26. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT

🍯 26. Bölüm 🍯

Esra İlayda Akkuş

Aynı rahat tavrını bozmadan söylediği cümleyle istemsizce gülümsedim. Başımı iki yana sallayıp gülerek baktım ona. “Özgüvenin fazla değil mi sence?” dedim, kaşımı hafifçe kaldırarak. O ise omuz silkti. “İnsanın kaybedecek bir şeyi yoksa, denemekten de korkmaz.” Sözleri havada asılı kalırken birkaç saniye sessizlik oldu. Göz göze gelmiş, ikimiz de bakışlarımızı kaçırmamaya çalışıyorduk. En sonunda ben dayanamayıp hafifçe güldüm. “Pes etmeyi hiç düşünmüyor musun? ”Dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı. “Hayır.” Demişti, aldığım nefesle “Neden?” Dememle bana buruk bir tebessümle bakıp “Çünkü bazen en güzel hikâyeler, ilk başta imkânsız gibi görünenlerle başlar.” Kalbim, beklemediğim bu cevap karşısında ritmini bir anlığına şaşırmış gibiydi. Bunu belli etmemeye çalışarak derin bir nefes aldım. “Ya o hikâyenin sonu mutlu bitmezse?” Bakışları bir an olsun gözlerimden ayrılmadı. “O zaman en azından ‘Keşke deneseydim.’ demem.” Söyledikleriyle aramızdaki sessizlik bu kez rahatsız edici değil, aksine tarif edemediğim kadar sıcak bir hâl almıştı. Tam o sırada bulunduğumuz ortamdan yükselen bir ses, ikimizi de istemeden o anın içinden çekip çıkardı.

Asel Hanım'ın Barkın Bey'e dönüp, dudaklarında muzip bir gülümsemeyle, "Oo, gözlerim yaşardı." demesiyle ikizim kolunu omzuma attı.

"Ne oldu ki, Asel Hanım?" diye sordu.

Asel Hanım kahkaha atarak başını iki yana salladı.

"Ayy hayatım, ben kızımla alışverişe çıkıyorum. Barkın beyin siz en son ne zaman birlikte dışarı çıktınız, hatırlamıyorum." dedi.

Tam o sırada telefonum çaldı. Ekrana kısa bir bakış atıp aramayı açtım.

"Yok..." dedim, iç çekerek. "On dakika huzur yok, değil mi?"

Telefonun diğer ucundaki adam güldü.

"Aa, abim! Neden öyle dedin? Tüh... Kurtulmuşsunuz. Şahsen ben şu an ölmediyseniz şaşırırım."

Gülmesine karşılık ben de istemsizce gülümsedim.

"Ben ve ölmek? Ah be abisi, hiç yakıştıramadım sana." dedim.

Telefonun diğer ucundan yükselen kahkaha daha da belirginleşti.

"Yok ya, sen kolay kolay ölmezsin. Ama bulunduğun yerdekiler için aynı şeyi söyleyemem."

"Ne istiyorsun gene?" dememle telefonun diğer ucundan soğukkanlı sesi duyuldu.

"Benimle yaşamanı."

Kaşlarımı çatıp alaycı bir kahkaha attım.

"Azrail'le mi yaşamamı istiyorsun?"

Kısa bir sessizliğin ardından tek bir cümle kurdu.

"Seçim zamanı."

Ses tonu bir anda buz kesmişti.

"Ya şu an Türkiye'ye dönen üçüzün, kardeşin, iki abin ve ablanın cenazesi... ya da senin cenazen. Seç, beğen, al."

Duyduklarımla olduğum yerde donup kalmıştım. Kimseye fark ettirmeden birkaç adım uzaklaştım.

"Yalan söylüyorsun." dedim, sesimi alçaltarak.

Karşı taraftan kahkaha yükseldi.

"Annen şu an kızı sandığı kızla alışverişe gidiyor, değil mi? Abim... Kim istedi de yaptırdı sandın, Nehir? İkizinin hayatını da alırım desem, yine konuşur musun boş boş."

Çenem sıkıldı.

