20. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT

🍯 20. Bölüm 🍯

Esra İlayda Akkuş

Duyduğum sesle açmıştım gözlerimi. Kafamı kaldırdığım an aldığım kokuyla, "Milas..." diye mırıldanmıştım. Gözlerimi açmamla alnımı öpmesi bir olmuştu. Kendime gelmemle onu itmem bir olmuştu, "Lan ne işin var burada?" diye sesimi yükseltmiştim. Gözlerimi ona çevirmemle sevgilim anlamış gibi şerefsiz şerefsiz sırıtırken, kapıdaki duyduğum sesle, "Sevgilim saklan," demiştim. "Ben çıkıyorum, oyalarım, sen saklan," diye mırıldanmamla tam çıkacakken kolumdan tutup beni öpmüş, ondan ayrıldığım an, "Lan doğru, seni saklamam gerek ilk!" demiştim. Kahkaha atan Tugay'ın ağzını kapatmamla avucumu öpmüştü.

"Ya Tugay, geldi geldi, girecek şimdi!" dediğim an "Nehirim, oğlum, o senin ikizin," demişti. Bunun üzerine direkt ona dönüp vurmaya başlamıştım.

"İkizimmiş gibi davranmıyor ki!" diye söylenirken Tugay kahkahasını tutamayıp iki büklüm olmuştu. "Bir insanın sevgilisini odasında girmesine yardım eden ikiz mi olur?" dememle daha da gülmeye başlamıştı. Tam o sırada kapının kolu hareket edince ikimizde donup kalmıştık. Milas bir anda yatağın yanına çökerken ben paniğin etkisiyle ne yapacağımı şaşırmış, ona dönmemle ise hâlâ gülüyordu.

"Tugay, vallahi öldüreceğim seni," diye fısıldamamla, "Ben ne yaptım? Saklanmaya gelen ben miyim?" demişti. Cevap vermeye hazırlanırken kapı yavaşça açılmış, içeri giren kişiyi görünce ikimiz aynı anda derin bir nefes almıştık. Tugaya dönüp göğsümü tutmamla, "Bir gün sizin yüzünüzden kalpten gideceğim," diyerek yeniden gülmeye başlamıştım.

Bana dönüp, “Ula, senun içun buraya girdum ben. Ben mi, sen mi geçiriyrsun?” demesiyle,
“Girmeseydin abim, ben mi dedim gir diye?” dememle, “Ne deysun? Ne dedun?” dediği an, “Aha…” demiştim. Karadeniz şivesi geldi. “Sus!” deyip bana dönmesiyle, “Bir daha de bakayrum da.” demesiyle gülerek ona sarılmış, “Sinirlendirme sen de.” dememle ikizimin, “Abi…” diyecekti ki Selin de, “Katılıyorum.” demişti.

İkizimle Selin'e öldürücü bakışlar atarken, "Ne var ya?" diyen Selin'e dönüp cevap verecekken ikizim, "Abim dedi, uyandır diye," demişti. O an aklıma yeni gelmiş gibi, "Saat kaç ki?" diye sormuştum.

"Hem hava aydınlık değil ya," dediğim an Selin omuz silkmişti.

"Kimseyi görmeden çıkalım dersen tam zamanı bebeğim," deyip göz kırpınca gözlerimi devirmiştim. İkizim ise fırsatı kaçırmayıp, "Enişte," demişti, "sevgilin elden gidiyor."

İster istemez gülmemle bir anlığına kendime gelmiş, başımı iki yana sallamıştım.

"Tamam ya," deyip gözlerimi ovalamıştım. "Hadi çıkın, hazırlanıp yemek yiyelim. Sonra cezaevi."

"Bir insan cezaevine gideceği için bu kadar rahat konuşur mu?" diye söylenmişti Selin.

"Ne yapayım, ağlayayım mı?" dememle Milas kahkaha atmıştı.

"İstersen ağla, videoya çekelim," deyince yastığı kaptığım gibi ona fırlatmıştım. Eğilip son anda kurtulurken bana bakmasıyla, "Bak, daha cezaevine gitmeden şiddete başladı," demişti. Odada yeniden kahkahalar yükselmişti.

