10. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT

🍯 10. Bölüm 🍯

Esra İlayda Akkuş

Aldığım nefesle, "Peki, tamam," diye fısıldamıştım. Umursamıyormuş gibi yapıp oradan uzaklaşmak için balkona çıktım.

Daha balkona adımımı atmıştım ki peşimden Milas'ın da geldiğini fark ettim. Balkonun kapısının camından ona baktığımda duvara yaslanmıştı. Sanki ev onunmuş, mutfak onunmuş, hatta dünyanın geri kalanı da ona aitmiş gibi rahat görünüyordu.

İlk refleksim geri dönmek oldu. Çünkü Tugay Milas'la aynı ortamda bulunmak bile bazen insanın sabrını sorgulamasına neden oluyordu.

Tam içeri geçecekken beni fark etti.

Yüzündeki o sinir bozucu gülümseme belirdiği an hata yaptığımı anladım.

"Gel demezsem gelinmeyecek ortam ya," dememle tam çıkacakken,

"Nehir," deyip kolumu tutmasıyla,

"Milas," diye fısıldadım.

Beni kendine çekip sarılmasıyla ne yapacağımı şaşırmıştım.

"İster tokat manyağı yap, ister söv, ister kız, ister öldür... Senden gelecek her şeye razıyım. Sadece şu an... şu an yanımda, yakınımda olduğunu hissedeyim. Biliyorum, Allah kahretsin, affetteme istersen ama... ama dayanamıyorum. Sadece..."

Bir an sustu.

"Sadece bir seferlik."

Eskisi gibi ona sarılmamla beraber,

"Milas," diye fısıldadım.

Ağlayıp biraz olsun rahatlamamla, aynı anda kendime geldim. Hemen onu itip aramızdaki mesafeyi açtım.

Gözlerimi devirmemle birlikte içimden ona söylemediğim en az yirmi farklı cevap geçti. Ama dışarıya sadece kısa bir,

"Hayırdır? Abim mi yoksa fırsatçı abim mi demeliyim?"

dememle kafamı eğip ona baktım.

Normal bir insan olsa bu soruya doğru düzgün bir cevap verirdi.

Ama Milas...

Tabii ki yine kendine has bir cevap verecekti.

"Abin olsam sarılmazdın zaten."

Bir an yüzüne boş boş baktım.

"Senin mantığına hayranım gerçekten."

Omuzlarını silkti.

"Yanlış mı?"

"Evet."

"Değil."

"Milas."

"Efendim?"

"Bir sus."

Gülümsemesi daha da büyüdü.

"Bak, yine işe yaradı."

"Ne işe yaradı?"

"Seni güldürmeye."

Gülümsememi hemen sakladım.

"Gülmedim."

"Gözlerin güldü."

"Sen benim gözlerimle de mi konuşuyorsun artık?"

"Gerekirse onlarla da konuşurum."

Gözlerimi devirdim.

"Allah'ım, sabır..."

"Çok lazım olacak."

Kaşlarımı çatıp ona baktım.

"Sen neden her söylediğime bir cevap buluyorsun?"

"Çünkü sen çok güzel soru soruyorsun."

"Ben seninle konuşmuyorum artık."

"Az önce konuşuyordun."

"Fikrimi değiştirdim."

"Geç kaldın."

"Ne kadar sinir bozucu olduğunun farkında mısın?"

"Farkındayım."

"Ve hiç rahatsız olmuyorsun?"

"Hayır."

Başımı iki yana salladım.

"Gerçekten çekilmiyorsun."

"Sen de göndermiyorsun."

Bir an sustum.

Bu kez verecek cevap bulamamıştım.

Milas'ın yüzündeki o kendinden emin gülümsemeyi görünce gözlerimi devirdim.

"Bir gün seni gerçekten susturacağım."

"Bekliyorum."

"Bak yine başladın."

"Ne yapayım? Sen böyle bakınca insanın susası gelmiyor."

İstemeden gülümsedim.

Sonra hemen yüzümü toparladım.

"Bunu duymamış olayım."

"Duymadın zaten."

"İyi."

"Ben de söylemedim."

"Milas."

"Efendim?"

"Gerçekten çok konuşuyorsun."

"Sen de hâlâ buradasın."

İşte yine haklı çıkmıştı.

Ve bundan hiç hoşlanmıyordum.

Tugay normal bir insan değildi.

Aklına gelmiş gibi,

"Sen az önce bana abim dedin ya," demesiyle,

"Sevmedim o kelimeyi," demişti.

Gülmemek için onu ittim.

Kaşını kaldırıp bana baktı.

"Hayırdır'a mı ne dedin?"

Bir an gerçekten anlamadım.

"Neye?"

"Hayırdır dedin ya."

"Evet."

"Sonra?"

"Sonrası ne?"

O sırıtınca başıma gelecekleri anladım.

Çünkü Tugay'ın en büyük hobisi, insanı kendi söylediği şeyle uğraştırmaktı.

"Sen ondan sonra ne dedin?"

"Hiçbir şey."

"Dedin."

"Demedim."

"Dedin."

"Yemin ederim, demedim."

"Bak işte, hatırlamıyorsun."

O an gerçekten onu balkondan aşağı atmanın suç sayılmaması gerektiğini düşündüm.

Ama işin kötü tarafı, istemeden gülmeye başlamamdı.

Eskiden de böyleydi.

Kavga ederdik.

Didişirdik.

Birbirimizi sinir etmek için fırsat kollardık.

Ama sonunda yine bir şekilde gülerdik.

Tugay'ın yanında kendimi ne kadar kızgın tutmaya çalışsam da, bir yerden sonra o sinir bozucu hâliyle beni güldürmeyi başarırdı.

Ve galiba en kötüsü de buydu.

Ne kadar değişmiş olursa olsun, bazı şeyler hiç değişmiyordu.

Birbirimizi deli ederdik.

Sonra birimiz saçma bir şey söylerdi ve bütün ciddiyet dağılırdı.

Bu yüzden ayrılmış olmamız bazen komik geliyordu.

Çünkü ayrılık kısmını becermiştik ama birbirimizi sinir etme alışkanlığını bırakamamıştık.

Tugay hâlâ aynı Tugay'dı.

Ben de hâlâ onun her cümlesine takılan kişiydim.

Aradan geçen zamana rağmen bazı şeyler değişmiyordu.

En sinir bozucu olan da buydu.

Çünkü insan sevmediği birini unutabiliyordu.

Ama sevdiği birini unutmak çok daha zordu.

Tugay'ın kahkahası duyulunca istemsizce ona baktım. Gözlerinin kenarında oluşan çizgileri fark ettim. Eskiden dikkat etmediğim şeyleri şimdi fark ediyordum. Belki de artık yanında değilken daha çok dikkat ediyordum. Bu düşünceyi hemen kafamdan attım.

Saçmalama.

Ama insan kendine ne kadar saçmalama derse desin, bazı şeyleri görmezden gelemiyordu.

"Ne bakıyorsun öyle?"

Sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.

"Hiç."

"Hiç bakışı değildi ama."

"Sen de her şeyi fark etmek zorunda mısın?"

"Sen söz konusuysan, evet."

Gözlerimi devirdim.

"Ne kadar yorucusun."

"Bunu daha önce de söylemiştin."

"Demek ki değişmemişsin."

"Sen de değişmemişsin."

Bir an sustum.

"Ben değiştim."

"Hayır."

"Evet."

"Hayır."

"Milas."

"Efendim?"

"İnatlaşma benimle."

Gülümsedi.

"Eskiden de böyle derdin."

O cümleyle birlikte yüzümdeki gülümseme silindi.

Çünkü bazı cümleler vardı.

Tek başına hiçbir anlamı yokmuş gibi görünürdü.

Ama insanın içine dokunduğu anda yıllardır kapalı tuttuğu bir kapıyı açardı.

Ve ben o kapının arkasında hâlâ ne kadar çok şey bıraktığımı yeni yeni fark ediyordum.

Mesela Tugay'ın bana bakışını.

Mesela benim hâlâ ona cevap yetiştirmeye çalışmamı.

Mesela ayrılmamıza rağmen yanına geldiğimde ortamın eskisi kadar yabancı hissettirmemesini.

İşte o kısım can sıkıcıydı.

Çünkü kızgın olmak kolaydı.

Kırgın olmak da kolaydı.

