40. bölüm · BENDEN ÇALINAN HAYAT

🍯 40. Bölüm 🍯

Esra İlayda Akkuş

Babamın bana bakmasıyla utanmam normal miydi? Aldığım nefesle babama bakmamla o da bakışını Sıraç'a çevirmişti. Aldığım nefesle babamın Sıraç'a hitaben, "Neden hâlâ buradasın?" diye sormasıyla, "Sana zaten kızgınım. Görmek bile istemezken sırf Milas istedi diye ihbar etmemişken ne diye buradasın?" diye sorduğu an Gizem'in bana bakmasıyla ona döndüğüm zaman, "Hep buradaydı," demesiyle Sıraç'a baktığım an bakışlarımı ikizime çevirmemle, "Babamı belli müddet uzaklaştırır mısın? Sana söz veriyorum, her şeyi anlatacağım ama ilk bir konuşmam lazım," dememle anlamış gibi, "Ben de o iş," diye mırıldanmasıyla babama bakmıştı.

Babamın Gizem'e bakmasıyla Gizem'in, "Baba, ben acıktım," demesiyle eş zamanlı gülmemem gerekti ama ister istemez tepki verecekken ikizimin beni cimciklemesiyle, "Ya, oha! Valla tacımı verecektim ama," diye düşünmemle ikizimin fark etmiş gibi beni dürtmesiyle, "Evet baba, üç gündür adam akıllı yemedim ve evet, canım..." demesiyle babamın kaşlarını kaldırıp, "Canın ne?" diye sormasıyla Gizem'in bana bakıp gözleriyle susmamı işaret etmesiyle gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmıştım.

Babamın ikimize sırayla bakmasıyla, "Siz benden bir şey saklıyorsunuz," demesiyle Gizem'in hemen araya girip, "Yok baba, ne saklayacağız?" demesiyle babamın şüpheli bakışlarıyla, "Gizem," diye uyarmasıyla ikizimin masum bir ifadeyle, "Ne var? Karnım gerçekten aç," demesiyle ister istemez gülmüştüm.

Babamın bana dönüp, "Sen de gülme kızım," demesiyle başımı eğip, "Tamam baba," diye fısıldamamla Gizem'in koluma girip, "Hadi ama baba, gerçekten çok açım," demesiyle babamın derin bir nefes alıp başını iki yana sallamasıyla, "Tamam, tamam. Ne istiyorsanız söyleyin," demesiyle Gizem'in yüzünün bir anda aydınlanmasıyla, "Ben ne bulursam yerim," demesiyle bu kez kahkahamı tutamamıştım.

Babamın bana bakıp gülümsemesiyle, "Sen de bir şey yiyeceksin. İtiraz yok," demesiyle başımı sallayıp, "Tamam baba," demiştim.

Gizem'in bana doğru eğilip kısık sesle, "Kurtuldun," demesiyle ona bakıp gülmemle, "Asıl sen kurtuldun," diye fısıldamıştım.

İkizimin kaşlarını kaldırıp, "Ben zaten her durumda kurtulurum," demesiyle babamın kapıya yönelmesiyle, "Hadi bakalım, ikiniz de doğru dürüst bir şeyler yiyeceksiniz," demesiyle birbirimize bakıp istemeden gülmüştük.

Gizem fark etmiş gibi, "Ya, benim canım patates kızartması çekti ama... İkizimin yanında, gözünün önünde yemektense, baba, gelsene sen sipariş ver," demesiyle ikizim, "Olur mu?" demesiyle bana baktığı an, "Ya, olur ki ikizim. Benim yerime de bol bol ye," dememle babamın, "Kızım, iyi hoş da tamam, olur ama kızım, Sıraç'la ikizini yalnız bırakmayalım," dediği an ikizimin, "Baba ya, ne olacak ki? Hem bir şey olursa ara, tamam mı?" demesiyle aklına gelmiş gibi, "Baba, hadi," dediği an, "Katılıyorum. Hem öldürse kurtarmazdı ki Sıraç. Hadi siz yiyin, gelin. Hem ben uyurum," demiştim.

Duyduğum kapı sesiyle kalkıp oturduğum an, "Evet, Sıraç, anlat bakalım. Niye gitmedin?" diye fısıldadığım an, "Ya, Sıraç, anlat iyi hoş da su var mı?" dememle, "Ne?" diye fısıldadığı an, "Ya, susadım. Su, su... Susadım. Aa, hastayım ya, versen ölecek misin, he?" dememle Sıraç'ın, "Tövbe estağfurullah," dediği an ayağa kalkıp su doldurmasıyla, "Ee?" demiştim.

"Anlat bakalım. Nefret kusup kovduğun insanı neden kurtardın?" demiştim.

Aldığım nefesle ona bakarken gülerek, "Ne komik ama, değil mi?" diye fısıldadığı an, "Komik," diye onu bölmemle, "Evet, inanır mısın, o kadar komik ki," demesiyle acı bir şekilde gülmüştü.