"Yemin ederim hepinizle ayrı ayrı uğraşacağım," diye mırıldanırken Selin koluma girip, "Önce kahvaltı, sonra tehdit," demişti. Bunun üzerine derin bir nefes alıp başımı sallamış, "Tamam, önce kahvaltı," diyerek sonunda ayağa kalkmıştım.

Odadan çıkmamızla aşağıya indim. "Abim," deyip sarılmamla o da bana sarıldı. "Neredesiniz kızım siz?" demesiyle " Merih Abiii," diye sızlandım. Abimle göz göze gelmemizle, "Çıkalım mı, malum," demem üzerine duyduğum sesle kafamı çevirmiştim.

"Günaydın kızım," demesiyle abim beni kolunun altına aldı. Abime cevap verecekken duyduğum sesle o kadına dönmüştüm...

"Merhaba, Günaydın. Asel, ben. Kızımla tanıştın sanırım dün. Bu arada dün karşılayamadım sizi kızlar, kusura bakmayın. İkizler kavga etti de geç geldim eve," dediği an ikizim söze girmişti.

"Merhaba Asel Hanım, memnun oldum. Ben Ay Gizem. Tanıştığıma memnun oldum. Bizim de işimiz vardı da çıkmamız gerekiyordu," dedi.

Asel Hanım'a, yani biyolojik anneme bakarken içimden "Kör müsün?" demek istemiştim. Hani anneler hissederdi? Aldığım nefesle dönüp etrafa baktığımda ise hepsi mutluydu diye düşündüm.

Tam o sırada abim, "Hadi çıkalım mı? Geç kalırız yoksa," demesiyle onu onayladım. "Tekrar kusura bakmayın," dedikten sonra evden çıkmıştım.

Abimin, "Güzelim," demesiyle başımı kaldırıp, "Abi..." dedim.

Abim derin bir nefes alıp, "Konuş benimle," dedi.

"Abi, bu haksızlık mı? Ben kendimi güçlü sanıyordum ama ikizim benden daha güçlü çıktı. Ben dağılırken o toparladı beni," dediğim an hiç düşünmeden bana sarılmıştı.

"Siz böylesiniz meleğim," dedi saçlarımı okşayarak. "Bugün o seni toplar, yarın sen onu toplarsın. Siz ikiniz böylesiniz. Yeri geldiğinde sen onu, yeri geldiğinde o seni ayağa kaldıracak."

Bir an durup yüzüme baktı.

"İyi ki birbirinizden vazgeçmediniz. İyi ki birbirinizi tuttunuz."

Sözleri içimde bir yerlere dokunurken açılan kapının sesiyle başımı çevirmiştim. İkizimin bana doğru geldiğini görünce istemsizce gülümsedim.

"Yemek yemeye mi?" diye sordum.

İkizim hiçbir şey demeden yanıma gelip saçlarımı okşadı. O sıcak dokunuşla gözlerim dolarken fısıltıyla, "Özür dilerim," dedim.

Hemen bana sarıldı.

"Ne için, başımın tatlı belası?" dedi yumuşak bir sesle.

Kollarını biraz daha sıkılaştırırken başımı omzuna yaslamıştım. O an anladığım tek şey, ne kadar dağılırsam dağılayım, ikizimin beni tutmaya devam edeceğiydi. Tıpkı benim de onu bırakmayacağım gibi.

Çalan telefonuma baktığım an ekranda beliren bilinmeyen numarayı görünce,

— Hey, sanırım o tehdit eden adam arıyor, demiştim.

Tugay telefonu elimden almaya çalışırken elini tutup,

— Dur, dedim.

— Sakin ol, dememle telefonu açıp hoparlöre aldım. Abim de aynı anda ses kaydını açmıştı. Arabanın yanına geçtiğim an,

— Alo, diye mırıldandım.

Karşı taraftan gelen o iğrenç sesle,

— Cık cık... Olmadı ama bu. Ben ne dedim lan sana? dedi.

— Ne dedin lan gavat, ne dedin it? Aileni bulma dedin. Gevşek misin oğlum sen? Ben ne yaptım? dedim.