Ama birine kızgınken aynı zamanda onun yanında rahat hissetmek hiç kolay değildi.

Tugay yine bir şeyler anlatıyordu. Büyük ihtimalle benimle dalga geçiyordu. Yüzündeki ifadeden başka bir ihtimal çıkmıyordu zaten. Ama bu kez onu dinlemek yerine sadece izledim. Konuşurken ellerini kullanışını, arada durup kendi söylediği şeye gülmesini, bana bakarken gözlerinin istemsizce yumuşamasını...

Ve tam o an istemediğim bir şeyi fark ettim.

Biz düşman gibi davranıyorduk.

Ayrılmıştık.

Birbirimizi deli ediyorduk.

Ama aramızdaki şey tamamen bitmiş gibi de durmuyordu.

Belki bu yüzden konuşmalarımız kavga gibi başlayıp kahkahayla bitiyordu.

Belki bu yüzden her karşılaşmada birbirimizi sinir etmeye çalışıyorduk.

Çünkü bazen insanlar tamamen yabancılaşamadıkları kişilere karşı en çok didişen insanlar oluyordu.

Önümden bana doğru yaklaşan Tugay'ın gözlerimin içine bakarak,

"İyi baktın ha."

demesiyle gözlerimi devirmem bir olmuştu.

"Abartmıyorum. Beş dakika önce bana çirkin dedi."

Kızların bakışları aynı anda bana döndü.

"Gerçekten mi?" diye sordu Selin.

"Yani..." dedim, kahveleri tepsiye dizerken. "Teknik olarak söyledim."

"Teknik olarak mı?"

"Evet."

Milas arkamdan gülerek,

"Gayet açık bir şekilde söyledi," dedi.

Başımı çevirip ona baktım.

"Sen neden hâlâ buradasın?"

"Konumum burası."

"Balkonun kapısının önü mü?"

"Şimdilik."

Gözlerimi devirdim.

Selin kıkırdamaya başladı.

"Bence siz hâlâ ayrılmamışsınız."

"Elbette ayrıldık."

"Hiç öyle görünmüyor."

"Çünkü bu adam beni sinir etmek için özel çaba harcıyor."

Milas hiç düşünmeden,

"Çaba harcamama gerek kalmıyor," dedi.

Kaşlarımı kaldırdım.

"Ne demek o?"

"Sen zaten çok kolay sinirleniyorsun."

Kızların gülüşmesiyle derin bir nefes aldım.

"Allah'ım, bana sabır ver."

"Onu da ben istiyorum," dedi Milas.

Başımı iki yana sallayıp tepsiyi elime aldım.

"Senin sabrın benden uzak olsun."

Yanından geçerken omzuna hafifçe çarptım.

Arkamdan güldüğünü duydum.

Ve istemeden ben de gülümsedim.

"Kanıtın var mı?"

"Var. Kulaklarım."

Kızlar kahkahaya boğulurken ben tepsiyi elime aldım.

"İç kahveni de kendine gel."

Yanından geçeceğim sırada bir adım yaklaşıp tepsinin düşmemesi için kenarından tuttu.

"Bu kadar uğraşman hoşuma gidiyor yalnız."

Bir an durup ona baktım.

"Sen kendine fazla anlam yüklemiyor musun?"

"Yüklemiyorum."

"Daha demin çirkin dedim, onu bile iltifat saydın."

Kızların yeniden gülmesiyle yüzündeki sırıtış büyüdü.

"Bana bakıyorsun sonuçta."

"Bela gibi karşıma çıkıyorsun çünkü."

"Yani bakıyorsun."

Elimdeki tepsiyi masaya bırakırken derin bir nefes aldım.

Kızlar çoktan eğlenceyi bulmuş gibi koltuklara kurulmuştu.

O ise hâlâ yüzünde sinir bozucu bir sırıtışla bana bakıyordu.

Sanki kahve yapmaya değil de onunla didişmeye gelmişim gibi.

Ve işin en kötü tarafı, galiba bu didişmeler ikimizin de beklediğinden fazla hoşuma gitmeye başlamıştı.

iki hafta sonra

Sabah duyduğum abimin sesiyle yavaş yavaş kendimize gelmeye çalışıyorduk.

"Nehir, duydun mu? Abim sana bağırıyor."

Selin'in sesiyle gözlerimi bile açmadan mırıldandım.

"Duyuyorum..."

İkizim ise yorganın altından başını bile çıkarmadan söylendi.

"Ya Nehir, kapa nolur."

"Ne?"

"Şu alarmı lütfen."

Elimi uzatıp alarmı susturmaya çalışırken ne yaptığımı bile bilmeden birkaç kez telefona dokundum.

Sonunda sesi kesildi.

Tam tekrar gözlerimi kapatacaktım ki karşımdan gelen sesle başımı kaldırdım.

"Saça başa bak."

Abimdi.

Bana öyle bir bakıyordu ki aynaya bakmadan bile nasıl göründüğümü tahmin edebiliyordum.

"Abi..." diye fısıldayabildim sadece.

Sesim öyle kısık çıkmıştı ki kendim bile zor duydum.

Abim kahkahayı tutamayıp bize bakarak başını iki yana salladı.

"Ne?"

"Abim..." dedim bu kez biraz daha kendime gelmeye çalışarak.

"Ne olmuş?"

Abim kolundaki saate baktı.

"Saat altı."

"Eee?"

Bir an yüzüme baktı.

"Dün TYT vardı ya hani?"

Gözlerimi kırpıştırdım.

"Hı hı..."

"Bugün AYT var ya hani?"

Duyduğum kelimeyle bir anda kendime geldim.

Gözlerim açıldı.

"AYT mi?"

Abim başını salladı.

"AYT."

Bir saniye boyunca odada sessizlik oldu.

Sonra yataktan fırladım.

"Lavabo benim!"

Saçlarımı toplamaya çalışırken odadan çıkmamla birlikte arkamdan kızların sesleri yükseldi.

"Nehir!"

"Ben önce dedim!"

"Sen dün de önce dedin!"

"Çünkü bugün de önce benim!"

"Çekilin önümden!"

"Benim saçım böyle kalırsa sınava giremem!"

"Sen saçını değil, matematiği düşün!"

"Sus!"

Sesleri birbirine karışırken ben çoktan lavaboya doğru koşmaya başlamıştım.

Daha beş dakika önce gözümü açmaya üşenen ben, AYT kelimesini duyduğum anda sanki hayatımın en önemli yarışına geç kalmışım gibi koşturuyordum.

Abimin arkamdan güldüğünü duyunca dönüp baktım.

Hâlâ kapının önünde durmuş, bizi izliyordu.

"Ne gülüyorsun abi?"

"Hiç."

"Hiçmiş."

Başını iki yana salladı.

"Daha gün başlamadan başladınız yine."

"Bugün önemli gün!"

"Onu fark ettim."

Ben de saçlarımı toplamaya devam ederken istemsizce güldüm.

Uykum tamamen açılmıştı.

Çünkü bugün gerçekten AYT vardı.

Ve birkaç dakika önce dünyanın en güzel şeyi gibi gelen yatağım, artık hayatımdaki en büyük düşmanım olmuştu.

Lavaboya girer girmez kapıyı arkamdan kapattım.

Aynaya baktığımda abimin neden "saça başa bak" dediğini çok net anladım.

"Of..."

Saçlarım gerçekten darmadağınıktı.

Elimi saçlarımın arasından geçirip toparlamaya çalışırken dışarıdan Selin'in sesi geldi.

"Nehir, çabuk!"

"Geliyorum!"

"Beş dakikadır geliyorum diyorsun!"

"Daha yeni girdim!"

"Senin beş dakikan da ayrı bir şey zaten!"

Gözlerimi devirdim.

"Tamam, geliyorum!"

Saçlarımı hızlıca toplamaya çalışırken ikizimin sesi de duyuldu.

"Selin, sen de sus artık."

"Ben ne yaptım?"

"Sabah sabah hepimizin kafasını ütülüyorsun."

"Ben sadece sınava geç kalmayalım diyorum."

"Daha saat altı buçuk."

"Eee?"

"Eesi şu, insan biraz uyur."

İstemeden gülmeye başladım.

"İkiniz de gerçekten çok normalsiniz."

Kapının arkasından Selin'in sesi geldi.

"Sen konuşma. Az önce 'lavabo benim' diye bağıran sendin."