"Arda abim var ya hani... Kardeşin. Neden o değil de ben? Sahi?" dedim.

Sesimdeki alay daha da belirginleşti.

"Sahi... Neden o? O bile öldü bildi seni."

Derin bir nefes aldıktan sonra fısıldar gibi devam etti.

"Üç... İki... Bir... Yoksa geri sayımı gerçekten başlatmamı mı istiyorsun?"

Kalbim göğsüme vururken son cümlesini kurdu.

"O arabaya frene koymadığım bombayı koyarım. Ki yaparım. Bizim babamız aynı, abim."

Dudaklarım istemsizce kıvrıldı.

"Yoo..." dedim.

"Benim babam, senin baban olan aşağılık Çınar mı sanıyordun? Tüh..."

Tam o anda duyduğum öfkeli kükreyiş bulunduğum yeri inletti.

"DURU!"

Bu sefer kahkahayı ben patlatmıştım.

"Ne oldu? Sen de mi şaşırdın?" dedim telefondaki adama.

Ardından alaycı bir ses tonuyla devam ettim.

"Hani daha geçen gün beni birine benzettin ya... 'Abim, aynı Araf Bey gibisin.' diyen sendin. Yanılıyor muyum?"

Karşı taraftan dişlerinin arasından çıkan öfkeli sesi duydum.

"Kapa çeneni!"

Gülümsemem bir anda silindi.

Telefonu kulağıma biraz daha yaklaştırmamla , soğuk bir sesle konuştu.

"Şimdi cevap sırası sende."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Var mısın... yok musun?"

"Varım... Allah'ın belası." dememle derin bir nefes almamla birlikte;

Alaycı bir kahkaha attı.

"Güzel. Haftaya bugün avukat sözleşmeyi getirecek. Azıcık eğleneyim, değil mi ama?" dedi.

Telefonu kulağımdan indirmedim. Parmaklarım titriyordu.

"Adın ne, bilmiyorum..." dedim, sesim çatallanırken. "Ama neden? Neden o şerefsiz Çınar'a inanıyorsun? Biz sana ne yaptık?"

Karşı taraftan yine sessizlik...

Yutkundum.

"Söylesene... Ne istiyorsun?" dedim.

Cevap gelmedi.

Bu kez sesim istemsizce yükseldi.

"Cevap ver!" diye bağırdım.

Bir saniye...

İki saniye...

Ardından telefon yüzüme kapandı.

Kulaklarımda yalnızca kesik arama sesi yankılanırken elim yavaşça aşağı düştü. Dizlerimin bağı çözülmüş gibi hissettim. Bulunduğum yere çömeldim.

Boğazıma oturan düğümü yutmaya çalıştım ama başaramadım.

Gözlerimi sımsıkı kapattım.

Bu sefer engel olmadım.

Yanaklarımdan süzülen gözyaşlarının sessizce akmasına izin verdim.

İlk defa korkuyordum.

Kendim için değil...

Adını tek tek saydığı insanlar için.

Çünkü onun sesindeki o soğukkanlılık, söylediklerinin bir tehditten çok bir söz gibi geldiğini hissettirmişti.

Aldığım derin nefesle kendi kendime, "Kendine gel be kızım." desem de boğazımdaki düğüm çözülmüyordu.

Yutkundum.

Elimi cebime attığım anda parmaklarıma takılan katlanmış kâğıdı fark ettim. Bir an duraksadım ama onu şimdilik görmezden geldim.

Tam doğrulacakken tanıdık bir ses kulaklarıma ulaştı.

"Nehir'im..."

İstemsizce gülümsedim.

"Gene mi sen?" dedim.

Sözümü hiç umursamadı. Birkaç adımda yanıma geldi.

"Ne oldu?" diye sordu.

Ardından sesi daha da yumuşadı.

"Ne oldu meleğim? aldığım nefesle gözyaşlarımı silerken Hiç sıkılmıyor musun hep 'üzgün' görmekten? Baksana..."

Burnumun ucuna hafifçe dokunup çenemi kaldırdı. Gözlerimin içine baktıktan sonra beni kendine çekti.