— Hayatın tehlikeye giriyor. Her hakaret bir tehdide yaklaşım biçimi. Ne o, sefil ailen bile bilmiyor lan seni tehdit ettiğimi? Ötlek sen. Demedin dimi yoksa? Bilirsin değil mi, o canından sevdiğin ikizin olmaz...

Demesiyle gülmüştüm. Hem de bayağı içten bir şekilde.

— Lan deli, Bakırköy'e mi yatmak istersin? Bir; sen adam olsaydın bir kıza böyle bir işkence çektirmezdin. İki; senin gibi aşağılık birine ne diyeyim? Üç; eğer anlatmadıysam bu korkumdan değil, onları güvende tutmak için. Ve dört; sen ne istersen ardına koyma. Sırf korkuyorum diye sana hakaret etmekten vazgeçer miyim?

— Öldürürüm, dedi.

— Sen? Öldürseydin tehdit etmezdin. Hadi, sıkıyorsa öldür bakalım. Hangimizi gönderiyorsun tahtalı köye? dememle gördüğüm şiddetli bir gülmeyle,

— İşte be... İşte aradığım o kız sensin. Sen, küçük Araf Barkın Hancızadeoğlu'nun öz kızısın. Şimdi gelelim asıl arama sebebime, dedi.

— Söyle, dedim. Söyle Allah'ın belası.

— Ayıp ediyorsun.

— Lan neyse, söyle. Daha fazla kimse fark etmesin yokluğumu. Söyle artık, dememle,

— O kız senin ya da sizin kim olduğunuzu biliyor. Ve benim adamım. Sıkıyorsa belli et bakalım, deyip telefonu kapattı.

Telefon kapanır kapanmaz bizimkilere döndüğüm an Tugay kimseyi umursamadan beni kendine çekip sıkıca sarılmıştı.

Abimin bana dönüp,

— Geçti kızlar, hadi binin ve belli etmeyin. Haydi, demesiyle

— Abi, demiştim. Bunca şeyden sonra kuracağın cümleler bunlar mı sadece?

— Ya yeter artık, dememle,

— Yeter ya kapatma kendini, dememle beni kendine çekip sarıldı. Ardından ikizime dönüp,

— Gel kız buraya, dedi.

İkizim ve bana ithafen sarılırken,

— Korkuyorum. Ne kadar belli etmesem de kalıyorum öyle... Bok gibi, demişti.

Yaptığı benzetmeye bile gülemeden,

— Abi... diye mırıldanmıştım.

Sonra birden,

— Kürt böreği bulalım mı? demiştim.

— Ne? diyen Selin'e dönüp,

— Ne ne bacım ya, açım ben, dedim.

Meriç abi gülümseyip,

— Vallahi inanır mısın, aç karnına hiçbir şey olmaz ama neden Kürt böreği? demesiyle,

— Ya böyle onun tadını özledim ya. Hem olmaz mı, canım çekti aa, demiştim.

Özgür hemen araya girip,

— Yenge kaç aylık? demişti.

— Hem yaş pasta da mı yesek? dememle,

— Sabahın beşinde, diyen abime dönüp,

— Ha, yemez misin yani? Ha yani ikiz, bak gör. Milletin abisi neler neler yapıyor ya. Bizimki polis; parası, pulu, her şeyi var ama pasta alacak durumu yok. Kalbim kırıldı, kalbim kırıldı. Pepee bana pasta almadı, demiştim.

Tugay'ın bana ciddi ciddi bakmasıyla,

— Şaka değil mi? diye bakış atarken,

— Abim, trip yemiyorum, dimi demişti.

İkizim de başını iki yana sallayıp,

— Ya ikiz, kim bu bık bık konuşuyor böyle? demişti.

— Dimi ikiz? Anca kuş gibi ötüyor, demiştim. Bunun üzerine arabadaki sessizlik ilk kez hafifçe dağılmış, herkes istemsiz de olsa gülümsemeye başlamıştı. O korkunun ve gerginliğin arasında bile saçma sapan muhabbetlerle birbirimizi ayakta tutmaya çalışıyorduk.