"Çünkü önce benim gelmem gerekiyordu."

"Niye?"

"Çünkü saçımı düzeltmem lazım."

"Benim saçım ne olacak?"

"Onu bilmiyorum."

"Çok düşüncelisin."

"Teşekkür ederim."

"İltifat etmedim."

"Ben iltifat ettin saydım."

Kendi kendime gülüp aynaya tekrar baktım.

Saçımı son kez düzelttikten sonra yüzümü yıkadım ve kapıya yöneldim.

Kapıyı açtığım anda Selin'le karşı karşıya geldim.

"Sonunda."

"Abartma."

"Abartmıyorum."

İkizim de arkamızdan seslendi.

"Çekilin de ben gireyim."

Selin kenara çekilirken bana baktı.

"Hazır mısın?"

"Sayılır."

"Kimlik?"

"Çantada."

"Kalem?"

"Çantada."

"Su?"

"Çantada."

Ay Gizem kaşlarını kaldırdı.

"Ya sınavda lazım olan başka bir şey varsa?"

Bir an durdum.

"Mesela?"

"Bilmiyorum."

"E o zaman niye soruyorsun?"

"Kontrol amaçlı."

Selin güldü.

"Senin kontrol dediğin şey insanı daha çok strese sokuyor."

Tam o sırada salondan abimin sesi geldi.

"Hadi kızlar, hazırlanıp çıkıyoruz!"

Üçümüz aynı anda birbirimize baktık.

Selin derin bir nefes aldı.

"Tamam."

Ay Gizem başını salladı.

"Bugün gerçekten AYT'ye giriyoruz."

"Evet," dedim.

Bir an sessiz kaldık.

Dün TYT'yi atlatmıştık.

Bugün de AYT vardı.

Aylardır çalıştığımız, geceleri uykumuzdan feragat edip başında oturduğumuz o sınav sonunda gelmişti.

İçimdeki heyecanı bastırmak için derin bir nefes aldım.

"Tamam. Hadi gidelim."

Selin koluma girdi.

"Ne olursa olsun beraberiz."

Ay Gizem de diğer tarafıma geçti.

"Ve sınavdan sonra kimse cevap kontrolü yapmıyor."

"Kesinlikle."

"Anlaştık mı?"

"Anlaştık."

Üçümüz salona doğru yürürken Selin bir anda durdu.

"Bir dakika."

"Ne oldu?"

"Telefonumu unuttum."

İkimiz aynı anda ona baktık.

Sonra kahkahayı bastık.

"Daha sınava gitmeden başladık bile," dedim.

Abimin gülerek,

"İyi, bari gelişme var."

demesiyle ona baktım.

"He var. Kızlar çantamı, malzemelerimi bile bana soruyor."

Bir an durup yüzlerine baktım.

"Ama bilin bakalım üstüm giyili mi?"

Bunu söyler söylemez odama kaçmamla kızların kahkahaları arkamdan yükseldi.

"Ya gülmeyin!"

Tam o sırada abimin sesi geldi.

"Eee, çantada dedin ya!"

Bir an durup olduğum yerde kaldım.

"Abi..."

Sonra ne diyeceğimi düşünürken kendi kendime mırıldandım.

"Şey oldu... Ben kızlara güvenerekten çantada diye düşündüm."

Abimin gülüşünü duyduğum anda daha fazla dayanamadım.

"Tamam, yeter!"

diye bağırıp koşarak odaya çıktım.

Arkamdan kızların kahkahaları gelmeye devam ederken kapıyı kapatıp birkaç saniye olduğum yerde kaldım.

Gerçekten daha evden çıkmadan rezil olmayı başarmıştım.

Sonunda derin bir nefes alıp aşağı indim.

Selin çantamı bana doğru attı.

"Al, son kez kontrol et."

Çantayı tutup içindekilere hızlıca göz attım.

Her şey yerindeydi.

Çantayı omzuma takıp salona geçtiğimde kızlar hâlâ gülüyordu.

"Bitti mi eğlenceniz?" diye sordum.

Selin gülmesini bastırmaya çalışarak,

"Daha yeni başlıyoruz."

dedi.

"Çok komiksiniz."

İkizim çantasını omzuna takıp yanıma geldi.

"Kimliğin yanında mı?"

"Evet."

"Kalem?"

"Evet."

"Silgi?"

"Evet."

"Su?"

"Evet."

Bir an durup ona baktım.

"Başka?"

"Yok."

"Emin misin?"

"Bu sefer eminim."

Selin araya girdi.

"Ben olsam yine de kontrol ederdim."

"Sen sus."

"Ben sadece yardımcı oluyorum."

"Senin yardımın insanı daha çok strese sokuyor."

Tam o sırada abimin sesi salondan geldi.

"Hadi kızlar, çıkıyoruz!"

Üçümüz aynı anda birbirimize baktık.

Selinim derin bir nefes aldı.

"Tamam."

Ay ışığım da çantasını düzeltti.

"Bugün gerçekten AYT'ye giriyoruz."

"Dün de TYT'ye girdik," dedim.

"Evet ama bugün daha çok korkuyorum."

"Ben de."

Birbirimize bakıp birkaç saniye sustuk.

Az önce kahkaha atan biz değildik sanki.

Çünkü sınavın adı bile insanın içindeki bütün rahatlığı bir anda alıp götürüyordu.

Ayakkabılarımızı giyip evden çıktığımızda sabahın serin havası yüzüme çarptı.

Derin bir nefes aldım.

Bugün bitecekti.

Aylardır çalıştığımız, geceleri uykumuzdan feragat ettiğimiz, denemeler çözüp birbirimizi motive ettiğimiz o dönem sonunda bitiyordu.

Ama nedense bitmesine saatler kala daha da ağır geliyordu.

Arabaya bindiğimizde ilk birkaç dakika kimse konuşmadı.

Selinim camdan dışarı bakıyordu.

Ay ışığım çantasının fermuarını açıp tekrar kapattı.

Sonra yine açtı.

"Ne yapıyorsun?" diye sordum.

"Bilmiyorum."

"Çantayı kaçıncı açışın?"

"Bilmiyorum."

"İçinde ne arıyorsun?"

"Onu da bilmiyorum."

İstemeden güldüm.

"Sen kesin heyecandan kafayı yedin."

"Kesin."

Selin de arkasını dönüp bize baktı.

"Benim de kalbim yerinden çıkacak gibi."

"Benimki de."

Bir süre sonra Selin elini uzattı.

"Bakın, bir şey söyleyeceğim."

"Ne?"

"Çıkınca ne olursa olsun sınavı konuşmayalım."

Ay Gizem hemen başını salladı.

"Kesinlikle."

"Ben varım."

"Üçümüz de mi?"

"Üçümüz de."

Selin elini ortaya koydu.

"Hadi."

Ay ışığım elini onun elinin üstüne koydu.

Ben de kendi elimi onların üzerine bıraktım.

"Anlaştık."

"Anlaştık."

"Anlaştık."

Tam ellerimizi çekecekken Selin,

"Gerçi ilk beş dakika dayanamayız."

dedi.

Ay Gizem kahkahayı patlattı.

"Kesinlikle dayanamayız."

Ben de gülmeye başladım.

"Daha sınava girmeden sınav çıkışı planı yaptık."

"Stres yönetimi," dedi Selin.

"Senin stres yönetimin bu mu?"

"Evet."

"Başarılıymış."

Arabanın camından dışarı bakarken yolların yavaş yavaş kalabalıklaştığını fark ettim.

Etrafta bizim gibi sınava giden öğrenciler vardı.

Kiminin elinde su şişesi, kiminin elinde son kez baktığı notlar vardı.

Bazıları ailesiyle konuşuyor, bazılarıysa sessizce önüne bakıyordu.

Ben de bir süre onları izledim.

Bir ara elinde küçük bir not kâğıdıyla yürüyen birini gördüm.

"Ben artık son dakika notuna bakarsam hiçbir şey anlamam."

Selin hemen,

"Ben de. Geçen beş dakika baktım, daha çok unuttum."

Ay Gizem çantasına baktı.

"Benim çantada da not var."

"Çıkarma."

"Neden?"

"Çıkarırsan hepimiz bakarız."

Birkaç saniye birbirimize baktık.

Sonra Selin,

"Haklı."

dedi.

İçimden sessizce,

"Umarım."

diye geçirdim.

