25. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 25. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 25. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arabadan indiğimiz an Araf Barkın Bey bize dönüp,
"İyisiniz değil mi?" diye sormuştu.
İkizimle göz göze gelmemle bana verdiği işareti anlamıştım.
"İyiyim... Siz?" diye mırıldanmıştım.
Başını hafifçe sallayıp,
"İyiyim, merak etmeyin. Ama içeride olacaklar için şimdi..."
diye devam edecekken cümlesini tamamlayamamıştı.
Çünkü Maya bir anda yanımıza gelip ona sıkıca sarılmıştı.
Araf Barkın Bey önce şaşkınlıkla durmuş, ardından hiç düşünmeden kollarını Maya'nın etrafına dolamıştı. Bir eliyle sırtını yavaşça sıvazlarken diğer eli saçlarına gitmişti.
O an kimse konuşmamıştı.
Hepimiz sessizce onları izliyorduk.
Araf Barkın Bey'in yarım kalan cümlesi ise, Maya'nın o beklenmedik sarılışıyla olduğu yerde kalmıştı.
Hepimiz sessizce onları izliyorduk.
Araf Barkın Bey ilk şaşkınlığını atlattıktan sonra Maya'nın sırtını yavaşça sıvazlamıştı.
"Ne oldu kızım?" diye sormuştu yumuşak bir sesle.
Maya başını iki yana sallayıp,
"Hiç..." diye mırıldanmıştı.
"Sadece... Sarılmak istedim."
Araf Barkın Bey'in yüzünde buruk bir tebessüm oluşmuştu.
"Bunun için sebebe ihtiyacın yok."
demesiyle Maya ona biraz daha sokulmuştu.
İçimde garip bir sıcaklık hissederken istemsizce ikizime bakmıştım.
O da en az benim kadar sessizdi.
Araf Barkın Bey birkaç saniye daha Maya'nın sırtını okşadıktan sonra hafifçe geri çekilip iki eliyle yüzünü tutmuştu.
"Korktun mu?"
diye sormasıyla Maya gözlerini kaçırmıştı.
"Biraz."
"Bundan sonra korktuğun şeyi tek başına taşımayacaksın."
O cümleyle birlikte boğazım düğümlenmişti.
Farkında olmadan gözlerim dolarken Araf Barkın Bey bunu görmüş gibi başını bana çevirmişti.
"Bu sizin ikiniz için de geçerli."
demesiyle ikizim sessizce elimi tutmuştu.
Ben de istemsizce gülümseyip başımı sallamıştım.
Araf Barkın Bey derin bir nefes aldı.
"Şimdi..."
diye söze başlayıp hepimize tek tek baktı.
"İçeri girelim."
Hiçbirimiz itiraz etmemiştik.
Yine her zamanki gibi peşine takılmış, civciv sürüsü misali onu takip ederek konağın kapısına doğru yürümeye başlamıştık.
Ama o kızın, Araf Barkın Bey öyle deyince verdiği tavır sinirimi bozsa da Her neyse... diye geçirmiştim içimden.
Tam o sırada sevgilim yanıma yaklaşıp,
"İçeri mi geçelim, konuşalım mı?" diye sormuştu.
Ben de ona dönüp,
"Sen, ben, ikizim, Özgür, Gökçe... Kafa dağıtsak ya. Ya da bu gece oturup her şeyi konuşsak, dertleşsek mi?" demiştim.
"Sevgilim..." diyerek elime hafifçe vurmuştu.
Tam o anda Araf Barkın Bey'in sesi duyulmuştu.
"Gökçe, gelsenize."
Gökçe bana dönüp kıs kıs gülmeye başlamıştı.
"Bu ima size biliyorsunuz, değil mi?" demesiyle istemsizce gülümsemiş, sevgilime bakmıştım. O da gülmemek için kendini zor tutarken ikizim başını iki yana sallayıp,
"Resmen kovulduk."
demişti.
Gökçe omuz silkip,
"E haklı adam. Biraz da büyükler konuşsun."
deyince hepimiz istemsizce gülmüştük.
"Ya, senin benim yanımda olman gerek." dediğim an Özgür hiç düşünmeden,
"Vallahi yengem, yanındayım senin." demişti.
İster istemez gülümseyerek yanına gitmiş, iki yanağını birden sıkmıştım.
"Yengen kurban olsun sana." dememle Özgür gülerek,
"Tamam da yanaklar gitti yenge." diye söylenmişti.
Gülerek ona cevap verecekken Gökçe'nin,
"Ya Özgür, sus." demesiyle hepimiz ona dönmüştük.
Sonra aklına bir şey gelmiş gibi bana bakıp,
"Bebeğim, ben hep sizin yanınızdayım ama az daha burada durursak..."
demesiyle kaşlarımı kaldırmıştım.
"Yok, Asel hayatımın anlamı ya kapının yanına ya da asmak için dolabın yanına gidip asacağım."
derken tam o sırada konağın içinden bir ses duyulmuştu.
