24. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT
🍯 24. Bölüm 🍯
"Ben hallettim, Arda abiyle konuştum." demesiyle Araf Barkın Bey kaşlarını kaldırmıştı.
"Hayırdır aslan parçası?" diye sormasıyla Tugay,
"Araf Bey... Amca..." diye mırıldanmıştı.
Araf Barkın Bey hiç beklemeden,
"Çek bakışlarını kızımdan." demişti.
Tugay hafifçe gülümseyip,
"Yok, o da var da... Ben sizinle bir şey konuşmak istiyorum." dediği an,
"Hayır." demiştim.
İkisi de bana dönmüştü.
"Ne hayırı?" diye sormasıyla başımı iki yana sallamıştım.
Araf Barkın Bey gülümseyerek,
"Biliyorum evlat." dedi.
Sonra bize bakmasıyla,
"Ne demiştik?"
dördümüz aynı anda,
"Sonuç çıkmadan hiçbir şey kesin değil."
demiştik.
Araf Barkın Bey gülümseyip,
"Madem sonuç belli gibi... Gerçekten konuşmamız gerek. Ha, ne dersiniz?" dedi.
Sonra Tugay'a dönmüştü.
"Benden kız almak kolay değil."
Tugay'ın yutkunmasıyla sözlerine devam etti.
"Ama özür dilerim. Hem hayatını mahvettik hem de buna rağmen kızlarımı koruyup kolladın."
Kısa bir duraksayıp bana ve tekrar sevdiğime baktı.
"Birbirinizi sevdiğiniz çok belli. Kızlar her ne kadar ister ya da benimser bilmiyorum ama..."
Dudaklarının kenarında küçük bir tebessüm oluşmuştu.
"Elimden çekeceğin var."
Tugay şaşkınlıkla,
"Nasıl yani... Onayınız var mı?" diye sormuştu.
Araf Barkın Bey omuz silkip,
"Olmasa ayrılır mısın?" diye sormuştu.
Gözlerim dolarken Tugay cevap verememişti.
Ben araya girip,
"Araf Bey... Şey, şimdi şöyle..." diyecek olmuştum ki burnuma hafifçe vurmuştu.
"Onun babasının yaptığı bok, onun suçu değil ki." dedi. "Babasıyla görüşür mü, görüşmeli mi bilemem. Ama biz de onun hayatını mahvettik."
Derin bir nefes alıp devam etti.
"Senin deden de onu yetimhaneye göndermiş. İkisine de ayrı kıl oldum."
Sonra Tugay'a bakıp yumuşak bir sesle,
"Ama buna rağmen hâlâ ilk günkü gibi seviyorsanız ki seviyorsunuz, ben ne diye engel olayım?"
Tugay şaşkınlıkla,
"Nasıl yani... Bana kızmayacak mısınız?" diye sormuştu.
Araf Barkın Bey kaşlarını kaldırıp,
"Ne diye kızayım ki? Kızlarımı, benim bile bilmediğim kızlarımı koruduğun için mi? Ya da onların canını tehlikeye atmamak için ilk aşkını unutmaya çalıştığın için mi?"
Bir an durup gülümsemişti.
"Gerçi başaramadın. Bence bir daha dene... Tavsiye."
İster istemez hepimiz gülmüştük.
"O yüzden..." dedi.
"İkizler, geride kalmadan takip edin."
Ay' la birlikte nasıl baktığımızı bilmiyordum.
"Bana kızmayın olur mu?" deyip ikimizi de aynı anda sarılmasıyla olduğum yerde kalmıştım.
Oha...
Aynı anda bize sarılmasına mı şaşırayım, bunu düşünmesine mi, yoksa bize sahip çıkış şekline mi?
Tam bunları düşünürken Gökçe'nin sözleriyle istemsizce kahkaha atmıştık.
"Amca..." dedi gülmesini zor tutarak. "Sen böyle devam edersen kızlar seni gerçekten baba diye çağıracak, haberin olsun."
Araf Barkın Bey de gülümsemişti.
"Çağırsınlar."
Tek kelimeydi.