Ne olacağını bilmiyordum.

Ama bildiğim tek bir şey vardı.

Bu sınava tek başıma girmiyordum.

Aylarca birlikte çalıştığım kızlarla aynı heyecanı yaşıyor, aynı korkuyu taşıyordum.

Ve birkaç saat sonra hepimiz bu günün nasıl geçtiğini konuşuyor olacaktık.

Araba sınav merkezine yaklaştıkça içimdeki heyecan da biraz daha arttı.

Selin bir anda,

"Kimliğim yanımda, değil mi?"

diye sordu.

Ay Gizem ona döndü.

"Yine mi başladın?"

"Ne olur biriniz söyleyin."

"Yanında."

"Emin misin?"

"Evet."

Selin rahat bir nefes aldı.

"Tamam."

Ben gülerek başımı iki yana salladım.

"Birimiz kesin sınavdan önce bayılacak."

"Ben olmayayım da," dedi Ay Gizem.

"Niye?"

"Çünkü ben bayılırsam beni içeri kim götürecek?"

Üçümüz birden gülmeye başladık.

Ve o an, sınavın bütün stresine rağmen içimde küçük bir rahatlama oldu.

En azından bu kısmı birlikte atlatıyorduk.

Araba okulun önünde durduğunda ise hepimiz bir anda sustuk.

Camdan dışarı baktım.

İşte buradaydık.

AYT.

Aylardır beklediğimiz o gün.

Selin derin bir nefes aldı.

"Tamam."

Ay Gizem başını salladı.

"Tamam."

Ben de kapının koluna uzandım.

"Gidelim."

dememle aklıma bir şey gelmiş gibi bir anda durdum.

"Bir dakika."

İkisine baktım.

"Ya farkında mısınız? Stresten birbirimize ya da malzemelerimize sardık. Az rahatlayın."

Selin birkaç saniye yüzüme baktı.

"Doğru söylüyor."

Ay Gizem de başını salladı.

"Harbiden. Daha sınava girmeden birbirimizi strese soktuk."

"Ben size demiştim."

Selin hemen bana döndü.

"Sen de az önce çantanı kaç kere kontrol ettin?"

Bir an sustum.

"Detaya girmeyelim."

İkisi de gülmeye başladı.

Tam o sırada abimin sesi geldi.

"Tamam kızlar, hadi artık."

Üçümüz de arabadan indik.

Abim kapının yanında bizi bekliyordu.

Bize tek tek baktıktan sonra gülümseyerek,

"Bakın, bugün sizden tek istediğim bir şey var."

Selin kaşlarını kaldırdı.

"Ne?"

"Sakin olun."

Üçümüz aynı anda güldük.

"Abi, biraz geç kaldın," dedim.

"Fark ettim."

Sonra bize biraz daha ciddi bakarak,

"Dün TYT'yi atlattınız. Bugün de AYT'yi atlatacaksınız. Ne çıkarsa çıksın, bildiğinizi yapın. Bir soruya takılıp bütün sınavı kendinize zehir etmeyin."

Bir an sustu.

"Sonuç ne olursa olsun, sizinle gurur duyacağım."

Üçümüz de sustuk.

Bu cümle beklediğimden daha fazla dokunmuştu.

Aylarca çalışmıştık.

Bazen yorulmuş, bazen bıkmış, bazen "Ben bunu yapamayacağım." diye düşündüğümüz olmuştu.

Ama yine de buradaydık.

Ay Gizem abime sarıldı.

"Sağ ol abi."

Abim onun başını hafifçe okşadı.

"Hadi bakalım. Şimdi gidin ve şu sınavı bitirin."

Selin gülerek,

"Çıkınca kahvaltı var mı?" diye sordu.

Abim kahkaha attı.

"Senin aklın hâlâ yemekte."

"Stresliyken acıkıyorum."

"Git sınava gir, sonra ne isterseniz yeriz."

"Tamam. Bu motivasyon bana yeter."

İstemeden güldüm.

Abim bize son kez bakıp,

"Başaracaksınız. Kendinize güvenin," dedi.

Başımı salladım.

"Tamam abi."

Okulun girişine doğru yürümeye başladık.

Kapıya yaklaştıkça etraftaki kalabalık daha da arttı.

Herkes elindeki kimlik ve belgeleri kontrol ediyor, görevlilerin yönlendirmelerini takip ediyordu.

Selin bir anda durdu.

"Kimlik."

Ay Gizem ona baktı.

"Yine mi?"

"Son kez."

"Tamam, göster."

Selin kimliğini çıkarıp gösterdi.

"Bak."

Ay Gizem de kendi kimliğini çıkardı.

"Benim de burada."

İkisine bakıp güldüm.

"Ben sizden daha sakinim şu an."

Selin kaşını kaldırdı.

"Beş dakika sonra görürüz."

"Göreceğiz."

Tam girişe geldiğimizde görevliler sırayla kimliklerimizi kontrol etmeye başladı.

O an üçümüzün de yüzündeki gülümseme biraz silindi.

Artık gerçekten sınav başlıyordu.

Selin bana dönüp,

"Başarılar," dedi.

"Size de."

Ay Gizem ikimize birden baktı.

"Çıkınca buluşuyoruz."

"Kesinlikle."

Üçümüz kısa bir an birbirimize sarıldık.

Sonra farklı yönlere doğru ilerlemek zorunda kaldık.

Birkaç dakika önce yan yana yürüdüğüm Selin ve Ay Gizem artık yanımda değildi.

Her birimiz farklı salonlara doğru ilerliyorduk.

Garip bir şekilde, sınavın gerçekten başladığını o an anladım.

Şimdiye kadar şakalaşıp birbirimizi sakinleştirmiştik.

Ama bundan sonrası tek başımaydı.

Arkamdan Selin'in sesini duydum.

"Nehir!"

Dönüp baktım.

"Ne?"

"Panik yapma!"

Gülerek başımı salladım.

"Sen de yapma!"

Ay Gizem de uzaktan bağırdı.

"Çıkışta buluşuyoruz!"

Elimi kaldırıp ona karşılık verdim.

"Tamam!"

Sonra içeri girdim.

Kimliğim tekrar kontrol edildi.

Salonum ve sıram söylendi.

Koridorda ilerlerken kalbimin daha hızlı attığını hissediyordum.

Az önce arabada kahkaha atan kız gitmişti sanki.

Şimdi önümde sadece sınav vardı.

Salona girip sırama oturdum.

Çantamı teslim ettikten sonra masanın üzerindeki sınav için verilen kalem ve silgiye baktım.

İstemeden gülümsedim.

Evden çıkmadan önce bunları kaç kere kontrol ettiğimizi düşündüm.

Bu sefer gerçekten her şey tamam.

Derin bir nefes aldım.

Salondaki herkes sessizdi.

Kimi ellerini masanın üzerinde birleştirmiş, kimi önüne bakıyor, kimi de son saniyelerde nefesini kontrol etmeye çalışıyordu.

Ben de ellerimi birbirine kenetledim.

Aylardır bu anı bekliyorduk.

Bir sürü sabah erken kalkmıştık.

Bir sürü gece "Bir test daha çözelim." deyip saatleri fark etmemiştik.

Bazen yorulmuş, bazen ağlamak istemiş, bazen de küçücük bir doğru cevapla birbirimizi havalara uçurmuştuk.

Şimdi ise bütün o günler tek bir masanın başında oturduğum birkaç saate dönüşmüştü.

Gözlerimi kısa bir an kapattım.

Elinden geleni yap.

Abimin sesi sanki hâlâ kulağımdaydı.

Derin bir nefes aldım.

Biraz sonra görevlilerin son kontrolleri yapıldı.

Salondaki herkes yerini almıştı.

Saatin ilerlemesini izlerken kalbimin daha hızlı attığını hissediyordum.

Sonunda beklenen an geldi.

Sınav kitapçıkları dağıtılmaya başlandı.

Kitapçık önümde durduğunda birkaç saniye sadece ona baktım.

Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu.

Ellerimi masanın altında birbirine kenetledim.

"Tamam," diye fısıldadım kendi kendime.

Bu kez gerçekten hazırdım.

En azından elimden geleni yapmaya hazırdım.

Görevlinin,

"Başlayabilirsiniz."

demesiyle kitapçığı çevirdim.

