BENDEN ÇALINAN HAYAT kitap kapağı

11. bölüm / 54

BENDEN ÇALINAN HAYAT

🍯 11. Bölüm 🍯

Vaveyla Yazarı: Esra İlayda Akkuş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 54Şu an: 🍯 11. Bölüm 🍯
  1. 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
  2. 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
  3. 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
  4. 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
  5. 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
  6. 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
  7. 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
  8. 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
  9. 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
  10. 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
  11. 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime · Okuduğun bölüm
  12. 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
  13. 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
  14. 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
  15. 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
  16. 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
  17. 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
  18. 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
  19. 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
  20. 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
  21. 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
  22. 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
  23. 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
  24. 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
  25. 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
  26. 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
  27. 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
  28. 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
  29. 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
  30. 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
  31. 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
  32. 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
  33. 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
  34. 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
  35. 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
  36. 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
  37. 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
  38. 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
  39. 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
  40. 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
  41. 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
  42. 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
  43. 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
  44. 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
  45. 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
  46. 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
  47. 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
  48. 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
  49. 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
  50. 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
  51. 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
  52. 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
  53. 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
  54. 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime

Elimden tutmasıyla,

"Hoş geldin tekrar." demişti.

Gülecek gibi ona dönüp,

"Gitmedim ki." dedim.

Gözleri gözlerimde birkaç saniye daha kaldı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluşurken elimden tuttuğu parmaklarını hafifçe sıktı.

"Öfkeli civciv..." diye mırıldandı. Bir adım daha yaklaşıp sesini alçalttı.

"Sence sen bu kalpten gidebilir misin?"

Bakışlarımız birbirine kenetlenirken gülmemi tutamadım.

"Geçen gün sevgilim var derken gitmediysem, bence gitmem, değil mi?"

Dediğim an yüzünü buruşturup elini göğsüne götürdü.

"Öldürdün kızım beni sen."

Gülüşümü bastırmaya çalışarak başımı hafifçe yana eğdim.

"Yine başladın."

"Başlamam mı?" dedi, gözlerini üzerimden ayırmadan. Biraz daha yaklaştı; aramızdaki mesafe neredeyse kalmamıştı.

"Bir insan sevdiği adama 'Sevgilim var.' der mi?"

Bakışları yüzümde gezinirken hafif sinirle ama gülümsemesini de saklayamayarak,

"Bir de göstereyim dedim!" dedi.

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.

"Ben mi dedirttim?"

Hiç tereddüt etmeden başını hafifçe eğdi. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, dudaklarının kenarında muzip bir gülümsemeyle,

"Evet." dedi.

Elimi hâlâ bırakmamıştı. Ben de çekmedim.

Birkaç saniye boyunca ikimiz de sustuk. Sadece birbirimize bakıyorduk.

"Suçu da hemen bana attın." dedim, gülümsememi saklayamayarak.

"Çünkü suçlusu sensin." dedi.

Bakışları yeniden gözlerime yükseldi.

"Bir de..." diye ekledi, sesini iyice alçaltarak, "beni kıskandırmaya çalışırken böyle güzel bakma bana."

Gülümsemem daha da belirginleşti.

"Niye?"

Bir an sustu. Elimi biraz daha sıktı.

"Çünkü..." Gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Gitmeyeceğimi biliyorum."

"Nasıl?"

"Sen varsın."

Gözlerimi devirmemle kahkaha attı. İster istemez ben de güldüm.

"Normal değilsin."

"Elhamdülillah."

"Övünülecek şey mi?"

"Bence."

Başımı iki yana sallayıp ona baktım. Birkaç saniye sustu. Sonra parmaklarını benimkilerin arasına geçirip elimi avucunun içine aldı.

"Şaka bir yana, Tugay Milas."

"Efendim?"

"Sen varken kavga ediyoruz, gülüyorsun, beni azarlıyorsun..."

"Beni ne güzel özetledin."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Gülümsemeye çalışıyordu ama gözlerindeki özlem, o alaycı ifadenin ardına saklanamayacak kadar belirgindi.

"Sen gidince de özlüyorum."

Bir an sustum.

Bu kez verecek hazır bir cevabım yoktu.

İçimde, uzun zamandır adını koymaktan kaçtığım bir şey kıpırdadı. Onun yokluğunu düşündüğümde göğsümün daralması, sesini duymadığım günlerde içimde oluşan o anlamsız boşluk... Bunların hepsi, sandığımdan çok daha fazlasını anlatıyordu.

"Ben alışılacak biri değilim."

"Geç kaldın."

"Neye?"

"Sana alışmamaya."

Nefesimi yavaşça verdim. Sanki ciğerlerimde biriken bütün korkuyu dışarı atmaya çalışıyordum. Bakışlarımı kaçırmak istedim ama yapamadım. Gözleri üzerimdeydi; beni yalnızca gördüğünü değil, içimde sakladığım her şeyi de anladığını hissettiriyordu.

"Böyle konuşunca ne diyeceğimi bilemiyorum."

"İlk kez mi?"

"Evet."

"İyi."

"Niye?"

"En azından sustun."

Gözlerimi devirdim. Bu küçük hareket bile aramızdaki ağır havayı dağıtmaya yetti.

"Yine başladın."

"Ben mi?"

"Başka kim olacak?"

"Bilmem. Belki de sonunda beni suçlayacak başka birini bulmuşsundur."

"Ne yaptın?"

"Hatırlattım."

"Neyi?"

Biraz daha yaklaşıp sesini alçalttı.

"Gitmeyeceğimi."

Kalbim göğsüme sığmayacakmış gibi hızlandı. Elimi tutan parmakları, sanki gerçekten orada olduğumdan emin olmak istercesine tenime biraz daha bastı.

Onun da korktuğunu o an anladım.

Beni kaybetme ihtimali, şakalarının arkasına saklayamayacağı kadar gerçekti.

"Bana böyle bakma."

"Nasıl bakıyorum?"

"Sanki söylemem gereken şeyi sen zaten biliyormuşsun gibi."

"Belki de biliyorumdur."

"Çok kendine güveniyorsun."

"Sen söz konusu olunca biraz."

Başımı iki yana salladım ama gülümsememi engelleyemedim. İçimdeki korku hâlâ oradaydı; yalnızca onun sesiyle, dokunuşuyla ve bana bakışındaki kararlılıkla biraz olsun susmuştu.

Elimi bırakmadan başparmağıyla parmaklarımın üzerinde yavaşça gezindi. O küçük temas bile içimde tuhaf bir güven duygusu uyandırdı. Sanki elimi bırakırsa aramızdaki her şey dağılacak, ben de yeniden kaçmak isteyecektim.