"Seninle..." dedi usulca. "Seninle ağlamayı, başkasıyla gülmeye değişmem."

Sesi o kadar sakindi ki, birkaç saniyeliğine nefes alabildiğimi hissettim.

"Ne oldu canımın içi?" diye yeniden sordu.

Yutkundum.

Gözlerimi onunkilerden ayıramadan fısıldadım.

"Üvey abimiz..."

Sesim titredi.

"Haftaya bugün avukat gönderecekmiş... Onunla yaşamam için."

Milas'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.

Ben devam ettim.

"Beni..." dedim, kelimeler boğazıma düğümlenirken. "Bilmediğim üçüzümle... Abilerimle... Ablamla... Kardeşimle tehdit etti."

Nefesim kesildi.

Yutkunup gözlerimi kapattım.

"Ama en çok koyan..." dedim, sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısılmıştı.

"İkizimden vurdu."

Milas'ın çenesi kasıldı. Bana biraz daha yaklaşırken ben gözlerimi ondan kaçırdım.

Başımı iki yana sallayıp kısık bir sesle fısıldadım.

"Milas..."

Gözlerim yeniden doldu.

"Ne zaman bitecek bunlar?"

Sorumu duyar duymaz Milas hiçbir şey söylemedi.

Sadece bana baktı.

Öyle uzun, öyle derin baktı ki, sanki gözlerimin ardında saklamaya çalıştığım bütün korkuları tek tek görüyordu.

Bir adım daha yaklaştı.

İki eliyle yüzümü avuçlarının arasına aldı.

Başparmağı yanağımdaki gözyaşını usulca sildi.

"Bilmiyorum." dedi dürüstçe.

"Sana 'yarın bitecek' desem yalan söylemiş olurum."

Gözlerimi yere indirdim.

"Ama şunu biliyorum..."

Çenemi hafifçe kaldırıp yeniden gözlerinin içine bakmamı sağladı.

"Sen bunu tek başına yaşamayacaksın."

Dudaklarım titredi.

"Ya dediklerini yaparsa?" diye fısıldadım. "Ya gerçekten bir şey olursa?"

Milas hiç düşünmeden cevap verdi.

"Olmasına izin vermem."

Başımı iki yana salladım.

"O kadar emin konuşma."

"Konuşurum."

Sesi ilk kez bu kadar sert çıkmıştı.

"Çünkü bu saatten sonra sana dokunmaya çalışan herkes, önce karşısında beni bulacak."

Gözlerim yeniden doldu.

"Ama sadece beni değil ki..." dedim güçlükle. "Üçüzümü, abilerimi, ablamı, kardeşimi... En çok da ikizimi söyledi. Sanki hepsinin hayatı benim vereceğim cevaba bağlıymış gibi konuştu."

Milas derin bir nefes aldı.

Beni yeniden kendine çekti.

Bu kez başımı göğsüne yasladı.

Kalbinin düzenli atışlarını duyabiliyordum.

Bir eli saçlarımda, diğeri sırtımdaydı.

"Dinle beni." dedi sakin ama kararlı bir sesle.

"Korkman normal. Böyle bir tehdidi duyan herkes korkar."

Kollarını biraz daha sıktı.

"Ama korktuğun için onun istediğini yapmak zorunda değilsin."

Sessizce ağlamaya devam ederken gözlerimi kapattım.

"Birlikte çözeceğiz." dedi.

"Bu yükü tek başına taşımana izin vermeyeceğim. Ne ben... ne de seni gerçekten ailesi gibi gören insanlar."

Yavaşça başımı kaldırıp ona baktım.

"Söz mü?" diye fısıldadım.

Milas hiç tereddüt etmedi.

Alnını alnıma yasladı.

"Söz." dedi.

"Bu hikâyenin sonunda yalnız kalan sen olmayacaksın."

"Söz." demesiyle gözlerimi birkaç saniye onunkilerden ayıramadım.

Sanki bütün gürültü susmuştu.

Ne tehditler...

Ne korkular...

