🍯 4. Bölüm 🍯

Vaveyla Yazarı: Esra İlayda Akkuş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 54Şu an: 🍯 4. Bölüm 🍯
  1. 1 🍯 1. Bölüm 🍯4.025 kelime
  2. 2 🍯 2. Bölüm 🍯6.084 kelime
  3. 3 🍯3. Bölüm🍯4.972 kelime
  4. 4 🍯 4. Bölüm 🍯4.624 kelime · Okuduğun bölüm
  5. 5 🍯 5. Bölüm 🍯4.634 kelime
  6. 6 🍯 6. Bölüm 🍯4.918 kelime
  7. 7 🍯 7. Bölüm 🍯4.151 kelime
  8. 8 🍯 8. Bölüm 🍯4.378 kelime
  9. 9 🍯 9. Bölüm 🍯6.045 kelime
  10. 10 🍯 10. Bölüm 🍯6.301 kelime
  11. 11 🍯 11. Bölüm 🍯4.834 kelime
  12. 12 🍯 12. Bölüm 🍯4.324 kelime
  13. 13 🍯 13. Bölüm 🍯4.826 kelime
  14. 14 🍯 14. Bölüm 🍯3.494 kelime
  15. 15 🍯 15. Bölüm 🍯3.462 kelime
  16. 16 🍯 16. Bölüm 🍯3.451 kelime
  17. 17 🍯 17. Bölüm 🍯3.625 kelime
  18. 18 🍯 18. Bölüm 🍯3.260 kelime
  19. 19 🍯 19. Bölüm 🍯2.491 kelime
  20. 20 🍯 20. Bölüm 🍯2.915 kelime
  21. 21 🍯 21. Bölüm 🍯2.516 kelime
  22. 22 🍯 22. Bölüm 🍯3.508 kelime
  23. 23 🍯 23. Bölüm 🍯3.243 kelime
  24. 24 🍯 24. Bölüm 🍯2.727 kelime
  25. 25 🍯 25. Bölüm 🍯3.718 kelime
  26. 26 🍯 26. Bölüm 🍯3.120 kelime
  27. 27 🍯 27. Bölüm 🍯3.793 kelime
  28. 28 🍯 28. Bölüm 🍯2.800 kelime
  29. 29 🍯 29. Bölüm 🍯3.885 kelime
  30. 30 🍯 30. Bölüm 🍯3.962 kelime
  31. 31 🍯 31. Bölüm 🍯4.235 kelime
  32. 32 🍯 32. Bölüm 🍯4.588 kelime
  33. 33 🍯 33. Bölüm 🍯4.554 kelime
  34. 34 🍯 34. Bölüm 🍯4.118 kelime
  35. 35 🍯 35. Bölüm 🍯3.620 kelime
  36. 36 🍯 36. Bölüm 🍯4.451 kelime
  37. 37 🍯 37. Bölüm 🍯4.131 kelime
  38. 38 🍯 38. Bölüm 🍯4.026 kelime
  39. 39 🍯 39. Bölüm 🍯3.085 kelime
  40. 40 🍯 40. Bölüm 🍯3.702 kelime
  41. 41 🍯41. Bölüm 🍯3.741 kelime
  42. 42 🍯42. Bölüm 🍯4.376 kelime
  43. 43 🍯43. Bölüm 🍯3.499 kelime
  44. 44 🍯 44. Bölüm 🍯4.394 kelime
  45. 45 🍯45. Bölüm 🍯5.390 kelime
  46. 46 🍯46. Bölüm 🍯3.987 kelime
  47. 47 🍯47. Bölüm 🍯3.801 kelime
  48. 48 🍯48. Bölüm 🍯3.426 kelime
  49. 49 🍯 49. Bölüm 🍯3.904 kelime
  50. 50 🍯 50.Bölüm 🍯3.854 kelime
  51. 51 🍯 51. Bölüm 🍯4.471 kelime
  52. 52 🍯 52. Bölüm 🍯3.927 kelime
  53. 53 🍯 53. Bölüm 🍯4.100 kelime
  54. 54 🍯54. Bölüm🍯3.228 kelime

Bir anlığına dünya sustu.Silah sesinin ardından ne olduğunu anlayamadım. Her şey öyle hızlı olmuştu ki gözlerim önümdeki adama kilitlenmiş, zihnim olanları anlamlandırmaya çalışırken bedenim olduğum yerde kalakalmıştı.Milas Tugay.Bana doğru dönmüştü.“Sen…”Sesim boğazımda düğümlendi. Gözlerim yüzünde gezinirken az önceki kendinden emin ifadesinin değiştiğini fark ettim. Bana bakıyordu ama o alıştığım rahatlık yoktu yüzünde.“Nehir!”Gizem’in çığlığıyla kendime geldim. Bir anda bana doğru koştuğunu gördüm. Selin de hemen arkasındaydı.“İyi misin?”Cevap veremedim.Çünkü gözlerimi Milas’tan ayıramıyordum.O ise tek kelime etmeden elini kaldırıp beni geriye doğru itti.“Geri dur.”“Ne?”“Geri dur, Duru.”Sesindeki sertlik, itiraz etmeme bile izin vermedi.Arkamdan Gökçe’nin sesi yükseldi.“Kimse hareket etmesin!”Az önce üzerimize yürüyen adamlar bile birkaç saniyeliğine oldukları yerde kaldı. Birinin bakışları Milas’a kayarken diğerinin elindeki silah aşağı indi. Birbirlerine bakıyor, ne yapacaklarını anlamaya çalışıyorlardı.Ben ise hâlâ olduğum yerdeydim.Ayaklarım sanki yere çakılmıştı. Nefes alıp almadığımı bile fark etmiyordum. Etraftaki sesler birbirine karışırken kulaklarımda hâlâ o tek silah sesi yankılanıyordu.Sonra gözüm Milas’ın omzuna kaydı.Ve içime bir korku düştü.“Sen…”Milas başını hafifçe bana çevirdi. Göz göze geldik.“İyi misin?”Bu kadar basit bir soruydu.Ama nedense yıllardır duymayı beklediğim bir cümleymiş gibi içime oturdu.Dudaklarım aralandı.“Sen neden…”Cümlemi tamamlayamadım.Milas kısa bir nefes verdi.“Çünkü sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim.”Gizem hemen araya girdi.“Bir dakika! Biri bana ne olduğunu açıklasın!”Selin de hâlâ nefes nefeseydi.“Ben de onu diyorum! Önce kaçıyoruz, sonra kavga ediyoruz, sonra bu adam—ki kendisi eski eniştemiz olacak kişi—çıkıp geliyor. Şimdi de silah sesi duyuyoruz! Biriniz şu hayatımızın senaryosuna el atsın artık, yeter! Bu ne? Aksiyon dizisi mi çekiyoruz, aile toplantısı mı yapıyoruz, belli değil!”İstemeden dudaklarımın kenarı kıpırdadı.Ama gözlerimi Milas’tan ayıramıyordum.Yıllardır yoktu.Ta ki düne kadar…Onu yıllardır görmemiştim. Fakat son iki gündür karşıma çıkıp duruyordu. Sanki hayat, ben onu çoktan geride bıraktığımı sanırken inadına karşıma dikiyordu.Buruk bir tebessümle yüzüne baktım.“Sen…” dedim yeniden.Bu kez sesim biraz daha netti.“Sen kimsin ki iki gündür karşıma çıkıp duruyorsun?”Başımı eğip birkaç saniye sustum. İçimde biriken soruların hangisini önce soracağımı bile bilmiyordum.“Bunca zamandır neredeydin? Hayır, gerçekten soruyorum… Neden şimdi? Onca zamandan sonra neden birdenbire beni korumaya ihtiyacın olduğunu düşündün?”Tam o anda Milas’ın sendelediğini gördüm.Omzundan aşağı koyu bir leke yayılıyordu.Yüzündeki kendinden emin ifade ilk kez çatlamıştı.Arkamdan Selin’in boğuk çığlığı duyuldu.“Koş!”“Hadi, gidelim!” diye bağırdı Gizem.Bu kez düşünmedim.Elimi Milas’ın koluna geçirip onu kendime çektim. Diğer elimle yarasına bastırarak kapıya doğru ilerledik. Ayak sesleri, bağırışlar ve arkamızdan yükselen öfkeli sesler birbirine karışıyordu.Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu.Merdivenleri inerken aklımdan geçen tek şey onu buradan çıkarmaktı.Bunca zaman sonra karşıma çıkan adamdan hesap sormak istiyordum. Ama önce onu buradan sağ salim çıkarmam gerekiyordu.Kapıya ulaştığımızda dışarıdaki gece yüzüme çarptı. Soğuk hava ciğerlerime dolarken arkamızdan yeniden bir ses yükseldi.“Durun!”Ama bu kez kimse durmadı.O şerefsizlerden zar zor kaçtıktan sonra kendimizi ışığı bile doğru düzgün olmayan, tenha ve gözden uzak bir caddede bulmuştuk. Etrafta birkaç soluk sokak lambasından başka hiçbir şey yoktu. Kızlar bir yandan sağımızı solumuzu, bir yandan da arkamızı kontrol ederken ben üçünü de yanıma çektim.Adımlarımızı hızlandırıp sessizce ilerliyorduk. Yine de her an arkamızdan birinin çıkıp gelmesini bekliyordum.Tam köşeyi dönerken Selin, nefes nefese sordu:“Az önce… bize mi sıktı?”Başımı çevirmeden cevap verdim.“Hayır.”Bir saniye sustum. Ardından gözlerimi yanımdaki adama çevirip ekledim:“Bu sadece başlangıçtı.”Birkaç saniye yüzüne baktım. Sonra istemeden sesimi alçalttım.“Neden?”Kaşlarını hafifçe çattı.“Ne neden?” diye sordu, acımasız bir soğukkanlılıkla.Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Az önce yaşananları hâlâ anlamlandırmaya çalışıyordum.“Bir insan neden düşmanını korumak için kendini onun önüne atar ki?”Selin, yüzünde anlamlı bir ifadeyle ikimize bakıyordu.“İkiniz de unutmuş gibi davranıyorsunuz ya bir an,” dedi. “Yeniden bir araya geliyormuş gibi yapınca inanmak istedim.”İkizim de hemen ardından mırıldandı:“Gerçekler… Büyük aşklar bitmezmiş.”Kaşlarımı çattım.“Ne aşk, ne aşk ama?”Ay gözlerini devirdi ve her zamanki alaycı bakışını bana çevirdi.“Şu hâline bak. Hâlâ anlamıyormuş gibi yapıyorsun.”Derin bir nefes alıp ona döndüm.“Anlamadığım bir şey varsa o da sizin kafanız,” diye çıkıştım. “Karşımda duran adam yıllarca ortadan kaybolmuş, sonra hiçbir şey olmamış gibi bir anda karşıma dikilmiş. Yetmiyormuş gibi beni korumak için kurşunun önüne atlıyor. Siz de kalkmış hâlâ aşk diyorsunuz!”Selin sessizce iç çekti.“Belki de mesele tam olarak budur.”Sinirle ona döndüm.“Değil.”“Belki.”“Kesinlikle değil.”Selin’in yüzündeki o anlamlı ifade daha da belirginleşti.“Bazı insanlar ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, ne kadar düşman gibi görünürse görünsün…” Bir an durdu. “İş kalbe gelince bazı şeyler değişiyor.”Gülmem gerektiğini düşündüm ama boğazım düğümlendi. Çünkü söylediklerinin içinde istemediğim kadar gerçek vardı.Bir yanım sus diye direniyordu. Diğer yanım ise çoktan yenilmiş, kalbim o sözlere sessizce teslim olmuştu.Ama bu adil miydi?Yıllarca ortadan kaybolan birinin tek bir hareketle bütün öfkemi yerinden oynatması gerçekten adil miydi?Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım.Tam cevap verecekken arkamızdan gelen ayak sesleriyle irkildim. Gökçe bir anda elini ağzıma kapattı.“Tamam, sonra,” diye fısıldadı.Başımı iki yana sallayıp elini hafifçe ittim.“Sonra yok,” dedim kısık ama sert bir sesle.Gözlerimi Gökçe’ye değil, karşımda duran adama dikmiştim. Kan hâlâ yarasından sızıyordu ama buna rağmen dimdik duruyordu. Sanki biraz önce vurulan kendisi değilmiş gibi.Bir adım yaklaştım.“Yürü,” diye fısıldadım.Kaşlarını çattı.“Nereye?”Hafifçe omzuna vurdum. Göz göze geldiğimizde sabrımın sonuna geldiğimi belli eden bir bakış attım.“Yarana bakmaya. Nereye olacak? Sabır taşı mısın sen?”İnatla yüzüme bakmayı sürdürdü.“Gerek yok,” dedi.Bir an yüzüne baktım.“Tabii. Çünkü senin kanın da muhtemelen dekorasyon amacıyla akıyor.”Ay arkamdan kısık bir sesle güldü. Milas ise bana ters ters baktı.“İyiyim.”Elimi alnıma götürüp bir an yüzümü sıvazladım, ardından saçlarımı geriye doğru ittim.“Harika.” Başımı salladım. “O zaman birazdan bayılırsan da yere düşerken haber verirsin.”Sinirle kolundan tuttum, onu hafifçe kendime doğru çekip omzuna kolumu attım. Milas hiç istifini bozmadan,“Bayılmam,” dedi.Kızlara kısa bir bakış atıp elimle ilerlemelerini işaret ettim. Ardından yeniden ona döndüm.Yürümeye başlamıştık ama her adımında, yarasına rağmen kendini zorladığını fark ediyordum.“Yavaş.”Bana dönüp kaşlarını çattı.“Az önce hızlı yürümemi söyleyen sendin.”“Şimdi fikrimi değiştirdim.”“Ne kadar kararlısın.”“Sen de ne kadar konuşkansın.”Omzumdaki ağırlığı biraz daha sağlamlaştırırken yüzüne baktım.“Bir de hâlâ iyiyim diyeceksin, değil mi?”“Çünkü iyiyim.”“Tabii. Kan kaybeden herkesin söylediği ilk şey de bu zaten.”Milas gözlerini devirdi.“Abartıyorsun.”“Sen de inat ediyorsun.”“Ben sadece yürüyorum.”“Ben de seni yürütüyorum.”“Farkı ne?”“Biri mantıklı, diğeri sensin.”Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.“Çok komiksin.”“Biliyorum.”Kaşlarımı kaldırıp yüzüne baktım.“Buna bilmek mi diyorsun?”“Senin de çenen açıldı, kapanmıyor maşallah.”Bana bakıp kısa bir nefes verdi.“İyiyim, dedim.”Yarasına bakıp kaşlarımı çattım.“Ben de inanmadım, dedim.”Arkamızdan Ay’ın sesi geldi.