Ve aylardır hazırlandığımız o sınav, sonunda başlamış oldu.

Sonrasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Soruların arasında kaybolmuş, birinden diğerine geçerken elimden geldiğince sakin kalmaya çalışmıştım. Bazen takıldığım sorular olmuş, bazılarında ise hiç düşünmeden ilerlemiştim.

Sonunda görevlinin sesiyle kalemimi bıraktım.

Birkaç saniye önümdeki kitapçığa baktım.

Bitti.

Gerçekten bitmişti.

Aylardır hazırlandığımız, geceleri uykumuzdan feragat ettiğimiz, sayfalarca soru çözdüğümüz o sınav sonunda önümden kalkmıştı.

Derin bir nefes verdim.

Sanki saatlerdir nefesimi tutuyormuşum gibi hissettim.

Görevliler kitapçıkları toplamaya başladığında etrafımdaki herkes yavaş yavaş hareketlenmeye başladı.

Ben ise hâlâ yerimde oturuyordum.

Ne hissedeceğimi bile bilmiyordum.

Mutlu muydum?

Rahatlamış mıydım?

Yoksa sadece yorulmuş muydum?

Muhtemelen hepsiydi.

Bir süre daha yerimde oturduktan sonra yavaşça ayağa kalktım. Çantamı bıraktığım yerden alıp görevlinin yanından geçerek salondan çıktığımda, koridorda yürüyen öğrencilerin yüzlerine baktım.

Herkes aynı şeyi yaşıyor gibiydi.

Kimisi,

"Çok zordu."

diyordu.

Kimisi soruları konuşmaya başlamıştı.

Kimisi de benim gibi sadece sessizce çıkışa doğru ilerliyordu.

Ben kendi kendime,

"Hayır."

dedim.

Sabah verdiğimiz sözü hatırladım.

Sınavı konuşmak yok.

En azından ilk beş dakika.

Okulun kapısından çıktığım anda yüzüme vuran hava bile farklı geldi.

Derin bir nefes aldım.

Sonra etrafa bakındım.

Selin nerede?

Ay Gizem nerede?

Bir anda uzaktan Selin'in sesini duydum.

"Nehir!"

Başımı kaldırdığımda bana doğru koştuğunu gördüm.

Arkasından Ay Gizem de geliyordu.

Selin yanıma gelir gelmez kollarını açıp bana sarıldı.

"Bitti!"

Ben de gülerek ona sarıldım.

"Bitti."

Ay Gizem de yanımıza gelip ikimize birden sarıldı.

"Gerçekten bitti mi?"

"Bitti."

"Emin misiniz?"

Selin hemen araya girdi.

"Kimliğim kadar eminim."

Ay Gizem kahkahayı patlattı.

"Senin kimlik konusunda da pek güven vermediğini biliyoruz."

"Ya sus."

Ben de gülmeye başladım.

Az önce sınav salonunda yüzüme yerleşen o ciddi ifadeden eser kalmamıştı.

Sanki saatlerdir üzerimizde duran ağır bir şey bir anda kalkmıştı.

Selin derin bir nefes alıp,

"Ben bir daha sınav kelimesini duymak istemiyorum," dedi.

Ay Gizem başını salladı.

"Ben de."

İkisine baktım.

"Çıkınca sınavı konuşmayacaktık."

Üçümüz bir anda sustuk.

Birbirimize baktık.

Sonra Selin,

"Doğru."

dedi.

İki saniye sonra da ekledi.

"Ama sadece bir soru."

Ay Gizem kahkahayı bastı.

"Beş dakika bile dayanamadık."

"Ben demiştim."

"Sen de konuşuyorsun ama."

"Ben daha başlamadım."

"Başlayacaksın."

"Belki."

"Kesin başlayacaksın."

Üçümüz yeniden gülmeye başladık.

Tam o sırada abimi gördüm.

Biraz ileride bizi bekliyordu.

Bizi gördüğü anda yüzünde rahatlamış bir gülümseme oluştu.

Yanımıza geldi.

"Nasıl geçti?"

Üçümüz birbirimize baktık.

Kimse ilk konuşmak istemiyordu.

Sonunda Selin,

"Bitti."

dedi.

Abim gülümseyerek başını salladı.

"Onu görüyorum."

Sonra bize tek tek baktı.

"İyi misiniz?"

Ay Gizem derin bir nefes aldı.

"Şu an iyiyiz."

Abim gülümsedi.

"Güzel. Gerisini bugün düşünmeyin."

Ben ona baktım.

"Sınavı konuşmak da yok."

Abim kaşını kaldırdı.

"Kim koydu bu kuralı?"

Üçümüz aynı anda,

"Biz."

dedik.

Abim güldü.

"Tamam. O zaman bugün sınav yok."

Selin hemen,

"Peki kahvaltı var mı?"

Abim başını iki yana salladı.

"Sen gerçekten hiç değişmiyorsun."

"Benim motivasyonum bu."

"Tamam. Hadi gidiyoruz."

Arabaya doğru yürümeye başladık.

Bu kez adımlarımız sabahki gibi aceleci değildi.

Kimse saatine bakmıyordu.

Kimse çantasını tekrar tekrar kontrol etmiyordu.

Kimse "Kimliğim yanımda mı?" diye sormuyordu.

Çünkü artık gerçekten bitmişti.

Arabaya bindiğimizde birkaç saniye sessiz kaldık.

Sonra Ay Gizem arka koltuktan,

"Ben uyuyacağım."

dedi.

Selin hemen,

"Ben de."

Ben koltuğa yaslanıp gözlerimi kapattım.

"Ben de."

Abim dikiz aynasından bize baktı.

"Sabah bu kadar konuşan siz değil miydiniz?"

Gözlerimi açmadan cevap verdim.

"Onlar eski biz."

Selin güldü.

"Şu an yeni bir hayatımız var."

Ay Gizem başını koltuğa yasladı.

"Ve bu hayatta sınav yok."

İstemeden gülümsedim.

Camdan dışarı baktım.

Sabah aynı yollardan geçerken içimde kocaman bir korku vardı.

Şimdi ise aynı yollardan geçerken sadece yorgunluk ve garip bir huzur hissediyordum.

Belki istediğimiz gibi geçmişti.

Belki geçmemişti.

Belki bazı sorularda takılmış, bazılarını yanlış yapmıştık.

Henüz hiçbirini bilmiyorduk.

Ama şu an bunun önemi yoktu.

Çünkü aylardır beklediğimiz o an sonunda gelmişti.

Ve bitmişti.

Aylarca hayatımızın merkezinde olan sınav, artık arkamızda kalmıştı.

Selin gözlerini kapatmadan önce,

"Yarın ne yapıyoruz?" diye sordu.

Ay Gizem gözlerini bile açmadan,

"Uyuyoruz."

"Başka?"

"Bilmiyorum."

Ben gülerek araya girdim.

"Önce bir uyuyalım. Sonrasına sonra bakarız."

Selin başını salladı.

"Anlaştık."

Gözlerimi tekrar camdan dışarı çevirdim.

İçimden sessizce,

"Bitti."

dedim.

Bu kez gerçekten bitmişti.

Ve ilk defa, yarını düşünmek zorunda değildim.

Eve geldiğimizde arabadan ilk ben indim.

Bacaklarımı esnetip derin bir nefes aldım.

Selin ve Ay Gizem de arkamdan inerken ben çantamı omzuma takıp kapıya doğru döndüm.

Tam o sırada abimin yanında duran kişiyi fark ettim.

Adımlarım bir anda yavaşladı.

Önce abime baktım.

Sonra yanındaki kişiye.

Kalbim, birkaç saniye önceki o sakinliğini sanki bir anda unutmuştu.

Milas Tugay.

Abimin yanında durmuş, bana doğru bakıyordu.

Bir an olduğum yerde kaldım.

Sınav.

Yorgunluk.

Aylarca süren stres.

Hepsi birkaç saniyeliğine aklımdan silindi.

Gözlerim istemsizce onun üzerinde kaldı.

O da hiçbir şey söylemeden bana bakıyordu.

Selin arkamdan,

"Nehir, niye durdun?"

diye sorunca cevap veremedim.

Ay Gizem de yanımıza geldi.

"Ne oldu?"

Gözlerimi Milas'tan ayırmadan sadece,

"Hiç."

diyebildim.

Ama içimden geçen tek şey,

Sen burada ne yapıyorsun?

oldu.

