29. bölüm / 54
BENDEN ÇALINAN HAYAT🍯 29. Bölüm 🍯
Bölümler 54Şu an: 🍯 29. Bölüm 🍯
- 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
- 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
- 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
- 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime
- 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
- 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
- 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
- 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
- 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
- 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
- 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
- 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
- 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
- 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
- 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
- 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
- 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
- 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
- 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
- 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
- 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
- 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
- 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
- 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
- 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
- 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
- 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
- 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
- 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime · Okuduğun bölüm
- 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
- 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
- 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
- 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
- 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
- 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
- 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
- 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
- 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
- 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
- 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
- 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
- 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
- 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
- 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
- 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
- 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
- 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
- 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
- 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
- 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
- 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
- 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
- 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
- 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Barkın Bey'e pastayı uzattığım an gülümseyerek,
"Afiyet olsun." dedim.
Barkın Bey tabağa bakıp kısa bir an durdu.
"Korkuyorum." demesiyle şaşkınca ona baktım.
Tam ne diyeceğimi bilemezken Asır Bey gülerek araya girdi.
"Merak etmeyin, onun öyle bir huyu yok."
Barkın Bey ona dönüp kaşlarını kaldırdı.
"Baba, niye öyle diyorsun?"
Sevgilimin, Asır Bey kahkaha atarken ben üçünün arasındaki konuşmaya anlam vermeye çalışıyordum.
Tam o sırada ikizim söze girdi.
"Ee, siz anlatın."
Barkın Bey'in bakışları ona döndü.
"Dinler misiniz?"
Sesinde hem merak hem de biraz çekingenlik vardı.
Elimdeki tabağı masaya bırakıp ona baktım.
"Lütfen yiyin." dedim önce.
Sonra aklıma gelenle gülümsedim.
"Tabii dinleriz."
Barkın Bey bir an sustu. Sanki söyleyeceklerini nereden başlayacağını düşünüyordu.
Asır Bey onun omzuna hafifçe dokundu.
"Anlat kardeşim. Onlar dinlemeyi bilir."
İkizim de başını salladı.
"Evet, hem de gerçekten dinleriz."
Masada bir anda sessizlik oluştu. Az önceki kahkahaların yerini meraklı ama sıcak bir bekleyiş aldı.
Barkın Bey elindeki çatalı yavaşça bıraktı.
"Ben nereden başlayacağımı bilmiyorum..."
Gözlerindeki ifadeyi görünce içimde garip bir his oluştu. Sanki yıllardır saklanan bir hikâyenin kapısı aralanmak üzereydi.
"En başından başlayın." dedim yumuşak bir sesle.
"Çünkü bazen bir hikâyenin en zor kısmı anlatmak değil... dinleyecek birini bulmaktır."
Barkın Bey bana baktı. Dudaklarında küçük bir tebessüm oluştu.
"Sanırım doğru kişilerin yanındayım."
Asır Bey derin bir nefes alıp gülümsedi.
"İşte şimdi oldu."
Hepimiz sessizce ona dönerken Barkın Bey anlatmaya başladı.
Barkın Bey derin bir nefes aldı. Gözlerini bir an önündeki tabağa indirip ardından bize baktı.
"Hani ben demiştim ya..." dedi sakin ama ağır bir sesle. "Her şey göründüğü gibi olmayabilir diye..."
Kısa bir an sustu.
"Haberiniz olsun... Şimdiden sizi acı gerçeklere hazırlamak istiyorum. Size abileriniz bile ilk başta iyi davranmayabilir. Ablanız... belki bir nebze. En azından umarım öyle olur."
Sözleriyle kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Onlara da mı Maya kötü davrandı?" diye sordum.
Barkın Bey derin bir nefes aldı. Vereceği cevabı tartıyor gibiydi. Gözleri bir anlığına Asır Bey'le buluştu.
Asır Bey o bakışları yakalayınca hafifçe başını salladı.
"Hadi..." dedi yumuşak bir sesle. "Biz kalkalım. Hem ben yoruldum."
Ayağa kalkarken bana dönüp gülümsedi.
"Bu arada afiyet olsun kızım. Ellerine sağlık."
Barkın Bey, Asır Beyin ne yapmak istediğini anlamış gibi hemen araya girdi.
"Yok hayır..." dedi. "Oturun."
Asır Bey ona baktı.
"Size rahat konuşma fırsatı verelim istedim."
Barkın Bey başını iki yana salladı.
"Rahat konuşurum. Hem bunu sadece onların değil, sizin de duymanız gerekiyor."
Ben de gülümseyerek söze karıştım.
"Evet ya... Hem daha dizi izleyeceğiz."
Tugay hemen başını salladı.
"Aynen. Kimse bir yere gitmiyor."
Selin de elindeki bardağı masaya bırakıp gülümsedi.
"Şimdi tam aile akşamı oldu. Önce pasta, sonra hikâye, en son da dizi."
Asır Bey gülerek tekrar yerine oturdu.
"İyi madem..." dedi. "Demek ki kaçış yok."