“İkinizin romantik tartışmasını bölmek istemem ama adam vuruldu.”Başımı çevirip ona baktım.“Romantik falan değil!”Ay hemen ellerini kaldırdı.“Tamam, tamam. Yaralı düşmanına bağıran hemşire.”Sabırla ona baktım.“Bir daha konuşursan seni de muayene ederim.”Ay dudaklarını birbirine bastırıp gülmemeye çalıştı.“Ben susuyorum.”“En iyisi.”Milas’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Bunu görünce ona döndüm.“Ne gülüyorsun?”“Bir şey yok.”“Gülüyorsun.”“Hayır.”“Milas.”“Ne?”“Yaranı açtırırım.”Gülümsemesi bir anda kayboldu.“Tamam.”Selin kıkırdadı.“İşte şimdi korktu.”“Selin!”“Ne var? Adam kurşundan korkmadı, senden korktu.”Milas bana bakarken ben de ona baktım.“Akıllı adam.”“Az önce aptal diyordun.”“Fikrimi değiştirdim.”“Ne kadar kararlısın.”“Sen de bunu ikinci kez söyleme.”Bu kez istemeden ikimizin de yüzünde kısa bir gülümseme oluştu. Ama gözüm hâlâ yarasındaydı. Ne kadar inkâr edersem edeyim, kanın hâlâ durmadığını görmek içimdeki bütün öfkenin altından başka bir şeyi daha çıkarıyordu.Korkuyordum.Hem de sandığımdan çok daha fazla.Gözlerimi ondan kaçırıp kendimi toparladım. Sesimi olabildiğince sert tutmaya çalışarak,“Sonra da bir daha çıkma karşıma, Tugay Milas,” dedim.Sözlerim havada asılı kaldı.Birkaç saniye boyunca yalnızca birbirimize baktık. Yüzündeki o tanıdık, inatçı ifade yeniden yerini bulmuştu. Gitmek istemiyor gibiydi ama kalmaya da hakkı olmadığını biliyor gibiydi.Dudaklarının kenarı bu kez acı bir tebessümle kıvrıldı.“Bu kadar kolay mı?” diye sordu kısık bir sesle. “Bir yarayı sarıp sonra beni yine hayatından çıkaracaksın, öyle mi?”Bir an cevap veremedim.Çünkü söylediği şey, tam da yapmaya çalıştığım şeydi.Onu önemsemediğime kendimi inandırıp yarasına bakmak…Onu hayatımdan çıkarmaya çalışıp hâlâ yanında durmak…Ve bütün bunların arasında, kalbimin söylediklerime hiç uymaması.Çenem gerildi.“Kolay olduğunu kim söyledi?”Sesim istemeden alçaldı.“Sen gittiğinde kolay mıydı sanıyorsun?”Gözleri bir anlığına yere kaydı.İlk defa gerçekten susmuştu.İlk defa savunmasız görünüyordu.Selin, ikizim ve Gökçe sessizce birkaç adım geri çekildiler. Üçü de bu konuşmanın artık yalnızca bize ait olduğunu anlamıştı.Bir adım daha yaklaştım.“Sen…” dedim. Sesim ilk anda çıkmakta zorlandı. Sonra acı bir gülümseme yerleşti yüzüme. “Sen neredeydin, ha? Hani diyorsun ya, ‘Bu kadar kolay mı?’ diye… Sahi, kolay olduğunu sana ne düşündürdü?”Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim.“Sen benim en iyi sırdaşımdın. Her şeyimdin.”Sesim titredi ama bu kez geri çekilmedim.“Ben sana hayatımın en kötü hâllerini anlattım. Korkularımı, kırıldığım yerleri, kimseye söyleyemediklerimi… Sana güvendim, Tugay. Hem de herkesten daha fazla güvendim.”Bir an sustum. İçimde yıllardır biriktirdiğim her şey, sanki o tek sessizliğin ardında birbirini itiyordu.“Ya da…” dedim. Sesim bu kez daha alçak ama çok daha sertti. “Sorumu değiştiriyorum.”Bir adım daha yaklaştım.“İnandın, değil mi?”Kaşları hafifçe çatıldı.“O sahte görüntülere… O sana gösterdikleri sahte şeylere inandın.”Acı bir tebessüm ettim.“Bana değil.”Bir an nefesim kesilir gibi oldu.“Onlara inandın, Tugay. Beni tanıdığın onca yıldan sonra… Beni değil, sana hazırlanmış birkaç sahte görüntüyü gerçek sandın.”Gözlerim dolmasına rağmen bakışlarımı kaçırmadım.“Beni bir kere bile dinlemeden gittin.”Sesim çatladı.“Ve şimdi kalkmış bana ‘Bu kadar kolay mı?’ diye soruyorsun.”Başımı iki yana salladım.“Hayır. Kolay değildi.”Dudaklarımı birbirine bastırdım.“Çünkü sen giderken yanında sadece kendini götürmedin. Bana olan inancını da götürdün.”Gözlerimde biriken yaşları silmedim.“Baksana kızlara.” Sesim daha da sertleşti. “Haklı değiller mi sana pislik demekte? Senden nefret etmekte? Çünkü ben edemedim.”Tugay’ın yüzündeki ifade değişti.“Ben senden nefret etmeye çalıştım,” dedim. “İnan bana, çok denedim. Her gün biraz daha kızdım sana. Her hatırladığımda kendime, ‘Bir daha asla affetmeyeceksin,’ dedim. Ama olmadı.”Acı bir kahkaha çıktı dudaklarımdan.“Çünkü sen benim en kötü hâlimi bilen insandın. Sonra o hâle düşmeme sebep olan kişi de sen oldun.”Bir an gözlerimi kapattım. Açtığımda bakışlarım hâlâ ondaydı.“Beni bittiğimi sandığım yerden onlar kaldırdı.” Kızlara doğru kısa bir bakış attım. “Ben düştüğümde onlar tuttu beni. Ben sustuğumda onlar konuştu. Ben kendimi toparlayamadığımda yanımda onlar vardı.”Sesim kısıldı.“Sen tutardın.”Bu iki kelime aramızda ağır bir sessizlik bıraktı.Başımı hafifçe salladım.“Ama aa, doğru ya…” Dudaklarım acı bir tebessümle kıvrıldı. “Zaten beni düşüren de sendin, değil mi?”Tugay cevap vermek için ağzını açtı fakat elimi kaldırıp onu susturdum.“Şimdi kalkmış bana hangi haktan bahsediyorsun?” dedim. “Hangi hak, Tugay? Hangi geçmişten? Hangi bağdan? Hangi ‘seni hâlâ korumak istiyorum’ cümlesinden?”Bir adım daha yaklaştım.“Sen o hakkı, gittiğin gün bıraktın.”Sesim artık yükselmiyordu. Aksine, sakinleşiyordu. Ve bu sakinlik, az önceki öfkeden çok daha ağırdı.“Şimdi karşıma çıkıp iki yıl önce bıraktığın yerden devam edebileceğini mi sanıyorsun?”Başımı iki yana salladım.