Bir süre sustuktan sonra gözlerimin içine bakıp, "Sırf Milas Tugay'ı susturmak için, senin gerçek olduğunu söylediğin her şeyin iftira olduğunu kanıtlamak niyetiyle DNA testi yaptım," demişti.

Duyduklarımla yüzüne bakarken hiçbir şey söyleyememiştim.

Sıraç'ın yüzündeki o acı gülümseme silinirken, "Nehir," diye mırıldanmıştı.

"Nehir, ne biliyorsan anlat. Her nereden, nasıl öğrendiysen anlat."

"Sıraç," diye fısıldamamla sözümü kesip, "Bırak şimdi Sıraç demeyi. Ben kimim, onu de bana," demişti.

"Kim misin?" deyip gülmemle, "Sahi," demiştim. "Bilmiyor musun kim olduğunu? Yeter!" diye fısıldadığım an, "Yetmez mi bu öfken, bu hırsın? Şu an bile merak ettiğin için değil, nefretin ve öfken için öğrenmek istiyorsun. Hem de ne için, ha! Dur, aynı beni kovduğun gibi Maya için mi?" diye fısıldadığım an, "Duru," demişti. "Bu kadar mı zor?" diye fısıldadığı an, "Zor olan bu mu? Evet, haklısın, hayatın mahvedildi. Ama gerçekten bu mu ya? Evet, acılar yaşadın, belki altında kaldın ya da ezildin. Ama sen savaşmayı değil, onlara inanmayı seçtin. Sıraç, sen bizi değil, onları seçtin," diye mırıldanmamla, "Yapma," demesiyle onu umursamadan, "Arda, biricik kardeşin mektup verdi ona da," deyip gülmemle hissiz bakışlarımla baktığım an, "Ona da biricik babamız," demiş. Hani bizim üzerimizden para kazanan, gülerek seninse daha küçükken kaçıran ama ilaçlarla kandıran baban...

Sözlerimden sonra yüzündeki ifadenin bir anda değiştiğini görmemle gülüşüm yavaşça silinmişti. Birkaç saniye boyunca bana hiçbir şey söylemeden bakmıştı. Sanki söylediklerimin içinden yalnızca tek bir cümleyi seçmeye çalışıyordu.

"Ne demek istiyorsun?" diye fısıldamıştı.

Başımı hafifçe yana eğip, "Hangisini?" diye sormuştum.

"Babamla ilgili söylediğini."

"Hangisini anlamadın?"

"Beni... ilaçlarla kandırdığını söyledin."

"Evet."

"Sen nereden biliyorsun?"

Bu kez gülmemiştim.

"Çünkü senin bilmediğin şeyleri öğrenmek zorunda kalanlardan biriyim, Sıraç."

"Duru..."

"Hayır," deyip sözünü kesmiştim. "Bu sefer beni dinle."

Bakışlarını kaçırmıştı.

"Sen yıllarca sana anlatılan hikâyeye inandın. Sana ne söylendiyse onu gerçek kabul ettin. Bizi suçladın, bizi hayatından çıkardın, bizi düşman gördün, hatta ve hatta öldürmek için çabaladın!Peki bir kere olsun dönüp 'Ya bana anlatılanların hepsi doğru değilse?' diye sordun mu?"

Cevap vermemişti.

"Hayır," demiştim. "Çünkü kolay olan oydu."

"Ben ne yapabilirdim?"

"İnanmak yerine araştırabilirdin."

"Ben çocuktum."

Bu kez sesindeki kırılmayı duyduğumda birkaç saniye susmuştum.

"Biliyorum."

"Ben hiçbir şeyi hatırlamıyorum."

"İşte mesele de bu."

Kaşlarını çatmıştı.

"Ne demek bu?"

"Hatırlamadığın şeylerin yerine başkalarının anlattıklarını koydun. Sonra da onları kendi anın sandın."

Bir adım geri çekilmişti.

"Bana kim ne yaptı?"

"Bunu benden duymak istemezsin."

"Duymak zorundayım."

"Hayır. Değilsin."

"Duru, yeter artık!"

İlk kez sesini yükseltmişti.

Ben de ona bakıp sakin bir şekilde, "Yeter diyorsun ama hâlâ soruyorsun," demiştim.

Susmuştu.

"Çünkü cevabı gerçekten öğrenmek istiyorsun."

Başını eğmişti.

"Evet."

"Hayır," demiştim. "Artık nefret etmek için değil."

Başını kaldırıp gözlerimin içine bakmıştı.

"Ne için?"

"Gerçeği bilmek için."

Uzun süre hiçbirimiz konuşmamıştık.

Sonunda aklıma gelenle, "Ceketimin cebindeki mektubu alır mısın?" dememle gözlerime bakarak, "Arda bunu neden sana ya da size verdi?" demesiyle, "Açık değil mi?" deyip gülerek, "Gerçi ne kadar doğru bilmiyorum şahsen. Ne doğru bildiysek hepsi oyun çıktı," demiştim. Umursamadan, "Mektupta ne yazıyor?" demesiyle, "Okudun mu?" diye sormasıyla, gülerek, "Okumasam bilmezdim, bilmesem de öğrenemezdin, değil mi?" diye sormamla gözlerime bakmasıyla, aklına gelmiş gibi, "Peki, neden hâlâ elinde tutuyorsun? Açıp baksana," diyerek tamamlamıştım.