Hepimiz hafifçe gülsek de masanın üzerinde hâlâ anlatılmayı bekleyen cümlelerin ağırlığı hissediliyordu.
Barkın Bey ellerini birbirine kenetledi.
"O zaman..." dedi yavaşça. "Hazırsanız gerçekten en başından anlatacağım."
Masanın etrafındaki herkes sessizce ona döndü. Az önceki neşeli sohbet yerini derin bir meraka bırakırken, Barkın Bey anlatacağı gerçeklerin sadece geçmişi değil, bundan sonrasını da değiştireceğini biliyormuş gibi derin bir nefes aldı.
"Maya küçükken hepimiz..." dedi Barkın Bey, sesi bir anda ağırlaşarak. "Hepimiz Maya'yı çok severdik. Bilakis o da bizi severdi."
Dediği anda yutkundu. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bir cümleyi söylemeye hazırlanıyordu.
"Sonra büyüdü..." dedi.
İlk başta buruk bir tebessümle karşıladık. "Büyüyor, kendine gelir... bizi tekrar görür, bizi anlar," diye düşündük. Ama zaman geçtikçe her şey değişti.
Barkın Bey, pastanın yanına getirdiğimiz içeceğinden küçük bir yudum aldı. Gözlerini bir an masadan ayırmadan devam etti.
"İlk önce kardeşinize uyguladı..." dedi.
Kaşlarım istemsizce çatıldı. İçimde garip bir his oluştu.
"Meğersem masal anlattığım oğluma... 'Ben okurum, sen yorulma' dediğim oğluma, geceleri uyuyamadığında yanında olduğum çocuğuma... anlattığı şeyler masal değilmiş."
Sesi titredi.
"Meğer onu korkutuyormuş. Hayaletlerden, olmayan şeylerden bahsedip korkutuyormuş. O zamanlar anlamamışız... Çocuğun neden geceleri uyuyamadığını, neden bazı şeylerden bu kadar korktuğunu..."
Dediği anda ikizimle göz göze geldik.
Çünkü hapishanede aynı konuşmayı biz de yapmıştık.
Aynı his masal okuma, aynı parçaları birleştirmeye çalışmıştık.
Barkın Bey ikizime dönerek devam etti.
"Nasıl olduğunu anlamadık..."
İkizim dayanamayıp fısıldadı:
"Nasıl?"
Barkın Bey derin bir nefes aldı.
"Dördüzünüzden biri... onun yüzünden bu hale geldi."
O an içimde bir şey koptu.
" dördüzünüz derken..."
Barkın Bey başını salladı.
"Evet... Anneniz ve bizi birleştiren o mahkemeden kurtaran gerçek..."
Bir an sustu.
"Siz aslında dördüzsünüz."
O kelime odanın içinde yankılandı.
Dördüzsünüz...
Ne ben konuşabildim ne de ikizim.
Çünkü yıllardır bildiğimiz hayat, o tek cümleyle yeniden yazılmıştı.
Barkın Bey, bütün bu ağırlığın içinde hafifçe gülümseyerek,
"Bir aile..." dedi. "Sizi kaçırırken öldü gösterilen kardeşiniz de hayatta."
Bir an nefesim kesildi.
"Ve evet... bizimle görüşmüyor."
Dudaklarından dökülen isimle gözlerim büyüdü.
"Çağlar Alkım..."
Söylediği isim odada asılı kaldı.
"Nasıl izin verdiniz ki?" dedim şaşkınlıkla. "Sonuçta bulmuşsunuz..."
Barkın Bey başını hafifçe eğdi.
"İstemedi."
O iki kelime bile her şeyi anlatmaya yetmişti.
"Ben ona iki ay müddet verdim."
Kaşlarımı çattım.
"Nasıl yani... vaz mı geçtiniz?"
Derin bir nefes aldı.
"Zorla mı getirseydim?" dedi sakin ama kırgın bir sesle. "Bir insanı, istemediği bir yere zorla sürükleyemezsin. Hem..."
Bir an durdu.
"Yarın dönmek zorunda kaldı. Eğer bu böyle devam ederse... ona da zarar verebilir."
Sözlerinin ağırlığını hissettim.
"Anlıyorum..." dedim sadece.
Çünkü bazen insanın söyleyecek çok şeyi olur ama hiçbir kelime yeterli gelmezdi.
Barkın Bey'in gözlerindeki burukluğu görünce ben de küçük bir tebessümle başımı salladım.
Aldığım derin nefesle yorgunluğumu hissettim.
"Uyuyalım mı?" dedim sessizce.
"Hadi..." dedi.
O gecenin bütün sırlarıyla birlikte odalarımıza çekilirken, geriye sadece tek bir düşünce kaldı:
Yıllardır kayıp sandığımız bir kardeşimiz vardı...
Ve şimdi onu bulmak, belki de en zor gerçeğimiz olacaktı.
"İyi geceler." dedim.
"İyi geceler." diye karşılık verdi.