Ama o tek kelime içime öyle bir oturmuştu ki gözlerimin yeniden dolmasına engel olamamıştım.
İkizim omzuma hafifçe vurup,
"Ağlama."
diye fısıldamıştı.
"Sus." dememle gülmeye başlamıştı.
Araf Barkın Bey bunu fark edince başını iki yana sallayıp,
"Biriniz ağlıyor, diğeriniz dalga geçiyor. Siz gerçekten ilginçsiniz."
demişti.
"İkiziz." dedim omuz silkerek.
"O yüzden paket hâlinde geliyoruz."
"Onu fark ettim." deyip gülmüştü.
"Birinizi sevince diğerini de otomatik seviyorsun."
İkizim hemen araya girip,
"İade de olmuyor bey amca."
demesiyle odanın içini kahkahalar doldurmuştu.
Araf Barkın Bey de kahkaha atıp,
"Geçmiş olsun bana o zaman."
demişti.
Tam çıkmak için kapıya yönelirken yine bize dönmüştü.
"Bir şey daha."
Hepimiz durup ona bakmıştık.
"Sonuç ne çıkarsa çıksın..."
Kısa bir duraksayıp bana ve ikizime baktı.
"Bugünden sonra hiçbir şeyi tek başınıza yüklenmeyeceksiniz."
Boğazıma oturan düğümü yutmaya çalışırken sadece başımı sallayabilmiştim.
İkizim de sessizce elimi tutmuştu.
O an ilk defa içimden,
Belki de gerçekten iyiki yaptık.
diye geçirmiştim.
Başımı sessizce sallamamla Araf Barkın Bey hafifçe gülümsemişti.
"İşte böyle."
demesiyle odadan çıkmıştık.
Koridorda yine her zamanki gibi civciv sürüsü misali peşinden yürüyorduk.
Gökçe etrafına bakınıp,
"Amca..." dedi.
"Hı?"
"Harbiden acıktım."
İster istemez gülmemle Tugay,
"Şuna bir şey yedirmezsek bizi yer."
demişti.
Gökçe hiç bozuntuya vermeden,
"Doğru tespit."
deyince ikizim kahkaha atmıştı.
"Yemin ediyorum bunun tek derdi yemek."
"Aç insanın gözü hiçbir şey görmez." diyerek kendini savunmasıyla ikizim ise,
"Yalan da söylemiyor."
demişti.
Hepimiz gülerken Araf Barkın Bey başını iki yana sallayıp,
"Siz gerçekten hiç normal değilsiniz."
demişti.
"Biz bunu iltifat olarak alıyoruz."
diyen Gökçe'yle birlikte yeniden gülmüştük.
Tam hastanenin çıkış kapısına yaklaşırken Araf Barkın Bey'in telefonu yeniden çalmıştı.
Ekrana kısa bir bakıp,
"Bir dakika çocuklar."
demesiyle telefonu açmıştı.
Biz de istemsizce susup onu beklemeye başlamıştık.
Karşı tarafı birkaç saniye dinledikten sonra yüzündeki ifade değişmişti.
"Tamam."
demişti sadece.
"Anladım."
Telefonu kapatınca hepimiz aynı anda ona bakmıştık.
"Bir sorun mu var?" diye sordum.
Bize dönüp hafifçe gülümsedi.
"Yok."
Kısa bir duraksayıp ekledi.
"Önce sizi doyuralım. Sonra ne olursa olsun birlikte düşünürüz."
O cümleyi duyunca içimde yine aynı sıcaklık oluşmuştu.
Farkında olmadan ikizime baktığımda o da bana bakıyordu.
İkimiz de aynı şeyi hissediyorduk.
Demek ki böyle bir şeymiş baba-kız duygusu...
Bu düşünceyle derin bir nefes almış, istemsizce gülümseyerek arabaya binmiştik.
Tugay'ın elindeki telefonla uğraştığını görünce omzunu hafifçe dürtmüştüm.
Bana dönüp gülerek,
"Ne o, kıskandın mı çen?" demişti.
"Ne münasebet be! Hem..." diyecekken saçlarımla oynamaya başlamıştı.