Parmaklarının arasındaki kâğıdı biraz daha sıkmıştı.

"Çünkü korkuyorum."

Bu itirafıyla yüzümdeki sert ifade bir anlığına kaybolmuştu.

"Neyden?"

"Ya bütün hayatım yalan çıktıysa?"

Bu kez cevap vermemiştim.

"Ya gerçekten bizi seçmediysem?"

Gözlerim dolmuştu ama belli etmemek için bakışlarımı başka tarafa çevirmiştim.

"Bunu bana sorma."

"Niye?"

"Çünkü cevabını sen bulmalısın."

"Ya bulamazsam?"

"Bulursun."

"Sen nasıl bu kadar eminsin?"

Başımı ona çevirip, "Çünkü ilk kez gerçekten arıyorsun," demiştim.

Sıraç mektuba tekrar bakmıştı.

"Peki ya Maya?"

Bu ismi duyduğum an yüzüm yeniden sertleşmişti.

"Ne olmuş Maya'ya?"

"Sen az önce onu söyledin."

"Çünkü beni kovduğun gibi onun için de insanları hayatından çıkarabildiğini biliyorum."

"Ben onu seviyorum."

"Biliyorum."

"Peki, sen neden bunu bana karşı kullanıyorsun?"

"Çünkü sen de bizi kaybetmeyi seçerken aynı şeyi yaptın."

Bir süre yüzüme bakmıştı.

"Ben seni kaybetmek istemedim."

İçim acımıştı.

"İstedin."

"Hayır."

"İstedin, Sıraç."

"Ben..."

"Beni dinle," demiştim. "Seni suçlamak için söylemiyorum. Ama olanı değiştiremeyiz."

Gözlerindeki öfkenin yerini yavaş yavaş çaresizlik almıştı.

"Peki, ne yapacağım?"

"Önce mektubu oku."

"Mektup her şeyi açıklayacak mı?"

"Hayır."

"Sen biliyor musun?"

"Her şeyi değil."

"Bildiğin ne varsa anlat."

Başımı iki yana sallamıştım.

"Şimdi değil."

"Neden?"

"Çünkü bazı gerçekler bir anda öğrenilmez."

"Ben hazırım."

"Değilsin."

"Hazırım."

"Hayır, değilsin."

Bir an bana kızacak gibi olmuştu. Fakat sonra derin bir nefes alıp sakinleşmişti.

"Peki."

"Ne?"

"İlk defa bana 'bekle' diyorsun ve ben bekleyeceğim."

Şaşırarak ona bakmıştım.

"Bunu neden yapıyorsun?"

"Çünkü ilk defa seni dinlemem gerektiğini düşünüyorum."

Boğazımdaki düğümü yutmuştum.

"İşte şimdi doğru bir şey yaptın."

Mektubu göğsüne bastırmıştı.

"Duru?"

"Hı?"

"Eğer gerçekten bütün bunların arkasında babam varsa..."

Cümlesini tamamlayamamıştı.

Ben de sessizce, "O zaman gerçeği bulacağız," demiştim.

"Biz?"

Başımı kaldırıp ona bakmıştım.

"Evet."

"Bunca şeyden sonra hâlâ benimle misin?"

Gözlerimi kaçırıp buruk bir tebessüm etmiştim.

"Ben seninle değilim, Sıraç."

Yüzündeki ifade bir anda düşmüştü.

Sonra devam etmiştim:

"Gerçeğin yanındayım."

Bir süre sessiz kaldı.

Ardından mektubu açmıştı.

İlk satıra bakmasıyla yüzündeki bütün renk çekilmişti.

"Ne yazıyor?" diye sormuştum.

Bana bakmıştı.

"Duru..."

"Ne?"

"Bu... benim çocukluğumla ilgili."

Elimde olmadan ayağa kalkacakken fark etmiş gibi, "Dur, sen gelme. Ben gelirim," deyip sandalyeyi çekmesiyle oturmuştu.

"Okuyorsun," demiştim.

Başını sallamıştı.

"Evet."

"Yüksek sesle oku."

Mektuba yeniden bakmıştı.

Ve ilk cümleyi okuduğu anda yüzündeki ifade değişmişti.

Çünkü artık konuşan biz değildik.

Bu kez geçmiş konuşmaya başlamıştı.

Mektubu birkaç saniye daha elinde tutmuştu. Gözleri satırların üzerinde geziniyor ama bir türlü devam edemiyordu.

"Ne oldu?" diye fısıldamıştım.

Cevap vermemişti.

"Sıraç?"

Derin bir nefes alıp mektuba yeniden bakmıştı.

"Bunu... gerçekten okumamı istiyor musun?"

"Evet."

"Sonra bana kızmayacaksın?"