Çünkü bakışı yorgundu... Sanki omuzlarında yılların yükünü taşıyordu. Hem güvenmese bize böylesine büyük bir sırrı anlatır mıydı? Düşündükçe içimdeki kırgınlık yerini anlayışa bırakıyordu. Belki de tam da bu yüzden onu daha fazla sıkmak istememiştim.
Derin bir nefes alıp ikizime döndüm. O da beni anlamış gibi buruk bir tebessümle yanıma yaklaştı.
"Odamız nerede acaba, Asır Bey?" diye sormuştuk.
Asır Bey hafifçe gülümserken, "Kızlar..." dedi. "Üçünüz aynı odada mı kalsanız?"
"Olur mu ki?" diye kendi kendime mırıldandım.
Tam o sırada Barkın Bey gülümseyerek,
"Olur mu ki? Bence gayet de olur." dedi.
Bakışlarımı ikizime çevirdim. Bana öyle sıcak, öyle umut dolu bakıyordu ki, istemsizce gülümsedim.
"Kabul..." diye mırıldandım.
Ardından gülümseyerek,
"O zaman bu gece üçümüz birlikte uyuyalım." dedim.
O an ilk kez, uzun zamandır içimde eksik olan o güven duygusunu hissettim. Aynı odada kalacak olmak yalnızca bir uyku düzeni değildi; birbirimize biraz daha tutunacak, sessizce birbirimize güç verecektik. Belki de yarın bizi bekleyen gerçeklerle yüzleşebilmek için en çok buna ihtiyacımız vardı.
Sağ tarafa dönsem olmuyordu, sol tarafa dönsem yine olmuyordu. Derin bir nefes alıp gözlerimi tavana diktim.
"Duru..." diyen sesi duyunca başımı o yöne çevirdim.
"Barkın Bey..." diye mırıldandım.
"Uyumadın mı?"
"Yok... Hep böyle oluyor."
"Nasıl oluyor?"
Aldığım nefesle gözlerimi ondan kaçırdım.
"Uykusuzluk çekiyorum."
Yanımdaki ikizimin çoktan uykuya dalmış olduğunu görünce usulca saçlarını okşadım.
"Uyudu Ay..." diye fısıldadım.
Barkın Bey'in sesi bu kez daha yumuşaktı.
"Hep mi böyle?"
"Arada... Bazen geceler böyle geçiyor."
İster istemez yüzüme küçük bir tebessüm yerleşirken, onun da bana aynı sıcaklıkla gülümsediğini gördüm.
"Saçlarını okşasam uyuyabilir misin?" diye sordu.
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Efendim?"
"Gel..." dedi yumuşak bir sesle. "Yat bakalım."
"Barkın Bey..."
Sözüm yarıda kaldı. Gözleri dolu dolu bana bakıyordu. O bakışlarda acı, şefkat ve yıllardır geç kalmış bir sevgi vardı.
"Lütfen..." diye fısıldadı.
"Bakmayın öyle..." diye mırıldandım. Gözlerim istemsizce dolarken başımı hafifçe eğdim.
"Tamam..." dedim sonunda. "Tamam... Okşayın."
Usulca başımı yastığa bıraktım. Parmakları saçlarımın arasında büyük bir özenle dolaşmaya başladı. Ne acele ediyordu ne de tek kelime ediyordu. Sadece saçlarımı okşuyor, sanki yıllardır yapamadığı bir şeyi telafi etmeye çalışıyordu.
İçimde, çocukluğumdan beri ilk kez tarif edemediğim bir huzur filizlenmeye başladı. Göz kapaklarım ağırlaştı, nefesim yavaş yavaş düzene girdi.
En son hatırladığım şey ise, kulağıma fısıldadığı o cümleydi.
"İyi geceler... Güzel kızım."
O iki kelime, yıllardır içimde eksik kalan bir parçayı sessizce yerine koymuş gibiydi. Benimde dudaklarıma belli belirsiz bir gülümseme yerleşirken, huzurun kollarında yavaşça uykuya daldım.
Gözlerimi açmamla birlikte birkaç saniye tavana bakakaldım. Uykunun ağırlığı hâlâ üzerimdeyken esneyip yan tarafıma dönmemle ikizime baktım. Her zamanki gibi derin bir uykudaydı. Yüzündeki huzuru görünce istemsizce küçük bir gülümseme oluştu yüzümde.
Tam o anda telefonumun sesiyle irkildim. Hızlıca uzanıp telefonu elime aldım. Çalmasını engellemek için hemen sessize bastım. Ekranda gördüğüm isimle birlikte kaşlarım hafifçe çatıldı.
Sabahın altısıydı ve arayan kişi kesinlikle beklediğim biri değildi.
Sessizce yataktan kalkıp kapıyı araladım. İkizimi ve Barkın beyi uyandırmamak için dikkatlice odadan çıktım. Koridora geçer geçmez telefonu kulağıma götürdüm.
— Alo...
Karşı taraftan kısa bir sessizlik oldu.
— Evet... dedi.