“Öyle bir dünya yok.”Gözlerindeki o tanıdık bakışa baktım. Bir zamanlar bana güven veren, şimdi ise canımı acıtan o bakışa…“Sen gittin, Tugay. Ama ben burada kaldım.”Boğazımdaki düğümü yutkundum.“Ve sen yokken büyümek zorunda kaldım.”Bir an sustum.“Şimdi bana dönüp ‘Bu kadar kolay mı?’ diye soruyorsun ya…”Gözlerimi onunkilere diktim.“Hayır. Kolay değildi.”Sesim neredeyse fısıltıya dönmüştü.“Hiçbir zaman kolay olmadı.”Aramızdaki sessizlik uzarken son bir kez yüzüne baktım.“Zor olan seni kaybetmek değildi.”Kısa bir nefes aldım.“Zor olan, seni kaybettikten sonra hâlâ seni özlediğimi kendime itiraf etmekti.”Tugay derin bir nefes aldı. Omuzları ilk kez ağırlaşmış gibiydi.“Biliyorum,” dedi. “O yüzden sana beni affet demeye gelmedim.”Kaşlarımı çattım.“O zaman neden geldin?”Bakışları doğrudan gözlerime kilitlendi.“Çünkü seni hâlâ korumak istiyorum.”Kısa bir sessizlik oldu.“Bu sefer uzaktan değil.”Sinirle güldüm.“Ne kadar romantik. Düşmanım olup beni koruyorsun.”Başını hafifçe salladı.“Sen hiçbir zaman düşmanım olmadın.”O cümle içimde beklemediğim bir yere dokundu.“Beni terk eden senken ne güzel de cümleler kuruyorsun.”Gülümsemeye çalışmıştım fakat sesimdeki kırgınlığı saklayamamıştım.“Sus,” dedim ardından. “Sen bizi bitirdin. Düşman mıyız? Eyvallah.”“Değiliz diyorum, Nehir. Değiliz. Ne diye şu düşmanlık meselesine takıp duruyorsun? Ne olacak ha? Beni düşman olarak görünce senden nefret edeceğimi mi sanıyorsun? Ha, doğru ya… Şöyle sorayım. Ben seni öyle görünce senden nefret edebileceğimi mi düşünüyorsun?”Bir an sustu. Gözlerini gözlerime dikti.“Seviyorum ulan seni.”Bir an olduğum yerde kaldım.“Seviyorsun,” dedim. Sanki o iki kelimeyi ağzımda tartıyordum. Sonra acıyla güldüm. “Ne güzel. Yıllarca ortada yoksun, sonra karşıma çıkıyorsun, beni korumak için kurşunun önüne atlıyorsun ve şimdi de seviyorum diyorsun.”Bir adım ona yaklaştım.“Ne yapmamı bekliyorsun, Milas? Sana sarılıp her şeyi unutmamı mı? ‘Seviyormuş,’ deyip bunca yılı yok saymamı mı?”Sesim yükselmişti ama gözlerim çoktan dolmuştu.“Senden nefret etmediğimi nereden çıkardın?” dedim sertçe. “Yıllarca ortada yoksun, sonra hiçbir şey olmamış gibi karşıma çıkıyorsun. Bir de kalkmış seviyorum diyorsun. Ne yapmamı bekliyorsun? Sana inanıp bütün yaptıklarını bir anda unutayım mı?”Bir adım geri çekildim.“Sen benim için neysen öyle kal. Düşmanmışsın, yabancıymışsın, hiç fark etmez. Çünkü şu an senden nefret etmek için yeterince sebebim var.”Gözlerimi ondan ayırmadan devam ettim.“Bana bir iyilik yapmak istiyorsan hayatıma girme. Sonra çıkıp da beni sevdiğini söyleme. Çünkü senin sevginin bana ne yaptığını bilmiyorsun bile.”Başımı iki yana salladım.“Çünkü benim canımı acıtan şey, senin beni sevmemen değildi.”Gözlerimi gözlerine diktim.“Beni sevdiğini bilmeden yaşamak zorunda bırakmandı.”Bir an sustum. Söyleyeceklerim boğazıma düğümlenmişti ama artık geri adım atmayacaktım.“İlk karşılaştığımız an var ya… Hani abim yanımdaydı.”Bakışlarımı ondan ayırmadım.“İşte biz sadece o gün tanıştık. Ötesi yok.”Sözlerim ikimizin arasına görünmez bir duvar örmüştü.Derin bir nefes aldım ve arkamı döndüm.“Siz gidin. Ben şunu hastaneye götürüp gelirim.”Gökçe kaşlarını kaldırdı.“Ne?”“Duydun be kızım, ne olur sormayın artık.”Tam kızlar hareketlenecekken Tugay’ın sesi duyuldu.“Kalın.”Kaşlarımı çattım.“Ne?”“Adamlarım ve iki araç gelecek. Gelene kadar burada kalın.”Kısa bir duraksamanın ardından bakışlarını kızlara çevirdi.“Bir araba sizin için gelecek. Sizi bırakır.”Gözlerimi ona çevirdim. Yaralı olmasına rağmen hâlâ her şeyi kendi kontrolünde tutmaya çalışıyordu. Bu hâli bile sinirimi bozmaya yetmişti.“Bizim için karar vermeyi de ne zaman bırakırsın?” dedim.“Sen…”Sesimdeki sertliği kendim bile fark etmiştim.“Sen nasıl böyle değiştin?”Bakışları bir anlığına uzaklara kaydı.“Belki de gerçekten seni ve beni ilgilendiren bir hikâyem vardır.”Bir an durdu. Sonra sanki az önce konuştuğumuz şeyi hatırlamış gibi başını hafifçe eğdi.“Bak, görüyor musun?” dedi. “Düşmanmışız.”Sinirle elimi kaldırıp yarasına hafifçe vurdum.Tugay acıyla kaşlarını çatınca dişlerimin arasından söylendim.“Aynı şey mi, aptal?”Bir anda gülmeye başladı.Ona daha da sinirli baktım.“Sen şimdi öfkeli civciv olup ateş mi saçıyorsun?”Cümlesiyle birlikte zihnimde çok eski bir anı canlandı.Bir an olduğum yerde kaldım.Gözlerimi kızlara çevirdim.“Kabul… bekleyelim.”Sonra Tugay’ı kolundan çekip yanıma oturttum. Kafamdaki bandanayı çıkarıp yarasının üzerine bastırdım. Ne yaptığımı dikkatle izliyordu. Yüzünde, canı yanmasına rağmen belli belirsiz bir gülümseme vardı.“Ne oldu?” dedi gülerek. “Korktun mu benim için?”Başımı kaldırıp ona baktım.“Yaa, korktum tabii. Kim vurdu ya! Gideceksin diye korktum.” Bandanayı yarasına biraz daha bastırırken gözlerimi kıstım. “Malum, seni benim bitirmem gereken birkaç mevzu var hâlâ aramızda.”Tugay’ın gülümsemesi biraz daha belirginleşti.“Demek o yüzden.”“Tabii,” dedim hiç düşünmeden. “Başkasına bırakacak değilim.”Ve zihnim, istemeden yıllar öncesine gitti.