Ne de biraz önce duyduklarım...

O an sadece Milas'ın gözleri vardı.

Titreyen bir nefes verdim.

"Ya sözünü tutamazsan?" diye fısıldadım.

Milas'ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

Başını hafifçe iki yana salladı.

"O zaman..." dedi usulca. "Her gün yeniden söz veririm."

İstemeden güldüm.

Gülüşümü görmesiyle o da gülümsedi.

Başparmağı yanağımda kalan son gözyaşını silerken,

"Bak..." dedi. "İşte en sevdiğim şey bu."

Kaşlarımı çattım.

"Ne?"

"Gülüşün."

Kalbim yine saçma sapan hızlanmıştı.

Başımı eğmeye çalıştığım anda çenemi nazikçe kaldırdı.

"Sakın."

"Ne sakını?"

"Benden kaçma."

Fısıltısı kulağıma değdiğinde istemsizce yutkundum.

"Kaçmıyorum." dedim.

"Yalan."

Aramızdaki mesafe iyice kapanmıştı.

Nefesini hissedebiliyordum.

"Her canın yandığında ilk yaptığın şey, gözlerini kaçırmak ya da kaçmak."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Çünkü ağlarken güzel görünmüyorum."

Bu sözümle hafifçe güldü.

Öyle içten güldü ki ben de ona bakmaktan kendimi alamadım.

"Kim söyledi bunu?"

Omuz silktim.

"Ben."

Başını yine iki yana salladı.

"Yanlış biliyorsun."

Alnını yavaşça alnıma yasladı.

Aramızda yalnızca birkaç nefeslik mesafe kalmıştı.

"Sen ağlarken de güzelsin..." dedi usulca.

"Ama ben seni en çok gülerken seviyorum."

Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi.

Gözlerimi kapattım.

O an, saçlarımın arasına düşen sıcak nefesini hissettim.

Bir elini saçlarımın arasına geçirip beni biraz daha kendine çekti.

"Nehir..."

"Hı?"

"Bir daha tek başına ağladığını görürsem küserim."

İstemsizce güldüm.

"Bu nasıl tehdit?"

"En ciddisinden."

Burnunu hafifçe burnuma değdirip gülümsedi.

"Çünkü senin gözyaşların bana yakışmıyor."

Ben daha cevap veremeden alnıma uzun, yumuşak bir öpücük kondurdu.

Öpücüğü birkaç saniye sürdü.

Çekildiğinde hâlâ gözlerimin içine bakıyordu.

"Sana bir şey söyleyeceğim." dedi.

"Ne?"

Elimi yavaşça avucunun içine aldı.

Parmaklarımız birbirine dolanırken gözlerini hiç ayırmadan konuştu.

"Dünyadaki herkes gitse bile..."

Başparmağı elimi okşadı.

"Ben kalırım."

Sözleriyle boğazıma oturan düğüm bu kez bambaşka bir sebepten büyümüştü.

Başımı yavaşça omzuna yasladım.

Hiçbir şey söylemedim.

Sadece kalbinin ritmini dinledim.

Bir süre sonra saçlarımı okşayan elini hissettim.

"Ne düşünüyorsun?" diye fısıldadı.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

"Senden önce..." dedim usulca. "Biri bana 'yanındayım' dediğinde inanamazdım."

Başını hafifçe yana eğdi.

"Şimdi?"

Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Şimdi inanmak istiyorum."

Milas'ın kolları beni biraz daha sardı.

"İstemiyorum." dedi bir anda.

Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.

"Neyi?"

Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, bakışlarını kaçırmak imkânsızdı.

"Senin korkarak yaşamanı."

Elimi avucunun içine alıp parmaklarımı tek tek okşadı.

"Hayat zaten senden yeterince şey aldı."

Sesi yumuşamıştı.

"Bundan sonrasını almasına izin vermeyeceğim."

İstemsizce güldüm.

"Koskoca dünyaya tek başına mı meydan okuyacaksın?"

Omuz silkti.

"Gerekirse evet."

"Milas..."dedim gülerek.