"Baba, sen yorulma. Ben asarım."
Maya'nın sesiyle hepimiz dönüp ona bakmıştık.
Araf Barkın Bey hiç düşünmeden,
"Yok babam, yaparım ben. Sen geç."
demişti.
Tam o anda duyduğum ayak sesleriyle birlikte gelen öksürük krizini işitmemle istemsizce kahkaha atmıştım.
Duyduğum sesle Araf Barkın Bey bize dönüp,
"Gelmeyi tercih etmiyorsunuz sanırım." demişti.
Gökçe hemen iki elini kaldırıp,
"Amca bak..."
demesiyle Araf Barkın Bey gülümseyip,
"Bak işte, bu kız."
demişti.
"Eee?" dememle bana dönüp,
"Utanma canım, getir devamını."
dememle istemsizce gülmeye başlamıştık.
İkizim ilk kendine gelip,
"Haydi geçsek ya."
demesiyle hepimiz toparlanmıştık.
Ceketimi çıkarıp askılığa dolaba asarken bir yandan da aklıma gelenle telefondan rehberden abimin ismini arıyordum.
Araf Barkın Bey,
"Nehir." diye seslenmesiyle ona dönmüştüm.
"Efendim?" dememle bana sakin bir ifadeyle bakıp,
"Şu an arama istersen. Biraz sakin ol. Hem ona da zaman ver. O hem yardım eder hem de yanınızda durur." demişti.
"Barkın Bey..." demiştim.
"O, onun uğruna canını verir. Kardeşler sonuçta."
Araf Barkın Bey hiç düşünmeden,
"Siz de onun kardeşisiniz."
demesiyle gülme krizine girmem normal miydi bilmiyordum.
İkizim neye güldüğümü anlamış gibi yanıma yaklaşıp,
"İçeri geçelim mi?" demişti.
Tam o sırada Gökçe de söze girip,
"Harbi amca, gelirler şimdi."
demişti.
"Katılıyorum, Araf Barkın Bey." dememle etrafıma bakıp,
"Hadi geçelim mi? Çok sıcak burası."
demiştim.
Hepimiz istemsizce gülümsemiş, ardından konağın kapısından içeri doğru yürümeye başlamıştık.
Duyduğum Asel Hanım'ın sesiyle irkilmiştim.
Tam söylediği cümle kulaklarıma ulaşırken Maya'nın,
"Abimler ne zaman gelecek?" diye sormasıyla istemsizce durmuştum.
Araf Barkın Bey bir an bana, sonra hepimize bakmıştı.
"Kızmayın ona olur mu?" demesiyle kaşlarımı çatmıştım.
"Kime?" diye sordum.
"Maya'ya mı... Yani kızınıza mı? Yoksa eşinize mi?"
dememle derin bir nefes almıştım.
Tam o sırada telefonum eş zamanlı çalmıştı.
Ekrana baktığım an yüzümdeki ifade değişmişti.
"Buna bakmam gerekiyor." demiştim.
Telefonu elimde biraz daha sıkı tutarken istemsizce etrafımdakilere kısa bir bakış atmış, ardından aramayı cevaplamak için birkaç adım kenara çekilmiştim.
Dışarı çıktığım an,
"Alo..." diye mırıldanmıştım.
Bahçedeki kamelyaları görünce gidip birine oturmuştum.
Tam o sırada telefondan abimin sesi gelmişti.
"Özür dilerim."
"Ne?" demiştim şaşkınlıkla.
"Nehir..."
"O... Onun adına özür dilerim."
"Abi..." demiştim.
"Ne biliyorsun?"
Kısa bir sessizlik olmuştu.
"Ben yapamam."
Aldığım nefes ciğerime yetmezken,
"Ne demek yapamam? Neyi yapamazsın abi? Devam et."
demiştim.
Tam o anda birinin beni yanına çektiğini hissetmiştim.
"Milas..." diye fısıldamış, başımı onun göğsüne yaslamıştım.
Verdiği sessiz işaretle konuşmaya devam etmemi istiyordu.
Telefona dönüp,
"O senin abin..."
"Ben... Ya da biz..."
"Biz senin üvey kardeşleriniz, öyle mi?"
demiştim.
"Bu kadar mı kolay?"
"Hani bu kadar mı aranız iyiydi?"
"Peki neden?"
"Şu an abinin olduğunu... Hayır, düzeltiyorum."
"Yaşadığını öğrendiğin an bu kadar mı değiştin?"
"Hani yanımızdaydın?"
"Ben ne diyeceğim şimdi kızlara?"
"Abim mi diyeceğim..."
"Ha pardon..."
"Arda Bey mi diyeceğim?"
Sesim giderek titriyordu.
"Arda Bey gerçekleri öğrendiği an siktirip gitti mi?"
"Eyvallah abi."
"Ama sen bizi şu an abine tercih edebiliyorsan..."
Boğazımdaki düğümü yutmaya çalışmıştım.
"...sil bizi."
dememle telefonu kapatmıştım.