Milas bakışlarını üzerimden çekmeden birkaç saniye daha öylece durdu.

Sanki söyleyecek bir şeyi vardı.

Ama söylemedi.

Ben de ne diyeceğimi bilemeden ona bakmaya devam ettim.

Selin koluma hafifçe dokundu.

"Nehir?"

Bakışlarımı ondan çekip Selin'e çevirdim.

"Ne?"

"İyi misin?"

"İyiyim."

Ay ışığım yüzüme baktı.

"Emin misin?"

Başımı salladım.

"Evet."

Ama gözlerim yine istemsizce Milas'a kaydı.

Bu kez abim onun yanında duruyordu.

İkisi bir şey konuşuyordu ama ne söylediklerini duyamıyordum.

Abim bizi fark edince başını bize doğru çevirdi.

"Hadi kızlar, ne bekliyorsunuz?"

Selin hemen,

"Geliyoruz."

dedi.

Ben hâlâ olduğum yerde duruyordum.

Ay Gizem koluma girip beni kendine doğru çekti.

"Haydi."

İstemeden onunla birlikte yürümeye başladım.

Yanlarından geçerken Milas'la bir kez daha göz göze geldik.

Bu kez bakışlarında hafif bir gülümseme vardı.

Ben ise sadece kaşlarımı hafifçe çattım.

Yanından geçip birkaç adım attıktan sonra dayanamayarak arkama baktım.

Hâlâ oradaydı.

Abimin yanında.

Ve hâlâ bana bakıyordu.

Selin kulağıma doğru eğildi.

"Sen onu tanıyor musun?"

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Tanıyorum."

Ay Gizem hemen araya girdi.

"Milas değil mi?"

Başımı hafifçe salladım.

"Evet."

Selin tekrar arkasına bakıp,

"Peki burada ne işi var?"

dedi.

Omuzlarımı kaldırdım.

"Bilmiyorum."

Ama nedense içimde, birazdan bunu öğreneceğimi söyleyen garip bir his vardı.

Gerçi ne öğreneceğimi ben de bilmiyordum. Ama içimde bir şey, bunun öylece kalmayacağını söylüyordu.

Ben hâlâ bunu düşünürken Selin'in bana baktığını fark ettim. İster istemez gözlerim ona kaydı.

Yüzündeki ifadeyi görünce kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

"Ne var?"

Bir anda gözlerini kısıp bana doğru eğildi.

"Tanıyormuş."

"Selin..."

"Ne?"

"Dalga geçme ya."

"Dalga geçmiyorum ki."

Dudaklarını bastırıp gülmemeye çalıştı.

"Ben sadece şaşırdım."

"Neye şaşırdın?"

"Az önce 'Tanıyorum.' dedin ya."

"Eee?"

"Hiçbir şey."

Bir an yüzüme baktı.

"Çok normal söyledin de."

Kaşlarımı çattım.

"Nasıl söyleyecektim?"

"Bilmiyorum."

Omuzlarını kaldırdı.

"Mesela biraz heyecanlanabilirdin."

"Niye heyecanlanayım?"

"Bilmiyorum."

Gülmemek için dudaklarını ısırdı.

"Ama sen bayağı sakin söyledin."

İkizim de konuşmaya dahil oldu.

"Selin, sen şimdi bunu sabaha kadar kurcalarsın."

"Ben sadece merak ettim."

"Senin merak dediğin şey sorguya dönüşüyor."

Selin hemen bana döndü.

"Tamam, son bir soru."

"Hayır."

"Daha sormadım."

"Yine de hayır."

"Milas'ı nereden tanıyorsun?"

"Selin!"

Gülmeye başladı.

"Ne var ya? Tanıyormuşsun işte."

"Evet, tanıyorum."

"Tamam."

Başını sallayıp birkaç saniye sustu.

Sonra tekrar bana baktı.

"Ne kadar tanıyorsun?"

"Bu nasıl soru?"

"Gayet normal bir soru."

"Değil."

Ay Gizem araya girip güldü.

"Bence sen hiç cevap verme. Bu böyle devam ederse eve varamayız."

Selin hiç bozuntuya vermeden,

"Ben de zaten cevap bekliyorum."

"Ben vermiyorum."

"Peki."

Başını salladı.

"Ben abine sorarım."

Bir anda durup ona baktım.

"Sen sakın."

Selin'in yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

"Bak."

Ay Gizem kahkahayı bastı.

"İşte şimdi heyecanlandı."

"Heyecanlanmadım!"

"Tabii."

Selin koluma girip beni kendine doğru çekti.

"Tamam, tamam. Bir şey sormuyorum."

Bir saniye sustu.

Sonra kulağıma doğru eğilip fısıldadı.

"Ama merak ettim."

Gözlerimi devirdim.

"Sen gerçekten baş belasısın."

"Biliyorum."

Ay Gizem arkamızdan seslendi.

"İkiniz de susun da şu kahvaltıya gidelim."

Selin hemen,

"Bak, bunu destekliyorum."

dedi.

Ben de istemeden güldüm.

Ama gözüm yine birkaç metre geride, abimin yanında duran Milas'a kaydı.

Selin bunu fark etmiş olacak ki hiçbir şey söylemeden sadece bana baktı.

Ben ise hemen gözlerimi kaçırdım.

"Ne?"

"Hiç."

"Selin..."

"Bir şey demedim."

Ama yüzündeki gülümsemeden, aslında söyleyecek çok şeyi olduğunu anlamıştım.

Sanki bu cevabı bekliyormuş gibi başını hafifçe salladı. Ben de ne diyeceğini merak ederken gözüm istemsizce önüme, Milas'ın olduğu tarafa kaydı.

Tam o sırada Milas'ın da bana baktığını fark ettim.

Göz göze geldiğimiz anda bakışlarımı ondan kaçırmak yerine birkaç saniye daha üzerinde tuttum.

Bakışında yine o anlamlı ifade vardı.

"Bakma öyle," diye fısıldadım.

Daha sözümü bitirmeden Milas,

"Nehir,"

dedi.

"Ne var?"

"Ne oldu gene? Gidiyor musun?"

Bir an sustum.

"Vedalaşmaya mı geldin?"

Bu sözleriyle içimde bir şey düğümlendi.

Neden böyle oluyordu, bilmiyordum.

Bir yandan onu affetmeye çalışıyordum.

Bir yandan da her karşıma çıktığında bütün kızgınlığımın altında başka bir şey varmış gibi hissediyordum.

Onu böyle üzmek doğru muydu, onu da bilmiyordum.

Ama gerçek şu ki ben de üzülüyordum.

Hem de sandığımdan çok daha fazla.

Derin bir nefes aldım.

Tam o sırada Milas bana baktı.

"Ben gideyim."

Kaşlarımı çattım.

"Yine mi?"

"Ne yine mi?"

"Her seferinde böyle yapıyorsun."

"Nasıl?"

"Bir şey oluyor, sonra gidiyorsun."

Milas birkaç saniye sustu.

"Belki gitmem daha iyidir."

Bir adım geri çekildi.

"Milas."

Durdu.

"Gitme."

Sanki bunu söylememi beklemiyormuş gibi yüzüme baktı.

"Ne dedin?"

"Duydun."

"Bir daha söyle."

"Abartma."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Demek gerçekten gitmemi istemiyorsun."

"Öyle anlama."

"Nasıl anlayayım?"

"Bilmiyorum."

"Sen de bilmiyorsun, değil mi?"

Kaşlarımı çattım.

"Neyi?"

"Bana neden gitme dediğini."

Bir an sustum.

"Biliyorum."

"Ne?"

Gözlerimi ondan kaçırdım.

"Sadece..."

Devamını getiremedim.

Milas bekledi.

"Ne?"

"Gitmeni istemiyorum, tamam mı?"

Bu kez sesi daha yumuşak çıktı.

"Tamam."

"Bir de..."

"Bir de?"

"Affettiğimi sanma."

Yüzündeki küçük gülümseme kayboldu.

"Sanmıyorum."

"Çünkü affetmedim."

"Biliyorum."

"Daha çok kızacağım sana."

"Biliyorum."

"Belki bağıracağım."

"Bağır."

Ona baktım.

"Sen de hiç korkmuyorsun."

"Korkuyorum."

"Hiç öyle görünmüyor."