Geçmişten Bir Kesit
“Yia Ay, durum oldu bu.”Kız kardeşime bakarken Selin kaşlarını kaldırdı.“Bu mu oldu lan? Zehirlenir çocuk, baksana. Yani ölüm yolculuğu olsun istiyorsan tabii…”Kardeşim başını salladı.Ona dönüp kaşlarımı kaldırdım.“Abart bir de.”Ama düşüncesi bile içimi huzursuz etmişti. Umursamaz görünmeye çalışarak,“Olmaz mı?” diye mırıldandım.Selin hemen pastaya baktı.“Aşkım, balım… Çiğ değil mi bu?”Gözlerimi devirdim.“İlk siz yesenize.”Selin’le Ay Gizem aynı anda bana döndü.“He, ilk gidersek biz gidelim.”“Eşek.”Bıçağı alıp pastayı kesmeye başlayacaktım ki Selin bir anda elimi durdurdu.“Dur.”Kaşımı kaldırıp ona baktım.Yüzünde eğlenir gibi bir gülümseme vardı.“Yanlış pasta, aşkım.”“Bekle…”Önümdeki pastalara bakıp afalladım.“Ee… Oha ama!”Hepsi aynı anda kahkahayı bastı.Ben ise şaşkınca pastalara bakıyordum.“Ya siz pastaları hangi ara değiştirdiniz? Bir de bu pasta o zaman—”“Yok mu Seren, onun pastası bu,” dedi Ay gülerek.Selin hemen ekledi:“Harbi, az kalsın gidiyorduk son yolculuğa.”Gülüşmeleri daha da artarken ben hâlâ pastalara bakıyordum.“Aynı pasta ama.”Selin anında kolunu omzuma attı.“Aşkım, kız seni kopyala-yapıştır yaşıyor ya.”Hepsinin bana gülerek baktığını görünce istemsizce ben de güldüm.“Lan eşekler sizi…”Selin sırıtarak pastayı gösterdi.“İstersen bu pastanın bol bol tadına bakarız, değil mi Gizem?”Gülmemek için kendimi zorlayarak onlara kızgın bakmaya çalıştım.“Yok size pasta falan. Hadi, kaçtım ben.”Tek tek yanaklarından öpüp odadan çıktım.Kapıdan çıktığımda sevdiğim çocuğu gördüm.Hiç düşünmeden ona sarıldım. Kokusu burnuma dolarken birkaç saniyeliğine bütün dünyayı unuttum. Sonra istemeden geri çekildim.“Ee, ne yapıyoruz?” diye mırıldandım.Ellerini cebine sokup bana baktı. Dudaklarının kenarında yine o sinir bozucu gülümsemesi vardı.“Parka gidelim mi?”“Olur.”Yan yana çıkmıştık oradan. Gece serindi ama bunaltmıyordu. Sokak lambalarının ışığı yola vururken elimde olmadan ellerimi sweatshirt’ümün içine saklamıştım. O ise gayet rahat yürüyordu.“Üşüyor musun?” diye sordu bir anda.“Hayır,” dedim direkt.“Titriyorsun.”“Sinirden.”Kaşını kaldırdı.“Ben ne yaptım yine?”Gözlerimi ona çevirdim.“Senin varlığın yeter.”Bir an sustu, sonra kahkaha attı.“Ben bunu iltifat olarak alacağım.”“Alma.”“Geç kaldın, aldım bile.”Gözlerimi devirmiştim ki omzuma hafifçe çarptı.“Bak, şu an çok tatlısın.”“Sen şu an çok dayaklıksın.”“Şiddete meyilli bir birey oldun çıktın,” dedi ciddi ciddi başını sallayarak.“Senin yüzünden.”Parka vardığımızda çocuk parkının boş olduğunu görüp rahat bir nefes vermiştim. Gecenin bu saatinde sadece birkaç kişi vardı. Uzakta biri bisiklet sürüyor, birileri bankta çekirdek yiyordu.Ben direkt salıncağa otururken o da yanımdaki salıncağa geçmişti.Ayağımla kendimi hafifçe ittirdim.“Çocuk gibi hissediyorum,” diye mırıldandım.“O konuda bir gelişme yok zaten.”Salıncağı aniden durdurup ona döndüm.“Ne dedin sen?”Hiç bozmadan bana baktı.“T atlı dedim.”“Yalancı.”“Biraz.”İstemsizce gülerken o da beni izliyordu. Sonra gözlerini kısmıştı.“Bir şey soracağım.”“Hayır.”“Daha sormadım.”“Risk almak istemedim.”Kahkaha attı. Gerçekten kahkaha atınca gözlerinin kenarı hafif kırışıyordu. O an nedense içim yumuşamıştı.“Eldeki yara geçti mi?” diye sordum bu kez ben.Bakışları kısa süreliğine eline kaydı.“İyiyim.”“Yalan.”“Biraz,” dedi yine aynı şekilde.Başımı iki yana salladım.“Sen ciddi anlamda sorunlusun.”“Sen de ciddi anlamda benimle fazla ilgileniyorsun.”Bir an sustum. Sonra salıncağı yavaşlatıp ona baktım.“Kendini bir şey sanma.”“Elimi tutup hastaneye götüren kimdi?”“İnsanlık yaptım.”“Yaraya vurup ‘aptal’ diyen de mi insanlıktı?”İstemsizce sırıtmıştı. Ben ise ona ters ters bakıyordum.“Bak, yine gülüyorsun,” dedim sinirle.“Çünkü çok komiksin.”“Elini tekrar kırarım.”“Şiddet,” diye mırıldandı dramatik bir şekilde.Tam cevap verecekken uzaktan gelen dondurmacıyı görüp gözlerim parlamıştı. O da bunu fark etmiş olacak ki sırıttı.“İster misin?”“Hayır,” dedim hızlıca.“Çikolatalı?”Sustum.“Çilekli?”“Sus.”“Karışık?”“Alırsan yerim sadece,” diye mırıldandım sonunda.“Tabii efendim.”Dondurmaları alıp geri geldiğinde benimkini uzatmıştı. Kaşığı alırken yanlışlıkla eline değmemle kısa süreliğine birbirimize bakmıştık. O an saçma şekilde kalbim hızlanmıştı.Hızlıca bakışlarımı kaçırıp dondurmadan büyük bir kaşık aldım.“Yavaş,” dedi gülerek. “Beyin donması yaşayacaksın.”“Sana ne?”İki saniye sonra alnımı tutup gözlerimi kapatmıştım.Kahkaha atmaya başladı.“İnanılmazsın.”“Sus,” diye homurdandım.Hâlâ gülüyordu. Sinirle koluna vurdum.“Canım acıdı,” dedi abartılı bir şekilde.“Daha vurmadım bile.”“Şiddet eğilimli civciv.”“Civciv sensin.”“Yok, sen daha çok öfkeli civciv gibisin.”Kaşlarımı çatıp ona baktım.“Ne?”Bana eğilip gözlerimin içine bakmıştı. Dudaklarının kenarında o sinir bozucu sırıtışı vardı.“Sen şimdi öfkeli civciv olup ateş mi saçıyor oldun?”Bir an sustu, sonra kahkaha attı.“Ben bunu iltifat olarak alacağım.”“Alma.”“Geç kaldın, aldım bile.”Gözlerimi devirmiştim ki omzuma hafifçe çarptı.“Bak, şu an çok tatlısın.”“Sen şu an çok dayaklıksın.”“Şiddete meyilli bir birey oldun çıktın,” dedi ciddi ciddi başını sallayarak.“Senin yüzünden.”Geçmiş bitti.Tabii…Pastayı da yemiştik.Ama onun o cümlesi ve bana bakarken yüzüne yerleşen o gülümseme aklıma gelince istemsizce başımı salladım.Bu, iki yıl önceydi.Ama şimdi bana bakışı…Hâlâ o zamanki çocuk gibiydi.Peki ya ben?Ben ona nasıl bakıyordum?Bu sorunun cevabını düşünmek istemedim. Çünkü bazı cevaplar, insanın duymaya hazır olmadığı kadar açıktır. Tıpkı şu an olduğu gibi… Her şey gözümün önünde bu kadar açıkken bile hâlâ görmezden gelmeye çalışıyordum.Tam o sırada duyduğum alkış sesiyle düşüncelerim dağıldı.