Telefon elimden yavaşça inerken dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi.
Başımı Milas'ın göğsünden kaldırıp gözlerimin dolmasına engel olamayarak,
"Tugay..." diye fısıldamıştım.
"Bunu..."
"Bunu bize nasıl yaptı?"
"Bunu... Bunu bize nasıl yaptı?" dememle dizlerimin bağı çözülmüş gibiydi.
Telefon hâlâ elimdeydi.
Ekran çoktan kararmıştı.
Ama ben, sanki biraz daha bakarsam söylediklerini geri alacakmış gibi boş gözlerle ekrana bakıyordum.
Tugay , beni göğüsüne çektiği an sanki buradayım der gibi saçlarımı okşamıştı.
Hiçbir şey söylemedi.
Sadece saçlarımı okşadı.
"Nehir..."
Başımı iki yana salladım.
"Hayır..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Hayır, bana 'iyi olacak' deme."
"Çünkü olmuyor."
Tam gözyaşlarımı silmeye çalışırken Tugay bir anda önümde diz çökmüştü.
Şaşkınlıkla ona bakarken başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı.
"Canımın içi..."
diye fısıldamıştı.
Sesinde öyle bir şefkat vardı ki, boğazımdaki düğüm yeniden büyümüştü.
İki elimi de avuçlarının arasına aldı.
Titreyen parmaklarımı usulca sıktı.
Sonra hiç acele etmeden önce sağ elimi, ardından sol elimi dudaklarına götürüp öpmüştü.
Tek kelime etmiyordu.
Ama yaptığı her hareket sanki tek bir cümle kuruyordu.
Buradayım.
Gitmiyorum.
Yalnız değilsin.
Gözlerimin içine bakmayı hiç bırakmamıştı.
Başparmağıyla elimin üzerini okşarken,
"Nehirim benim..."
diye fısıldadı.
"Bak bana."
Gözyaşlarımın arasından ona baktığım an gülümsemeye çalıştı.
"O kadar güzel bir kalbin var ki..."
"Kırılınca en çok canın acıyor."
Başımı eğmeye çalışırken çenemi nazikçe kaldırmıştı.
"Ama ben..."
Kısa bir nefes aldı.
"...seni bu acıyla tek başına bırakmayacağım."
O an yeniden ağlamaya başlamıştım.
Çünkü bazen uzun cümlelere gerek kalmıyordu.
Bir insanın diz çöküp ellerini tutması...
O ellere sanki en kıymetli emanetmiş gibi dokunması...
Ve tek kelime etmeden 'Buradayım.' demesi...
Bütün kırılmış yanlarına sessizce merhem oluyordu.
Ben de daha fazla dayanamayarak ellerimi onun ellerinin arasından kurtarıp yüzünü avuçlarımın içine almıştım.
"İyi ki varsın..."
diye fısıldarken sesim yine gözyaşlarımın arasında kaybolmuştu.
Sesim her kelimede biraz daha kırılıyordu.
"Ben... Ben onu bulduğum gün dünyalar benim olmuştu."
Aldığım nefesle Tugay gözlerimin içine baktı.
"Dök içini."
dedi yumuşak bir sesle.
"Bugün... Sıra benim. Yanındayım Durum..."
Sanki tam da bunu bekliyormuşum gibi buruk bir tebessüm etmiş, gözlerimi ondan ayıramamıştım.
Sessizce yanıma oturdu.
Aramızda tek kelimelik bir sessizlik oluşmuştu.
"Saçlarımı..." dedim kısık bir sesle.
"Sever misin?"
Milas'ın yüzünde sıcacık bir gülümseme belirdi.
Hiç düşünmeden elini saçlarıma götürdü.
Parmaklarını yavaşça saçlarımın arasından geçirirken diğer eliyle omzumu sıvazlıyordu.
Tek bir kelime etmiyordu.
Sadece saçlarımla usulca oynuyor, sanki içimde kopan fırtınayı dindirmeye çalışıyordu.
Gözlerimi kapatmıştım.
Çocukluğumdan beri ne zaman canım çok yansa, biri saçımı okşasa biraz olsun hafiflermiş gibi hissederdim.
Milas bunu biliyormuşçasına aynı yumuşaklıkla saçlarımı sevmeye devam etti.
"Anlat..." diye fısıldadı.
"Bugün hiçbir şeyi içinde tutma."
Bir damla yaş daha yanağımdan süzülürken istemsizce başımı omzuna yasladım.
"Çok yoruldum..." dedim titreyen bir sesle.
"İnsanların gitmesinden yoruldum."
"Tam 'tamam' diyorum..."
"Tam 'artık ailem var' diyorum..."
"Bir şey oluyor."
"Sanki biri elimden çekip alıyor."
Sesim kırıldıkça Tugay'ın eli saçlarımın üzerinde bir an bile durmamıştı.
"Ben sadece..."
Boğazımdaki düğümü yutmaya çalıştım.
"Bir kez olsun..."
"Sadece bir kez olsun..."