"Bu biraz fazla film sahnesi gibi olmadı mı?"

O da gülümsedi.

"Olabilir." dedi göz kırparak. "Ama yine de şansımı denemek isterdim."

İkimiz de aynı anda güldük.

Belki de saatler sonra ilk kez içten gülüyordum.

Tam o an saçımın kulağımın önüne düşen bir tutamını yavaşça geriye itti.

Parmaklarının tenime değmesiyle istemsizce nefesim kesildi.

Bakışları yine gözlerime indi.

Bu kez konuşmadı.

Sadece gülümsedi.

Ben de ona...

Çünkü bazen hiçbir söz, insanın kendini güvende hissetmesi için yeterli olmuyordu.

Bazen sadece sevdiğin kişinin sana öylece bakması bile bütün fırtınaları susturmaya yetiyordu.

Ve o an, bütün korkularıma rağmen içimden tek bir cümle geçti.

"İyi ki geldin..."

Bunu sesli söylemeye cesaret edememiştim.

Ama galiba Milas anlamıştı.

Çünkü gülümseyerek alnını bir kez daha alnıma yasladı.

"Ben zaten hep sana geliyorum, Nehirim." dedi usulca.

"Yeter ki sen beni uzaklaştırma."

Gülerek başımı iki yana salladım.

"Uzaklaştırsam da dinledin ya." dedim.

Milas omuz silkip hiç düşünmeden cevap verdi.

"İyi ki yapmışım."

Kaşlarımı kaldırıp şaşkınlıkla ona baktım.

"Ya oha!" dedim, gülmeye başlayarak.

Tam o sırada yanımıza yaklaşan Selin duyduklarıyla ağzını açık bıraktı.

"Oha! Az yalnız bırak kardeşim. Takıntılı gibi bırakmadı la seni." dedi.

Sözleri biter bitmez Tugay kahkaha attı.

"Al işte! Ben de şam şeytanı ikinci volüm nerede diyordum." dedi kollarını bağlayarak.

Selin kaşını kaldırdı.

"Ne enişte, yalan mı?"

Milas hiç bozuntuya vermeden gayet ciddi bir ifadeyle cevap verdi.

"Yalan." dedi.

Bir saniye durup gülümsemesini gizleyemedi.

"Evet, 'git' dedi."

Omzunu hafifçe silkti.

"İtti de."

Sonra göz ucuyla bana bakıp alaycı bir gülümsemeyle devam etti.

"Ama derinlerde bir yerde yeniden benim gibi olmak istedi."

Ben gözlerimi kocaman açarken Selin kahkahayı bastı.

"Pes artık!"

Tugay elini kalbinin üzerine koyup dramatik bir şekilde iç çekti.

"Ee baldız... Bilmemen normal tabii."

Selin dönüp Tugay'ın koluna hafifçe vurdu.

Bana dönüp "ben sana..." diye söylenmeye başlamıştı ki Tugay hiç istifini bozmadan dinlemeye başladı.

"Nehir'im, bekleme bunu diye demişti."

Milas başını iki yana sallayıp bana baktı.

Yüzündeki gülümseme öyle sıcaktı ki istemeden ben de gülümsedim.

"Sevdiğimin ara ara kimseyi dinlememe huyu var ya..." dedi.

Kısa bir duraksamanın ardından göz kırptı.

"İyi ki var."

Ben mi?

Ben ne yapıyordum?

Bildiğiniz... gülüyordum.

Uzun zamandır ilk defa korkularımı birkaç dakikalığına unutacak kadar.

İlk defa kahkahamın içinde gözyaşı yoktu.

Ve o an anladım ki...

Bazen insanı hayata döndüren şey büyük mucizeler değil,

sevdiğim insanların saçma sapan atışmaları, bitmeyen şakalaşmaları ve "yalnız değilsin" der gibi yanımdan ayrılmamalarıydı. Belki de güldüren...

Selin, Milas'ın söylediklerini hiç umursamadan beni kolunun altına aldı.

Milas şaşkın bir şekilde arkamızdan seslendi.