"Bir şey soracağım."

"Bu ton hiç hayra alamet değil."

"Ciddiyim."

"Daha da kötü."

Dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı ama bakışlarındaki ciddiyet değişmedi.

"Ben gitsem gerçekten peşimden gelir misin?"

Soruyu sorarkenki ciddiyeti, yüzümdeki gülümsemeyi aldı. İçimde bir yer, bu sorunun yalnızca meraktan sorulmadığını biliyordu. Benden bir söz istiyordu; belki de onu bırakmayacağıma dair, korkusunu susturacak bir güvence.

"Gelirim."

Cevabım hiç düşünmeden çıkmıştı. Sesim öylesine netti ki, bu cevabı vermeden önce kararımı çoktan vermiş olduğumu anladım.

"Niye?"

"Çünkü bu kez seni bulduğumda öylece bırakmam."

Gözlerimi gözlerinden ayıramadım. Bu cümle içimde hem sıcak hem de ürkütücü bir iz bıraktı. Birinin bana bu kadar bağlı olması, uzun zamandır özlediğim bir şeydi; ama aynı zamanda onu kaybetme ihtimalini daha korkunç hâle getiriyordu.

"Ya ben bırakmak istersem?"

Bir an sustu.

Sonra elimi biraz daha sıkı tuttu. Parmaklarının arasındaki gerilim, söyleyemediği her şeyi anlatıyordu.

"İşte en çok bundan korkuyorum."

Sesindeki kırılganlık, bütün şakalarından daha ağır geldi. Onu hep güçlü, kendinden emin ve her şeyi alaya alabilen biri olarak görmüştüm. Şimdi ise gözlerimin önünde, beni kaybetmekten korkan bir adam vardı.

"Ben senden değil..." dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Seni kaybetmekten korkuyorum."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Boğazım düğümlendi.

Ona, benim de aynı korkuyu taşıdığımı söylemek istedim. Ama kelimeler tam dilimin ucuna geldiğinde dağılıyordu.

"Bunu söylemek zorunda mıydın?"

"Evet."

"Neden?"

"Çünkü sen hâlâ anlamamış gibi davranıyorsun."

"Neyi?"

"Senin benim için ne kadar önemli olduğunu."

Bakışlarım yumuşadı.

"Belki anlıyorumdur."

"Öyleyse neden hâlâ kaçacakmış gibi bakıyorsun?"

Cevap veremedim.

Çünkü haklıydı.

Kaçmak istiyordum; ondan değil, bu kadar derin hissetmekten. Birine ihtiyaç duymanın, onu kaybetme ihtimalini de beraberinde getirdiğini biliyordum. Tugay'a yaklaştıkça korkum büyüyor, korkum büyüdükçe ondan uzaklaşmak istiyordum.

Ama ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, özlediğim yer yine onun yanı oluyordu.

Bir süre sessizce birbirimize baktık.

Sonra Tugay hafifçe gülümsedi.

"Öfkeli civciv..."

"Ne var?"

"Gitme."

Bu kez şaşıran ben oldum. Kalbim tek bir kelimeyle yeniden hızlandı.

"Ben mi?"

"Evet, sen."

"Az önce sen gitmeyeceğim diyordun."

"Ben gitmem."

Elimi kendine doğru çekti. Hareketi sert değildi ama kararlıydı. Aramızdaki mesafe biraz daha kapanırken omzunun sıcaklığını hissettim. İçimdeki bütün kaçma isteği, onun elimi tutuşuyla sessizce geri çekildi.

"Sen de gitme."

Gülümsememi saklayamadım. Gözlerimde biriken duyguları fark etmesin diye başımı hafifçe eğdim.

"Emir mi?"

"Rica."

"Arada büyük fark var."

"Seninle konuşurken ikisini de birbirine karıştırabilirim."

"Ne kadar bencilsin."

"Senin yanında biraz."

Başımı eğip güldüm. Gülüşümün içinde hem rahatlama hem de saklamaya çalıştığım bir özlem vardı. Onun yanında olmak, korkularımı tamamen yok etmiyordu; ama en azından onlarla tek başıma kalmamamı sağlıyordu.

Elimi kendine çekti. Göğsüne yaklaşan elim, kalbinin üzerinde kaldı.

Bir an ne yapacağımı bilemeden ona baktım. Avucumun altında hızlanan kalp atışlarını hissediyordum.

"İstemezsin."

Sesi alçaktı ama kararlıydı.

"Bu kadar emin misin?"

"Değilim." Dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Ama senden vazgeçmeyeceğimden eminim."

Elimi çekmeye çalıştım. Bu kez bileğimden değil, elimden tuttu.

"Beni böyle konuşturma."

"Nasıl?"

"Kalmak istiyormuşum gibi."

Gülümsemesi silindi. Bana biraz daha yaklaştı.

"İstemiyor musun?"

Cevap veremedim.

Söylemekten kaçtığım şey, bakışlarımdan çoktan anlaşılmıştı.

Birkaç saniye sessizce birbirimize baktık.

"Bana böyle susarak bakma." Sesi iyice alçaldı. "İnsan ne düşüneceğini şaşırıyor."

"Yanlış düşünme."

"Merak etme, düşünmüyorum."

"Hiç inandırıcı değilsin."

"Sen de hiç iyi saklamıyorsun."

Kaşlarımı çattım.

"Neyi?"

"Gitmemi istemediğini."

"Bunu söylemedim."

"Gerek yok."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Ya yanılıyorsan?"

"Düzelt beni."

Elimi göğsünde biraz daha kendine bastırdı. Kalbi avucumun altında daha da hızlandı.

"Şimdi."

Bakışlarımı ondan kaçırmadım. Sesi ne alaycıydı ne de beni köşeye sıkıştırıyordu. İlk kez cevabımı gerçekten bekliyordu.

Nefesimi tuttum.

"Gitme." dedim sonunda.

Bir an kıpırdamadı. Ardından yüzündeki gerginlik çözüldü.

"Gitmem."

"Bunu daha önce de söyledin."

"Bu kez sen de kalmamı istedin."

"Öyle bir şey söylemedim."

"Gözlerin söyledi."

Yüzümü çevirmeye çalıştım.

"Yine başladın."

"Ne yapayım?" Gülümsemesi geri geldi. "Sen böyle bakınca susamıyorum."

İstemeden güldüm.

"Sen gerçekten normal değilsin."

"Elhamdülillah."

"Bununla övünmeyi ne zaman bırakacaksın?"