"Abinin yanında daha çok uğraşıyordum."
demesiyle gözlerimi devirmiştim.
"Ya Tugay..."
diye söylenirken araba bir anda fren yapmıştı.
Ne olduğunu anlayamadan öne doğru savrulacakken Tugay refleksle kolunu uzatıp beni tutmuştu.
Öndeki koltuktan,
"Ha pardon çocuklar."
sesi gelince hepimiz bir an durmuş, ardından Tugay başını kaldırıp,
"Canıma kastınız var değil mi?"
demişti.
Araf Barkın Bey aynadan ona bakıp,
"Tövbe de çocuğum."
deyince kahkahamızı tutamamıştık.
Arabanın içini yine bizim gülüşlerimiz doldururken Araf Barkın Bey de belli belirsiz gülümsemiş, başını iki yana sallamıştı. O an, dakikalar önce hastaneyi kaplayan o ağır havadan eser kalmamış gibiydi.
Çalan telefonumla birlikte Tugay'ın bakışları direkt bana dönmüştü.
Araf Barkın Bey durumu fark eder etmez,
"Sağa çekme ihtimaliniz varsa çekebilirsiniz." demesiyle herkes bana dönmüştü.
Derin bir nefes alıp,
"Merak etme." diye mırıldandım.
Telefonu açıp,
"Efendim?" dedim.
Karşı taraftan gelen sesle yüzümdeki ifade değişmişti.
"Evet... Bilinmeyen." diye mırıldandım. "Ama evet, düşmanım olan bilinmeyen kişi."
Karşı taraftan alaycı bir kahkaha yükseldi.
"Yalan söyleme be, abisi."
Sesindeki rahatlık içimi ürpertmişti.
"Neredesin ve kimlesin?" diye sordu.
"Arabadayım. Malum, yaşadıklarımı duydun sanıyorum. 'Abi' dediğine göre..."
Bir an durup kısık sesle,
"Peki ya sen?" diye sordum.
Sonra sesimi sertleştirerek,
"Sen niye bize bok gibi davranıyorsun?" dedim.
Karşı taraftan gelen cevapla içim buz kesmişti.
"Sayemde ailene kavuştun lan."
Dişlerimi sıkarak sessiz kalmıştım.
"Ben sana ne dedim şimdi?" dedi soğukkanlı bir sesle.
"O arabada sakın ha... Fren ya da durmak gibi bir hata yapmasınlar."
Kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu.
"Canın... İkizin orada, malum."
Bunu duyar duymaz Tugay yanımdan fırlamıştı.
Hiçbir şey söylemeden öne geçmiş, büyük ihtimalle Araf Barkın Bey'in yanına gitmişti.
Ben ise telefona sıkıca tutunup,
"Ne yaptın?" diye sordum.
Karşı taraftan sakin bir ses geldi.
"Ne var canım?"
Ardından tek cümle söyledi.
"Frene bağlı bomba."
Kanım çekilmişti.
"Neye bağlı... Ne dedin sen?"
"Neye bağlı... Ne dedin sen?" dememle boğazım düğümlenmişti.
Karşı taraftan alaycı bir kahkaha yükseldi.
"Doğru duydun."
Telefonu tuttuğum elim titrerken nefes almakta zorlanıyordum.
"Sen delisin..." diye fısıldamıştım.
"Belki."
Sesindeki rahatlık içimi daha da ürpertiyordu.
"Ama unutma, oyunun kurallarını ben koyuyorum."
Tam o sırada Tugay öne eğilip Araf Barkın Bey'e bir şeyler fısıldamıştı. Araf Barkın Bey'in yüzündeki ifade bir anda değişse de direksiyondaki hâkimiyetini bozmamıştı.
Dikiz aynasından bana kısa bir bakış attı.
Bakışları tek bir şey söylüyordu.
Sakin ol.
Ben de başımı belli belirsiz sallamıştım.
Telefondaki ses yeniden konuştu.
"Ne oldu? Korktun mu?"
"Korkacağımı mı sandın?" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
"Hayır."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Sadece aileni ne kadar sevdiğini biliyorum."
O cümleyle birlikte içime bir yumru oturmuştu.