“İvet!”Dönüp baktığımda Selin ve Ay Gizem çoktan hazırlanmış, kapının yanında bize bakıyorlardı. Tam o sırada sokağın başından gelen motor sesiyle hepimiz istemsizce o tarafa döndük. Ardından arka arkaya iki aracın sokağa girdiğini gördüm.Selin kaşlarını kaldırdı.“Sanırım beklediğimiz araçlar geldi.”Ay Gizem hemen arkasından atıldı.“Çok şükür. Bir macera daha yaşamadan gidelim.”“Daha bitmedi,” diye mırıldandım.Ay bana dönüp sırıttı.“Senin hayatında hiçbir şey bitmiyor zaten.”“Eşek.”“Hadi, hadi.”İkisi gülerek araçlara doğru ilerledi. Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Tam arabaya binecekleri sırada Gökçe’yle göz göze geldim.İçimde garip bir burukluk vardı.Başımı hafifçe eğdim.Gökçe, ne demek istediğimi anlamış gibi bana baktı. Yanına gidip,“Tekrar karşılaşır mıyız bilmiyorum ama…” diye mırıldandım. “Teşekkür ederim. Bize, abimle Tugay Milas yerine gerçekleri anlatmak için öğrendiğin gibi buraya geldiğin için.”Milas hemen araya girdi.“Ne ara sen—”“Sus,” dedim direkt.Sonra tekrar Gökçe’ye döndüm.“Kızlar sana emanet şimdilik.”Bir an sustum.“Amcana bir şey anlatma, olur mu? İstiyorsa kendi bulur… Ya da hayat bu, belli mi olur. Ama kendi anlasın.”Bakışları ciddileşti. Sessizce beni dinliyordu.“Kendine dikkat et,” dedim sonunda.Gökçe kaşlarını hafifçe çattı.“Neden susmamı istiyorsun?”Derin bir nefes aldım.“Çünkü bizim gibi o da sarsılmasın,” dedim dürüstçe. “Zaten ailesi var… Annesi seviyor, babası seviyor.”Gözlerim kısa süreliğine yere kaydı.“Önemsiyorum. Her ne kötülük olursa olsun… Can almadı ya.”Gökçe başını iki yana salladı.“Yok ama neden bunu yapıyorsun?”Dudaklarımı birbirine bastırdım.“Çünkü o aile onu umursamaz,” dedim kısık sesle.Bir an sustu. Sonra elini sallayıp omuz silkti.“Ha, abisine demek istersen… Kızım, bana ne ondan yavrum? İstese bulur zaten. Ona da gıcık oldum.”İstemsizce buruk bir tebessüm ettim.“Sarılabilir miyim?” diye mırıldandım çekinerek.“Gel buraya.”Hiç düşünmeden bana sarıldı.Gözlerimi kapattım.İçimdeki ağırlık birkaç saniyeliğine hafiflemiş gibiydi.Tam geri çekilecekken Ay, dramatik bir şekilde yanımıza atladı.“Bensiz olmaz!”Üçümüz bir anda birbirimize çarparken istemsizce gülmeye başladık. Birkaç saniyeliğine bütün ağırlık üzerimizden kalkmış gibiydi.Ay geri çekilip bana bakarken Selin, biraz ileride bekleyen araca doğru yöneldi. Araca binip kapıyı kapatmadan önce camdan bana baktı ve gözlerini kıstı.“Ben buna güvenmiyorum. Dikkat et.”Ardından yanımdaki adama şöyle bir bakıp yeniden bana döndü. Bakışlarından gerçekten ciddi olduğu belliydi.Dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemeye çalıştım.“Tamam, anne.”“Ciddiyim.”“Biliyorum.”Selin’le böyle didişmeyi, onunla uğraşmayı seviyordum. Kardeşimden farksızdı. Göz göze geldiğimizde bana hafifçe başını salladı, ardından arabaya bindi. Ay da hemen ardından arabaya geçerken Gökçe son kez bana bakıp onun yanına geçti. Üçü de camdan bize son kez el salladılar.Ben de elimi kaldırıp karşılık verdim.Aracın arka kapısı kapandı. Motor çalıştığında sokağın sessizliği bir anda bozuldu. Araç yavaşça hareket edip uzaklaşmaya başladı.Onları gözden kaybolana kadar izledim.Sonra motor sesi de yavaş yavaş kesildi.Ortam bir anda sessizleşti.Yanımdaki adama döndüm.“Ee…” diye mırıldandım. “Burada mı pansuman yapayım?”Daha cümlem bitmeden elimi tutup yürümeye başlamıştı.Şaşkınca ona bakarken peşinden sürükleniyordum.“Ya dur, yaralısın,” diye fısıldadım. “Çekiştirme beni.”Hiç durmadan yürümeye devam etti.“Hadi,” dedi yalnızca.“Bak, düşersen toplamam.”“Yalan.”“Gerçek.”Bir anda durup bana döndü.“Sen beni yerde bırakabilecek biri misin gerçekten?”Bir an afalladım.“Evet?”Kaşını kaldırdı.“Bakışların başka şey söylüyor.”“Elimi bırak önce.”“Bıraksam kaçarsın.”“Kaçmam.”“Biraz önce üç kere kaçmaya çalıştın.”“Stratejik geri çekilme.”Kahkaha attı.O güldükçe sinirlenmem gerekirken nedense ortamın ağırlığı biraz olsun dağılıyordu.Yolun sonunda bir arabanın göründüğünü fark ettim. Araç yanımıza yaklaşıp durunca içinden inen adam, “Abi, ben geldim,” diyerek bize doğru koştu. Milas’ın yanına ulaştığında arka kapıyı açtı.Milas hiç oyalanmadan eliyle arabayı işaret etti.Ben de ardından arabaya bindim.Arka koltuğa ilk oturan ben oldum. Milas ise kapının yanında durup önce benim yerleşmemi bekledi. Sanki bunu özellikle yapmıyormuş gibi bir hâli vardı ama yine de o küçücük inceliği fark etmiştim.Ben yerime geçip oturduktan sonra o da yanıma geçti.Elim hâlâ onun elindeydi.Elime bakıp sonra gözlerimi yüzüne çevirdim.“Bırak artık.”“Sen bırak.”“Ben neden bırakıyorum?”“Çünkü elimi tutan sensin.”Kaşlarımı çattım.“Sen de çekmiyorsun ama.”“Çekmemi istiyorsan söyle.”Bir an sustum.“Çek.”Elini hafifçe çekti ama bu kez de parmaklarımız istemeden birbirine takıldı.İkimiz de bir an birbirimize baktık.“Bu da ne şimdi?”“Senin beceriksizliğin.”“Benim mi?”“Evet.”Gözlerimi devirdim.“Kesinlikle senin.”Birkaç saniye yüzüne baktım.“Şimdi bırakabilirsin.”Bana dönüp hiçbir şey söylemeden baktı.Kaşlarımı kaldırdım.“Elimi rehin mi aldın?”“Kaçarsın.”“Arabadan mı atlayacağım sence?”Omuz silkti.“Senin ne yapacağın belli olmuyor.”“Psikopat.”Bir anda gülümsedi.Başını koltuğa yaslayıp bana bakarken elimi hâlâ bırakmıyordu.“Bak, şoför yanlış anlayacak,” dedim kısık sesle.