"Sen normal olduğumu kabul edene kadar."

"Boşuna bekleme."

"Beklerim."

"İnatçısın."

"Senin yanında."

Başımı iki yana salladım ama gülümsememi saklayamadım.

Elim hâlâ göğsündeydi.

Tugay'ın bakışları ellerimize indi, sonra yeniden gözlerime çıktı.

"Farkında mısın?"

"Neyin?"

"Elini çekmedin."

Bir an donup kaldım.

"Unuttum."

"Ben unutmadım."

Bakışlarımız yeniden buluştu. Bu kez ikimiz de gülmedik.

Çünkü elim hâlâ onun kalbinin üzerindeydi ve ikimiz de bunun bir unutkanlık olmadığını biliyorduk.

Cevabım dudaklarımdan çıkmaya cesaret edemese de gözlerimde çoktan yerini bulmuştu.

Onun yanında kalmak istiyordum.

Hem de kendime itiraf etmekten korktuğum kadar çok.

Tugay bunu gördü.

"Bana bakıp susman," dedi alçak bir sesle, "bazen söylediğin her şeyden daha cesur."

Sesim o kadar kısıktı ki söylediğim kelimeleri duyup duymadığından emin olamadım.

Ama duydu.

"Gitmem," dedi.

Yüzümü çevirmek istedim ama çenemi nazikçe tutup yeniden kendisine döndürdü.

"Bana bak."

Baktım.

"Bir daha kaçmaya çalışırsan," diye fısıldadı, "seni bulurum."

"Tehdit mi bu?"

"Hayır." Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Söz."

İçimdeki düğüm çözülmedi. Aksine daha da sıkılaştı. Ama ilk kez bu düğümden korkmadım. Çünkü elim hâlâ onun elindeydi ve ben, bütün korkularıma rağmen, elimi geri çekemiyordum.

Bir süre öylece birbirimize baktık.

Sonra sessizliği bozmak istercesine,

"Çünkü sen gidince hiçbir şey yerinde durmuyor gibi geliyor," dedim.

"Abartıyorsun."

"Hayır," dedim hiç düşünmeden. "Bu sefer abartmıyorum."

Başımı eğip gülümseyerek omzuna hafifçe dokundum.

"Bak, yine utanıyorsun."

"Utanmıyorum."

"Nehir Duru."

"Tugay Milas."

"Utanıyorsun."

"Sus."

"Tamam."

"Tamam mı?"

"Tamam değil aslında." diyerek bana yaklaştı. "Ama sen sus deyince susuyormuş gibi yapıyorum."

"Yapıyormuş gibi?"

"Evet. Çünkü sen konuşurken seni dinlemeyi seviyorum."

O an yüzüne bakıp birkaç saniye öylece kaldım. Söyleyecek bir şey bulamayınca başımı çevirip yürümeye devam ettim.

"Ne oldu?"

"Hiç."

"Nehir."

"Hiç dedim."

Arkamdan gelen kısık gülüşü duyunca adımlarımı biraz daha hızlandırdım.

"Kaçma, öfkeli civciv."

"Kaçmıyorum."

"Eee?"

"Kalbimin sesini duymaman için uzaklaşıyorum." diye mırıldandım.

Bu kez arkamdan gelen ses kesildi.

Dönüp baktığımda Tugay'ın olduğu yerde durduğunu gördüm.

"Milas..." diye mırıldandım.

Bana bakıyordu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.

"Söyle bakalım."

Tam cevap verecekken telefonum çaldı. Cebimden çıkarıp ekrana baktım.

"Bir dakika." diye mırıldanıp telefonu açtım.

"Efendim, ikizim, güzelim?"

"Ne bu neşe? Barıştınız, değil mi?"

Kaşlarımı çatıp,

"Kim var yanında?" diye sordum.

Arka taraftan Selin'in sesi duyuldu.

"Al işte, biliyordum."

"Ama onlar ayrılmadı ki!" diyen ikizimin sesiyle gözlerimi devirdim.

"Çok konuşuyorsun."

Yanımda duran Tugay'ın hafifçe başını salladığını gördüm.

"Katılıyorum."

Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırıp ona döndüm.

"Fazla konuşma sen."

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

"Bir de ağla."

Bu sefer lafı söyleyen oydu.

Derin bir nefes alıp ona baktım.

"Şey demiştim..."

"Hı?"

"Birini öldürsek, katil olsak ilk kişi sendin."

İkizimin telefondan yükselen kahkahasıyla Tugay'ın kaşları havaya kalktı.

"Bu sevgiliye söylenecek söz mü?"

"Sen sevgili gibi davranıyor musun?"

"Ben gayet iyi davranıyorum."

"Tabii canım."

"Bak, yine sinirlendim."

"Korktum."

"Hiç korkmuş gibi durmuyorsun."

"Duru, vallahi bir gün..."

"Ne yapacaksın, Tugay?"

Sözümün sonunda, yüzündeki kızgın ifadeye rağmen gülümsemesini görünce ben de istemsizce güldüm.

Bana dönüp gülerek,

"Biraz daha devam edersen öfkeli değil, katil civciv olacaksın," demesiyle kahkaha attım.

Telefondaki ikizim ise artık kahkahadan konuşamıyordu.

"Yemin ederim, siz ayrıyken daha normaldiniz."

"Biz o zamanlar da normal değildik ki zaten," dedim.

Tugay başını iki yana sallayıp koltuğa yaslandı.

"Buna katılıyorum işte."

İkizimin,

"O değil de ne zaman gelirsin kız buraya?" demesiyle kaşlarımı çattım.

"Ne oldu ki?" diye mırıldandım.

"Aha, gelme planı yok bunun."

Selin'in sesiyle gözlerimi devirdim.

"Valla ya, şurada kedi gibi kıvranırım."

Karşı taraftan yükselen gülme sesleriyle başımı salladım.

"Şaka bir yana, harbi ne oldu?"

Selin derin bir nefes aldı.

"Ya sizin abiniz kılıklı geldi yok mu? Arda mıdır nedir o."

"Ne yapmış?"

"Konuşmak istiyor. Biz de dedik..."

Sözü ikizim devraldı.

"Biz de dedik Duru yok."

"Sonra?"

"Bana dönüp, 'Nerede?' diye sordu. Sanki sınava gelmemiş, görmemiş ya da bilmiyormuş gibi davranıp."

"Dediniz mi?"

"Merih abi dedi ki; 'Nabacan oğlum? Sal kızı biraz. Dinlensin, toparlasın, gelir.'"

İstemsizce gülümsedim.