"Kimsenin gitmeyeceğine inanmak istiyorum."
Bunu söyler söylemez hıçkırıklarım yeniden yükselmişti.
Tugay alnını başıma yaslayıp saçlarımı usulca okşamaya devam etti.
"Ben buradayım."
diye fısıldadı.
"Konuşabildiğin kadar konuş."
"Konuşamadığın yerde de yanında otururum."
"O da yeter."
O an, saçlarımı okşayan eli ve yanımdaki sessizliği, bana söylenebilecek en güzel teselli gibi gelmişti.
"Bir abim var diye sevindim."
"Çocuk gibi sevindim."
Gözyaşlarım artık durmuyordu.
"Meğer ben yine geç kalmışım."
Tugay yavaşça beni kendine çekti.
Hiç itiraz edecek gücüm kalmamıştı.
Başımı omzuna koyduğum an bütün gücüm tükenmiş gibi ağlamaya başlamıştım.
"Ben neyi eksik yaptım?" dedim ağlayarak.
"Bir insan kaç kere ailesini kaybeder Milas?"
"Önce annem..."
"Sonra babam..."
"Sonra yıllar sonra abilerimi..."
"Şimdi de abim..."
Her cümlemle omuzlarım daha çok sarsılıyordu.
"Ben yine mi yetemedim?"
Milas hemen iki eliyle yüzümü tuttu.
Gözlerinin içi dolmuştu.
"Bir daha bunu söyleme."
Sesi ilk defa bu kadar titriyordu.
"Bir daha sakın 'yetemedim' deme."
"Ama..."
"Hayır."
Alnını alnıma yasladı.
"Sen kimseyi kaybetmedin."
"Şu an sadece herkes yaşadığı acıyla nasıl baş edeceğini öğrenmeye çalışıyor."
Ben tekrar başımı iki yana salladım.
"Ya bizi istemezse ki istemiyor, duydun ya dediklerini duymadın mı ?"
İşte o cümleyi söyler söylemez sesim tamamen parçalanmıştı.
Tugay hiç düşünmeden beni yeniden kendine sardı.
Öyle sıkı sarılmıştı ki sanki dağılan bütün parçalarımı bir arada tutmaya çalışıyordu.
"Bak bana."
Gözyaşlarımın arasından ona baktım.
"Bir insanın yaşadığı kırgınlık, seni sevmediği anlamına gelmez."
"Belki zamana ihtiyacı var."
"Belki şu an yanlış düşünüyor."
"Belki de sadece nefes almaya çalışıyor."
Elimi avuçlarının arasına aldı.
"Ama şunu asla unutma."
"Bir gün herkes gitse bile..."
Sesi çatlamıştı.
"...ben gitmeyeceğim."
Hıçkırıklarım yeniden yükselmişti.
"Sen ağlarken seni yalnız bırakmayacağım."
"Sen susarken ne demek istediğini anlamaya çalışacağım."
"Sen vazgeçsen bile ben senden vazgeçmeyeceğim."
O an kendimi daha fazla tutamamıştım.
Kollarına sımsıkı sarılmış, çocuk gibi ağlamaya başlamıştım.
Milas sessizce başını çevirirken Gökçe gözlerini silmiş, ikizim ise birkaç adım ötede bize bakıyordu.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Çünkü bazen en büyük destek, söylenecek söz bulamayıp sevdiğin insanın acısına sessizce ortak olmaktı.
Ve ben, o an gözyaşlarımın arasında ilk kez şunu hissediyordum:
İnsan bazen şuan güvendiğin değil, yanında kalmayı seçenlerle ayakta duruyordu.
Derin bir nefes almıştım.
"Siz ne zaman geldiniz?" diye sormamla başımı kaldırmıştım.
Tam o anda ikizimle Gökçe aynı anda bana sarılmıştı.
Hiç düşünmeden ben de onlara daha sıkı sarılmıştım.
İkizim başıma hafifçe vurup,
"Burada tek başına ağlamak niye salak?" demişti.
İster istemez gülüp,
"Ne ağlaması?" demiştim.
Gökçe hiç beklemeden koluma hafifçe vurmuştu.
"Ne demek ne ağlaması?"
Sonra gözlerimin içine bakıp kaşlarını kaldırmıştı.
"Yalan deme. Gözlere bak ya... Kıpkırmızı."
Ardından Tugay'a dönüp,
"Enişte, sen nasıl dayanıyorsun?" diye sormuştu.
Tugay buruk bir gülümsemeyle,
"Dayandığımı kim söylemiş, baldız?" demişti.
O cümleyle hepimiz birkaç saniye sessiz kalmıştık.
İkizime dönüp,
"İkiz..."
demiştim.
"Selin'i ara, çağır."
Kelimeler boğazıma düğümlense de devam etmiştim.
"Bu saatten sonra... Arda abi yok."
Bunu söyler söylemez ikizim hiç konuşmadan bana yeniden sarılmıştı.
Sırtımı usulca sıvazlayıp,
"Merak etme." diye fısıldamıştı.