"Çünkü senin gitmenden daha çok korkuyorum."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

Bakışlarımı kaçırdım.

"Böyle konuşma."

"Neden?"

"Çünkü..."

Sustum.

"Çünkü ne?"

"Daha fazla kızamıyorum."

Milas'ın yüzünde bu kez belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Demek işe yarıyor."

Hemen ona baktım.

"Şımarma."

"Tamam."

"Ciddiyim."

"Ben de."

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra Milas,

"Konuşalım mı?"

dedi.

"Ne konuşacağız?"

"Bizi."

Kalbim bir an hızlandı.

"Bizi diye bir şey yok."

"Tamam."

Başını salladı.

"Sen ne diyorsan."

"Dalga geçme."

"Geçmiyorum."

Bir adım yaklaştı.

"Sen hâlâ kızgınsın. Ben de bunu değiştirmeye çalışmıyorum."

"İyi."

"Ama gitmek de istemiyorum."

Bu kez ben sustum.

Milas elini bana doğru uzattı.

"Gel."

Eline baktım.

"Nereye?"

"Konuşmaya."

"Yine nereye götürdüğünü söylemiyorsun."

"Bu sefer kaçmayacağım."

"Bunu nereden bileyim?"

"Yanımda gel."

Bir süre eline baktım.

Sonra elimi uzatıp tuttum.

Milas parmaklarını hafifçe kapattı.

"Hazır mısın?"

Başımı iki yana salladım.

"Hayır."

"Ben de değilim."

İstemeden güldüm.

"E o zaman?"

"Beraber öğreniriz."

Başımı eğip elimizde birleşen ellerimize baktım.

Onu hâlâ affetmemiştim.

Hâlâ kırgındım.

Ama bu kez gitmesini de istemiyordum.

Ve galiba ikimiz de bunun farkındaydık.

Birlikte yürümeye başladık.

Birkaç adım sonra arkamızdan Selin'in kahkahasını duyduk.

Başımı çevirip baktığımda Selin, Ay Gizem ve Merih Abim bizi izliyordu.

Merih Abim kollarını göğsünde birleştirmişti. Yanındaki Ay Gizem de aynı şekilde bizi süzüyordu.

Tam o sırada abim sesini yükseltti.

"Eğer bu kız geldiği an ağlarsa..."

Ay Gizem hiç düşünmeden devam etti.

"Söverim."

Abim başını salladı.

"Ben de döverim."

Selin kahkahaya boğulurken gözlerimi devirdim.

"Ne yaşıyorsunuz siz?"

"Önlem alıyoruz." dedi Ay Gizem.

"Koruyucu önlem." diye ekledi abim.

Tugay kısa bir nefes verdi.

"Sağ olun."

"Rica ederiz." dedi Ay Gizem.

Sonra bana dönüp işaret parmağını salladı.

"Ağlarsan haber ver."

"Git başımdan."

Selin hâlâ gülüyordu.

Ben de başımı iki yana sallayıp Tugay'la birlikte kalabalıktan uzaklaştım.

Bir süre yan yana yürüdükten sonra taksiye bindik.

Yol boyunca ikimiz de fazla konuşmadık.

Ama ellerimiz ayrılmadı.

Taksi ücretini ödeyip indiğimizde birkaç saniye olduğum yerde kaldım.

Karşımızda duran eve baktım.

Sonra yanımdaki Tugay'a.

Ardından tekrar eve baktım.

Kaşlarımı çattım.

"Biz neden buradayız?"

Elimi tuttuğu anda bakışları bir an olsun yüzümden ayrılmadı.

"Her şeyi öğrenmeye hazır mısın?"

Sesindeki ciddiyet içimi istemsizce gerdi.

"Ne öğreneceğim?"

Derin bir nefes aldı.

"Seni neden terk ettiğimi."

Kısa bir kahkaha attım.

"Umarım buna vereceğin cevap gerçekten mantıklıdır."

Elimi kurtarmaya çalıştığım anda parmaklarını biraz daha sıktı.

"Yapma."

Kaşlarımı çattım.

"Eğer sebepsiz yere beni hayatından çıkardıysan yemin ederim seni silerim, Milas Tugay."

Bakışları bir an bile değişmedi.

"Önce beni takip et."

"Lafımı kesme."

"Kesmedim."

"Sözümü bitirmeme izin vermiyorsun."

Hafifçe gülümsedi.

"Çünkü ne diyeceğini biliyorum."

"Ne diyecekmişim?"

"Bana kızacaksın."

"Zaten kızgınım."

"Biliyorum."

Bir an sustu.

Sonra o tanıdık, hafif alaycı gülümsemesi yüzüne yerleşti.

"Senin en çok bu halini seviyorum."

İstemeden kaşlarımı kaldırdım.

"Benim de senin bu rahat tavırlarını sevmemem için yeterince sebebim var."

"Buna da razıyım."

"Milas..."

"Elini bırakmamı istiyorsan söyle."

Bir an elimizde birleşen parmaklarımıza baktım.

Sonra yüzüne.

"Henüz değil."

Gülümsemesi bu kez biraz daha belirginleşti.

"Güzel."

"Ne güzel?"

"Beni hâlâ tamamen silmemiş olman."

Bakışlarımı kaçırdım.

"Seni silip silmediğime ben karar veririm."

"Tamam."

"Öyle hemen sevinme."

"Sevinmiyorum."

"Yüzün öyle demiyor."

Kısa bir kahkaha attı.

"Sen hâlâ beni okuyabiliyorsun."

"Maalesef."

Yan yana yürümeye başladık.

Birkaç adım sonra ona baktım.

"Gerçekten her şeyi anlatacak mısın?"

Bu kez gülümsemedi.

"Evet."

"Hiçbir şeyi atlamadan?"

"Hiçbir şeyi."

Derin bir nefes aldım.

"Peki."

Milas elimi biraz daha sıkı tuttu.

"Hazır mısın?"

Bakışlarımı ona çevirdim.

"Hayır."

Kaşlarını hafifçe kaldırdı.

"Ama dinleyeceğim."

Bu kez yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

"Bana yeter."

Kaşlarımı kaldırdığım anda burnuma hafifçe dokundu.

"Öfkeli civciv."

Gözlerimi devirdim.

"Ben de senin bu halini seviyorum."

Bunu söyler söylemez içimden geçen düşünceye engel olamadım.

Hayır, salak değilse hâlâ onu sevdiğimi anlamıştır.

Gerçi düşününce, beni terk etmiş olması bile ne kadar salak olduğunu kanıtlıyordu ya...

Neyse.

Düşüncelerimin arasında kaybolmuşken apartmanın girişine geldiğimizi fark ettim.

Bir anda duraksadım.

"Milas..."

Gülerek bana döndü.

"Ne oldu? Güvenmiyor musun?"

Dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu.

Cevap vermek yerine onun gösterdiği yöne doğru yürüdüm.

Birlikte apartmana girdik.

Asansörün önünde durduğumuzda kapılar açıldı.

İçeri girdik.

Kapılar kapanırken istemsizce omuzlarını tuttum ve hiç düşünmeden ona sarıldım.

"İçten içe güvenmiyorum dersem kırılırsın, değil mi?" diye mırıldandım.

Kolları yavaşça etrafımı sardı.

"Sen..."

"Kapa çeneni," dedim hemen. "Benim asansör fobim var."

Kahkahasını tutmaya çalışırken başını salladı.

"İyi ki yüksek bir katta oturuyorum o zaman."

"Hiç komik değil."

"Bana sarılmaya devam ettiğin sürece gayet komik."

"Milas."

"Tamam, sustum."

Ama yüzündeki o sırıtış, sustuğuna hiç inandırmıyordu.

Asansör durduğunda kollarımı yavaşça geri çektim.

Kapılar açıldı.

Milas önden çıkarken ben de peşinden gittim.

Koridorda birkaç adım ilerledikten sonra bir kapının önünde durduk.

Milas anahtarı çıkarıp kapıyı açtı.

İçeri girdiğimiz anda yüzündeki o rahat ifade tamamen değişti.

Ben de bunu fark edince olduğum yerde kaldım.

"Ne oldu?"

Cevap vermedi.

Sadece içeri doğru ilerledi.

Ben de peşinden gittim.

Odaya girdiğimizde masanın üzerinde duran fotoğrafı fark ettim.

Elimi uzatıp fotoğrafı aldım.