"Tamam." dedim. Sonra aklıma gelmiş gibi ekledim: "Milas'la mı geleyim?"

Bana attığı bakışla kaşlarımı kaldırdım.

"Ne bakıyorsun öyle?"

Gülecek gibi başını yana çevirdi.

"Abim orada biliyorsun değil mi?"

"Bu kadar tanımamız birbirimizi beni korkutuyor."

"Dalga geç benimle." dedim.

Bu sefer gerçekten gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

"Ah ah..."

diye iç çekince yastığı elime aldım.

"Dua et atacak şeylerin hepsi cam. Yoksa çoktan yemiştin kafana."

"Şiddete meyilli bir bireysin."

"Sen de sinir bozucu bir bireysin."

"Sevgi dilim."

Milas başını iki yana sallarken telefonuma gelen mesaj sesiyle ekrana baktım.

İkizim gülerek,

"Canımın içi, bizim hayatımıza bizden daha çok hâkim olacak resmen. Bir sizin barıştığınızı şuan öğrenmesin zaten."

Onu onaylamamla,

"Görüşürüz güzellik o zaman." deyip kapatmıştım.

Milas merakla ekrana bakmaya çalışınca telefonu kendime çevirdim.

"Bakma."

"Kesin bana sövüyorlar."

"Bir miktar."

"Bir miktar dediğine göre çok."

Telefonu masaya bırakıp koltuğa peşin sıra, onun gibi onu takip ettim.

"Arda'nın öğrenmesi önemli değil de..."

Milas başını bana çevirdi.

"Diğerleri için sana helva kavursak mı?"

Birkaç saniye sessizlik oldu.

Sonra Milas gözlerini kapattı.

"Ben hâlâ diğerlerinin bizi öğrendiği gün için psikolojik olarak hazır değilim."

"Neden?"

"Duru."

"Hm?"

"Seni tek başıma idare etmek zor."

"Teşekkür ederim."

"Bir de seni sevenlerle uğraşıyorum."

Gülmemle bana bakıp devam etti.

"Bir de senin aileni tanıyacağım."

"Allah yardımcın olsun."

"Bak işte, kendin bile güven vermiyorsun ki."

Kahkaham evin içinde yankılanırken Milas başını koltuğa bırakıp tavana baktı.

"Ben bu ailenin içine nasıl düştüm ya..." dedi ama yüzündeki gülümseme söylediklerinin tam tersini anlatıyordu.

Milas'ın yüzüne bakıp bir an duraksadım.

"Tugay Milas..." diye mırıldandığım an ne demek istediğimi anlamış gibi başını salladı.

"Hadi gidelim. Akşam sana ailemizi, anneni, babanı anlatırım."

"Gerçek aileni buldun mu sen?" diye sordum.

Omuz silkerek acı bir tebessüm bıraktı dudaklarına.

"Umurumda mı, sorsana."

Kaşlarımı çatarak ona döndüm.

"Yetimhaneden alındığın zamandan sonra ayrıldık ya biz. Hiç mi merak etmedin onları?"

Bir an sustu. Sonra bana dönüp hafifçe güldü.

"Düşünsene, biz sahiden düşmanız. Babalarımız falan da düşman çıkar belki."

Koluna vurduğum gibi yüzünü buruşturdu.

"Eşek!"

"Ne var?"

"Zaten biz düşmanlık konusunda yeterince başarılıyız. Bir de aileleri mi katacaksın işin içine?"

"Sen başarılısın, ben sadece mağdur tarafım."

"Mağdurmuş!" diyerek gözlerimi devirdim. "İki gün önce telefonunu saklayan kimdi?"

"Eğleniyordum."

"Defterime karalama yapan?"

"Sanatsal faaliyet."

"Bana öfkeli civciv diyen?"

Bu sefer kahkaha attı.

"Tamam, onu geri almıyorum."

Sinirlenmeye çalışırken istemsizce gülmem çıktı. O an yüzündeki ifade yumuşadı. Uzun uzun baktı bana.

"Bak işte," dedi sessizce, "sana kızamıyorum."

"Ben kızıyorum ama."

"Yalan."

"Değil."

"Yalan."

Bir kez daha vurunca bileğimi yakaladı. Canımı acıtacak kadar değil, bırakmayacak kadar sıkı.

"Nehir," dedi bu kez ciddi bir sesle, "eğer gerçekten ailemi bulursam... bilmek istediğim ilk şey onlar değil."

"Neymiş?"

"Senin yanımda olup olmayacağın."

Elimi bırakmadı.

"Çünkü ailemi bulsam da kaybetmekten en çok korktuğum şey sen olacaksın."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

"Bırak o zaman."

"Hayır."

"Niye?"

Gülümsemesi büyüdü.

"Çünkü sen vurmayı bırakmıyorsun."

"Elimi bırak." diye söylendim bir kez daha.

"Sen vurmayı bırak."

"Vurmuyorum artık."

"Yalancı."

"Tugay!"

"Tamam, Milas da olur."

Gözlerimi devirirken kahkahasını duyunca iyice sinirlendim. Ya da sinirlendiğimi sanıyordum. Çünkü ne zaman onunla böyle atışsak yüzümde istemsiz bir gülümseme beliriyordu.

"Neden sırıtıyorsun?" diye sordum.

"Çünkü bana kızmaya çalışırken komik oluyorsun."

"Bak yine sinirimi bozuyorsun."

"Alışkanlık."

Başımı iki yana sallayıp yürümeye devam ettim. Birkaç adım sessizlik oldu. Bu sefer konuşan o değildi.

"Peki," dedim yavaşça, "aileni gerçekten hiç merak etmedin mi?"

Yüzündeki o şakacı ifade biraz olsun kayboldu.

"Merak ettim."

İlk kez dürüstçe cevap vermişti.

"E o zaman?"

"Sonra vazgeçtim."

"Neden?"

Omuz silkti.

"Bazı şeyleri çok merak edersen canın yanıyor."

Ne diyeceğimi bilemedim. Sürekli benimle uğraşan, her şeye cevap yetiştiren Tugay'ın sesinde ilk kez böyle bir kırgınlık duymuştum.

"Belki onlar da seni arıyordur."

"Belki."

"Belki seni özlemişlerdir."

"Belki."

Durup ona baktım.

"Bugün neden her şeye aynı cevabı veriyorsun?"

Bu kez bana döndü.

"Çünkü sen konuşurken ilk kez gerçekten dinliyorum."

Kalbim saçma bir şekilde hızlandı.

"Ne alaka?"

"Şu alaka." Bir adım yaklaştı. "Normalde bana bağırıyorsun."