"Ben hallederim."
Sonra hafifçe geri çekilip gözlerimin içine bakmıştı.
"Sen de toparlan."
"Gidin, pasta alın."
Şaşkınlıkla ona bakınca gülümseyerek başını sallamıştı.
"Bugün ağlayarak bitmeyecek."
Tugay'la göz göze gelmemle o da sessizce onay vermişti.
İkizimi yanağından öpüp,
"Acele edin."
demesiyle o da burnuma hafifçe dokunmuştu.
"Emredersiniz."
İster istemez gülümseyip,
"Seviliyorsun."
demiştim.
Gökçe hemen araya girip başını iki yana sallamıştı.
"Bu deli var ya..."
deyince hepimiz istemsizce gülmeye başlamıştık.
O kısacık kahkaha, gözyaşlarının arasından doğmuştu. Ama bazen insanı yeniden ayağa kaldıran şey tam da buydu; en çok canın yanarken bile seni güldürmeyi başaran insanlar.
Milas'ın bana dönüp,
"Güzelim..." demesiyle ona bakmıştım.
"Söyle canımın içi."
dedim.
"Eee... Sen buraları biliyor musun? Kaybolmayalım."
demesiyle kaşlarımı kaldırıp,
"Vah vah..." demiştim.
"Sen benimle kaybolmaya yok musun?"
Milas bir an durup bana baktı.
"Ciddi misin?"
diye sormasıyla gülmemi tutamamıştım.
Tam o sırada aklına bir şey gelmiş gibi başını salladı.
"Dur..."
"Bakırköy'ü aramayayım aşkım."
demesiyle koluna hafifçe vurmuştum.
"Eşek!"
O ise kahkahalar atıyordu.
"Şerefsiz ya!"
"Sen ne pis insan oldun ya."
"Terbiye yok, terbiye."
dememle hiç bozuntuya vermeden omuz silkti.
"He ya..."
"Bunu diyen de babası öndeyken öptü beni."
demesiyle gözlerim kocaman açılmıştı.
"Tugay!"
diye çıkışmamla bana masum masum bakmıştı.
"Bakma öyle kurban olduğum."
deyip beni yine kendine çekmiş, başımı göğsüne yaslamıştı.
"Lan!"
"Hep de bunu yapıyorsun."
dedim gülerek.
Saçlarımı usulca okşayıp,
"Seviyorum saçlarının kokusunu."
demesiyle başımı kaldırıp yüzüne baktım.
"Bazen seni dövmek istemem normal mi?"
diye sordum.
Gülerek benden ayrıldı.
"Çok normal."
"Sonuçta bir tane Milas Tugay Çevik var."
"Ve başı bağlı."
"Ne dersin?"
Kaşlarımı kaldırıp,
"Bak sen..."
dedim.
Hiç düşünmeden gülümsedi.
"Tabii ki ben bakarım canımın içi."
O hâline istemsizce gülmeye başlamıştım.
"Milas..."
dedim.
"Böyle devam edersek ikizim bizi yer."
Bir an durup etrafına baktı.
"Ah ah..."
"Barkın Bey vardı değil mi?"
demesiyle kendimi tutamayarak kahkaha atmıştım.
Az önce gözyaşlarıyla dolan gözlerim, bu kez kahkahalarımdan yaşarmıştı.
Kahkahamız biraz olsun dinince Milas iki elini cebine sokup etrafına bakındı.
"Eee..." dedi.
"Şimdi şu meşhur pastayı alıyoruz."
"Sonra da hiçbir şey olmamış gibi konağa dönüyoruz."
Kaşlarımı kaldırıp,
"Hiçbir şey olmamış gibi mi?"
dedim.
Başını ciddi ciddi salladı.
"Evet."
"Çünkü ağladığını gören ilk kişi Gökçe olursa var ya..."
Tam o sırada Gökçe'nin sesini taklit ederek,
"'Enişte! Yengemi yine ağlatmışsın!'"
demesiyle kahkahayı basmıştım.
"Sus ya!"
dedim koluna hafifçe vurarak.
Bir pastanenin önünde durmamızla vitrine bakmıştım.
Milas da camdan içeri göz gezdirip,
"Tamam."
"Karar verdim."
"Neye?"
"Çikolatalı."
Şaşkınlıkla ona döndüm.
"Bu kadar mı düşündün?"
"Tabii."
"Hayattaki en doğru kararlar fazla düşünmeden verilir."
Başımı iki yana sallayıp gülüyordum.
İçeri girdiğimiz an görevli bize gülümseyerek,
"Hoş geldiniz."
demişti.
Milas hiç beklemeden,
"Bize en güzel çikolatalı pastanızdan verir misiniz?"
demişti.
Görevli gülümseyerek,
"Kaç kişilik olsun?"
diye sorunca Milas düşünüyormuş gibi yapmıştı.
"Şimdi bizim ekip biraz kalabalık..."
Parmaklarıyla saymaya başlamıştı.