Sesindeki bu öfke hemen dikkatimi çekmişti.
— Tüh... Sabahın altısı.
Derin bir nefes aldım.
— Evet, ne var? dedim uykulu ama meraklı bir sesle.
Karşı taraftaki kişi birkaç saniye sustu. Sanki söyleyeceği şeyi toparlamaya çalışıyordu.
— Sana söylemem gereken bir şey var...
Kalbim hafifçe hızlandı.
— Ne oldu? Neden böyle konuşuyorsun?
Koridordaki sessizlik, içimde büyüyen merakla daha da ağırlaşmıştı.
"Bugün," demişti, "o çok sevdiğin kardeşlerin geliyor, biliyorsun değil mi?"
"Sanane? Bizene bundan?" dememle alaycı bir kahkaha attı.
"Aaa... Çok sakinsin. Sinirlerini aldırdın mı abicim?"
"Yok," demiştim soğukkanlılıkla. "Sadece senin gibi gereksizleri takmıyorum."
"Ee, abim..." dedi. "Bugün dediklerimi yapacaksın."
O an Tugay'la göz göze geldik. Ona belli belirsiz başımı sallayıp sus işareti yaptım. Sessizce dinlemeye devam etmem gerekiyordu.
"Konuş."
Telefondaki, abim dediğim insan derin bir nefes aldı.
"Şimdi... Babanın bir arabası var. O arabaya bineceksin ve şoför gibi kullanacaksın."
Söyledikleriyle boğazım düğümlendi.
"O arabada benim de kardeşim var. Gerekirse öl... Ama onu kurtaracaksın."
Kaşlarım çatıldı.
"Ne demek istiyorsun? Diğer kardeşlerini ya da abilerini ölüme mi göndereceksin?"
Sözünü tamamlamaya bile fırsat vermeden.
"Ne alakası var?" diyebildiğim anda telefonun diğer ucundan son kez sesi duyuldu.
"Sıkıyorsa binme."
Ardından hat kesildi.
Telefonun kesilmesiyle kulağımdaki sessizlik, duyduğum cümlelerden daha ağır geldi. Elimde hâlâ sımsıkı tuttuğum telefonun ekranına birkaç saniye boş boş baktım.
Tugay yavaşça yanıma yaklaştı.
"Kimdi?"
Derin bir nefes aldım.
"Abim..."
Yüzündeki ifade bir anda ciddileşti.
"Ne dedi?"
Telefonu cebime koyarken çenemi sıktım.
"Beni, babamın arabasını kullanmaya zorluyor."
"Neden?"
"Sebebini açık söylemedi." Başımı iki yana salladım. "Sadece arabada onun da kardeşi olduğunu, gerekirse ölmem ama onu kurtarmam gerektiğini söyledi."
Tugay'ın kaşları çatıldı.
"Bu işte bir terslik var."
"Ben de aynı şeyi düşünüyorum."
Koridorun diğer ucunda ayak sesleri yankılanırken ikimiz de aynı anda o tarafa döndük. Asır Bey ile Araf Barkın Bey yan yana yürüyerek bize doğru geliyordu. Yüzlerindeki gergin ifade, içeride bir şeylerin yolunda gitmediğini anlatmaya yetiyordu.
Barkın Bey yanıma gelir gelmez gözlerimin içine baktı.
"Bir sorun mu var?"
Bir an duraksadım. Telefon konuşmasını anlatıp anlatmamak arasında kaldım. Ama içimde yükselen his, bunu saklamamam gerektiğini söylüyordu.
"Az önce abim aradı."
Gülerek, "Tehdit etti yine." dememle Barkın Bey bana öyle bir baktı ki... Aldığım nefesle, "Evlatlarınızın arabasında..." dedim. Boğazımdaki düğümü yutkunarak aşmaya çalışırken cümleme devam ettim.
"Güya o arabada bomba olacakmış... Ve evet, Maya da orada olacakmış. 'Ölsem bile kardeşini istiyor.' demişti."
Sözlerim odanın içine ağır bir sessizlik gibi çökerken, Barkın Bey'in yüzündeki ifade bir anda değişti. Çenesini sıktı, gözlerindeki öfke ve endişe aynı anda belirirken yumruklarını istemsizce sıktı. Birkaç saniye tek kelime edemedi. Derin bir nefes aldıktan sonra, kısık ama sert bir sesle konuştu.
"Demek artık bu kadar ileri gitmeye başladı..."
Odadaki herkes birbirine bakarken, hissedilen tek şey yaklaşan büyük tehlikenin ağırlığıydı.
Duyduğum ikizimin sesiyle olduğum yerde durdum.
"Ne demek bu?" demesiyle ona dönüp, "O adam gibi işte..." dedim. Sesimdeki kırgınlığı saklamaya çalışsam da gözlerimdeki öfke belliydi.
Gülerek, "Seçim zamanı... Ya ben ya da onlar." dedim.
Bir an herkes sustu. Aldığım nefesi içime çekip, "Ben kararımı verdim." dediğim an daha fazla beklemeden arkamı dönüp koşarak çıktım.