"Şu an da bağırabilirim."

"Bağır."

"Bağırmam."

"Niye?"

"Neden bağırayım?"

"Çünkü bana kızgın olman gerekiyor."

Kaşlarımı çattım.

"Kim demiş?"

Gülümsemesi küçüldü.

"Biz ayrıldık ya."

İşte o cümle bütün şakaları susturmuştu.

Bir an ikimiz de konuşamadık.

"Sen ayrıldın." dedim sonunda.

"İkimiz ayrıldık."

"Hayır. Sen gittin."

Başını eğdi.

"Evet."

"Sonra da hiçbir şey olmamış gibi geri geldin."

"Olmadı zaten."

Sinirle güldüm.

"Ciddi misin sen?"

"Olmadı çünkü her gün aklımdaydın."

Bir an nefesim kesildi.

"Milas..."

"Her gün." diye tekrarladı gözlerini kaçırmadan. "O yüzden hiçbir şey olmamış gibi davranamıyorum zaten."

İlk kez cevapsız kalmıştım.

O ise sanki fazla şey söylemiş gibi bakışlarını kaçırdı.

Sonra birden eski haline dönüp sırıttı.

"Gerçi hâlâ çok sinir bozucusun."

"Defol."

"Bak, işte özlediğim şey bu."

"Elim ayağım titriyor şu an."

"Romantiklikten mi?"

"Hayır, seni boğma isteğinden."

"Tamam," dedi kahkaha atarak, "işte şimdi gerçekten eve dönmüş gibi hissettim."

"Öküz!" diye bağırdım.

"Ne öküzlük yaptım şimdi ben?" dedi sevgilim masum masum.

Gözlerimi devirip dış kapıya yöneldim.

"Hadi."

"Nereye?"

"Çıkalım. İkizim ve aile konseyi bizi bekliyor."

Bu cümleyi duyar duymaz yüzündeki ifade değişti. Az önceki rahat tavrı kaybolmuş, yerini düşünceli bir bakış almıştı.

"Güzelim..." dedi yavaşça. "Akşam cidden konuşalım mı?"

Duraksadım.

"Konuşuruz."

"Benden ayrılma sebebin biyolojik ailen, değil mi?"

Yutkundum.

"Ailemin de payı var demiştin."

Bakışlarımı kaçırınca derin bir nefes verdi.

"Nasıl anlamadım ben bunu?"

Başımı kaldırdığımda gözlerinde kızgınlık yoktu. Sadece kendine duyduğu öfke vardı.

"Hayır..." diye mırıldandım. "Kör müydüm ben o kadar?"

Bir adım yaklaşıp alnımdan öptü.

O an sustum.

"İşte bu yüzden şu an anlatmak istemedim," dedi sessizce. "Ama dediğim gibi... yanlış anlamanı istemedim. Akşam ya da gece konuşalım, olur mu?"

Yüzündeki gerginlik biraz olsun dağıldı.

"Olur."

Yanağına kısa bir öpücük kondurup sırıttım.

"Olur Milascık."

"Milascık mı?"

"Evet."

"Bu hiç hoşuma gitmedi."

"Bana öfkeli civciv diyen adam konuşuyor."

"Tamam, haklısın."

Elini tutup kapıya yöneldim.

Asansörün önüne geldiğimizde istemsizce durdum.

Kapalı kapıya bakarken parmaklarım onun elini biraz daha sıkmıştı.

Hemen fark etti.

"Ben yanındayım."

Başımı ona çevirdim.

"Aslında..." diye mırıldandım.

"Hm?"

Dudaklarım kıvrıldı.

"Seninleyken hep asansöre binebilirim galiba."

Bir an bana baktı.

Sonra yüzüne yayılan gülümsemeyle başını geriye attı.

"Ulan..."

"Ne?"

"Bir insan hem bu kadar tatlı hem de bu kadar baş belası olmamalı."

Gülerek omzuna yaslandım.

Tam o sırada asansör geldi.

Kapılar açılır açılmaz içeri girdim.

Milas da tek kelime etmeden peşimden kabine girdi.

Kapılar kapanırken bana baktı.

"Bu arada."

"Efendim?"

"Birazdan aile konseyi beni sorguya çekerse seni suçlayacağım."

"Niye?"

"Çünkü beni seviyorlar diye düşünüyordum."

"Seviyorlar zaten."

"Yok." Başını salladı. "Beni değil, seni seviyorlar. Ben sadece yanında gelen ek hizmetim."

Kahkaham asansörün içinde yankılanırken, evde bizi bekleyen felaketin ikimiz de gayet farkındaydık. Özellikle de ikizimin soracağı ilk sorunun ne olacağını... ikimiz de çok iyi biliyorduk.

Kapıdan çıktığımız an gözüm park halindeki arabaya takıldı. Arabanın yanında duran koruma bizi görünce önce bana, sonra Milas'a baktı.

Bir saniye.

İki saniye.

Sonra yüzüne kocaman bir sırıtış yayıldı.

"Aa abi, barıştınız mı?"

"Özgür..." dedi Milas uyarı dolu bir sesle.

"Ne? Ben sadece soru sordum."

"Rahat ol, Özgür."

Bunu söylerken omzuma kolunu atınca korumanın sırıtışı daha da büyüdü.

"Tamam abi, tamam."

"Abartma."

"Ben hiçbir şey demedim ki."

"Yüzün diyor."

"Yüzüme karışamazsınız."

Kahkahamı tutmaya çalışırken Milas başını iki yana salladı.

"Gördün mü?" dedi bana. "Kimse bana saygı duymuyor."

"Bence hak etmiş olabilirsin."

"Sen de mi?"

"Ben özellikle."

"Harika."

Arabanın kapısını açıp bana geçmem için yer verdi.

"Hadi."

"Arka koltuk?"

"Şoför müyüm ben?"

"Biraz."

"Bin arabaya, civciv."

"Milascık."

"Tamam, özür dilerim."

"Güzel."

Milas Tugay ön tarafa geçerken Özgür de sürücü koltuğuna oturdu.

"Hadi, Merih abinin evine sür bakalım."

"Emredersiniz abi."

"Bir daha abi deme."

"Tamam abi."

"Özgür."

"Tamam sustum."

Araba hareket ederken gülmemek için kendimi zor tutuyordum.

Milas bunu fark edip kaşlarını kaldırdı.

"Sen de gül."

"Gülüyorum zaten."

"Bana değil ona gülüyorsun."

"Çünkü çok komik."

"İkiniz birleşince başıma bela oluyorsunuz."

Tam o sırada Özgür yeniden Milas'a döndü.