Kaşlarımı çatmıştım.

"Ben niye sana kızayım?"

"Çünkü belki yazanların bir kısmı benimle ilgili."

"Sen yazmadın ki."

"Biliyorum."

"Öyleyse oku."

Mektubu biraz daha açmıştı.

İlk satırı tekrar okuduğunda yüzündeki ifade değişmişti.

" Neden yaptın ? Neden bizi o kızlarla karşıya karşıya getirdin ?"

Bir anda durmuştu.

"Devam et," demiştim.

Yutkunmuştu.

" Biz bir aileyiz. Peki onlar kim? Kim ya onlar? Onlar değil miydi bari? Abine bile ihanet ettin lan sen.

Gözlerimi ondan ayırmamıştım.

Sıraç birkaç saniye sessiz kalmıştı.

"Bu ne demek?"

"Devamını oku."

"Duru..."

"Devamını oku, Sıraç."

Mektuba yeniden bakmıştı.

"Sen abin yaşıyor desek yine mi o kızları seçeceksin? Aynı küçüklükteki gibi.
Ama sana bir sır vereyim.
Eğer bu ortaya çıkarsa , yer yerinden oynar. Senin abin demişti; senin abin aslında yok.
Biz de Barkın Bey' in evet, yanlış okumadın, Barkın Bey' in oğlunu kendi yanımıza aldık.
Bak ki şansa, o kızlarla ilgili gerçeği bilen adam bunu öğrenmiş. Bizi buldu o.
Evet Sıraç bile bu derece düşüncesiz gibi...

Sesi gittikçe kısılmıştı.

"Onlar..."

Başını kaldırıp bana bakmıştı.

"Kim onlar?"

"Okumaya devam et."

Tekrar kâğıda bakmıştı.

"Mayay, canım kızımı korumak için kendi kardeşlerine karşı durdu."

Bir anda durmuştu.

"Duru..."

"Devam."

"Eğer bu sırrı biri öğrenirse,
Öğrenen kişinin hayatı tamamen değişir."

"Evet."

"Benim çocukluğumdaki kaza mı olmuş da bahsediyor?"

Başımı yavaşça sallamıştım.

"Devam et."

Mektubu biraz daha aşağı indirmişti.

"Şimdi tarafını seç.
Kardeşlerin mi , biz mi ?
Ha, bu arada susacaksın.
Takip ediliyorsunuz."

Elindeki kâğıt titremişti.

"Ne?"

Sesindeki şaşkınlıkla ona bakmıştım.

"Devamını oku."

"Sen bunu biliyor muydun?"

"Her şeyi bilmiyorum."

"Biliyordun."

"Bazı şeyleri."

"Ve bana söylemedin?"

"Çünkü emin değildim."

Bir süre yüzüme bakmıştı.

Sonra yeniden mektuba dönmüştü.

"Her ne kadar polis olsa da gerçeğin izini bulamayacaklar.
Eğer olur da biri öğrenirse,
gerisi herkes için çok daha zor olur."

Mektubu indirmişti.

"Beni tanıyor."

"Belki."

"Hayır. Beni tanıyor."Aldığı nefesle " Lanet olasıca neler yapabileceğimi biliyor!"

"Devamını oku."

" Sıraç oğlum bile ne sana ne kızlara inanır.
Şimdi tercihini yap."
Bir anda gözleri bana dönmüştü.

Mektubu kapatıp bana bakmasıyla, "Peki, nasıl beni o ilaca mahkûm ettiler?" dediği an, "Sıraç," diye mırıldanmamla, "Sen," demiştim. "İki gündür o ilaçları kullanmadın mı? Ondan ötürü bana iyi davrandığını varsayalım desek, sence hatırlar mısın?" diye sormamla, "Nehir," demesiyle, "Kızma kendine. Beraberiz, bunu unutma, Sıraç. Sen bir iyileş, hatırla. İşte o zaman ben de kork," diye fısıldamamla eş zamanlı, "Duru," demesiyle, "Yok, Duru değil, Nehir diyeceksin," dememle, "Yoo, Duru'sun sen," dediği an, "Bak sen şu işe," dememle eş zamanlı çalınan kapıyla, "Gir," demeden önce, "İşte bu da bizden, benden çalınan hayat... Yani hayatımız," diye fısıldamamla eş zamanlı gördüğüm ikizim ve Barkın Bey'le, "Hoş geldiniz. Ben de yeni uyandım. Baktım, tepemde oturuyor. Saygı gösterip ona uyum sağladım," demiştim.

Barkın Bey'in kaşlarını kaldırıp Sıraç'a bakmasıyla, ikizimin ise bana anlam veremeyen gözlerle bakması bir olmuştu.

"Sen... yeni mi uyandın?" diye sormasıyla başımı sallamıştım.

"Evet. Ama uyandığımdan beri beyfendiyle uğraşıyorum."

Sıraç'ın bana dönüp kaşlarını çatmasıyla gülümsemiştim.

