni sinir ediyordun.”
“Biraz.”
“Biliyordum.”
Bu kez istemsizce gülümsedim.
Hastanede ne olduğunu hâlâ bilmiyordum.
Sıraç’ın neden bu kadar korktuğunu da.
Sonucun ne çıkacağını da.
Belki biraz sonra yine bütün o soruların içine dönecektik.
Belki o zaman yüzümdeki bu gülümsemeyi yine saklamak zorunda kalacaktım.
Ama şu an...
Ay yanımdaydı.
Selin yanımdaydı.
Milas birkaç adım gerimde, hâlâ beni sinir etmek için fırsat kolluyordu.
Sıraç ise bütün o korkusuna rağmen bizimle gelmişti.
Ve elimde abur cuburlarla dolu bir sepet vardı.
Birkaç saat önce ne olacağını bilemediğim bir hastane koridorunda otururken, şu an marketin ortasında kardeşimle tartışıyor, sevgilimle didişiyor, ikizimin gülüşünü dinliyordum.
Hayatın bazen ne kadar tuhaf olduğunu düşündüm.
İnsanın içi paramparça olabilirken bile bir anda gülümseyebiliyordu.
Belki de bunun adı mutluluk değildi.
Belki sadece kısa bir süreliğine nefes almaktı.
Ama o an buna ihtiyacım vardı.
Çünkü önümde Ay ve Selin vardı.
Arkamda Sıraç vardı.
Yanımda ise durmadan beni sinir eden sevgilim yürüyordu.
Ve nedense...
Şimdilik bu bana yetiyordu.