"Abi?"

"Ne var?"

"Meriç abi sizi görünce bayılabilir."

"Neden?"

"Çünkü iki haftadır 'bunlar ne zaman barışacak' diye dolaşıyor."

Başımı çevirip Milas'a baktım.

O da bana baktı.

Sonra aynı anda gülmeye başladık.

"Demek herkes biliyormuş."

"Biz hariç." dedi Milas.

"Elbette."

"Bize yakışan da buydu zaten."

Araba yola devam ederken Milas sessizce ön koltuktan arkaya kolunu uzatmasıyla elimi tuttu.

Bu sefer çekmedim.

O da bırakmadı.

Ve nedense Meriç abinin evine yaklaştıkça, kapının önünde bizi bekleyen kişinin Merih değil, sevinçten bayılma ihtimali en yüksek olan Meriç olduğunu ve ikizimin de içeride bizi beklediğini ikimiz de çok iyi biliyorduk.

Özgür'ün,

"Abi, geldik."

demesiyle başımı kaldırdım.

Milas hiç bekletmeden,

"Gel bakalım."

dedi.

Ona dönüp omuz silktim.

"Gelmesem? Sen anlat, ben sonra bir ara uğrarım."

Bana öfkeli bakmaya çalışıyordu ama suratındaki ifade daha çok sabrını zorlayan bir adamın ifadesiydi.

"Hadi güzelim ya, zaten ikizinin dediği gibi—"

"Of ya... neyse, halledelim, gel."

Cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz Özgür'ün gözleri büyüdü.

"Abi... bu daha demin of mu dedi?"

Milas bir anda ayağa kalktı.

"Ya ayrılalım istersen. Daha rahat edersen."

"Ne?"

Milas ceketini alıp yürümeye başlayınca birkaç saniye donup kaldım.

"Milas!"

Hiç dönüp bakmadı.

Arkasından gidip yetişmeye çalışırken resmen duvara konuşuyormuşum gibi hissediyordum.

"Milas!"

Pas vermiyordu.

Yemin ederim, ilk karşılaşma anımız gibiydi. Sanki beni tanımıyordu.

"Ya ne dedim ki?" diye söylendim sonunda.

Bir anda durdu.

Bana dönüp kaşlarını kaldırdı.

"Seni."

"Ne?"

"Seni dahiliyeye götüreceğim."

Şaşkın şaşkın baktım.

"Neden?"

"Neden dedin öyle?"

Suratına birkaç saniye baktım.

"Yok... ciddi olamazsın."

Tam elini tutacakken elini geri çekmeye çalıştı.

"Ya, öyle demek istemedim ki."

"Yok."

"Milas—"

"Sen şimdiden pişman oldun."

"Pişman olmadım!"

"Oldun."

"Olmadım diyorum!"

"Of ya, neyse, halledelim, gel..."

Ses tonumu taklit ettiğinde gözlerimi devirdim.

"Milas!"

"Bak, daha şimdiden bıkmışsın benden."

"Allah aşkına bir susar mısın?"

"Susayım tabii. Zaten yük olmayayım."

"Drama kraliçesi misin sen?"

Bu sefer istemeden dudaklarının kenarı oynadı ama gülmemek için kendini tuttu.

İşte yakalamıştım.

"Ellemeyi biliyorsun ama."

"Gülmüyorum."

"Gülüyorsun."

"Gülmüyorum."

"Elini ver."

"Hayır."

Elini zorla yakalayıp iki elimle tutunca bana ters ters baktı.

"Kaç yaşındasın sen?"

"Kalbi kırılmış bir adamın yaşı sorulmaz."

"Bir of dedim diye mi?"

"Bir of dedin diye."

Başımı omzuna yasladım.

"Milas."

Cevap vermedi.

"Milas."

Hâlâ cevap vermedi.

"Seviyorum seni."

Bu sefer bakışları yumuşadı ama inadından ses çıkarmadı.

"Tamam," dedim. "Bir daha of demem."

"Diyeceksin."

"Belki diyeceğim."

"Kesin diyeceksin."

"Tamam ama sana demeyeceğim."

İstemeden güldü sonunda.

"Baş belası."

"Senin baş belanım."

"Maalesef."

"Maalesef mi?"

"Elimden gelen en büyük maalesef bu."

Dudaklarımı büzünce bu kez kendi çekip yanına aldı.

"Gel bakalım," dedi alçak sesle.

"Az önce ayrılıyorduk?"

"Vazgeçtim."

"Bu kadar mı?"

"Bu kadar."

"İnatçı."

"Senin yüzünden," dedi ve elimi sıkıca tutup yürümeye devam etti.

Milas'ın "Senin yüzünden," deyip elimi sıkıca tutarak yürümeye devam etmesinin üzerinden birkaç dakika geçmişti. Hâlâ biraz surat asıyormuş gibi davranıyordu ama elimi bırakmaması bütün karizmasını bozuyordu.

"Bu arada," dedim yan gözle ona bakarak, "ayrılalım istersen kısmı biraz ağır olmadı mı?"

"Olmadı."

"Oldu."

"Olmadı."

"Milas, bir of dedim."

"Bir of dedin ama öyle bir dedin ki sanki üç iş günü boyunca benimle uğraşacakmışsın gibi geldi."

Kahkahayı bastım.

"Sen gerçekten normal değilsin."

"Bunu iltifat olarak alıyorum."

"Alma."

"Geç kaldın, aldım."

Gözlerimi devirdim. Tam cevap verecekken telefonu çaldı. Ekrana baktığım anda Özgür arıyordu.

Açar açmaz karşı taraftan gelen sesle irkildim.

"Barıştınız mı?"

"Biz küsmedik ki."

"Abla, ben adamın yüzünü gördüm. Beş dakika daha geçse duygusal şarkı açacaktı."

Yanımdaki Milas'ın bakışları telefona döndü.

"Ver telefonu."

"Hayır."

"Ver."

"Ne yapacaksın?"

"Ver de öğren."

Ben daha gülerken Özgür karşı taraftan bağırdı.

"Abi, vallahi ben bir şey demedim!"

Milas derin bir nefes verdi.

"Özgür."

"Efendim abi?"

"Bir daha ilişki yorumculuğu yaparsan seni engellerim."

Karşı taraftan gelen kahkaha sesiyle telefon kapanınca bu kez ben gülmeye başladım.

"Bak, herkes senin abarttığını düşünüyor."

"Sen de düşünüyor musun?"

Soruyu soruş şekli bir anda ciddileşmeme neden oldu.

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Hayır."