"Bir ben..."
"Bir güzelim..."
"Bir Gizem..."
"Bir Gökçe..."
"Bir Özgür..."
Sonra derin bir nefes alıp,
"Bir de Barkın Bey..."
Tam ben gülecekken devam etmişti.
"Gerçi Barkın Bey tek başına iki kişilik yer."
Gözlerim kocaman açılmıştı.
"Milas!"
dedim fısıldayarak.
"Adam duyarsa?"
"Duymasın canım."
Görevli bile gülmemek için dudağını ısırıyordu.
Pastayı teslim alıp pastaneden çıkmamızla kutuyu Tugaya vermiştim.
Milas bir yandan söyleniyor, bir yandan da pastaya bakıyordu.
"Ona öyle bakma."
dedim.
"Neden?"
"Korkar."
"Pastadan mı kıskanayım yani?"
"Bilmem."
"Çikolata çünkü."
Bir anda kutuya dönüp,
"Merhaba kardeşim."
demesiyle kahkaham yeniden yükselmişti.
"Sen bugün bizim moralimizi düzelteceksin."
Kutuyu kendime çekip,
"Konuşma pastayla."
dedim.
"Niye?"
"Travma geçirir."
"Çikolata travma mı geçirir?"
"Seninle geçirir."
Yolda yine gülmeye başlamıştık.
Konağın kapısına geldiğimizde Milas bana bakarak durdu.
Kutuyu dikkatlice bana uzatıp,
"Tamam."
dedi.
"Son görev."
"Neymiş?"
"Bu pastayı Gökçe görmeden mutfağa ulaştıracağız."
"Neden?"
"Çünkü Gökçe ve Gizem görürse 'Tadına bakıyorum.' der."
"Sonra?"
"Sonra pasta eksilir."
Tam o sırada kapı açılmış, Gökçe dışarı çıkmıştı.
Elindeki kutuyu görür görmez gözleri parladı.
"Ooo..."
"Pasta mı aldınız?"
Milas derin bir iç çekip bana baktı.
"Gördün mü?"
"Beş saniye dayanamadı."
Gökçe iki adım daha yaklaşırken,
"Merak etmeyin, sadece koklayacağım."
demesiyle hepimiz aynı anda,
"Hayır!"
diye bağırmıştık.
Gökçe iki elini havaya kaldırıp kahkaha attı.
"Şaka yaptım ya!"
Milas başını iki yana sallayıp,
"Yemin ediyorum bu evde bombadan kurtulduk..."
"Pastadan kurtulamayacağız."
demesiyle konağın bahçesi kahkahalarımızla dolmuştu.
"Neşeniz bol olsun!" diye duyduğum sesle başımı çevirmiş, "Selin!" diyerek ona sarılmıştım.
"Hoş geldin. Neredesin be kızım?" diye mırıldandım.
Selin, kimseye belli etmeden elime katlanmış bir kâğıt uzattı.
"Belli etmeden oku." dedi, yutkunarak. "O Arda'nın kafasını üçe çarpıp dörde bölebilirsin."
Kaşlarımı çatarak kâğıda baktım.
"Ne ki bu?" diye fısıldadım.
"Sıraç'mış... Abiniz." dedi alçak bir sesle. "Gece ya da uygun bir zaman bulunca oku. O zaman anlarsın."
Tam o sırada kardeşim ellerini çırparak,
"Pastaaa! Nehir!" diye bağırınca hepimizin dikkati dağıldı.
Milas gülerek başını iki yana salladı.
"Meyveli yiyemezsin sen."
Onun bu ciddi tavrı yüzünden bir an sessiz kaldık. Sonra göz göze gelir gelmez hepimiz gülmeye başladık.
Böyle bir anda bile kahkaha atmamız normal miydi, bilmiyordum.
"Enişte, zamanı gelince bu cümleni sana hatırlatırım." demesiyle gülmemi tutmaya çalışırken duyduğumuz sesle hepimiz kapıya döndük.
"Asel Hanımın bizi çağırmasıyla, 'Gökçe! Geldik yengelerin gülü!' diye seslenince istemsizce başımızı salladık.
Aklıma gelen fikirle gülümseyerek,
"O zaman pastalar bizde, sevgilim." dedim.
Milas kaşını kaldırıp bana baktı.
"Niye bizde olsun? Üç tane baldızım var benim." dedi, yüzünde muzip bir gülümsemeyle.
İkizim fırsatı kaçırmadan söze atladı.
"Evet ya! Hem Barkın Bey'in yanında oturursun. Biraz dertleşirsiniz, fena mı olur?"
Milas derin bir nefes alıp başını iki yana salladı.
"Baldız... Sus."
Hepimiz gülerken bu kez bana döndü.
"Sevgilim haklı. Enişteniz dururken sizi niye yoralım ki?"
Ardından gözlerimin içine bakıp,
"Sen..." dedi.
Gülerek elini tuttum.
"Gökçe..." dedim.
Ne demek istediğimi anlamış gibi hafifçe gülümsedi.