Selin'in,

— Kızlar, bu şarkı benden bize, demesiyle
Kafamı kaldırıp radyoyada ki şarkıya bakmıştım. Duyduğum parçayla kaşlarımı kaldırıp hemen mesaj yazmıştım.

— Bize olduğuna emin misin?

Mesajı attıktan sonra gülerek gruptan çıkmıştım. İkizim de hiç vakit kaybetmeden şarkının altına,

— Bize ithaf ettiğin şarkıda aşk nerede? Güzel parça ama, yazmıştı.

Kahkaha atmamla herkes dönüp bize bakmıştı.

— Bir video gördüm, dedim.

Tugay bana şüpheli şüpheli bakıp,

— Eminim videodur, dedi.

— Olmaz ama böyle, demiştim ona dönüp.

— Ne olmaz? Demesiyle;

— İnsan bir şarkıyı arkadaşlarına atıyorsa içinde biraz dostluk, biraz delilik olur. Bu bildiğin aşk şarkısı. Selin bizi arkadaş grubundan çıkarıp gizliden gizliye sevgili yapmış haberimiz yok.

Selin ön koltuktan,

— Abartma ya, dedi.

— Abartmıyorum. Bak, ikizim bile aşkı sorguladı. Kız şarkı analizi yapıyor şu an.

İkizim ciddi ciddi başını sallayıp,

— Ben sadece araştırıyorum, demişti.

— He he, araştırıyor. Birazdan sözleri inceleyip rapor çıkarırsın sen.

Özgür gülmeye başlarken Meriç abi de başını koltuğa yaslayıp,

— Beş dakika önce ölüm tehdidi konuşuyorduk, şu an şarkı komisyonu kuruldu, dedi.

— E ne yapalım abi? Travmayı mizahla karşılıyoruz. Profesyonel ekip işi bu, dememle arabadakiler istemsizce gülmüş, Tugay da başını iki yana sallayarak bana bakmıştı.

— Sen var ya, dedi.

— Efendim?

— Konu ne olursa olsun saçmalamanın yolunu buluyorsun.

— Yetenek işi aşkım, herkes yapamaz, demiştim omuz silkerek. Bunun üzerine arabanın içindeki gergin hava biraz daha dağılmış, kahkahalar yavaş yavaş konuşmaların arasına karışmıştı.

Tugay'ın başını iki yana sallayıp gülümsemesiyle ben de sırıtmıştım.

— Yetenek işi aşkım, herkes yapamaz, dememle Selin arka koltuktan yastığı bana doğru fırlatmıştı.

— Bir sus ya!

Yastığı tutup kucağıma bırakırken,

— Şiddete maruz kalıyorum. Az önce tehdit edildim, şimdi de saldırıya uğradım, demiştim.

— Allah'ım sabır ver, diye mırıldandı Selin.

İkizim camdan dışarı bakarken hafifçe gülmüş, sonra telefonuna eğilmişti. Birkaç saniye sonra kaşlarını kaldırıp,

— Tamam, karar verdim, dedi.

— Neye karar verdin?

— O şarkı bize değil.

— Bak! İşte bilim konuştu, dememle kahkaha atmıştım.

— Neden değilmiş? diye sordu Özgür.

— Çünkü sözlerin yarısında birbirine bakan iki insan var. Biz birbirimize bakınca kavga ediyoruz.

— Haklı, dedim.

— Çok haklı, dedi Merih abim.

Selin gülerek arkasına bakmasıyla;

— Siz nasıl arkadaşlarımsınız ya? dedi.

Abim dikiz aynasından bana bakıp,

— Gerçeği söyleyen arkadaşların, dedi.

— İhanet her yerde...

— Drama kapatıldı, dedi Tugay.

— Kapatılamaz. Ben sanatçıyım.

— Sen baş belasısın.

— O da bir sanat dalı, dedim.

Bu sefer ikizim istemsizce gülerken başını omzuma yaslamıştı. Gülüşü kısa sürse de yüzündeki o gergin ifade biraz olsun dağılmıştı. Ben de bunu görünce saçma sapan konuşmaya devam etmiştim.

— Bakın, ciddi bir önerim var.

— Korkuyorum, dedi Selin.

— Kürt böreği, yaş pasta ve çay.