Koridorda ilerlerken içimden tek bir düşünce geçiyordu.
"Hayır... Zaten o kız beni biliyor."
Beni anlamıştı, neyi göze alabileceğimi, ne kadar ileri gidebileceğimi biliyordu. Ama yine de içimde bir huzursuzluk vardı. Attığım her adımda sanki bir şeylerin peşimden geldiğini hissediyordum.
Tam yürürken bir anda kolumdan tutan el ile durdum.
Milas'tı.
Kaşlarımı çatıp ona döndüm.
"Ne var?" dedim.
Milas'ın yüzündeki ciddiyeti görünce bir an sustum.
"Ne var ne demiştim..." diye tekrarladım.
O ise kolumu bırakmadan, gözlerimin içine bakarak konuştu.
"Bu sefer tek başına karar veremezsin."
Sözleriyle olduğum yerde kaldım.
Milas gözlerimin içine bakarken yüzündeki ciddiyet hiç değişmedi. Birkaç saniye sustu, sonra derin bir nefes alıp konuştu.
"Ne dedim ula ben sana?" dedi.
Sesi her zamanki gibi Karadeniz şivesinin sıcaklığını taşıyordu.
"Ben sana seni yalnız bırakmam demedum mi? Hayırdır ha? Sen yine neyin peşindesun?"
Şaşkınlıkla ona bakarken devam etti.
"Sen böyle tek başına karar verip, her şeyi omuzlayıp gideceğini mi sandun? Ula Nehir, sen kendini ne sanaysun? Dağ misun, taş misun? Her yükü tek başına taşıyacak kadar güçlü olabilirsun ama yanında duran insanlar da var."
Bir adım yaklaşıp sesini biraz alçalttı.
"Bak ha... Ben senin ne yaşadığını biliyrum. İçinde ne fırtınalar kopayi onu da görüyrum. Ama sen kaçmaya çalıştıkça biz daha çok yanında duracağız."
Başını hafifçe sallayıp devam etti.
"Öyle 'ben kararumu verdum' deyip kapıyı çekip gitmek yok. Hele ki böyle bir durumda hiç yok. Sen benim için öyle kolay bırakılacak biri değilsun."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ha bir de..." dedi, kaşlarını kaldırarak. "Bana bakıp da yine 'ben hallederim' deme. Senin o inatçı tarafunu da biliyrum. Gerekirse peşinden gelurum, gerekirse kapının önünde beklerum ama seni bu işin içinde tek başına bırakmam."
Son cümlesinden sonra gözlerini benden ayırmadı.
"Anladun mi ula?"
Bir süre hiçbir şey diyemedim. Milas'ın sözleri karşısında öylece kalmıştım. Çünkü herkes korkumu görüyordu belki ama o, benim korkumun arkasına sakladığım şeyi de görüyordu.
Gözlerimi kaçırıp, "Milas..." dedim.
Ama o hemen sözümü kesti.
"Yok ula, şimdi bana 'ama' ile başlayan cümleler kurma." dedi. "Sen ne zaman korksan, ne zaman canın yansa, gidip herkesi korumaya çalışaysun. Kendini geriye ataysun."
Başımı eğdiğimi görünce sesi biraz yumuşadı.
"Bak... Senin güçlü olman, tek başına savaşacağın anlamına gelmez."
Derin bir nefes aldım.
"Ya bir şey olursa?" dedim kısık sesle. "Ya yine benim yüzümden biri zarar görürse?"
Milas'ın bakışları değişti. Sertliği gitmiş, yerini daha sakin ama kararlı bir ifadeye bırakmıştı.
"Ula Nehir..." dedi. "Sen hâlâ her şeyi kendinin sebep olduğunu sanaysun. Ama şunu bir anlasan keşke... Kötülüğü yapanın suçu, iyilik yapmaya çalışan kişinin omzuna yüklenmez."
Sözleri içime dokunmuştu.
Tam o sırada koridordan gelen seslerle ikimiz de başımızı çevirdik. Özgürün sesi duyuldu.
"Ula siz burada ne yapaysunuz?"
Milas ona dönerken ben sessizce bekledim.
Özgür yanımıza gelip önce bana, sonra Milas'a baktı.
"İkiniz de aynı kafadasunuz ha." dedi. "Biri her şeyi tek başına çözmeye çalışayi, diğeri de onu bırakmam diye peşine düşayi."
Yüzündeki hafif gülümseme kısa süreliğine ortamın ağırlığını dağıttı.
"Bakun..." dedi Özgür. "Bu işin sonu ne olursa olsun, biz aile isek aile gibi duracağız. Biri korktu diye arkasını dönüp gitmeyecek."
Sonra bana baktı.
"Sen de Nehir... Bizi korumaya çalışırken kendini yok saymayı bırakacaksun. Çünkü sen düştüğünde, seni kaldıracak insanlar var."
Milas başını salladı.
"İşte bunu diyorum ula."
Özgür omzuma hafifçe dokundu.