"Onlara bir şey olursa..." diye başladım.
"Sözlerini dikkatli seç."
Sesi bu kez daha sertti.
"Çünkü şu an sadece seni dinliyorum."
Arabanın içindeki sessizlik ağırlaşmıştı. Kimse konuşmuyordu. Gökçe ile ikizim bana endişeyle bakıyor, Tugay ise gözünü bir an bile Araf Barkın Bey'den ayırmıyordu.
Ben derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım.
"Amacın ne?" diye sordum.
Karşı tarafta birkaç saniyelik sessizlik oldu.
"Onu da öğreneceksin."
Cümlesini bitirir bitirmez hat kapanmıştı.
Telefon ekranına birkaç saniye boş boş bakakalmıştım.
"Kapattı..." diye fısıldadım.
Araf Barkın Bey gözünü yoldan ayırmadan sakin bir sesle,
"Tamam."
dedi.
"Panik yapmayacağız."
O sakinliğini görünce ben de derin bir nefes almaya çalıştım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu ama onun sesi, arabadaki herkesin kendini toparlamasına yetmişti. Kimse tek kelime etmiyor, hepimiz bir sonraki anın ne getireceğini bekliyorduk.
Kimse konuşmuyordu.
Sadece motorun sesi...
Ve kalbimin göğsüme vuruşu.
Tugay bana bir adım yaklaşıp telefonu elimden almıştı.
"Güzelim."
Sesini olabildiğince sakin çıkarmaya çalışıyordu.
"Bana bak."
Ama bakamıyordum.
Ya söyledikleri doğruysa?
Ya bir saniyelik hata...
Tam o anda Araf Barkın Bey dikiz aynasından hepimize baktı.
"Kimse panik yapmayacak."
Sesi öyle sakindi ki bir anlığına gerçekten her şey kontrolündeymiş gibi hissetmiştim.
"Nehirim."
Başımı kaldırdım.
"Derin nefes al."
İstemsizce dediklerini yapmıştım.
Gökçe koltuğa iyice yaslanmış, ikizim ise sessizce elini tutmuştu Gökçe' nin.
"İyi misin?" diye fısıldadı.
"Bilmiyorum."
Kelime ağzımdan güçlükle çıkmıştı.
Tam o sırada telefon yeniden çalmıştı.
Hepimiz irkilmiştik.
Bu kez kimse konuşmuyordu.
Ekranda yine aynı numara...
Parmaklarım titreyerek açmıştım.
"Ne istiyorsun?"
Karşı taraftan alçak bir kahkaha yükseldi.
"Güzel..."
Camdan dışarı baktım.
"Şimdi sağınıza bak."
İstemsizce başımı çevirmiştim.
Siyah renkli bir araç, bizimle aynı hızda ilerliyordu.
Direksiyonun başındaki kişi yüzünü göstermiyordu.
Sadece bize paralel ilerliyordu.
Kalbim boğazıma düğümlendi.
"Gördün mü?"
Hiç cevap veremedim.
"O arabayı sakın gözden kaçırmayın."
Hat yeniden kapanmıştı.
"Araf Barkın Bey..."
Sesim titriyordu.
"Yanımızda biri var."
Araf Barkın Bey aynadan kısa bir bakış atmış, sonra yeniden yola odaklanmıştı.
"Gördüm."
Tek kelime...
Ama o tek kelime hepimizi daha da germişti.
Siyah araç birkaç saniye boyunca yanımızdan ayrılmadı.
Sonra aniden hızlanıp önümüze geçti.
Bir an için yolu kapatacak sandık.
Fakat son anda şerit değiştirip uzaklaşmaya başladı.
Tam herkes biraz nefes alacakken...
Arabanın gösterge panelinden kesik kesik bir uyarı sesi yükseldi.
"Bip..."
Hepimiz aynı anda o tarafa döndük.
"Bip..."
Kimse konuşmuyordu.
"Bip..."
Gökçe'nin parmakları titriyordu.
İkizim nefesini tutmuştu.
Ben ise istemsizce Tugay'ın koluna sarılmıştım.