"Eee, siz yediniz mi?" diye mırıldanmamla, "Evet," deyip sakladığı poşeti göstermesiyle, "Kaçamak yaparsın be, canımın içi," dediği an gülerek, "Ya, sen bana da mı getirdin?" diye fısıldamıştım.

Gözlerimi ona çevirdiğim an, "Biri yer, biri bakar, olur mu ikizim?" demesiyle, "Yav, yoktum bile ki," diye mırıldanmamla ister istemez gülmüştüm.

Babamın, "Ee, anlatın," diye sormasıyla ona baktığım an, "Baba," diye fısıldamıştım.

"Rol çalmayın, asıl siz anlatın. Ben yokken neler yaptınız?" diye sormamla babamın kalkıp camı açtığı an, gelip yanımıza, yatağın üstüne oturmasıyla bir eliyle ikizimi, bir eliyle benim elimi tutup öpmüştü.

İkizim anlamış gibi, "Sen gittikten sonra eve gittik," diye fısıldadığı an, "Asel Hanım gene aynıydı, soğuktu," deyip gülerek göz kırpmasıyla kimse görmeden, "Gece konuşuruz," diye gözleriyle anlattığı zaman, "Ee, başka, Barçın?" diye mırıldanmamla, "Her zamanki Barçın işte. Baba, valla hiç 'abim', 'abi' gibi terimler kullanmıyorum diye kızma bana," demesiyle babamın, "Haklısınız ki," diye mırıldanmasıyla, "Baba," diye fısıldadığım an Sıraç'la göz göze gelmemle sanki "yapma" der gibi baktığı an onu onaylamamla, "Sonra," diyecektim. "Sonra ne oldu?"

Babamın, "Kızım," diye fısıldamasıyla aklına bir şey gelmiş gibi Sıraç'a dönmesiyle, "Evet," demişti. "Evet, kızıma bir şey yapmadın, değil mi?" diye fısıldadığı an Sıraç'ın acımasızca, "Ne o, korktun mu?" demesiyle bana bakıp, "Ulan, senin yüzünden kızım," diye devam edecekken, "Baba, canım vişne suyu istedi," diye mırıldanmamla, "Efendim?" demesiyle Sıraç ayağa kalkmıştı.

"Gene mi?" diye fısıldadım.

Babamın bakışlarıyla, "Bırak gitsin, katil," demesiyle gülerek kafasını kaldırıp babama bakmasıyla, "Ben mi, siz mi? Kişileri karıştırmayın," diye fısıldadığı zaman açılan kapıyla, "Kerim abi," diye fısıldadığım an öksürmesiyle beraber, "Evet, hastamızın durumunu kontrol edelim," demesiyle babamın, "Ben bir kantine gideyim," dediği zaman canımın yanması normal miydi, yutkunmamla, "Kırmış mıydım?" diye düşünmemle Kerim abinin sesiyle bakışlarımı ona çevirdim.

Beni muayene edip elindeki dosyaya aldığı notlarla hemşireye dönüp, "Tamam, sen çıkabilirsin," demişti. "Abicim," demesiyle aklına gelmiş gibi, "İfade verebilecek misin?" demesiyle, "Kerim abi," diye fısıldadığım an, "Ben ne zaman çıkarım?" diye mırıldanmamla, "Daha buradasınız, küçük hanım. Serum bitince haber ver, tamam mı?" demesiyle, "Abi," diye fısıldadığım an, "Babama bakabilir misin?" demiştim. "Malum, benim gitmeme müsaade edemediğini varsayarsak, bakabilir misin?" diye mırıldanmamla, "Kavga mı ettiniz?" demesiyle, "Keşke," diye mırıldanmamla, "Keşke bir kavga olsa. Sen bak bir," diye fısıldadığım an, "Tamam, gideyim o zaman ben," diyen Kerim abiyle gülerek Sıraç'a bakmamla, "Gidecek misin?" diye fısıldadığım an ayağa kalkmasıyla camı kapatıp oturduğu an, "Neden yaptın bunu? Hep mi benim için kavga edeceksin?" dediği an, ikizimin, "Sıraç, özür dilerim," demesiyle, "Efendim?" dememle, Sıraç'ın o gün "Binin," dediği arabada aslında bir şey yokmuş, "Ay," diye mırıldanmamla, "Maya itiraf etti. Bilerek gitmeden başka bir araba ayarlatmış ve Sıraç tehdit etmiş gibi konuşup bindirmiş," demesiyle, "Evet," demişti ikizim. "Bizi öldürmek istedin, uğraştın, tehdit ettin. Peki ya sonrası? Sonrasını düşündün mü, Sıraç?" dediği zaman, "Yok, hayır," deyip gülümsemesiyle, "Biliyorsun, değil mi?" diye fısıldamıştı. "Sıraç, susma. Çünkü benden daha merhametli o," dememle, "Yok," demişti. "Eskidendi o." Sıraç'a hayır işareti yapmamla, ikizimin "Nehir," diye fısıldamasıyla, "Ne? Bir şey yapmadım ki," demiştim.