"Hadi şimdi geri dönelim. Herkes ne olduğunu bilsin. Bu sefer gizli saklı yok."
Gizli bir şey yok ki, dememle Milas gözlerini benden ayırmadan baktı.
"Her türlü gideceksin, değil mi?" dedi.
Söylediği cümle havada asılı kalırken ona sadece bakabildim. İçimde bir şeylerin düğümlendiğini hissediyordum.
"Ah be... başımın belası." diye mırıldandığı anda Özgür hemen araya girdi.
"Milas..."
Milas ona döndü.
"Ne var?"
Özgür derin bir nefes aldı, gözlerini Milas'ın yüzünde gezdirdi.
"Yok Milas... baksana haline."
Milas bir an sustu. Sanki kendini ele vermiş gibi bakışlarını kaçırdı.
"Dikkat et." dedi Özgür daha sakin bir sesle.
Milas hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki ağırlık kaybolmadı.
"Milasın, merak etme." dedi kendi kendine güç verir gibi.
Ben ise kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
"Ne kadar kolay söyledin öyle..." dedim.
Milas bana döndü.
"Ne kolay?"
"Merak etme demek... Gitmek kolaymış gibi. Arkanda bırakacakların yokmuş gibi."
Milas birkaç saniye sustu. Sonra bakışlarını yere indirdi.
"Bazen gitmek zorunda kalan insan, en kolay kelimeleri seçer." dedi.
O an Özgür de sustu. Çünkü ikimiz de onun söylediği şeyin altında sakladığı ağırlığı anlamıştık.
Milas tekrar bana baktı.
"Ama şunu bil... nereye gidersem gideyim, geride bıraktıklarımı unutacak kadar rahat değilim." dedi.
Ben de sadece başımı salladım.
"Zaten sorun da bu ya Milas... sen hiçbir şeyi unutamıyorsun." dedim.
Milas hafifçe gülümsedi.
"Sen de beni fazla iyi tanıyorsun, Nehir." dedi.
"Tamam." dedim sonunda, daha fazla o konuya takılıp kalmak istemeyerek. "Hadi çıkalım... geçmişten konuşmayalım daha fazla."
Elimde tuttuğum kaskı ona uzattım.
"Tak şunu." dedim.
Milas kaskı alırken bana baktı. Yüzünde hafif bir şaşkınlık vardı.
"Bu kadar mı yani? Konu kapandı mı?"
Omuz silktim.
"Şimdilik. Çünkü bazı şeyleri tekrar tekrar konuşunca değişmiyor."
Milas birkaç saniye sustu. Sonra kaskı elinde çevirip hafifçe gülümsedi.
"Sen ne zaman böyle oldun?"
"Nasıl?"
"Eskiden daha çok kızardın."
Gözlerimi devirdim.
"Milas, şu an geçmiş konuşmuyoruz dedim ya."
Bunu duyunca güldü.
"Tamam, tamam. Sustuk."
Kaskını takarken Özgür bize bakıp başını salladı.
"Vallahi şaşırıyorum. Milas'a birinin böyle rahat rahat emir vermesi..."
Milas hemen ona döndü.
"Özgür, başlatma."
"Ne var? Gerçek bu."
Ben istemsizce gülerken Milas da bana baktı. Bir an ikimiz de sustuk.
Sonra motorun yanına geçti.
"Hadi Nehir, çıkalım."
Başımı sallayıp yanına giderken içimden sadece tek bir şey geçiyordu.
Bazı yaralar konuşarak değil, bazen sadece yanında kalarak iyileşirdi.
Ve evet... iyileşmişti.
Bizi yeniden birbirimize kavuşturan şey ne geçmişin silinmesiydi ne de yaşananların hiç olmamış gibi davranılmasıydı. Bizi ayakta tutan, hâlâ birbirimize duyduğumuz sevgiydi.
Motorun yanında dururken Milas'a baktım. Bir zamanlar kaybetmekten korktuğum insan yine karşımdaydı.
Belki çok şey yaşamıştık. Kırılmıştık, susmuştuk, birbirimizden uzak kalmıştık. Ama ne zaman göz göze gelsek, o eski bağ kendini yeniden hatırlatıyordu.
Milas kaskını taktıktan sonra bana baktı.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
Gülümsedim.
"Hiç... sadece bazı şeylerin gerçekten bitmediğini."
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Mesela?"
"Biz."
Bir an sustu. Sonra yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
"Biliyordum."
"Ne biliyordun?"
"Ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, sonunda yine aynı yerde buluşacağımızı."
Başımı eğip gülümsedim.
"Bazen çok sinir bozucusun, biliyor musun?"
"Biliyorum."
"Ve hâlâ değişmemişsin."
"Sen de."
O an ikimiz de güldük.
Çünkü bazı insanlar hayatımıza sadece bir kere girmezdi. Bazı insanlar, ne kadar yol ayrımı yaşarsak yaşayalım, kalbimizdeki yerini korurdu.