"Tamam, takip edin."
"Biz sendeyiz." dedim.
"Harika. O zaman bizde içeri kaçıyoruz." diyerek göz kırptı. Onların önden yürümesiyle biz de gülüşerek peşlerinden ilerledik.
"Gökçe, mutfağı bulduğumuz gibi ele geçiririz, değil mi?" deyince aklıma gelen anılarla istemsizce gülmeye başladım.
Ona dönüp gülümseyerek,
"Umarım bu, Milas'la ilk tanıştığım zamanki mutfak değildir. Eğer öyleyse... Merak etme, yine bu hâlde bulursun." dedim.
Gökçe de gülerek,
"Yardıma ihtiyacınız var mı?" diye sordu.
Bir an Araf' beyin yanlış anlamasını istemediğim için tereddüt ettim.
"Ee... Yani istersen..." diyecek oldum.
Tam o sırada ne düşündüğümü anlamış gibi yüzüme baktı. Yanıma gelip bana sımsıkı sarıldı, ardından yanağıma bir öpücük kondurdu.
"Eğlencemden kısamam, canım kuzenim." dedi.
"Lan!" diye çıkıştım istemsizce.
Kahkaha atarak arkasını döndü ve kaçmaya başladı. Duracağı yeri bildiğim için arkasından seslendim.
"Seni de göreceğim, canım kuzenim!"
Sözlerimi duyar duymaz kahkahası koridorda yankılanırken ben de gülümseyerek başımı iki yana salladım.
"Milas..." diye seslendim.
"Söyle, canımın içi." dedi hiç düşünmeden.
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
"Çay da ister misin?" diye sordum.
Gözleri bir anda parladı.
"Aa, var mı?" diye sordu.
Sessizce çekmeceyi açtım. Şansıma elime ilk gelen şey bir bıçak oldu. Onu yavaşça kaldırıp Milas'a döndüm.
"Ne dedin? Canımın içi mi?" dedim, bıçağı göstererek.
Milas Tugay hiç istifini bozmadı.
"İnsan sevgilisine bıçak çeker mi? Ayıp ama." dedi, yüzündeki masum ifadeyle.
Kendimi tutamayıp gülerek kısa bir öpücük kondurdum. Ardından bıçağı tezgâhın üzerine, önüne bıraktım.
"Şefim..." dedim gülümseyerek. "Pastaları sen kes. Ben de tabaklarla bardakları çıkarayım."
"Emredersiniz." diye mırıldandı.
Ben de gülerek dolaba yöneldim.
*Evet... Evet, ikizim içecekleri aldırmış olmalı olsun.*
Bu düşünceyle dolabın kapağını açarken mutfağın içini yine kahkahalarımız dolduruyordu.
Dolabın kapağını açar açmaz gözlerim içecekleri aradı. Birkaç saniye sonra renk renk meyve sularını ve şişeleri görünce rahat bir nefes verdim.
"Tamam." diye mırıldandım kendi kendime. "ikizim gerçekten aldırmıştı."
Tam o sırada arkamdan gelen Milas'ın sesiyle irkildim.
"Şef, pastalar görevini başarıyla tamamladı."
Arkamı döndüğümde elindeki bıçağı havaya kaldırıp gururla bana gösteriyordu.
Kaşımı kaldırıp pastalara baktım.
"Bir tanesini yolda test etmedin, değil mi?"
İki elini havaya kaldırdı.
"Vallahi etmedim."
Şüpheli gözlerle ona bakınca dayanamayıp güldü.
"Tamam... Sadece kremasını parmağımla kontrol ettim."
"Milas!"
"Ne yapayım? Zehirli olmadığından emin olmam gerekiyordu."
Kahkaham mutfağın içinde yankılanırken başımı iki yana salladım.
"Sen gerçekten iflah olmazsın."
"Ona itiraz etmeyeceğim." dedi omuz silkerek.
Tam o sırada Araf bey mutfağın kapısından başını uzattı.
"İkiniz iyi misiniz? Beş dakikadır mutfaktan sadece kahkaha sesi geliyor."
Milas hiç beklemeden bana döndü.
"Suçlu ben değilim. Önce bana bıçak çekti."
"Milas!" diyerek koluna hafifçe vurdum.
Araf Bey, bir bana bir de Milas'a baktı. Dudaklarının kenarı kıvrılırken başını iki yana salladı.
"Az bile yapmış." dedi, hiç düşünmeden. Ardından bana dönüp gülümseyerek ekledi:
"Ah be kızım, yapsana vallahi. Birkaç güne unutur gider."
Milas elini göğsüne götürüp şaşkın bir ifadeyle,
"Araf Bey... Benim tarafımda olmanız gerekmiyor muydu?" dedi.
Araf Bey omuz silkti.
"Haklıysan olurum."
"Haksız mıyım yani?"
"Sana bakılırsa biraz öylesin."
Milas derin bir iç çekip bana döndü.
"Gördün mü? Kendi baban bile beni sana teslim etti."