"Hadi, yalanlasana. Duru'yu kırıp döktüğün gibi kır, dök hadi," deyip onu itmesiyle sandalyenin bir milim bile kaymadan Sıraç'ın ayağa kalkmasıyla Gizem hızını alamamış gibi yumruklarını indiriyordu.

"Ya bir şey olsaydı, ha?" dediğinde aklına gelmiş gibi buruk bir tebessümle, "Hayır, sahi soruyorum. Arda ve kardeşin için bizi unuttun," derken Sıraç'ın ona sarılmasıyla, "Nolur, nolur bana evde ona kötü davrandığını söyleme," demesiyle, "Ya o benim yaşama kaynağım ya! İkizim o," demişti gülerek.

"O varken tutunduğum bu dünyaya, o yokken tutunabilir miyim sandın, Sıraç? Ama nasıl?" diye fısıldamasıyla, "Nasıl? Bizden nefret etmeni nasıl sağladılar? Neden? Neden!" diye bağırdığı an, "Sen de Arda gibi misin, he?" diye fısıldamasıyla, gülerek gözlerinden düşen yaşlara inat, "Sen de onun gibi ihanet etmek için mi yanımızdasın? Ama... ama anlamıyorum ki," demesiyle ağlamasına inat gülümsemesiyle, "Evet," diye mırıldanmıştı.

"O da senden, öfkenden korktuğu için, mecbur kaldığı için numara demişti. Ama o evde Duru'ya kötü davranırken senin onu koruman, savunman... Ama neden ya? Ya kim doğru söylüyor, he? Sen mi, o mu? Çünkü..." demişti.

Bir an durup gözlerini kapatmıştı.

"Çünkü artık yoruldum. Yorulduk."

Sıraç'ın kolları Gizem'in omuzlarında gevşemişti. Birkaç saniye boyunca hiçbirimiz konuşmamıştık. Gizem'in yüzünden süzülen yaşlara rağmen hâlâ gülmeye çalışması, odadaki sessizliği daha da ağırlaştırıyordu.

"Yoruldum," diye tekrar etmişti Gizem. "Sürekli kimin doğru söylediğini düşünmekten yoruldum."

Sıraç başını eğmişti.

"Gizem..."

"Hayır," diye sözünü kesmişti. "Bu sefer sen konuşma. Bir kere de ben konuşayım."

Sıraç susmuştu.

"Sen güya bizi korudun! Sonra bize zarar verdin. İlk önce bizim en çok korktuğumuz insanlardan biri ol sonra Duru'yu savun. Bazen gerçekten bizim yanımızdaymışsın gibi davrandın, ilk defa oldu bu! Sonra bir anda her şeyi yalanladın."

Gizem gözlerini silmişti.

"Ben hangisine inanacağım?"

Sıraç'ın sesi kısılmıştı.

"Bilmiyorum."

"İşte mesele bu."

Gizem bir adım geri çekilmişti.

"Sen bilmiyorsun. Duru bilmiyor. Ben bilmiyorum. Kimse bilmiyor!"

Sıraç ona bakarken gözleri dolmuştu.

"Ben sadece..."

"Ne?"

"Onu kaybetmekten, sizi kaybetmekten korktum."

Gizem'in yüzündeki ifade değişmişti.

"Kimi?"

Sıraç cevap vermemişti.

Gizem buruk bir şekilde gülümsemişti.

"Duru'yu."

Sıraç başını sallamıştı.

"Hayır, senide kaybetmekten korktum."

"Peki neden bize bunları yaptın?"

"Çünkü..."

Cümlesi yarım kalmıştı.

Gizem kaşlarını çatmıştı.

"Çünkü ne?"

"Bana sizin düşmanım olduğunu söylediler."

"Kim?"

Sıraç gözlerini kaçırmıştı.

"Babam diye bildiğim aşağılık herif."

Gizem'in yüzündeki şaşkınlık yerini öfkeye bırakmıştı.

"Öğrendin mi peki ya nasıl ya hatırlamıyor musun bunları yaptıklarını?"

"evet, ama nasıl oldu başladı yada buldu beni hatırlamıyorum."

"Hatırlamıyorsun..."

Gizem birkaç saniye onu izlemişti.

"Demek bütün bunların ortasında sen de kayboldun."

Sıraç başını eğmişti.

"Evet."

Gizem derin bir nefes almıştı.

"Peki Duru ve benim ?"

"Ne olmuş size ?"

"Bizim senden korktuğumuzu görmedin mi?"

Sıraç'ın yüzü düşmüştü.

"Gördüm."

"Peki neden durmadın?"

Sıraç gözlerini kapatmıştı.

"Çünkü o zaman durursam her şeyin yalan olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktım ya da sorgulayacaktım."

Gizem sessizce ona bakmıştı.

"Şimdi?"

Sıraç gözlerini açıp ona bakmıştı.

"Şimdi zaten her şeyin yalan olduğunu öğrendim."

Gizem başını iki yana sallamıştı.

"Geç kaldın."

Sıraç'ın yüzü acıyla gerilmişti.

"Biliyorum."