Ve evet... bizi yine birbirimize kavuşturan şey sevgimizdi. Çünkü bazı bağlar kırılmazdı; sadece biraz zamana, biraz sabra ve biraz da birbirini yeniden anlamaya ihtiyaç duyardı.
Kollarımı Milas'a sarıp sarmalamamla yüzündeki şaşkın ifadeyi gördüm. Birkaç saniye hiçbir şey demedi. Sanki bu anı beklemiyormuş gibi duruyordu.
"Ee..." dedim gülümseyerek. "Milas."
Başını hafifçe eğip bana baktı.
"Sen delisin."
Gülmemi tutamadım. Daha sıkı sarıldım ona.
"Kabul et."
Kaşlarını kaldırdı.
"Neyi?"
Gözlerinin içine bakarak gülümsedim.
"Seviyorsun bu deliyi."
Bir an sustu. O suskunluğunu bile tanıyordum artık. İçinden bin tane şey geçirirken dışarıya tek kelime vermeyen hâlini...
"Sen gerçekten hiç değişmemişsin, Nehir." dedi sonunda.
Gülerek başımı salladım.
"Konuyu değiştirme."
Milas derin bir nefes aldı. Gözleri yumuşadı.
"Seninle uğraşmak zor."
"Biliyorum."
"Çok inatçısın."
"Onu da biliyorum."
"Bazen başıma bela oluyorsun."
Gülümseyerek biraz daha yaklaştım.
"Ama?"
Bana baktı. O tek bakışı bile yetmişti.
"Ama iyi ki."
İçimde bir sıcaklık yayıldı. Çünkü bazı cevaplar uzun cümlelere ihtiyaç duymazdı.
Ben onun yaralarını, o benim suskunluklarımı biliyordu. Yaşadığımız her şeye rağmen yine aynı yerde duruyorduk.
"Gördün mü?" dedim gülerek. "Seviyorsun bu deliyi."
Milas başını iki yana salladı.
"Evet Nehir... seviyorum."
O an sadece gülümsedim.
Çünkü bazen insanın en büyük mutluluğu, kaybetmekten korktuğu kişinin hâlâ yanında olduğunu bilmektir. Ve ben o an anladım ki... bizi yeniden bir araya getiren şey sadece anılarımız değil, birbirimize olan sevgimizdi.
Gülerek kaskı çıkardığım an eve bakıyordum. Milas'a dönmemle,
"Ben de bineceğim." demesi bir oldu.
"Milas Tugay..." dememle derin bir nefes aldım.
"Yapma... bu senin hayatın ve belki de..." dediğim an sözümü bitiremedim.
Çünkü cümlemin devamını getirmeme izin vermeyen şey, Milas'ın beni öpmesiydi.
Ayrıldığımız an birkaç saniye ne diyeceğimi bilemeden ona baktım.
"Ee..." demekle yetindim.
Sonra motordan indim. Kaskı ona uzattım.
Hiçbir şey söylemeden zile bastım.
Zile bastığım an birkaç saniye olduğum yerde kaldım. İçimde hem kızgınlık hem de anlatamadığım bir huzur vardı.
Milas hâlâ bana bakıyordu. Sanki bir şey söylememi bekliyordu.
"Ne bakıyorsun?" dedim hafifçe gülerek.
"Hiç." dedi.
"Hiç mi?"
"Evet. Sadece yine aynı Nehir olduğunu düşünüyorum."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Nasıl yani?"
"İnatçı... korkusuz... ve benim için endişelenen."
Derin bir nefes aldım.
"Milas, ben sadece..."
Sözümü tamamlayamadım. Çünkü bazen söylemek istediğim şeyler kelimelere sığmıyordu.
Tam o sırada kapının açılma sesi geldi. İkimiz de kapıya baktık.
Göz göze geldiğim Asel Hanım'a bakıp,
"Evet..." dedim. "Kızınızla..."
Diyecekken sözümü böldü.
"Aynen öyle, annem." dedi Maya gülümseyerek.
Asel Hanım da gülümseyip başını salladı.
"Biz çıktık." dedi annesine.
"Tamam." dedi annesi.
Gülerek Milas'a döndüm.
"Milas, ben sen gidelim."
Hiç umursamadan elimi uzattım.
"Anahtar."
o kız yüzüme bakıp hafifçe gülümsedi.
"Emir veriyorsun yani?"
"Evet."
"Peki."
Anahtarı avucuma bırakmasıyla hiç vakit kaybetmeden aldım. Arabanın yanına yürüyüp sürücü kapısını açtım ve şoför koltuğuna oturdum.
Milas ise hiçbir şey söylemeden aracın diğer tarafına geçti. Kapıyı açıp doğruca yanımdaki koltuğa oturdu.
Emniyet kemerini takarken bana dönüp gülümsedi.
"Bugün şoför sensin demek."
Kontağa uzanırken göz ucuyla ona baktım.
"Bir itirazın mı var?"
Başını iki yana salladı.
"Yok. Sana güveniyorum."