"Hayır mı?"

"Hayır."

Kaşları hafifçe kalktı.

"Niye?"

Omuz silktim.

"Çünkü bazen saçma davranıyorsun ama ne hissettiğini saklamıyorsun."

Bu kez gerçekten sustu.

Milas'ın en tehlikeli hâli buydu zaten.

Sessiz kaldığı zaman.

"Ne oldu?" diye sordum.

"Bir şey olmadı."

"Oldu."

"Yok."

"Milas."

İç çekti.

"Senden nefret etmek çok kolay olurdu, biliyor musun?"

Şaşkınlıkla yüzüne baktım.

"Bu nasıl giriş?"

"Dinle."

Elimi biraz daha sıktı.

"Ama işte sen bazen öyle şeyler söylüyorsun ki bütün plan bozuluyor."

"Ne planı?"

"Sinirli kalma planı."

İstemeden gülümsedim.

"Başarısız olmuşsun."

"Fark ettim."

Bir süre yan yana yürüdük. Akşam serinliği çökmeye başlamıştı. Tam sessizlik rahat bir hâl almışken Milas aniden durdu.

"Bir şey soracağım."

"Sor."

"Daha demin gerçekten ayrılmayı düşündün mü?"

Sesindeki ciddiyet yüzünden onunla birlikte ben de durdum.

"Hayır."

"Bir saniyeliğine bile mi?"

"Bir saniyeliğine bile."

Bakışları birkaç saniye yüzümde kaldı.

Sonra yavaşça başını eğip alnını benimkine yasladı.

"Tamam."

"Tamam ne?"

"Duymam gereken buydu."

Kalbim saçma bir şekilde hızlanırken hafifçe güldüm.

"Bir of yüzünden geldiğimiz noktaya bak."

"Bir of yüzünden değil."

"Peki neden?"

Bu kez gözlerinin içine bakarak cevap verdi.

"Çünkü senden gelen en küçük şey bile umursadığım şey oluyor."

Konuşarak yürürken eve yaklaştığımızı fark etmemiştim. Birkaç dakika sonra kapının önüne geldiğimizde ikimiz de sustuk.

Kapı açıldığında karşımızda Meriç Abi ve ikizim vardı.

İkisi de sanki saatlerdir bizi bekliyormuş gibi durmuşlardı.

Meriç Abi önce bana, sonra Milas'a baktı.

"Ben bir şey soracağım."

"Hayır, sormayacaksın." dedi Milas Tugay.

"Nasıl affettin acaba bunu?"

Ben daha ağzımı açamadan Milas itiraz etti.

"Ya sevinmen gerek abi!"

"Sen sus."

İkizim kahkahasını zor tutuyordu.

"Harbi ama anlat kardeşim. Nasıl kandırdı bu seni?"

"Kim kimi kandırmış?"

"Bak!" dedi Meriç Abi, Milas'ı göstererek. "Hâlâ mağdur rolünde."

Milas bana dönüp işaret etti.

"Görüyor musun? İnsan kendi ailesinden bunu görüyor."

"Çünkü haklılar biraz."

"Sen de mi?"

"Elbette."

Milas göğsünün üstüne elini koydu.

"Vay be."

İkizim koluma girerken başını salladı.

"Bu çocuk var ya... Biz burada günlerce bunun suratını çektik."

"Abartma."

"Abartmıyorum." dedi Meriç Abi. "Bir ara oturmuş duvara bakıyordu."

Ben gülmemek için dudağımı ısırırken Milas homurdandı.

"Bir kere oldu o."

"Üç kere oldu."

"Saymış mısın?"

"Travmaydı çünkü."

Bu kez ikizim kahkahayı patlattı.

"Bir de gelip bize güçlü duruyorum falan diyor."

"Duruyordum zaten."

"Milas," dedim.

"Efendim?"

"Duvara bakıp iç çekmişsin."

"Bir kere."

"Üç kere," diye düzeltti Meriç Abi.

Milas'ın bakışları ikisine döndü.

"İkiniz de düşmanımsınız."

"Hayır," dedi ikizim. "Biz mağdurlar derneğiyiz."

Ben artık gülmekten konuşamaz hâle gelmişken Milas Tugay yanıma gelip omzuma kolunu attı.

"Bak güzelim, bunlar şu an karakter suikastı yapıyor."

"Yalan mı?"

"Evet."

"Değil."

"Biraz."

"Milas Tugay!"

"Tamam, tamam."

Meriç Abi zafer kazanmış gibi ellerini birbirine vurdu.

"İşte bu. Şimdi oldu. Anlat bakalım kardeşim, tam olarak ne dedi de bu kadar uğraştırdı seni?"

Ben cevap vermeye hazırlanırken Milas bir adım öne çıktı.

"Anlatamaz."

"Neden?"

"Çünkü suçlu olan oydu."

"Ne yaptım ben?"

"Of dedi."

Bir an sessizlik oldu.

Meriç Abi bana baktı.

İkizim bana baktı.

Sonra ikisi aynı anda Milas'a döndü.

"Bir OF yüzünden mi?"

"Öyle bir of değildi."

Bu kez ikisi de kahkahaya boğuldu.

Ben duvara yaslanıp gülerken Milas başını iki yana salladı.

"Kimse beni anlamıyor."

İkizim gözlerinden yaş gelirken güçlükle konuşabildi.

"Yok abi, seni anlıyoruz da... sen biraz fazla seviyorsun galiba."

Milas'ın cevabı ise hiç beklenmedik şekilde sakin oldu.

"Evet."

Kahkahalar bir anda kesildi.

Ben şaşkınlıkla ona döndüm.

O ise omuz silkti.

"Ne var? Zaten biliyor."

Bu kez utananın ben olmasıyla Meriç Abi ve ikizim birbirlerine bakıp aynı anda sırıttılar.

"Tamam," dedi Meriç Abi. "Biz gidiyoruz. Bunlar yine romantik moda geçmeden kaçalım."

"Kesinlikle," dedi ikizim.

Ama giderlerken ikizimin bana göz kırpıp alçak sesle mırıldanmasını yine de duydum:

"Bu çocuk senden fena hâlde gitmiş, haberin olsun."

Duyduğum Selin'in sesiyle başımı sesin geldiği yöne çevirdim.

"Neredesin bacım sen?"

O an hiç düşünmeden ellerimi havaya kaldırdım.

"Kurtar beni!"

Salondan gelen kahkaha sesiyle Selin kapıda göründü.

"Geldim, geldim."

"Çabuk gel."

"Ne yaptılar yine sana?"

"Toplu sorguya aldılar."