"Hayır," demişti Gizem. "Bence hâlâ tam olarak anlamıyorsun."

Bir adım yaklaşıp parmağıyla Sıraç'ın göğsünü işaret etmişti.

"Duru sana rağmen seni sevdi."

Sıraç'ın gözleri dolmuştu.

"Biliyorum."

"Hayır, bilmiyorsun."

Gizem'in sesi titremişti.

"Çünkü bilseydin, ona yaşattıklarını bu kadar kolay affedemezdin kendini."

Sıraç başını öne eğmişti.

"Affetmiyorum."

Gizem birkaç saniye sustuktan sonra, "O zaman git," demişti.

Sıraç başını kaldırmıştı.

"Nereye?"

"Duru'nun yanına."

"Beni görmek ister mi?"

Gizem gözyaşlarını silmişti.

"Bilmiyorum."

Sonra buruk bir tebessümle eklemişti:

"Ama ilk defa bunu kendisine sormayı hak ediyorsun."

Sıraçın bana doğru dönmesiyle birkaç adım atmıştı.

Tam konuşacakken Gizem'in sesi yeniden duyulmuştu.

"Sıraç."

Durup omzunun üstünden ona bakmıştı.

"Bir daha onu kırarsan..."

Gizem gözlerini silip hafifçe gülümsemişti.

"Bu sefer seni ben değil, bütün aile parçalar."

Sıraç'ın dudaklarının kenarında çok küçük bir tebessüm oluşmuştu.

"Anladım."

"Git şimdi."

Sıraç bana baktığı anda, ister istemez gülmüştüm.

Gizem ise ellerini bağdaş kurup bize bakarken kendi kendine fısıldamıştı:

"Ne olur bu sefer doğru olanı seç..."

Kafamı, sanki yokmuşum gibi davranan iki insana çevirmemle ikizimin, "Ben bir lavaboya gideyim," demesiyle, "Sıraç," demiştim.

İkizime hitaben, "Geçmişini, ailesini, kim olduğunu unutsun diye ilaç vermişler ve doldurmuşlar onu," diye fısıldadığım zaman, arkası dönük bir şekilde, "Ne?" diye fısıldamasıyla, "Evet. O ilacı ben yanındayken kullanmadığı için ve dolduruşa gelmediğinden ötürü büyük ihtimalle akıllanacak," diye mırıldanmamla, "Umarım," diye fısıldamasıyla, "Umarım öyle olur," deyip uzaklaşmıştı.

"Evet," diye fısıldadığım zamanla, gülerek, "Ne bekliyorsun, abim demesini mi?" diye fısıldadığım zaman, "Hep mi böyle? Benim bildiğim, senin de dediğinle evet, kızması normal ama böyle davranması, Sıraç," diye fısıldamamla gülerek ona dönüp bakmamla, "Nasıl davrandı ki?" diye mırıldanmıştım.

"Hayır, nasıl davranmasını bekliyorsun sen? Sen bizi öldürmeye çalıştın ve en kötüsü de başarıyordun. Misal, biz yetimhanedeyken neden takip ettirdin? Ya sen bize durmadan, düşünmeden zarar verme amacıyla yaklaştın. Yok, sadece soruyorum sana," dediğim zaman karşımda yorulmuş gibi bakmasıyla, "Emin ol," diye fısıldadığım an çalan kapıyla, "Gel," demeden önce, "Emin ol, benden daha çabuk affeder seni," demiştim.

Gördüğüm babamla aklıma gelen ikizimle, umursamadan, "Yardım edebilir misin? Lavaboya gitmem gerekiyor," diye fısıldadığım anda babamın serum ayaklığıyla birlikte gelmesiyle benim için zaman durmuştu.

Aldığım nefesle bana baktığı an, "Kızma bana," diye mırıldanmamla bakışlarındaki yorgunlukla, "Kızmadım," deyip serumumu çıkarıp ayaklığa koymasıyla, "Yardım edeyim," dediğinde, "Gerek yok, ben hallederim," dememle lavaboya gelmiştim.

"Kapıya vurmamla, 'Ay'ım,' diye mırıldanmamla, 'Duru'm,' demişti gülerek. 'Kapıyı açar mısın? Bak bir bana,' dediğim anda açılan kapıyla beni çekip sarıldığı an, 'Neden biziz ki?' diye fısıldadığı an saçlarını okşamamla, 'Çünkü sensin, benim ki' demiştim.

Bir süre hiçbirimiz konuşmamıştık. Sadece birbirimize sarılmıştık.

Aldığı nefesle, "Sen hazır mısın, Nehir?" dediği zaman, zaman sanki hiç durmamış gibi durmasıyla onu çekip sarılmamla, "Bilmem," diye fısıldamıştım. "Bu soruyu boş mu geçsek?" diye mırıldanmamla, "Ağlama kurban olayım. Sen onu dövmemi mi istiyorsun, canımın içi? Sil o gözyaşını," dememle burası deyip kalbini gösterdiği an, "Çok, çok fazla acıyor be kızım. Valla sen..." deyip gözündeki yaşları silmesiyle, "Sen nasıl dayanıyorsun be kızım?" demişti.