Gülümseyip kontağı çevirdim. Motorun sesiyle birlikte arabayı yavaşça hareket ettirirken Milas'ın bakışlarını üzerimde hissetmeye devam ediyordum. O ise tek kelime etmeden, sadece gülümseyerek yolu izliyordu.
O kıza dönüp gülerek,
"Eğer..." dedim. "Eğer o dilini açarsan, şu an seni mahvederim. Sakın."
Milas da ona bakarak,
"Vallahi ben tutmam." dedi.
Sonra bana dönüp gülümsedi.
"Haklısın güzelim."
"Evet." dedim gülerek. "Varalım bakalım şu otogara."
Sonra kaşlarımı çattım.
"Hayır, anlamadığım bir şey var. Arabada bomba varken nasıl oluyor da hâlâ duruyor?"
O da gülerek,
"Sen bin diye yaptı abim. Senin aksine."
"Ben seviliyorum."
İster istemez gülmemle başımı iki yana salladım.
"Aman..." dedim. "Bir yerine girsin böyle sevgi. Memnunum ben hâlimden, cicim ya."
Vitesi artırıp sürmeye devam ettim. Arabanın içinde kısa süreli bir sessizlik oluşurken, ikimizin yüzünde istemsiz bir tebessüm vardı.
Arabayı sağa çektiğim an bana dönüp alaycı bir gülümsemeyle,
"Sen acının iki katını zaten izliyorsun." dedi.
Dudak büktü.
"Tüh... Arabadaki bomba aktif olmadığından yokmuş."
Milas kahkaha atarak başını iki yana salladı.
Kaşımı kaldırıp ona döndüm.
Maya devam etti cümesine;
"Abim onu aktif etsin de göreyim seni."
Hiç istifini bozmadan omuz silkti.
"Yapsın."
Başımı hafifçe eğip gözlerinin içine baktım.
"Ben sen miyim?"
Bir an duraksadı.
"Ne alaka şimdi?"
Kısık bir gülümsemeyle devam ettim.
"Tüh... Gördün mü? Ben sadece ben olduğum için bile seni sorgulayabilirler. O yüzden öyle her duyduğuna inanma."
Sözlerim üzerine birkaç saniye sustu. Ardından emniyet kemerini çözüp kapıyı açtı.
"Dur," dedi. "Abimi arayayım."
Telefonunu cebinden çıkarırken ben de kollarımı göğsümde birleştirip ona baktım.
"Ara bakalım. Bakalım abin de senin kadar emin konuşabilecek mi?"
Milas elimi tutmasıyla yüzündeki kendinden emin ifade yavaş yavaş yerini meraka bıraktı.
"İnelim mi?" demesiyle bir an ona baktım.
"Gerek var mı?" diye fısıldadım.
Milas yüzündeki ifadeyi değiştirip bana döndü.
"Durum..." dedi sadece.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kısa süreliğine kapatıp sonra ona çevirdim.
"Milas, sence dayanabilir miyim?" dedim.
Sesimdeki siniri gizlemeye çalışsam da belliydi.
"Gördün o kızı... Onu boğmamak için neler yaptım."
Milas birkaç saniye bana baktı. Sonra yüzünde o kendine has gülümsemesi belirdi.
"Gülerek, bak gör." dedi.
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne bak gör?"
"Sen böyle sakin kalmaya çalışırken bile belli oluyor. Biraz daha durursan zaten kendini ele vereceksin."
Başımı iki yana salladım.
"Ben sadece sabrediyorum."
Milas kapıyı açarken hafifçe güldü.
"İşte ben de onu diyorum ya... Senin sabrın bitince asıl olay başlıyor."
Arabadan inerken ona bakıp iç geçirdim.
"Bazen seni gerçekten susturmak istiyorum."
Arkasını dönüp gülümseyerek baktı.
"Ama yapmıyorsun."
"Şimdilik."
"Bak, işte o 'şimdilik' kelimesi bile korkutuyor."
İstemeden küçük bir gülümseme yüzüme yayıldı. Ne kadar sinirli olsam da Milas'ın o rahat tavrı, en gergin anlarda bile beni biraz olsun sakinleştiriyordu.
Aldığım nefesle arabadan indiğim an beni gören ablası, kardeşini hemen yanına çekti.
O da gıcıklığına gülerek,
"Ne demeyi düşünüyorsun, şoför abla?" dedi.
Tam bir şey diyecekken Milas araya girdi.
"Güzelim..." demesiyle ona döndüm.
Sevdiğim adam, onlara hitaben,
"Nedir Duru?" dedi.
Derin bir nefes alıp cevap verdim.
"Şoför değil. Ehliyeti var diye güvenilir bulundu, Barkın Bey rica etti."
Milas gülümseyerek başını salladı.
"Binin, beklemeyin. Ha bu arada... Şoför olmadığına göre valizlerinizi bagaja koyarsınız, değil mi?"
Onların şaşkın bakışları arasında kapıyı gösterdi.
"Bin sen güzelim." dedi bana.
İstemeden gülümserken başımı iki yana salladım.
Bölüm etkileşimi