Selin hiç dönmeden cevap verdi.

"Aynen enişte."

Bu hâllerine gülmeden edemedim. Hep birlikte bizimkilerin yanına geçtik.

Tam o sırada, gözlerim Barkın Bey'le buluştu.

Bana bakıp kaşlarını kaldırdı.

"Neredesiniz siz?" diye sordu.

Tam cevap verecekken eş zamanlı olarak telefonum çaldı.

Barkın Bey'le bir an göz göze kaldık.

İkizim yanıma gelip kolunu omzuma attığı anda Barkın Bey telefonu hoparlöre verdi.

"Söyle Aras, bir daha sonucu."

Telefonun diğer ucundan Aras'ın neşeli sesi geldi.

"99,99 kan bağınız var. Mayayla olan sonucu da söylememe gerek var mı?"

Bir an sessizlik oldu.

Ben derin bir nefes aldım.

"Yok Aras abi."

Telefonu tutan Barkın Bey'e baktım.

"Barkın Bey..." dedim.

Tam o sırada ikizim sakin bir şekilde,

"Bey amca..." dedi.

Herkesin bakışı bir anda ona döndü.

salondan gelen sesle gözlerimi kapattım.

"Hayatım..."

İçimden küfretmek geldi.

Yine...

Yine bizi es geçiyordu.

Sanki ortada hiçbir şey yokmuş gibi sadece ona odaklanmıştı.

"Canım, iyi misin?" dedi.

Barkın Bey'in yüzündeki ifadeyi görünce kendimi tutamadım.

Tam o sırada kızına döndü.

"Kızım, kolanya getir babana."

İster istemez gülmeye başladım.

Bu kadın gerçekten her şeyi kendi yöntemleriyle çözmeye çalışıyordu.

"Asel Hanım..." dedim gülerek.

Asel Hanım bana döndü.

"Müsaade edin. Korkmayın, eşinizi öldürmem."

Dediğim anda ikizime baktım.

"İkiz..."

Ama daha cümlemi tamamlayamadan ikizim harekete geçmişti.

Barkın Bey'i tutmaya çalışırken herkes aynı anda konuşmaya başladı.

Ve ben...

Bunca karmaşanın içinde ilk defa sadece gülüyordum.

kendime gelmemle ;

İkizim Barkın Bey'i tutmaya çalışırken ona yardım ederek oturtmuştuk.

Aldığım nefesle diğerlerine hitaben;

"Tamam... herkes bir adım geri."

Barkın Bey'e doğru yaklaştım ama mesafesimi korudum.

"Barkın Bey, şu an öfkeyle hareket ediyorsunuz. Önce nefes alalım."

Barkın Bey bana dönüp öyle bir bakış attı ki.

"Lütfen..."

"Haklı olduğunuz yerler olabilir. Kızgın olabilirsiniz. Ama şu an vereceğiniz tepki, çözmek istediğiniz şeyden daha büyük bir sorun oluşturabilir."

Ortam sessizleşti.

İkizim hâlâ onu sakinleştirmeye çalışırken elini tutmamla devam ettim.

"Bana bakın. Şu an burada herkes sizin ne hissettiğinizi anlamaya çalışıyor. Ama önce sizin kendinizi kontrol etmeniz gerekiyor."

Barkın Bey derin bir nefes aldı.

Omuzlarındaki gerginlik biraz olsun azaldı.

gülümseyip, aldığım güçle yumuşak bir sesle devam ettim.

"Bir dakika oturalım. Su için. Sonra ne söylemek istiyorsanız sakin sakin konuşacağız."

Barkın Bey birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Sonra yavaşça geri çekildi.

Asel Hanım derin bir nefes verirken ben ve ikizim birbirimize baktık.

İlk defa herkes aynı şeyi anlamıştı.

Bazen birini durdurmak için daha yüksek sesle konuşmak değil...

Onun karşısında sakin kalabilmek gerekiyordu.

Asel Hanım, ortamda oluşan sessizliği fark etmiş olacak ki ikizime döndü.

"Ne oldu kızım?" diye sordu.