— Sabahın kaçında olduğumuzun farkında mısın? diye sordu abim.

— Farkındayım. Ama kalbin saati olmaz abi.

— Bu kızın açlığıyla şiirselliği birleşince çok tehlikeli oluyor, dedi Meriç abi.

— Ben sadece hayallerimin peşinden gidiyorum.

— Sen fırının peşinden gidiyorsun, dedi Tugay.

Arabanın içinde yeniden kahkahalar yükselirken ben camdan dışarı bakmıştım. Birkaç dakika önce içimizi sıkan o telefon konuşması hâlâ aklımın bir köşesinde duruyordu ama kimse bunu yeniden dile getirmiyordu. Sanki hepimiz aynı şeyi düşünmüş gibi, birbirimizi biraz olsun rahat bırakmaya çalışıyorduk.

Tam o sırada telefonum titremişti.

Ekrana düşen bildirimi görünce kaşlarımı çatmış, istemsizce doğrulmuştum.

— Ne oldu? diye sordu Tugay.

Bir an ekrana baktım, sonra derin bir nefes alıp,

— Sanırım işler yine sakin kalmayacak, diye mırıldandım. Arabanın içindeki gülüşler bir anda yavaşlarken herkes bana dönmüştü.

— Ne mesajı? dedi abim.

Telefonu biraz havaya kaldırıp mesajı okudum.

"Cesaretini sevdim. Ama cesaretle dikkatsizlik arasındaki çizgi çok incedir. Bu gece yanındakilerden biri eve gittiğinde dönüp arkasına baksın. Belki beni görür. Belki de göremez."

Mesajı okuduğum an arabanın içindeki hava yeniden değişmişti.

— Lan manyak bu, dedi Özgür.

Tugay Milas telefonu elimden alırken yüzündeki ifade sertleşmişti.

— Numara?

— Gizli hat yine.

Tugay çenesini sıkarken,

— Engellemek hiçbir işe yaramıyor zaten, diye mırıldandı.

Selin istemsizce ürpermiş,

— Şaka yapmıyor değil mi bu? diye sormuştu.

— Şaka yapacak birine benziyor mu? dedi Merih abi.

İkizim sessizleşmişti. Ben bunu fark edince koluna dokundum.

— Hey.

Başını bana çevirdi.

— İyiyim, dedi hemen.

— Yalan.

— İyiyim dedim.

— Sen "iyiyim" diyorsan kesin iyi değilsin.

Bunun üzerine gözlerini devirmişti.

— Siz ikiniz var ya, dedi Selin.

— Ne varmış?

— Biriniz korkunca diğeri anlıyor.

İkizim başını omzuma yasladığı an , gülerek ;

— Çünkü bu salağı bu kadar uzun zamandır tanıyorum bunu, diye mırıldandım.

— Çok müthiş bir açıklama oldu.

— Sus.

— Seni de seviyorum.

— Sus dedim.

Bu sefer istemeden gülmüştü.

Tugay Milas mesajın ekran görüntüsünü alırken, abim anlamış gibi şu cümleleri söylemişti;

— Eve gidince herkes yalnız hareket etmiyor. Kimse tek başına dışarı çıkmıyor. Kimse konum kapatmıyor. Anlaşıldı mı? dedi.

— Emredersiniz komiserim, dedim.

— Şaka yapmayı bırak.

— Abi, şaka yapmazsam düşünürüm.

Bu cümleden sonra birkaç saniyelik sessizlik olmuştu.

Çünkü herkes ne demek istediğimi anlamıştı.

Ben de anlamıştım.

Korkuyordum.

Hem de düşündüğümden daha fazla.

Tugay bunu anlamış olacak ki elini uzatıp elimi tuttu.

Hiçbir şey demedi.

Ben de demedim.

Sadece elini sıktım.

Bazen bazı şeyleri anlatmak için kelimeler yetmezdi zaten. O an da tam olarak öyleydi. Arabanın içini kısa bir sessizlik kaplamıştı. Dışarıda insanlar gelip geçiyor, uzaktan korna sesleri duyuluyordu ama benim için hepsi arka planda kalmıştı.