Kollarımı bağlayıp gülümseyerek,
"Demek ki haklıymışım." dedim.
Milas başını iki yana sallayıp pes etmiş gibi güldü.
"Bu evde bana destek çıkacak kimse kalmamış."
Tam o sırada su bardağını eline aldı.
"Her neyse... Ben su içmeye gelmiştim." dedi.
Milas, elindeki pasta tabağıyla yakalanmış gibi bana bakınca Araf Bey gözlerini kıstı.
"Pastayı sen aldın değil mi kızım? Bu bize helva okutmasın."
Milas hemen itiraz edecek gibi oldu.
"Barkın Bey..."
"Duyuyorum, Tugay."
"Maalesef sağır da değil ki." diye mırıldandım.
Araf Bey kahkaha atarken iki elini iki yana açtı.
"E yuh ama! Nerelerdesin Asır Baba? Gel de oğlunu kurtar, gömdüler çocuğunu."
"Milas Tugay." dedi ardından, sesi bu kez ciddi bir tona bürünerek.
Milas da yüzündeki tebessümü toparlayıp Araf Beye döndü.
"Efendim?"
"Bak..." dedi Araf Bey yumuşak bir sesle. "Hep böyle olun, olur mu? Birbirinize bakışınızdan da, konuşmanızdan da belli. Çok güzelsiniz."
Bir an duraksayıp ikimize de baktı.
"Her şeyin farkındayım... Ve sevme şeklinize eyvallah."
Milas'ın yüzünde hafif bir tebessüm oluştu.
"Ama..." dedi Araf Bey bu kez kısık bir sesle.
"Eğer bir gün kızımı üzersen..."
Kısa bir sessizlik oldu.
"...bence ayrıl. Tavsiye."
Milas başını eğip gülümserken,
"Barkın Bey... Az kalsın hak veriyordum ama o kısmı olmaz maalesef." dedi.
Sözlerinin ardından derin bir nefes aldı.
"Belki de... Tepkinizden bu yüzden korkmuştum."
Araf Bey, bir süre sessizce ona baktı. Sonra omzuna hafifçe dokundu.
"Ben hiçbir şey sormuyorum." dedi sakin bir gülümsemeyle.
"Siz kendi aranızda gayet normalsiniz zaten."
Bu cümleyle mutfaktaki gerginlik yerini yeniden sıcak bir tebessüme bıraktı.
Milas gururla kollarını iki yana açtı.
"Gördün mü? Bizi çözmüş."
"Çözmek değil, pes etmiş." dedim gülerek.
Üçümüzün kahkahası mutfağı doldururken salondan gelen,
"Pastalar nerede kaldı?"
sesiyle birbirimize baktık.
"Hadi." dedim tepsiyi elime alırken. "Yoksa bunlar bizi mutfakta rehin kaldık sanacak."
Milas tepsiyi benden alıp göz kırptı.
"Şef taşımaz. Şefin yardımcısı taşır."
"Kimmiş o yardımcı?"
"Ben tabii ki."
Gülümseyerek başımı salladım.
"O kadar özgüvene hayran olmamak elde değil."
"Sevgilimin yanında karizmamı korumam lazım."
Göz devirerek kapıya yöneldim.
"Hadi, çıkmadan önce şu karizmanı salona da götür bakalım."
Araf Bey kahkaha atarak peşimden gelirken elimizdeki pastalarla birlikte salona doğru yürümeye başladık.
"Milas..." dedi Araf Bey.
Milas hemen dönüp,
"Efendim, Barkın Bey?" diye karşılık verdi.
Araf Bey derin bir nefes alıp başını iki yana salladı.
"Evlat... Sanırım sana haksızlık ettim."
Milas kaşlarını kaldırdı.
"Efendim?"
Ben de şaşkınlıkla Araf Bey'e döndüm.
"Nedenmiş o?"
Araf Bey gülümseyerek beni işaret etti.
"Haksız mıyım? Çocuğu iki saniyede nakavt ettin."
Kahkahamı bastırarak arkamı döndüm.
"Eğer kızsam, Asel Hanım'a ya da size çekmişim desenize."
Sözümün ardından yürümeye başladım.
Arkamdan gelen kahkahayla duraksadım.
"Bence DNA testini boşuna yaptık." dedi Araf Bey.
Merakla arkamı çevirdim.
"Niye?"
Çocukça bir tebessümle omuz silkti.
"Çünkü sonuç ortada."
Parmağıyla beni gösterdi.
"Sen resmen benim kopyamsın."
Gülümsemesi biraz daha genişledi.
"Ah be..."
Başını iki yana salladı.
"Zaman kaybetmişiz. Direkt sizi evlat edinmem gerekiyormuş."
Sözleriyle kolidor yine kahkahalar doldururken ben de gülmeden edemedim.
"O zaman geç kalmışsınız, Barkın Bey."
"Olabilir." dedi göz kırparak. "Ama yine de şansımı denemek isterdim."
Bölüm etkileşimi