Gülerek saçını okşadığım an, "Sen varsın," demiştim. "Hatırla... Sen varsan varım. Duygularımın, hislerimin aynası."

Ay gözlerini kapatıp başını omzuma yaslamıştı.

"Bazen senden korkuyorum," diye fısıldamıştı.

"Benden mi?"

"Hayır. Seni kaybetmekten."

İçim burkulmuştu.

"Beni kaybetmeyeceksin."

"Bunu nereden biliyorsun?"

"Çünkü sen benim ikizimsin. Biri diğerinden vazgeçse bile kalbi diğerini arar."

Gözlerindeki yaşları silmiştim.

"Biz birbirimizin en kötü gününü de gördük, en güzel gününü de. Bazen birbirimize kızdık, birbirimizi kırdık. Ama hiçbir zaman gerçekten birbirimizden vazgeçmedik."

Ay hafifçe gülümsemişti.

"Peki ya bundan sonra?"

"Bundan sonra da beraberiz."

"Ya her şey yine kötüleşirse?"

Elini tutmuştum.

"O zaman yine beraber toparlarız."

Başını kaldırıp gözlerime bakmıştı.

"Sen gerçekten benim aynamsın."

"Sen de benim."

Birbirimize sarıldığımızda ikimizin de gözlerinden yaşlar süzülmüştü.

"Ne olursa olsun," diye fısıldamıştım. "Ben seni bırakmayacağım."

Ay da elimi sıkıca tutmuştu.

"Ben de seni."

Bir süre öylece kalmıştık.

Sonra hafifçe gülerek, "Ama bir şartım var," demiştim.

Kaşlarını kaldırmıştı.

"Ne?"

"Bundan sonra ağlayınca ilk önce bana haber vereceksin."

Gözyaşlarının arasından gülmüştü.

"Sen de."

"Anlaştık."

"Anlaştık."

Ve o an anlamıştım; bazı insanlar hayatımıza sonradan girerdi ama bazıları, daha biz kendimizi tanımadan, hayatımızın bir parçası olurdu.

Ay benim için tam olarak öyleydi.

Ay'ın yüzündeki tebessüm yavaşça silinmişti. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana bakmıştı.

"Ben de korkuyorum, Nehir," diye fısıldamıştı.

Elini tutup başımı hafifçe eğmiştim.

"Neden?"

"Çünkü seni kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu düşünmek bile istemiyorum."

Gözleri dolmuştu.

"Bunca şeyden sonra hâlâ yanındayım diye güçlü olduğumu sanıyorsun ama değilim. Bazen geceleri her şeyi düşünüyorum. Yetimhaneyi, bizi, yaşadıklarımızı... Sonra senin başına gelenleri düşünüyorum."

Sesindeki titremeyi duyunca ona biraz daha yaklaşmıştım.

"Ve?"

"Ve içim acıyor."

Bir damla yaş yanağından süzülmüştü.

"Çünkü seni koruyamadığımı düşünüyorum."

Hemen başımı iki yana sallamıştım.

"Hayır. Sakın bunu kendine yükleme."

"Ama ikizimsin."

"Evet."

"Sen acı çekerken ben de yanında olmalıydım."

"Oldun."

"Yetmedi."

"Bana göre yetti."

Ay gözlerini silmeye çalışmıştı ama yeni yaşlar gelmişti.

"Ben bazen sana bakınca kendimi görüyorum. Sen ağladığında benim içim parçalanıyor. Sen güldüğünde ben de gülüyorum. Sen korktuğunda ben de korkuyorum."

Buruk bir tebessümle saçlarını okşamıştım.

"Çünkü sen benim aynamsın."

"Ya ayna kırılırsa?"

"İki parçasını da birbirine tuttururuz."

Ay ağlayarak gülmüştü.

"Sen gerçekten böyle konuşmayı nereden öğreniyorsun?"

"Bilmiyorum."

"Salaksın."

"Sen de ağlarken bile bana laf yetiştiriyorsun."

Bu kez ikimiz de gülmüştük.

Ama Ay birkaç saniye sonra yeniden ciddileşmişti.

"Bir söz ver."

"Ne sözü?"

"Bir daha canın yandığında saklama."

Elini sıkıca tutmuştum.

"Sen de saklama."

"Tamam."

"Anlaştık mı?"

"Anlaştık."

Sonra bana sarılmıştı. Ben de onu sıkıca kucaklamıştım.

"İyi ki varsın," diye fısıldamıştı.

"İyi ki sen de varsın, Ay'ım."

Ondan ayrıldığım an, "İyi misin?" diye fısıldamamla, "İyiysem iyiyim. Haydi, gidelim mi?" demesiyle elinden tutup onu döndürmemle, onu onaylamamla eş zamanlı gülerek kapıyı açmasıyla, "Kız neşesi!" diye bağırdığı an ister istemez gülüp, "Ne sandın be, canımın içi?" demiştim.