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden baktım.

Fotoğrafı elimde tutarken odanın içindeki sessizlik giderek ağırlaştı.

"Anlat."

Tek bir kelimeydi.

Ama sesim bile bana yabancı gelmişti.

Milas birkaç saniye boyunca sustu.

Sonra yavaşça koltuğun kenarına oturdu.

Gözlerimi ondan ayırmadan karşısında kaldım.

Hayatımda ilk kez onu ne diyeceğini bilemez hâlde görüyordum.

Normalde ne kadar zor bir durumda olursa olsun söyleyecek bir şey bulurdu.

Ama bu kez susuyordu.

Fotoğrafa bir kez daha baktım.

Sonra gözlerimi yeniden ona çevirdim.

"Milas."

Başını kaldırdı.

"Ne?"

"Beni buraya bunun için getirdin."

Bu bir soru değildi.

Başını hafifçe salladı.

"Evet."

"Öyleyse anlat."

Bir süre yüzüme baktı.

Sonunda derin bir nefes aldı.

"Her şeyi anlatacağım, Nehir."

Sesindeki ciddiyet içimdeki düğümü biraz daha sıkılaştırdı.

"Bu kez hiçbir şeyi saklamayacağım."

nasıl inandın anlatsana diye mırıldanmamla o iftiraya nasıl inandın be milas demiştim bizi nasıl bitirdin diye fısıldamamla ona bakmamla bir an yıkılır gibi olmuştum gözlerime gözleriyle öyle bir bakıyordu gerçekten inandın mı demişti

"Hatırlıyor musun?" diye sordu. "Evlatlık olduğunu öğrendiğin günü. Abinin ilk mektubuydu. Öyle demiştin. O an, o küçücük kâğıdı sorguladığın anda yapabilirim sandım. Ya da diğer adıyla mecbur kaldım."

Yüzüm bir anda düştü.

O günü unutmak mümkün değildi.

Bütün dünyanın altımdan kaydığı günü.

Bir anda kim olduğumu, nereden geldiğimi, neye ait olduğumu sorguladığım gündü.

"Hatırlıyorum."

"İki yıl önce!"

"Ben de hatırlıyorum."

Başımı kaldırdım.

"Çünkü o gün karşına çıkan ilk kişi bendim."

Kaşlarım çatıldı.

"Ne alakası var?"

Milas acı acı gülümsedi.

"Çünkü o gün senden ayrılma kararını verdiğim gündü."

"Bu mantıklı değil."

"Biliyorum."

"Yok, gerçekten mantıklı değil. Hatta bayağı saçma."

"Onu da biliyorum."

"Biraz daha konuşursan sana terlik fırlatacağım."

"İşte özlediğim tehditler."

Yastığı kaptığım gibi üzerine attım.

Milas son anda eğildi.

"Bak, hâlâ nişancılığın kötü."

"Konuyu değiştirme."

Bu kez yüzündeki gülümseme kayboldu.

"Sen evlatlık olduğunu öğrendiğin gün yalnız değildin, Nehir Duru."

İlk kez iki ismimi birlikte söylemişti.

"Parkta ikizinle beraber okudun, değil mi?" diye sordu.

"Evet."

Bir an durdu.

"Bunu söyleyince sapık gibi görünmüyorum, değil mi?"

Sözleriyle istemsizce güldüm.

Normalde kızmam, hatta bağırmam gerekiyordu.

Ama gülüyordum.

"Ne diyorsun ya?"

Milas da hafifçe gülümsedi.

Sonra yüzündeki ifade yeniden ciddileşti.

"Bunu öğrendiğinde dağıldın. Kendinden bile şüphe etmeye başladın. Günlerce uyumadın. Ağladın. Kimseye göstermedin ama ben gördüm."

Gözlerimi kaçırdım.

"Neredeydin peki?"

Sesim bu kez daha kısıktı.

"Plan mı yapıyordun?"

Milas sustu.

"Bunun için mi ayrıldın?"

"Hayır."

Bir an sustu.

"Bunun için senden ayrıldım."

Kaşlarımı çattım.

"Ne?"

"Benden nefret etmeni sağlamak için."

Söyledikleriyle yüzüne baktım.

"Mal mıyım kızım ben?"

Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım.

"O görüntülere zaten inanmadım bile. Ama senin benden nefret etmen gerekiyordu, Nehir."

Buruk bir tebessümle güldüm.

"İyi de sen o kadar uğraştın ki gerçekten nefret edeceğimi düşünmedin mi? "

"Başka türlü gitmene izin vermeyecektin."

Bir an sustum.

"Peki ya o mail?"

Milas'ın bakışları değişti.

"Attığın maili açıp bakmadım."

"Ne?"

"Şüphem yoktu."

Bir an durup ekledi:

"Gerçi mailin içinde kanıt da vardı, değil mi?"

Bakışlarımı kaçırdım.

"Babam, söyleme dememe rağmen her şeyi anlattı."

Merakla, "Ne dedi?" diye sormamla kahkaha atıp başını iki yana salladı.

"Harbi bu çocuk mal, tam bir andaval, Allah'ın cezası." dedi önce. Sonra da, 'oğlum, bu kız gider bak.' diye söylendi."

İster istemez gülmemle sözlerine devam etti.

"Ben her şeyi anlatınca da bir anda yumuşadı."

Kısa bir nefes verdi.

"'Umarım tekrar birlikte olursunuz. Tam gelinim olacak kız bu benim.' dedi."

Bu kez sustum.

"Çünkü seni sevdiğimi biliyordu."

Kalbim istemsizce sıkıştı.

Milas birkaç saniye yüzüme baktı.

"Eğer normal şekilde ayrılsaydım, peşimden gelirdin."

"Doğru."

"Eğer sana açıklama yapsaydım, beklerdin."

"Doğru."

"Eğer gerçeği söyleseydim, benimle kalırdın."

"Doğru."

Başını hafifçe eğdi.

"Ben de bunu göze alamadım."

Başımı eğdim.

Bir süre ikimiz de sustuk.

Sonra Milas devam etti.

"Her gün seni izledim."

Başımı hızla kaldırdım.

"Ne?"

"Uzaktan."

"Milas!"

"Abartma, sapık gibi değil."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Bu açıklama hiç yardımcı olmadı."

Kahkahası salona yayıldı.

Ben de istemsizce gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Doğum günlerini biliyordum."

"..."

"Sınav sonuçlarını biliyordum."

"..."

"Bir keresinde markette yere düştün."

"ONU NEREDEN BİLİYORSUN?"

"Çünkü oradaydım."

"Yok artık."

"Çilekli sütleri de düşürmüştün."

Başımı ellerimin arasına aldım.

"Bu rezaleti mezara götürecektim."

"Geç kaldın."

İkimiz de birkaç saniye güldük.

Gülüşümüz yavaşça dinerken odadaki sessizlik yeniden yerini aldı.

Ama bu kez sessizlik eskisi kadar ağır değildi.

Çünkü ilk defa, bütün o zaman boyunca Milas'ın benden gerçekten uzaklaşmadığını anlıyordum.

"Şu an sadece Milas'sın."

Bir an sustu.

Yüzündeki ifade değişmişti. Sanki iki kelime, beklediğinden çok daha fazla şey ifade etmişti.

"Bunu duymayı özlemişim."

Gülümsedim.

"Şımarma."

"Geç kaldın."

İkimiz de güldük.

Bir süre öylece oturduk. İlk kez konuşacak bir şey aramıyordum. İlk kez susmak da garip gelmiyordu.

Sonra ona dönüp ciddileştim.

"Bir daha yapma."

Kaşlarını kaldırdı.

"Neyi?"

"Benim adıma karar verme."

Bakışları yüzümde sabitlendi.

"Vermeyeceğim."

"İyi."

Bir an durup ekledim.

"Çünkü bir daha gidersen seni gerçekten silerim."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Bu tehdit mi?"

"Uyarı."

"Anladım."

"İyi."

Başımı tekrar koltuğa yasladım.

Çünkü ilk defa aramızda saklanan bir şey yoktu.

Geçmiş hâlâ yerli yerindeydi. Yaşanan hiçbir şeyi değiştiremezdik.

Ama belki de bazı şeylerin düzelmesi için geçmişi değiştirmek gerekmiyordu.

Bazen sadece birbirinden kaçmayı bırakmak yetiyordu.