Araf Barkın Bey'in sesi bu kez eskisinden de sakindi.
"Herkes bana baksın."
Başımızı ona çevirdik.
"Ne olursa olsun, birlikte hareket edeceğiz."
O cümleyi duymak bile içimde küçücük bir umut yakmıştı.
Çünkü ilk kez korkunun ortasında yalnız olmadığımızı babamızın bizi kurtarmak umuduyla ölebileceğini hissediyordum.
Ve o an hepimiz aynı şeyi anlamıştık.
Asıl mücadele... daha yeni başlıyordu.
Arabanın içindeki uyarı sesi aralıklarla duyulmaya devam ediyordu.
"Bip..."
"Bip..."
Kimse tek kelime etmiyordu.
Araf Barkın Bey gözünü yoldan ayırmadan,
"Tugay."
demişti.
"Buradayım."
"Telefonun hoparlörünü aç. Az önceki numarayı tekrar arasın."
Tugay başını sallayıp telefonu eline alırken ben istemsizce,
"Ya açarsa?" diye fısıldamıştım.
"Açsın."
Araf Barkın Bey'in sesi hâlâ sakindi.
"Konuştukça hata yapar."
Tam o sırada telefon yeniden çalmıştı.
Bu kez bizi arayan oydu.
Tugay hiç beklemeden hoparlöre alıp açmıştı.
"Ne oldu?" diye alaycı bir ses yükseldi.
"İnanmadınız mı bana?"
Araf Barkın Bey ilk kez konuşmuştu.
"İstediğin ne?"
Karşı taraftaki birkaç saniye sessiz kaldı.
"Demek sonunda konuya sen girdin."
"İstediğin ne?" diye aynı sakinlikle tekrarladı.
"Korkmanız."
Ardından kısa bir kahkaha duyuldu.
"Sadece birkaç dakika içinde birbirinize nasıl veda ettiğinizi görmek."
İçime buz gibi bir ürperti yayılmıştı.
Araf Barkın Bey'in yüzünde ise en ufak bir panik yoktu.
"Bunu yaparak eline ne geçecek?"
"Merak etme."
Ses yeniden güldü.
"Birazdan anlarsınız."
Hat tekrar kapanmıştı.
Arabanın içinde yine o ağır sessizlik vardı.
Tugay derin bir nefes alıp,
"Bu adam bizim korkmamızı istiyor."
demişti.
Araf Barkın Bey başını hafifçe salladı.
"Aynen öyle."
Sonra çok net bir ses tonuyla devam etti.
"O yüzden korktuğumuzu göstermeyeceğiz."
Ben dudaklarımı ısırırken ikizim sessizce elimi tuttu.
"İyiyim." diye yalan söylemeye çalışmıştım.
"Değilsin."
diye fısıldadı.
"Ama birlikteyiz."
O cümleyle gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Tam o sırada Araf Barkın Bey aracın hızını dikkatlice azaltıp trafiği kontrol etti.
"Çocuklar."
"Hı?"
"Kimse kemerini çıkarmayacak."
Hepimiz aynı anda kemerlerimizi kontrol etmiştik.
Arabanın içindeki gerginlik her geçen saniye artıyordu.
Birkaç metre ileride yol kenarında güvenlik ekiplerinin bulunduğu bir nokta görünmeye başlamıştı.
Araf Barkın Bey bunu fark edince sesini hiç yükseltmeden,
"Şimdi beni dikkatle dinleyin."
demişti.
"Birazdan aracı güvenli bir alana alacağım. Hepiniz sakin bir şekilde içeride kalacaksınız. Kimse tek başına hareket etmeyecek."
Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.
Ama onun bu kadar kontrollü konuşması, korkunun bizi yönetmesine engel oluyordu.
Uzaktan görünen güvenli alan biraz daha yaklaşırken hepimiz nefesimizi tutmuş, bir sonraki saniyeyi bekliyorduk.
"Ama durursak..." diye fısıldamıştım. Sesim titriyordu.
"Ya gerçekten frene bağlıysa?"
Arabanın içinde yeniden sessizlik olmuştu.