Selin gülerken yanıma doğru yürüdü. Tugay ise hemen yanımda durmuş, hiçbir şey olmamış gibi izliyordu.

Tam o sırada Meriç Abi başını iki yana salladı.

"Hadi, seni kurtardı diyelim."

Parmağıyla Tugay'ı işaret etti.

"Bunu kim kurtarsın?"

Ben dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemeye çalıştım.

"Abim..."

"Sen var ya sen..."

"Ya..." diye uzattım.

Meriç Abi bana bakıp birkaç saniye sustu.

Sonra işaret parmağını salladı.

"Yok. Şimdi konuşmayacağım."

"Neden?"

"Bu konu aklımda."

Tugay hemen araya girdi.

"Abi, tehdit gibi söyledin."

"Öyle söyledim zaten."

"Harika."

Arda'nın söyledikleri kafamın içinde dönüp duruyordu.

*Öğrenmem gereken şey.*

Ne olduğunu bilmiyordum ama içimdeki huzursuzluk gitgide büyüyordu.

Arda hâlâ salondaydı. Biraz önceki konuşmamızın ağırlığı üzerimden gitmemişti. Herkes konuşup gülmeye devam ederken benim aklım hâlâ onun söylediklerindeydi.

Bir süre sonra bakışlarımı ona çevirdim.

Arda başını kaldırıp bana baktı.

"Tamam," dedim sonunda. "Madem şimdi söylemeyeceksin, bari neden geldiğini söyle."

Arda birkaç saniye sustu.

"Dediğim gibi, seni bekliyordum."

"Onu anladım."

Sesimdeki sabırsızlığı gizleyememiştim.

"Peki neden?"

Arda birkaç saniye daha sustu.

Sonra bakışlarını salondakilerin üzerinde gezdirdi.

"Çünkü bazı şeyleri senin başka birinden değil, benden duyman gerekiyor."

Kalbim bir anlığına hızlandı.

"Ne gibi şeyler?"

Bu kez cevap vermeden önce Milas'a baktı.

Milas'ın yüzündeki ifade değişmedi ama elimdeki parmakları yeniden hafifçe sıkıldı.

Arda bunu da fark etmişti.

"Tek başına konuşmamız gereken bir konu."

"Benim onun yanında söyleyemeyeceğim bir şey yok."

Arda'nın kaşları hafifçe kalktı.

"Benim var."

Bu cevap karşısında ne diyeceğimi bilemedim.

Milas başını hafifçe bana çevirdi.

"İstersen beklerim."

Hemen ona döndüm.

"Hayır."

Sesim düşündüğümden daha hızlı çıkmıştı.

Milas'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Peki."

Arda ise bizi sessizce izliyordu.

Sonunda derin bir nefes aldı.

"Duru."

Adımı böyle söylemesi bile içimdeki huzursuzluğu artırmıştı.

"Efendim?"

"Bugün burada duyacağın her şeyi hemen anlamaya çalışma."

Kaşlarımı çattım.

"Bu nasıl bir cümle?"

"Normal bir cümle."

"Hiç normal değil."

İlk kez yüzünde çok hafif bir tebessüm belirdi.

"Biliyorum."

Başımı iki yana salladım.

"Arda, gerçekten sabrımı zorluyorsun."

"Farkındayım."

"Ve hâlâ hiçbir şey söylemiyorsun."

"Çünkü henüz zamanı değil."

Tam karşılık verecekken Merih Abi araya girdi.

"Arda."

Arda ona döndü.

"Biraz fazla uzattın."

Salondaki hava bir anda değişti.

Arda birkaç saniye Merih Abi'ye baktı.

Sonra yeniden bana döndü.

"Yarın."

"Ne?"

"Yarın sana her şeyi anlatacağım."

İçimdeki merak bir anda daha da büyüdü.

"Her şeyi mi?"

Başını salladı.

"Bildiğim her şeyi."

Bu kez Milas konuştu.

"Arda."

Arda ona baktı.

"Ne?"

"Eğer söyleyeceğin şey Duru'yla ilgiliyse..."

Bir an durdu.

"Onu daha fazla belirsizliğin içinde bırakma."

Arda'nın yüzündeki ifade sertleşti.

"Bunun farkındayım."

Milas bir şey söylemedi.

Sadece elimi tuttu.

Ben ise ikisinin arasında gidip gelen bakışlarla ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

"Bir dakika," dedim.

İkisi de bana döndü.

"Ben buradayım ve benim hakkımda konuşuyorsunuz."

Ay'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Sonunda fark etti."

Ona ters bir bakış attım.

"Çok komik."

"Biraz."

İstemeden gülümsedim ama içimdeki huzursuzluk hâlâ yerindeydi.

Arda ayağa kalktı.

"Yarın konuşacağız."

"Kaçta?"

"Sen ne zaman hazır olursan."

"Bu hiç yardımcı olmadı."

"Biliyorum."

Kapıya doğru birkaç adım attı.

Tam yanımızdan geçerken durdu.

Bir an bana baktı.

Sonra gözleri Milas'la birleşen ellerimize kaydı.

"Ve Duru..."

"Ne?"

Bakışlarını yeniden yüzüme kaldırdı.

"Bu kez duyacaklarına hazırlıklı ol."

İçimde bir şey sessizce düğümlendi.

"Arda, ne demek—"

Ama çoktan kapıya yönelmişti.

Arkasından bakarken hiçbir şey söyleyemedim.

Kapı kapandığında salondaki sessizlik yeniden üzerimize çöktü.

Ay, bana baktı.

Sonra Milas'a.

Ardından tekrar bana döndü.

"Ee?"

Kaşlarımı çattım.

"Ne ee?"

"Bence bu akşam uyuyamayacaksın."

Derin bir nefes verdim.

"Bence de."

Milas yanımda sessizce güldü.

Başımı ona çevirdim.

"Sen gülme."

"Gülmüyorum."

"Gülüyorsun."

"Biraz."

Elimi bırakmadan bana baktı.

"Merak etme."

"Ne hakkında?"

"Ne çıkarsa çıksın, yalnız değilsin."

Bu kez cevap veremedim.

Çünkü Arda'nın söylediklerinden sonra içimde büyüyen korkunun tam ortasında, Milas'ın bu iki kelimesi garip bir şekilde bana iyi gelmişti.

Yalnız değilsin.

Ama nedense, Arda'nın son cümlesi zihnimden çıkmıyordu.

Bu kez duyacaklarına hazırlıklı ol.

Ve içimde bir ses, yarının sıradan bir gün olmayacağını söylüyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 11beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18