Öndeki adam dikiz aynasından bize kısa bir bakış attı. Sonra hiçbir şey söylemeden önüne döndü.Utançtan gözlerimi kapatmak istedim.“Harika,” diye homurdandım. “Şimdi kesin sevgili kavgası yaşadığımızı düşünüyor.”“Düşünmüyor muyuz?”Şaşkınca ona döndüm.“Ne?”“Sevgili kavgası kısmını diyorum,” dedi sırıtarak.Koluna vurdum.Yarası yüzünden yüzü hafifçe buruşunca anında duraksadım.“Canın mı acıdı?”Gözlerinde resmen eğlenen bir ifade vardı.“Bir anda ilgili biri oldun.”“Çünkü normal bir insanım.”“Yok,” dedi başını sallayarak. “Sen küçük bir felaketsin.”Ağzımı açmıştım ki araba bir anda sertçe fren yaptı. Hazırlıksız yakalanınca dengemi kaybedip istemsizce ona doğru savruldum.Milas refleksle bir kolunu önüme geçirip beni tuttu. Diğer eli ise hâlâ elimdeydi.Bir an ne olduğunu anlayamadan öylece kaldık.Bakışlarımız kesişti.Sonra kendime gelir gelmez hızla geri çekildim.“İyi misin?” diye sordu.“İyiyim.”“Yalan.”“Sen niye sürekli yalan dedektörü gibi geziyorsun?”“Çünkü mimiklerin her şeyi anlatıyor.”Gözlerimi devirdim.“Bana bakmayı bırak o zaman.”Bu kez cevap vermedi. Sadece birkaç saniye daha bana baktı. Sessizlik uzadıkça üzerimdeki bakışlarını daha fazla hissetmeye başladım. Ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da o bakışlardan kaçamıyordum.Dayanamayip başımı ona çevirdim.“Neden öyle bakıyorsun?” diye sordum.Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.“Çünkü çok konuşuyorsun ama gözlerin tam tersini söylüyor.”“Bak, yine anlamlı anlamlı konuşuyorsun.”“Belki de anlaman içindir.”Ne diyeceğimi bilemeden elimdeki elini geri çekmeye çalıştım.Ama bu kez beni durdurmadı. Elimi bırakmadan yalnızca hareketimi takip etti. Sanki çekilmek istersem buna engel olmayacağını biliyordu.Bu daha da sinir bozucuydu.Çünkü ilk kez, elim hâlâ onun elindeyken kaçmakla kalmak arasında kaldığımı fark etmiştim.“Allah’ım, gerçekten psikopatsın,” dedim gülerek.Başını hafifçe yana eğdi.“Sen şimdi öfkeli civciv olup ateş mi saçıyorsun?”Yavaşça elimi bıraktı.“İnatçısın,” diye mırıldandı.“Sen de sorunlusun.”“Uyumlu bir ikiliyiz o zaman.”Gözlerimi devirdim.Tam o sırada yüzündeki ifade değişti. Omzunu hafifçe geriye çekip eliyle yaralı tarafını yokladı. Hareket ettikçe yüzündeki gülümsemenin yerini kısa süreli bir kasılma aldı.Kaşlarımı çattım.“Canın acıyor.”“Yok.”“Bak, yine yalan.”Bu kez cevap vermek yerine derin bir nefes aldı.“Belki de anlaman içindir.”Yaralı omzunu fazla oynatmamaya çalışarak öndeki adamın elindeki ilk yardım çantasına uzandı.Çantayı alırken yüzü yeniden hafifçe gerildi ama belli etmemeye çalıştı.Adam dikiz aynasından önce ona, sonra bana baktı.“Emin misin, patron?” dedi temkinli bir sesle. “Öldürmesin seni bu deli.”Şaşkınca adama döndüm.“Ben mi deliymişim?”Adam anında önüne döndü.“Ben hiçbir şey demedim, abla.”Yanımdaki kahkahasını zor tutuyordu.Sinirle ona döndüm.“Çok komik gerçekten.”“Elinde makas olan sensin,” dedi gayet sakin. “Bence korkulması gereken kişi belli.”“İstersen deneyebiliriz.”“Bak, tehdit ediyor,” diyerek öndeki adama seslendi.Adam bu kez resmen eğleniyordu.“Patron, geçmiş olsun sana.”Gözlerimi devirdim.“İkiniz aynı anda konuşmayı bırakır mısınız?”Araba tenha bir sokağın kenarında durduğunda derin bir nefes aldım. Daha doğrusu almaya çalıştım.Çünkü yanımdaki adamın yüzü iyice solmuştu. Yaralı tarafını istemsizce tutuyordu.Bunu fark ettiğim anda bütün şakam bir kenara çekildi.“İyi misin?” diye sordum bu kez ciddi bir şekilde.“İyiyim.”“Yalan.”Gözlerini bana çevirdi.“Sen de benim gibi oldun.”Cevap vermeden ilk yardım çantasını açtım.Öndeki adam arabadan inerken bize dönüp,“Bağırış çağırış olursa ben duymam,” dedi rahatça. “Kolay gelsin.”“Git,” dedim sinirle.Kapı kapanınca arabanın içi sessizleşti.Yanımdaki adam başını koltuğa yaslamış, beni izliyordu. Sanki yaralanan o değilmiş gibi fazla sakindi.Bu da beni daha çok sinirlendiriyordu.“Montunu çıkar.”Kaşını kaldırdı.“Emir mi veriyorsun?”“Elimde makas var.”“Bu cümleyi kullanmayı fazla sevdin.”“Çünkü işe yarıyor.”Montunu yavaşça çıkardı. Fakat hareket eder etmez yüzü gerildi.O an içimdeki öfke yerini huzursuzluğa bıraktı.“Dur,” diye mırıldandım. “Zorlama.”Bir an bana baktı. Sonra itiraz etmeden hareketini kesti.Yaralı omzunu mümkün olduğunca sabit tutmasını işaret edip ilk yardım çantasını önüme çektim. İçinden temiz gazlı bez ve antiseptik mendil çıkardım.Önce yaranın çevresindeki kanı dikkatlice temizlemeye başladım. Bezi her değdirdiğimde omzundaki kasların hafifçe gerildiğini görüyordum.“Acıyor mu?” diye sordum.“Yok.”Başımı kaldırıp ona baktım.“Milas.”“Biraz.”“Biraz dediğin ne kadar?”“Senin bana kızdığın kadar.”Kaşlarımı çatıp yeniden yaraya döndüm.“Komik değilsin.”“Bence komiğim.”“Sus da şurayı temizleyeyim.”Bu kez gerçekten sustu.Yaranın etrafını mümkün olduğunca nazikçe temizleyip kanamanın azaldığından emin oldum. Temiz bir gazlı bezi yaranın üzerine yerleştirip fazla bastırmadan sabitledim.Ama ellerim, ne kadar sakin görünmeye çalışsam da beni ele veriyordu.Milas bunu fark etmiş olacak ki bir süre hiçbir şey söylemeden beni izledi.Başımı kaldırdığımda göz göze geldik.“Neye bakıyorsun?” dedim.“Ellerine.”İstemsizce ellerime baktım.“Ne olmuş ellerime?”Bir an cevap vermedi. Sadece ellerime bakmayı sürdürdü.“Titriyorsun,” dedi sonunda.Hemen ellerimi geri çektim.“Titremiyorum.”Kaşını kaldırdı.“Yalan.”Derin bir nefes alıp gözlerimi devirdim.“Seninle uğraşacak hâlim yok.”Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.