Tam ikizim konuşmak için ağzını açmıştı ki o kızın sesi araya girdi.

"Anne... bilmiyorum."

Bir anda bakışlar üzerime çevrildi.

Ben sadece kısık bir sesle,

"Barkın Bey..." diyebildim.

O an içimde bir şeylerin daha fazla taşınamayacağını hissettim.

Derin bir nefes aldım.

"Siz dinlenin. Biz çıkalım." dedim.

Tam dönecekken Gökçe'nin sesi geldi.

"Merak etme amca."

Asel hanım kaşlarını çatarak ona baktı.

"Neyi kızım? Bana da mı anlatsanız?"

İçimde tuttuğum her şey bir anda ağırlaştı.

Daha fazla sessiz kalamadım.

Asel hanıma döndüm.

"Bilmiyoruz ki Asel Hanım..." dedim.

Sözlerim odadaki herkesi susturdu.

"Siz bir ailecek konuşun, değil mi? Biz kimiz ki bilelim?"

Sesimde kırgınlık vardı ama artık tartışacak gücüm kalmamıştı.

Kimseye bakmadan devam ettim.

"Gece..." dedim.

Kısa bir duraksama oldu.

"İki gece ailenizle istediğiniz gibi rahat olun."

Dudaklarımda buruk bir tebessüm oluştu.

"Çünkü gidiyoruz."

O an Asel Hanım'ın yüzündeki ifadeyi gördüm.

Söyleyecek bir şey bulamamıştı.

Ben ise içimde kalan son kırıntıyla gülümsedim.

"Şimdiden Allah kavuştursun sizi."

Tam arkamı dönecekken aklıma gelen bir şeyle durdum.

Başımı hafifçe çevirip,

"Hadi... iyi eğlenceler." dedim.

Sonra kimsenin cevap vermesini beklemeden kapıya doğru yürüdüm.

Çünkü bazen insan kavga ederek değil...

Sessizce giderek ne kadar kırıldığını gösterirdi.

Asel Hanım'ın bakışlarından her şeyi anladığını fark etmiştim.

Beni anlamıştı...

Kırıldığımı da.

Ama yine de o an hiçbir şey söylememişti.

Aldığım nefesle toparlanmaya çalışırken ikizimin sesiyle irkildim.

"Efendim güzelim."

Ona döndüm.

Ayakkabılarını giymeye başlamıştı.

"Gerek var mıydı beni korumana hem?" dedi.

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.

Tam cevap verecekken gülerek ekledi.

"İyi yaptık da... nerede kalacağız ki?"

Tam o sırada Milas'ın öksürük krizine girdiğini duydum.

Hepimiz ona döndük.

Bir süre kendine gelmeye çalıştıktan sonra,

"Aslında..." dedi.

Herkes ona baktı.

"Aslında bir yer var."

Kısa bir duraksamadan sonra devam etti.

"Babam geldi. Özgür, ben... siz ne dersiniz? Selin, sende dahilsin bu arada."

Gözlerimi kocaman açtım.

"Hayır ya..." dedim.

İkizim hemen araya girdi.

"Otel desek olmaz ki."

Düşünceli bir şekilde etrafa baktık.

Tam o sırada Gökçe konuştu.

"Dağ evi var."

Hepimiz ona döndük.

"Amcamın oraya çıkalım mı?"

Bir an sessizlik oldu.

Selin yanıma gelip omzuma dokundu.

"Nehir, düşünme be kızım."

Bana baktı.

"Konuşmak, düşünmek isteyen her türlü kötü düşünür."

Sonra gülümseyerek devam etti.

"Hadi gidelim mi? Hem Asır amcayla tanışırsın."

Kaşlarını kaldırıp Milas'a baktı.

"Eniştemin dedikodusunu da döndürürsün."

İstemeden gülümsedim.

Selin'in sesi biraz daha ciddileşti.

"Ama o düşündüklerinin esiri olma."

Bir an herkese baktım.

Belki de gerçekten biraz uzaklaşmaya ihtiyacım vardı.

Derin bir nefes aldım.