Tugay bana dönüp,
"Güzelim..."
diyecek olmuştu ki Araf Barkın Bey sözünü kesmişti.
"Kimse kendi kendine senaryo kurmayacak."
Sesi hâlâ sakindi.
"Önce elimizde ne var ona bakacağız."
"Adam frene bağlı dedi." dedim.
"Doğru." diye karşılık verdi. "Ama bunu söyleyen kişi aynı zamanda bizi korkutmak isteyen biri."
İkizim derin bir nefes alıp,
"Yani yalan söylemiş olabilir mi?" diye sormuştu.
"Olabilir."
Araf Barkın Bey gözünü yoldan ayırmadan konuşmaya devam etti.
"Ya da doğru söylüyordur. İki ihtimali de aynı ciddiyetle değerlendireceğiz."
Telefon yeniden titremişti.
Bu kez mesaj gelmişti.
Ekrana baktığım an boğazım düğümlendi.
'Durmayı dene.'
Mesajı Tugay'a göstermemle yüzündeki ifade sertleşmişti.
"Bunu bilerek yapıyor."
"Neyi?" diye sordum.
"Kafamızı karıştırıyor."
Araf Barkın Bey dikiz aynasından bize kısa bir bakış attı.
"Mesajı bana okut."
Tugay telefonu uzatınca bir an ekrana baktı.
Sonra yine yola döndü.
"Beklediğim gibi."
"Ne demek beklediğin gibi?" diye sordum.
"Bizi kendi istediği gibi hareket ettirmeye çalışıyor."
Arabanın içinde yine o ağır sessizlik çökmüştü.
Ben istemsizce emniyet kemerimi biraz daha sıkıca tutarken Ay gözlerini kapatmasıyla sessizce elimi kavramıştı.
Kimsenin nefes almaya cesaret edemediği birkaç saniye geçmişti.
Sonra Araf Barkın Bey sakin ama kararlı bir sesle konuştu.
"Şu an tek yapacağımız şey panik olmamak."
"Çünkü panik, onun en çok istediği şey."
O cümleden sonra hiç kimse konuşmamıştı.
Hepimiz önümüzde uzanan yola bakıyor, kalbimizin sesini bastırmaya çalışıyorduk.
Arabanın içindeki sessizlik giderek ağırlaşırken derin bir nefes almıştım.
"Bizim sayemizde..." dedim kısık bir sesle.
Herkes bana dönmüştü.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Tugay.
Gözlerimi Araf Barkın Bey'e çevirip,
"Bu iş artık bizim yüzümüzden bu noktaya geldiyse..." dedim. "O zaman bizim sayemizde de bu iş bitsin."
İkizim hemen,
"Nehir..."
diye itiraz edecek olmuştu.
Başımı iki yana salladım.
"Kaçmaktan yoruldum."
Araf Barkın Bey birkaç saniye sessizce bana baktı.
Sonra sakin bir sesle,
"Ben de bu işin bitmesini istiyorum." dedi.
"Ama bunu kimseyi kaybetmeden yapacağız."
Tugay omzuma hafifçe dokundu.
"Bir daha seni böyle korkutmasına izin vermeyeceğiz."
Ben de derin bir nefes alıp başımı salladım.
"Evet."
Araf Barkın Bey direksiyonu sıkıca kavrayıp gözünü yoldan ayırmadan konuştu.
"Bugüne kadar hep bizi yönettiğini sandı. "Aldığı derin nefesle, "özellikle de size yapmış bunu!"
Dudaklarımın kenarında kararlı bir ifade belirmişti.
"Şimdi sıra bizde."
İkizim de kararlı bir sesle,
"Bu defa kaçmayacağız."
demişti.
Arabanın içinde korku hâlâ vardı.
Ama o korkunun yerini yavaş yavaş kararlılık almaya başlamıştı.
Hepimiz aynı şeyi hissediyorduk.
Bu hikâye, korkarak değil...
Birlikte hareket ederek bitecekti.
Arabanın içindeki sessizlik giderek ağırlaşırken aklıma bir anda telefondaki adamın söylediği cümle gelmişti.
"Frene bağlı..."