“Bence var.”“Milas.”“Efendim, canımın içi?”Elimdeki gazlı bezi ona doğru kaldırdım.“Bir kelime daha edersen ağzını bununla kapatacağım.”Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.“Tamam, sustum.”Sonunda yeniden yarasına döndüm. Bandajı dikkatlice sabitlerken içimdeki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu.Ne kadar kızgın olursam olayım, onun canının yandığını görmek içimi acıtıyordu.Ve en kötüsü de bunu kendime bile itiraf etmek istemiyordum.Bandajı son kez kontrol edip derin bir nefes aldım.“Bitti.”Milas gözlerini benden ayırmadan gülümsedi.“Biliyor musun, çok iyi iş çıkardın.”Başımı kaldırıp ona baktım.“Bana iltifat ederek kurtulacağını mı sanıyorsun?”“Hayır.”“Güzel.”“Sadece teşekkür etmek istedim.”Bir an sustum.Sesindeki ciddiyet, vereceğim cevabı boğazıma düğümledi.“Rica ederim,” diye mırıldandım sonunda.Bakışları yüzümde dolaştı.“Bana bak.”“Bakıyorum zaten.”“Hayır, gerçekten bak.”İstemeden gözlerimi onunkilere çevirdim.Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.Sonra elimi tuttu.“Beni kaybetmekten korktun mu?”Kalbim bir anlığına tekledi sanki.Elimi çekmek istedim ama bu kez hareket etmeden önce yüzüne baktım.“Sen kendini ne sanıyorsun?”Gülümsedi.“Senin için önemli biri olduğumu.”Gözlerimi devirdim.“Kurşun yiyince insanın egosu da mı büyüyor?”Kısık bir kahkaha attı.“Demek ki yan etkileri var.”İstemeden gülümsedim. Ardından yüzümü toparlayıp elimi onun elinden kurtardım.“Şimdi seni hastaneye götürmemiz gerekiyor.”Milas’ın yüzündeki gülümseme biraz silindi.“Hastane olmaz.”Kaşlarımı çattım.“Ne demek hastane olmaz?”“Doktorum var. Gelir.”Bir an ona baktım.“Sen gerçekten akıllanmayacaksın, değil mi?”“Senin yanında pek mümkün görünmüyor.”Gözlerimi devirdim.“Allah sabır versin.”“Bana mı, sana mı?”“İkimize de.”Bu kez ikimiz de güldük.Ama gülüşümüz kısa sürdü. Çünkü Milas’ın yüzündeki yorgunluk artık gizlenemeyecek kadar belirgindi.İçimde yeniden bir korku yükseldi.“Milas…”Sesim bu kez daha yumuşaktı.Bana döndü.“Efendim?”“Bir daha böyle bir şey yapma.”Gülümsemesi yavaşça kayboldu.“Ne yapmayayım?”“Kendini benim için tehlikeye atma.”Bir süre yüzüme baktı.Sonra elimi yeniden tuttu.“Bunu sana söz vererek yapamam, Nehir.”Kaşlarımı çattım.“Neden?”Bakışları gözlerime kilitlendi.“Çünkü sana bir şey olursa kendimi affedemem.”Boğazımdaki düğüm büyüdü.“Ben senden böyle bir şey istemedim.”“Biliyorum.”“O zaman neden?”Derin bir nefes aldı.“Çünkü seni özledim.”Bir an sustu.“Ve seni bir daha kaybetmek istemiyorum.”Gözlerimi ondan kaçırdım.Bu adam…İki yıl boyunca tek bir haberini alamadığım adam…Şimdi karşıma geçmiş, sanki hiçbir şey olmamış gibi kalbimin en hassas yerine dokunuyordu.Üstelik bunu nasıl yaptığının bile farkında değilmiş gibi davranıyordu.Sinirle burnumdan nefes verdim.“Sen gerçekten baş belasının tekisin.”Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.“Senin baş belanım.”“Eski baş belam.”“Düzeltebiliriz.”“Hayır.”“Peki.”Bu kez itiraz etmemesi beni daha da şaşırttı.Ona döndüğümde yüzündeki gülümsemenin yerini daha sakin bir ifade almıştı.“Ne?” diye sordum.“Bir şey yok.”“Yine anlamlı anlamlı bakıyorsun.”“Alışkanlık.”Gözlerimi devirdim.“Şu alışkanlıklarını bir değiştirsen keşke.”Başını hafifçe yana eğdi.“Sen de benimle uğraşmayı bıraksan.”“İmkânsız.”“Biliyorum.”İstemeden güldüm.Tam o sırada dışarıdan bir kapı sesi geldi. İkimiz de başımızı çevirip o tarafa baktık.Milas’ın adamı kapıyı açıp içeri uzandı.“Patron, doktor geliyor. Birazdan burada olur.”Milas başını salladı.“Tamam.”Adam gitmek üzereyken bana baktı.“Abla, bir şeye ihtiyacınız var mı?”Daha cevap veremeden Milas araya girdi.“Yok.”Başımı hızla ona çevirdim.“Bir dakika! Ben konuşamıyor muyum?”Adam gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.Milas ise gayet rahat bir şekilde,“Konuşuyorsun zaten,” dedi.Sinirle ona döndüm.“Senin yüzünden!”“Ben ne yaptım?”“Var oluyorsun.”Kısık bir kahkaha attı.“Bunu iltifat olarak alacağım.”Gözlerimi devirdim.“Alma.”“Geç kaldın, aldım bile.”Bir an ikimiz de sustuk.Sonra istemeden birbirimize baktık.Ve yine güldük.İçimdeki bütün kırgınlığa rağmen, onun yanında böyle gülebilmek canımı acıtıyordu.Çünkü ben bu hissi çok iyi tanıyordum.Bir zamanlar hayatımın en güzel anlarını onunla paylaşmıştım.Şimdi ise aynı adamın karşısında duruyor, ona kızarken bile gülümsemekten kendimi alamıyordum.Ama bu, her şeyi affettiğim anlamına gelmiyordu.Onu özlemek başka şeydi.Yaptıklarını unutmak bambaşka.Ve ben henüz hiçbir şeyi unutmaya hazır değildim.Milas elini koltuğun üzerine bırakıp başını geriye yasladı. Yorgun görünüyordu ama gözleri hâlâ ara sıra bana kayıyordu.Ben de bandajı son kez kontrol ettikten sonra ilk yardım çantasını kapattım.“Şimdi dinlen.”Kaşını kaldırdı.“Emir mi?”“Elimde makas yok ama istersen bulabilirim.”Gülümsedi.“Tamam, doktor hanım.”“Güzel.”Arabama değil, onun arabasına binmiştim. Onun yanında oturuyordum. Elim birkaç dakika önce hâlâ elindeydi.Bütün bunlar, iki yıl boyunca kendime kurduğum duvarları tek tek sarsıyordu.Başımı cama yaslayıp gözlerimi kapattım.Biraz olsun düşünmem gerekiyordu.Çünkü ne kadar inkâr edersem edeyim, içimde bir şeyler değişiyordu.Ve ben, bunun nereye varacağını bilmiyordum.Tek bildiğim, Tugay Milas’ın yeniden hayatıma girmiş olduğuydu.Üstelik bu kez gitmesine izin vermek, sandığımdan çok daha zor olacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

67okunma 24beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18