"Tamam." dedim.

Gökçe'ye döndüm.

"Hayırdır, yok musun?" dedim.

Bir an durdu.

"Geleyim mi?" diye sordu.

Başımı iki yana salladım.

"Yoo."

Sonra gülerek ekledim.

"Davet mi isterdin? Gelsene."

Gökçe'nin yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

Tam o sırada Tugay araya girdi.

"Gel baldız, gel. Üçlü olsun, tam gaz verin."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Anlamadım?"

Bana dönen Milas Tugay kahkaha atarak,

"Neyi?" dedi.

Gülerek devam ettim.

"Çevik."

Bir an durup ona baktım.

"Kendi ayağına sıktın be canımın içi."

Hepimiz gülmüştük.

Ama arabaya bindiğimiz an, az önceki kahkahanın yerini yine düşünceler almıştı.

Aklıma gelen o telefon konuşmasıyla derin bir nefes aldım.

"Gençler..." dedim.

Ses tonum değişince herkes bana döndü.

Tugay sanki ne söyleyeceğimi anlamış gibi elimi tuttu.

"Hani demiştim ya..." dedim.

"Asel Hanım'la o kız çıkarken bana telefon geldi."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Üvey abimiz aradı."

Yutkundum.

"Onunla yaşamamı istiyor."

Bir anda herkes sustu.

İkizim gözlerimin içine baktı.

"Reddettin, değil mi?"

Sesinde umut vardı.

Başımı yavaşça iki yana salladım.

"Hayır."

O an yüzündeki ifade değişti.

"Hayır mı?"

Tugay araya girdi.

"Desene güzelim, reddettiğini."

Selin derin bir nefes verdi.

"Yapamadın, değil mi?"

Kaşlarını çattı.

"Gene o öküz tehdit etti. Şey oğlu şey..."

Milas'ın yüzündeki ifade ciddileşti.

"Şaka değil mi canımın içi?"

Tam konuşacakken Gökçe araya girdi.

"Az bir durun."

Hepimiz ona baktık.

"Bir dinleyelim. Baksanıza, yavru kedi gibi kıvranıyor."

Başımı eğdim.

"Hiç..." dedim.

Sesim titredi.

"Hiç bilmediğim kardeşimiz, abilerimiz, ablamız ve üçüzümüzün hayatıyla tehdit etti."

Ay'ın gözleri doldu.

"Hayır..." dedi.

Başını iki yana salladı.

"Yapamazsın. Başka bir şey var, değil mi?"

Gözlerimi kapattım.

"Sizin hayatınız..."

Nefesim kesildi.

"Gökçe'nin, Milas'ın, Arda abinin, Selin'in, Özgür'ün..."

Tek tek isimleri söylerken sesim daha da kısıldı.

"Meriç abi ve Merih abinin hayatı bana bağlı."

Başımı kaldırdım.

"Ben meraklı mıyım sanıyorsun?"

Gözlerim dolmuştu.

"Ama mecburum. O lanet eve gitmek zorundayım."

Milas hemen bana döndü.

"Değilsin."

Sesi sakindi ama kararlıydı.

"Değilsin canımın içi. Bak bana."

Gözlerine baktım.

"Sen o eve gitmeyeceksin."

Ardından devam etti cümlesine.

"O bize mecbur kalacak."

Seline baktı.

"Hâlâ kod yazabilirsin, değil mi?"

Aldığım nefesle ona döndüm.

"Ne var aklında?"

Milas arabayı çalıştırdı.

Motorun sesiyle birlikte hepimiz sustuk.

Birkaç saniye sonra bana baktı.

"Bu gece..."

Kısa bir duraksama oldu.

"Bu gece hepimiz için uzun olacak."

Sonra Gökçe'ye döndü.

"Sen de dahilsin."

Gökçe şaşkınca ona baktı.

Milas bu kez daha net konuştu.

"Sen de o eve adım atmayacaksın."

Ve o an anladım...

Bu kez kaçmıyorduk.

Bu kez hep birlikte bir çözüm bulmak için gidiyorduk.