Milas başını bana çevirip birkaç saniye baktı. Sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Biraz daha iyi misin?" diye sordu sonunda.

Derin bir nefes alıp başımı salladım.

"Olacağım."

"Tamam," dedi yumuşak bir sesle. "Şimdilik bu da yeter."

Gözlerimi birkaç saniye kapattım. Çünkü bazen insanın güçlü olması gerekmiyordu. Bazen sadece yanında biri olduğunu bilmesi yetiyordu.

Tam o sırada telefonum titredi.

Ekrana baktığımda Gökçe 🫰🏻 adını gördüm.

Mesaj kısa ve netti.

"Neredesiniz? Bekliyoruz sizi."

İster istemez gülümsedim.

Tugay mesajı görüp kaşlarını kaldırdı.

"Mahkeme heyeti gibi toplayacak yine milleti galiba."

Kahkaha atmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Büyük ihtimalle."

"Ee?"

"Elimiz mahkûm."

"Gidelim o zaman güzelim."

Başımı sallamamla arabayı çalıştırdı Abim. Araç yavaşça hareket ederken içimdeki ağırlığın bir kısmının geride kaldığını hissettim. Tamamen geçmemişti belki ama artık tek başıma taşımıyordum. Bazen insanı ayakta tutan şey de buydu zaten; yükün hafiflemesi değil, onu paylaşan birinin olmasıydı.

Araba yola çıktığında bir süre camdan dışarıyı izledim. Şehrin kalabalığı akıp gidiyordu ama zihnim yavaş yavaş toparlanıyordu. Aldığım nefesle , kafamı Milas’ın omzuna koymamla düşünmeye başladım.

"Aileme şöyle bir bakıyorum da... Onlar benim her şeyimdi. Ne yapıp edip tekrar onları korumam gerekti. Tugay'a bir şey olursa düşünemiyordum bile. Peki ya ikizim ve kız kardeşim? Olmazdı ki onlarsız. Abim... Her ne kadar yeni tanısam da abimdi o benim. Bizi bunca zaman korumuştu. Merih abi de öyleydi; küçüklüğümden beri arkamızda olan biriydi. Özgür ve Meriç abi de... Biri kardeşim, biri abim gibiydi. Ve ben bu aileyi kaybedemezdim. Unutamaz, silemezdim.

Hem Gökçe de vardı. Her ne kadar yeni tanıdıysam da yanımda duruşu, bizi savunması... Onun da hayatı tehlikedeydi.

Aldığım nefesle, 'Şu an değil Duru,' desem de çok ağırdı. Bunca kişinin hayatının bir insana bağlı olması...

Milas anlamış gibi elini uzatınca tutmuştum.

'Abi...'

Birbirimize baktık.

'Bu seferlik,' dedi.

'Tugay Milas...'

'Sus.'

Demesiyle arka koltuğa geçip göğsüne vurmuştum.

'Anlat canımın içi.'

'Tugay yok... Tugay, sevgilim.'

'Sana demiştim sanırım. Sana bu yüzden âşık oldum.'

Bakışları değişmişti.

'Senin şu tavırların var ya... Kafam dağılsın diye yapıyorsun. Hayır, farkında değil miyim sanıyorsun? Yemin ederim çabalıyorum. Unutmak için, üzülmemek için...'

Saçlarımı okşamıştı.

'Ama çok korkuyorsun.'

'Senin, Özgür'ün, Meriç abinin bile hayatı bana bağlıyken...'

Sözüm bitmeden dudaklarını dudaklarıma bastırmıştı. Ondan ayrılacakken fırsat vermemesiyle kollarımı boynuna dolamıştım.

Ayrıldığımız an gözlerinin içine baktım.

'Senin,
benim hayatım diye bir şey olabilir mi? Ölürüm oğlum sana bir şey olursa.'

'Hayır.'

'Tugay...'

'Yapma. Eğer olur da böyle bir şey olursa hayatına devam edeceksin. Bana bak.'

'Tugay...'

'Beni dinle, öfkeli civciv.'

'Aşkım...'

'Bir kalp bir kez atar böyle. Ne yani, sen bana bir şey olduğu an...'