Kaşlarımı çatıp kendi kendime mırıldandım.
"Bir dakika..."
Tugay hemen bana döndü.
"Duru' m?"
Telefon konuşmasını baştan sona zihnimde tekrar etmeye başlamıştım.
Bir cümlesi diğerleriyle uyuşmuyordu.
Başımı kaldırıp Araf Barkın Bey'e baktım.
"Bizi korkutmaya çalışıyordu."
"Evet."
"Ve sürekli frenden ve durmaktan bahsetti."
Araf Barkın Bey bakışlarını yoldan ayırmadan,
"Devam et."
demişti.
"Hiçbir şeyi kanıtlamadı. Sadece sürekli aynı şeyi tekrar etti. Özellikle frene yada durmaya odaklanmamızı istedi."
İkizim de düşünmeye başlamıştı.
"Yani..."
"Yani belki de bizi frene değil, başka bir şeye baktırmamak için bunu söyledi."
Arabanın içinde bir sessizlik oldu.
Tugay ön konsola dikkatlice bakarken,
"Araf Barkın Bey..." dedi.
"Direksiyonun altındaki uyarı lambasına bir bakar mısınız?"
Araf Barkın Bey göz ucuyla gösterge panelini kontrol etti.
Uyarı sesi devam ediyordu ama gösterge ışıklarından biri normal görünmüyordu.
"Demek istediğin bu mu?"
Başımı salladım.
"Evet. Bizi tek bir ihtimale kilitledi. Oysa başka bir arıza ya da düzenek olabilir."
Araf Barkın Bey derin bir nefes aldı.
"Güzel yakaladın."
O sırada ileride yol güvenliğini sağlayan ekiplerin bulunduğu kontrollü alan görünmüştü.
Araf Barkın Bey hemen kararını verdi.
"Kimse araçtan inmeyecek."
Telefonunu alıp görevli ekiplere durumu bildirdi.
"Aracı dışarıdan kontrol edecekler. Biz içeride kalacağız."
Birkaç dakika sonra uzman ekip dikkatlice aracı incelemeye başlamıştı.
Hepimiz nefesimizi tutmuş bekliyorduk.
Görevlilerden biri camın ardından başparmağını kaldırdı.
"Araçta şüpheli bir düzenek var. Siz içeride sakin kalın."
Tugay derin bir nefes verdi.
İkizim gözlerini bana çevirdi.
"Nehir..."
"Hı?"
"Eğer o cümleyi fark etmeseydin hepimiz sadece freni düşünüyor olacaktık."
Ben ise başımı iki yana salladım.
"Ben tek başıma bir şey yapmadım."
Elimi Tugay'ın, diğer elimi de ikizimin tuttuğunu hissedince gülümsedim.
"Hep birlikte kurtulduk."
Araf Barkın Bey de arkasına dönüp kısa bir tebessüm etti.
"Bazen en büyük tuzak, insanın sadece tek ihtimali düşünmesini sağlamaktır."
O an arabanın içindeki herkes aynı anda derin bir nefes almıştı.
Korku hâlâ geçmiş değildi.
Ama artık yalnız değildik ve doğru insanlarla birlikte hareket ederek en tehlikeli anı geride bırakmıştık.
"Bitti." diyen Milas'la,
"Ne bitti?" demiştim.
Milas eline bakıp gülerek,
"Ne bitebilir? Tırnağın resmen derimi oydu da, o bitti dedim." diye karşılık vermişti.
Sonra diğer elini uzatıp,
"Şuna da bir bak istersen." demesiyle kafamı kaldırıp ona bakmıştım.
"Ya Tugay... Neden tuttun elimi?" dememle omuz silkip gülümsemişti.
"Olan bana olsun be güzellik."
Ardından gözlerimin içine bakarak,
"Nasıl olsa iyileştirmeden, sarmadan bırakmazsın değil mi?" demişti.
Araf Barkın Bey gülümseyerek araya girip,
"Ben de güzel pansuman yaparım."
demesiyle Milas hemen başını iki yana sallamıştı.
"Yok be amca, sen yorulma."
demesiyle hepimiz istemsizce gülmüştük.