Sözlerinin devamını getirememişti. Gözlerim dolmuştu. Gözümden düşen yaşı öpmüş, ardından alnını alnıma yaslamıştı.

'Aşkım...'

'Ne sen bana kendini anlat, ne ben sana.'

Dememle onu tekrar öpmüştüm.

Saçlarımı okşadı.

'İyi ki sen.'

'Azıcık romantikliği bozma.'

Kaşlarını kaldırıp gülümsedi.

'Bozmuyorum.'

'Azıcık artır hatta.'

'Emredersiniz.'

Dudaklarının kenarında oluşan o gülümsemeyle beni biraz daha kendine çekti. Ben de başımı omzuna yasladım. O an ne korkular vardı ne de düşünceler... Sadece onun kalp atışlarını duyuyordum.

Başımı omzuna yaslamış halde bir süre öylece kaldım. Ne ben konuşuyordum ne de o. Sanki ikimiz de o sessizliği bozmak istemiyorduk.

Tugay parmaklarını saçlarımın arasında gezdirirken derin bir nefes aldı.

"Biraz daha iyi misin?"

Gözlerimi kapatıp başımı hafifçe salladım.

"Biraz."

"Biraz da olsa yeter."

"Yeter mi gerçekten?"

Çenemi hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktı.

"Yeter. Çünkü her şeyi tek seferde çözmek zorunda değilsin."

İç çektim.

"Keşke öyle olsaydı."

"Elimizdekiyle idare edeceğiz."

Dudaklarımın kenarında küçük bir gülümseme oluştu.

"Ne kadar yaşlı gibi konuşuyorsun farkında mısın?"

"Teşekkür ederim."

"Bu iltifat değildi."

"Ben öyle kabul ettim."

İster istemez güldüm.

Gülmemle birlikte yüzündeki gerginlik biraz olsun dağıldı.

"İşte," dedi.

"Ne işte?"

"Bu gülüş."

"Ne olmuş?"

"Özlemişim."

Kalbim istemsizce hızlandı.

"Abartıyorsun."

"Hayır."

"Biraz."

"Hiç."

Gözlerini benden ayırmadan konuşuyordu.

"Sen üzülünce arabadaki herkesin morali bozuluyor haberin var mı?"

"Abartma."

"Abin üç kez seni sordu."

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten telefonum tacize uğradı."

"İkizim?"

"şu an bize bakıyor hatta ara ara bakıyor bile ."

Kahkaha attım.

"Kesin bakıyordur."

"Selin de büyük ihtimalle sen gelince laf hazırlıyordur."

"Kesin hazırlıyordur."

Bu kez ikimiz birden güldük.

Tam o sırada ön koltuktan ikizimin sesi geldi.

"Şunu söylemek istiyorum ki şu an ikiniz yüzünden kendimi romantik film figüranı gibi hissediyorum."

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Dinlemeyebilirsin."

"Arabanın içindeyim."

"İnebilirsin."

"Harika fikir. Hareket halindeki arabadan atlayayım mı?"

Tugay kahkaha attı.

"Biraz sabret baldız."

"Sabrediyorum zaten. Ama fırına gidince ikinizi ilk gören ben olmayacağım. Gökçe görürse geçmiş olsun."

İster istemez güldüm.

Çünkü hepimiz Gökçe ' nin ne yapacağını az çok biliyorduk.

Tugay kolunu omzuma doladı.

"Ne olursa olsun," dedi sessizce, "bunları tek başına taşımayacaksın."

Başımı kaldırıp ona baktım.

"Sen de."

"Ben de."

"El sıkışalım mı?"

"Bu kadar romantik konuşmadan sonra mı?"

"Evet."

"Olur."

Elimi uzattım.

O da tuttu.

Ama bırakmak yerine parmaklarını benimkilerin arasına geçirdi.

Gülümsememe engel olamadım.

Belki gelecekte ne olacağını bilmiyordum.

Belki korkularım hâlâ yerindeydi.

Ama o an, sevdiğim insanlar yanımdayken, ilk kez geleceğe bakınca sadece korku görmüyordum. Bir umut da görüyordum. Ve bazen insanı ayakta tutan şey tam olarak buydu.